(İtikadi Sorun ve Siyasi Kriz) kitabının yazarı Dr. Hakim el-Mutayri’ye
Selamun Aleykum ve Rahmetullahi ve Berakatuh
Hamd, Allah’adır; salat ve selam Rasulullah’a, ailesine, ashabına ve ona dost olanlara olsun. Bundan sonra;
Bahsi geçen kitabınızı on bölümüyle birlikte inceledim... Buna dayanarak, Rasulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem’in şu sözüne icabet ederek size (beyan ve sitem) olmak üzere iki kısımdan oluşan bu nasihati gönderiyorum: «الدِّينُ النَّصِيحَةُ قُلْنَا لِمَنْ قَالَ لِلَّهِ وَلِكِتَابِهِ وَلِرَسُولِهِ وَلِأَئِمَّةِ الْمُسْلِمِينَ وَعَامَّتِهِمْ» (Din nasihattir. Kimin için? dedik; O da: Allah için, Kitabı için, Rasulü için, Müslümanların imamları ve onların tamamı için dedi.)
Beyan kısmına gelince, şunları söyleyebilirim: İlk dokuz bölümde Hilafet ile yakından ilgilendiğiniz, onun farziyeti, Müslümanların izzet ve kalkınma yolu olduğu ve insanların iyiliği için çıkarılmış en hayırlı ümmet olarak geri dönmelerinin yolu olduğu konusunda oldukça ciddi olduğunuz görülmektedir. Bu bölümlerin çoğunu okuyan bir kimse, sanki Hilafet hakkında sizden onlarca yıl önce çalışmalar yapmış olan Hizb ut-Tahrir’in kitaplarını okuyormuş hissine kapılmaktadır. Ancak aradaki fark büyük değildir; o da şudur ki; kitabınızda Hilafet’in gerekliliği, önemi ve farziyeti hakkında önceki müçtehitlerin ve fakihlerin sözlerini nakletmektesiniz. Hizb ut-Tahrir’in kitaplarında ise bu gereklilik, önem ve farziyet; Parti nezdinde muteber olan Şer’i delillerden (Allah’ın Kitabı, Rasulü’nün sünneti ve bunların işaret ettiği sadece Sahabe İcması ve akli değil, illeti Şer’i nasslarda geçen Şer’i Kıyas) doğru bir içtihatla istinbat edilmiştir.
Bununla birlikte, Hilafet’in gerekliliği ve farziyeti ister sizin kitabınızda yaptığınız gibi önceki müçtehitlerin sözlerinden nakledilsin, ister bizim kitaplarımızda yaptığımız gibi Şer’i delillerden doğru bir içtihatla istinbat edilsin, bunların hepsi hayırdır.
Diyorum ki: Kitabınızın ilk dokuz bölümünün okuyucusu, sizin Hilafet’e ve Müslüman beldelerindeki tağuti yöneticilerin yerine –ki onların uzaklaştırılmaları farzdır– onun ikame edilmesinin gerekliliğine önem verdiğinizi görmektedir. Ayrıca ümmetin, kendisini tek bir devlette toplayacak, Allah’ın indirdikleriyle hükmedecek tek bir halife tayin etmesi gerektiğini... Ümmetin iki halifesinin olmasının caiz olmadığını, eğer olursa Rasulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem’in şu hadisinde buyurduğu gibi onlardan sonrakinin öldürüleceğini: «إذَا بُويِعَ لِخَلِيفَتَيْنِ فَاقْتُلُوا الْآخَرَ مِنْهُمَا» (İki halife için biat edildiğinde onlardan sonrakini öldürün) ve Hilafet’in Allah’ın izniyle geri döneceğini, tıpkı Rasulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem’in buyurduğu gibi: «تكون النبوة فيكم ما شاء الله أن تكون ثم يرفعها إذا شاء أن يرفعها ثم تكون خلافة على منهاج النبوة فتكون ما شاء الله أن تكون ثم يرفعها إذا شاء الله أن يرفعها ثم تكون ملكا عاضا فيكون ما شاء الله أن يكون ثم يرفعها إذا شاء أن يرفعها ثم تكون ملكا جبرية فتكون ما شاء الله أن تكون ثم يرفعها إذا شاء أن يرفعها ثم تكون خلافة على منهاج النبوة ثم سكت» (Aranızda Allah’ın dilediği kadar nübüvvet olacaktır... sonra nübüvvet minhacı üzere Hilafet olacaktır... sonra ısırıcı krallık olacaktır... sonra zorba krallık olacaktır... sonra tekrar nübüvvet minhacı üzere Hilafet olacaktır. Sonra sustu.) ve ilk dokuz bölümde Hilafet hakkında zikrettiğiniz buna benzer pek çok hakikati görmekteyiz.
Fakat onuncu bölüme geldiğinizde, Hilafet’in ikamesi için projenizi sunarken ve bu projeyi onaylayacak bir kongre çağrısı yaparken, neredeyse dokuz bölümde zikrettiğiniz her şeyi bir kenara itiyorsunuz! Projenizde, Rasulullah’ın Hilafet’i ikame etme metodu için beyan ettiği Şer’i delillere bağlı kalmıyor, aksine kendi değerlendirmenizle Hilafet’i ikame etme yöntemi olarak gördüğünüz birtakım tasavvurlar ortaya koyuyorsunuz.
Şöyle diyorsunuz: "Dolayısıyla vacip olan, Hilafet’in çağın gelişimine ve ihtiyaçlarına uygun bir siyasi sistem projesi olmasıdır. Ümmet halklarının ve devletlerinin tamamının veya çoğunun ya da yabancı etkisinden bağımsız, egemenliğe sahip ana devletler grubunun rıza gösterdiği her türlü birlik veya federasyon; herhangi bir birlik veya federal çerçevede bir araya gelmesi, hükümetlerinin kendi halkları tarafından seçilmesi ve kendisini seçen ümmeti temsil eden bir başkanlık konseyini ümmetin Hilafet Meclisi olarak seçmesi ve halklarını ve ehl-i hal ve’l akdini temsil eden seçilmiş bir şura meclisi oluşturması meşru bir Hilafettir." Ayrıca şöyle diyorsunuz: "Dünya devletlerinin Avrupa Birliği’nde olduğu gibi bölgesel ve kıtasal birlik ve federasyonlara yönelmesi, İslam dünyasının da halkların ve hükümetlerin rızasıyla gönüllü, isteğe bağlı bir birlik ve federasyona yönelmesini zorunlu kılmaktadır."
Yine şöyle diyorsunuz: "Bu, kongre için önerilen temel bir sistemdir. Yukarıda bahsedilen, yerel örgütlenmelerin ve uluslararası örgütlenmenin inşası düzeyindeki kısa vadeli hedefler ile her Arap ve İslam ülkesinde raşid hükümetlere ulaşmak için siyasi reformun gerçekleştirilmesi düzeyindeki orta vadeli hedefler gerçekleştiğinde; o raşid hükümetlerin tamamının veya çoğunun siyasi, ekonomik ve askeri olarak devletleri ve ülkeleri arasındaki birliği ve entegrasyonu güçlendirmesi ve nihai hedef olan halklarına güvenlik, istikrar, kalkınma ve refah sağlayan, tüm dünyaya barış, adalet ve insanlığın arzuladığı olumlu iş birliğini sunan [Raşidi Hilafet ve Tek Bir Ümmet]'in kurulması yolunu hazırlaması çok sürmeyecektir."
Şunu da söylüyorsunuz: "Yukarıda zikredilen uzun vadeli stratejik hedeflerin tamamı on yıllar alabilir, orta vadeli aşamalı hedefler ise birkaç yıl gerektirebilir... Yerel örgütlenmeler, mevcut kanun ve sistemleri tanıyıp örgütün amaçlarını gerçekleştirecek şekilde onlardan nasıl yararlanacaklarını belirleyen plan, program ve çalışmalar yapmadıkça bunu başaramazlar..."
Ve diyorsunuz ki: "Yerel örgütlenmelerin kendi ülkelerinde ve devletlerinde iktidara gelmeye veya iktidara ortak olmaya çalışmaları, her Arap ve İslam ülkesinde aşamalı bir siyasi hedef olarak 'Raşid Yönetim' kurmayı amaçlamalıdır." Yine diyorsunuz ki: "Kongre, hedeflerine ulaşmak için tüm barışçıl ve meşru araçlarla çalışır, buna şunlar dahildir: ...yasama ve yürütme organlarına ulaşmak için siyasi katılım.."
Onuncu bölümden iktibas edilen bu sözlerden açıkça anlaşılmaktadır ki, bunlar Rasulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem’in İslam Devleti’ni (Hilafet’i) kurmak için belirlediği metot ile çelişmektedir. Hatta bazı sözler, sizin önceki bölümlerde zikrettiklerinizle bile çelişmektedir. İşte bunun detaylı beyanı:
1- İslam’da Şer’i hükümlerin fikir boyutu nasıl gelmişse, metot boyutu da öyle gelmiştir. "Namazı kılın" diyen Allah, Rasulü’ne Sallallahu Aleyhi ve Sellem de şunu vahyedendir: «صلوا كما رأيتموني أصلي» (Beni namaz kılarken gördüğünüz gibi kılın). Hal böyleyken, nasıl oluyor da Hilafet’in farziyetini Şer’i delilleriyle kabul edip, Hilafet’in ikame edilmesi için Rasulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem’in bize çizdiği Şer’i delillere dayalı metodu kabul etmiyorsunuz? Rasulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem’in siyerinde, Medine’deki Ensar’dan ve kabilelerden güç ehlinden nusret (yardım) isteyerek devleti kurma metoduna dair net bir beyan yok mudur?
Hilafet’i kurmanın farziyeti hükmünü, Şer’i delillere dayanarak önceki müçtehitlerin sözlerinden alıp da; onu kurma metodunu Rasulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem’in siyerinde geçen Şer’i delillerden almamak caiz midir?
Hilafet, Allah’ın Kitabı, Rasulü’nün Sünneti ve onların gösterdiği delillere göre nasıl bir farz ise, onun uygulanma metodu da aynı şekilde Allah’ın Kitabı, Rasulü’nün Sünneti ve onların gösterdiği Şer’i delillere göre olmalıdır. Tıpkı fikir ve metot açısından diğer tüm hükümler gibi... Namaz Şer’i delillere göre nasıl farz ise, onun eda ediliş biçimi de Şer’i delillere göre olmalıdır. Hac ve diğer tüm hükümler de böyledir.
Rasulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem, Hilafet’in (İslam Devleti’nin) ikamesinin farziyetini beyan ettiği gibi, Medine’de devleti kurarken yaptığı gibi nusret talebi yoluyla onun ikame metodunu da beyan etmiştir. Rasulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem kabilelerden (güç ehli oldukları için) on küsur kez nusret istemiş, ancak onlar icabet etmemişlerdir. Hatta bazıları O’nu çok kötü bir şekilde geri çevirmiş, bazılarında ayaklarını kanatmış, bazılarında ise O’na meşru olmayan şartlar koşmuşlardır... Buna rağmen Rasulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem, nusret talebi sürecine eşlik eden onca zorluğa rağmen bu yöntemi değiştirmemiştir. Aksine, Allah’ın izniyle Ensar icabet edip O’na İkinci Akabe Biatı’nı verene kadar buna devam etmiştir ve bunun sonucunda Medine-i Münevvere’de devlet kurulmuştur. Usul ilminde bilindiği üzere, Rasulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem’in zorluklara rağmen belirli bir eylemde ısrar etmesi, bu eyleme uymanın vacip olduğuna dair kesin bir karinedir. Dolayısıyla güç ehlinden nusret talebinde bulunmak, Hilafet’i ikame etmek için vacip olan metottur.
2- Ancak siz onuncu bölümde kendinizden bir metot ortaya koydunuz. Ümmet halkları ve devletleri arasında gönüllü bir birlikten, sonra bu birliğin bir başkanlık konseyini Hilafet meclisi olarak seçmesinden bahsettiniz... Orta vadeli ve nihai hedeflerden... On yıllar alabilecek uzun vadeli stratejik hedeflerden ve birkaç yıl sürebilecek orta vadeli hedeflerden söz ettiniz. Uluslararası bir organizasyon olan "Ümmet Kongresi"ni oluşturan yerel örgütlerin her bir ülkede siyasi reform için çalışmasını, mevcut kanun ve sistemleri tanıyıp onlardan örgütün amaçları doğrultusunda yararlanmasını, hatta aşamalı bir siyasi hedef olarak mevcut iktidara ortak olunmasını önerdiniz. Bunu şu sözlerle teyit ettiniz: "Kongre, hedeflerine ulaşmak için tüm barışçıl ve meşru araçlarla çalışır, buna şunlar dahildir: ...yasama ve yürütme organlarına ulaşmak için siyasi katılım.."
Onuncu bölümden iktibas edilen bu değerlendirme ve tasavvurların hiçbir Şer’i dayanağı yoktur. Bunlar, Rasulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem’in İslam Devleti’ni (Hilafet’i) kurmak için çizdiği ve Medine’de devleti kurana kadar bizzat takip ettiği metoda aykırı olmasının yanı sıra, mevcut devletlerin gerçekliğiyle de çelişmektedir. Ayrıca bu söylediklerinizin bir kısmı, önceki bölümlerde yöneticilerin Allah’ın indirdikleriyle hükmetmeyen tağutlar olduğu ve değiştirilmeleri gerektiği yönündeki ifadelerinizle de tenakuz oluşturmaktadır!
Ey kardeşim! Onların tağut olduğunu söylerken, aynı zamanda onların iktidarına ortak olmak, sistemlerini sürdürmek, hatta Hilafet projenizde onların kanun ve sistemlerinden yararlanmak nasıl mümkün olabilir?! Belki "onları ıslah etmek için katılıyorum" diyebilirsiniz; peki tağutların iktidarına ortak olmak onları mı ıslah eder, yoksa bu ortaklık o iktidara katılanı mı ifsat eder? Ayrıca, Allah’ın indirdikleriyle hükmedilmeyen bir yönetime bir saatliğine bile olsa ortak olan kimsenin işlediği günah bir yana; siz bu ortaklığı on yıllar sürebilecek aşamalı bir hedef olarak nasıl görebilirsiniz?
Şüphesiz siz de biliyorsunuz ki bu yöneticiler Hilafet’e ve onun için çalışanlara savaş açmaktadırlar. Öyleyse bunlar, kendi devletleri hayattayken nasıl olup da aralarında gönüllü bir birlik kurarak Hilafet’i oluşturmaya yönelecekler?
Sonra bu nedir? Devletler federal bir çerçevede bir araya gelecek, bir başkanlık konseyi seçecek ve buna Hilafet Meclisi diyecekler, sonra da bu Hilafet devleti mi olacak?! Bu bir Arap Birliği mi, İslam Konferansı mı, yoksa en iyi ihtimalle bir Avrupa Birliği mi?
Hilafet devleti, hem vakıa hem de Şer’i açıdan o kadar mı bilinmezdir ki onun için böyle körü körüne bir çaba içine giriliyor?
Hilafet, aralarında bir birlik oluşturularak beşeri sistemlerin rahminden doğmaz. Aksine Hilafet, tıpkı Rasulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem’in cahiliye sistemlerini değiştirip yerine İslam’ın hükümlerini ikame etmesi gibi, beşeri sistemlerin değiştirilmesiyle kurulur. O, İslam Devleti’ni açık ve net bir metodla (nusret talebi) kurmuştur. Şüphesiz siz de Rasulullah’ın metoduna sapmadan uymanın vacip olduğunu biliyorsunuzdur. Dolayısıyla, Hilafet’i ikame etmek için Rasulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem’in beyan ettiği metodun dışında bir proje üretmek doğru değildir.
3- Ayrıca Hilafet’i kurma tasavvurlarınız hakkında konuşurken Şer’i hükümlere aykırı bazı hususlar araya girmiştir:
Şöyle diyorsunuz: "Kongre, kurucu olan veya katılmayı kabul eden yerel örgütlerden oluşur; toplantıları periyodik olarak yapılır, en yaşlı üye başkanlık eder ve kararlar çoğunlukla alınır. Her örgütün her karara karşı çekince koyma hakkı vardır; dolayısıyla karar sadece onu onaylayanlar için bağlayıcı olur."
Asıl olan, bu kararların çoğunluk oyuyla değil, en güçlü Şer’i delile göre alınmasıdır. Çünkü bu kararların, kongreye sunulan meselelere getirilen Şer’i çözümler, yani Şer’i hükümler olması varsayılır. Şer’i hüküm ise az veya çok kimsenin desteklediğine bakılmaksızın delile göre alınır. Belki de bu bir dil sürçmesi veya kalem hatasıdır; Şer’i hükmün çoğunluk görüşüne göre alınmasını kastettiğinizi sanmıyorum. Tabii eğer Şer’i çözümleri değil de idari kararları kastediyorsanız o başka, ancak sözün bağlamı bunu ifade etmiyor.
Şöyle diyorsunuz: "Şii örgütlerin, Şiilerin bu çağa kadar bilmediği modern bir teori olan 'Velayet-i Fakih' siyasi projesini sahiplendiği bir dönemde; buna mukabil, İslam Hilafeti'nin on üç asır boyunca ümmetin gerçeğine hükmetmiş bir siyasi sistem olmasına rağmen, 'Sünni Raşid Siyasi Proje'yi taşıyan hiçbir siyasi örgüt kurulmamıştır."
Vacip olan, meseleyi Şii söylemine karşı Sünni söylemiyle değil, İslam’ın ilk dönemlerinde olduğu gibi (هُوَ سَمَّاكُمْ الْمُسْلِمينَ) Müslümanları Sünni ve Şii diye bölmeden "İslami bir söylemle" ele almaktır. Zira Hilafet’in ikamesi Sünni, Şii, İbadi, Zeydi... her Müslüman üzerine vaciptir.
Ayrıca Arapların İslam’daki önemini dillerinin Kur’an dili olması hasebiyle belirtmekle yetinmek yerine, onları diğer Müslümanlardan üstün görmeye odaklandınız. Şöyle diyorsunuz: "Zira Arapları üstün tutmak Ehl-i Sünnet ve’l Cemaat’in asıllarındandır..." Bu ifade, bu bağlamda doğru olmayan asabiyetçi bir (nefes) oluşturmaktadır. Bu durum şu ayet-i kerime ile çelişmektedir: (إِنَّ أَكْرَمَكُمْ عِنْدَ اللَّهِ أَتْقَاكُمْ إِنَّ اللَّهَ عَلِيمٌ خَبِيرٌ) (Allah katında en değerliniz, O’ndan en çok sakınanınızdır) ve Rasulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem’in şu hadisiyle: «أَلَا لَا فَضْلَ لِعَرَبِيٍّ عَلَى عَجَمِيٍّ وَلَا لِأَسْوَدَ عَلَى أَحْمَرَ إِلَّا بِالتَّقْوَى..» (Haberiniz olsun! Takva dışında, bir Arabın Aceme, bir siyahın kırmızıya üstünlüğü yoktur). Doğru olan, onları başkalarından üstün tutma bahsine girmeden Arapların önemini zikretmekle yetinmeniz olurdu.
Hilafet’in ikame edilmesine dair Şer’i metot hakkındaki bu beyanı yeterli görüyorum. Bu metot kitaplarımızda tam bir ayrıntıyla mevcuttur; şüphesiz bu kitaplar ya sizde vardır ya da kolayca ulaşabileceğiniz yerdedir.
Bu, nasihatin birinci kısmı olan (Beyan) idi.
İkinci kısım (Sitem) ise şöyledir: İslam Ümmeti’nin veya içindeki herhangi bir hareket veya partinin Hilafet’i ikame etmek için bir siyasi proje ortaya koymadığını söylüyorsunuz. Şöyle diyorsunuz: "Ehl-i Sünnet ve’l Cemaat’in genelini ve yüzde doksanını temsil ettiği bu ümmet, Osmanlı Hilafeti'nin yıkılışından sonra yüz yıl boyunca kimliklerini ifade eden ve Kur’ani-Nebevi siyasi hitabın asıllarına dayanan bir siyasi projeden mahrum kalmıştır. Hilafet'i geri getirmek ve İslami hayatı yeniden başlatmak için kurulan İslami hareketler, herhangi bir stratejik siyasi projeden yoksun; itikadi, davetçi ve terbiyevi hareketler olarak kalmıştır."
Subhanallah! Şu iki husustaki tavrınıza şaşırdım:
Birincisi: İslam düşmanları ile İslam’ın savunucuları arasında neredeyse bir (icma) vardır ki; Hizb ut-Tahrir Hilafet konusunu sadece yüzeysel değil, altındakini asla göstermeyecek kadar kalın bir şekilde her yönüyle kapsamıştır!
Hizb ut-Tahrir, Hilafet’in farziyetine dair delilleri, istidlal yönlerini beyan etmiş, mesele hakkında doğru bir içtihatla Şer’i hükmü istinbat etmiş ve delillerin istidlal edilen meseleye nasıl tatbik edildiğini açıklamıştır. Buradan hareketle Hilafet’in farziyetini ve onun için çalışmanın gerekliliğini ortaya koymuş, bunu pek çok kitabında satırlara dökmüştür. Yüz bin veya daha fazla kişinin katıldığı Hilafet konferansları düzenlemiş, yedi bin kadar seçkin alimin katıldığı alimler konferansı gerçekleştirmiş, ümmete ve güç ehline Hilafet hakkında çağrılarda bulunmuştur... Bu konudaki fikri ve ameli çalışmaları sayılamayacak kadar çoktur.
İslam’ın yeni sorunlara getirdiği çözümleri de kitaplarında beyan etmiştir: İktisat Nizamı, İçtimai Nizam, Yönetim Nizamı, Hilafet Devleti’nin Yönetim ve İdare Kurumları, Şahsiyet, Ukubat, Siyasi Mefhumlar... Ekonomik krizlerin çözümünü beyan eden binlerce kişinin katıldığı bir iktisat konferansı düzenlemiş, dünya heyetlerinin katıldığı bir uluslararası medya konferansı düzenleyerek medya siyasetini ve İslam’ın güncel uluslararası ve bölgesel meselelerdeki görüşünü açıklamıştır... Verdiği dersler, seminerler ve yürüyüşler ise basireti olan veya can kulağıyla dinleyen hiç kimsenin inkar edemeyeceği gerçeklerdir.
Ardından Anayasa Mukaddimesi’ni çıkarmış ve buradaki maddeleri pek çok bölümde Şer’i hükümler olarak istinbat etmiştir: Genel hükümler, yönetim nizamı, içtimai nizam, iktisat nizamı, eğitim siyaseti, dış siyaset ve uluslararası ilişkiler... Bunlar, muteber Şer’i delillerden (Kitap, Sünnet, sadece Sahabe İcması ve Şer’i Kıyas) istinbat edilmiş 191 maddedir. Alimleri, eğer doğru bir içtihatla istinbat edilmemiş bir madde veya meseleye uymayan bir delil görürlerse kendisine bildirmeye davet etmiştir.
Tüm bunlara rağmen projenizde, Osmanlı Hilafeti’nin yıkılışından sonra hiçbir hareketin bir siyasi proje sunmadığını söylüyorsunuz!
Ancak daha üzücü ve acı olanı, Hizb ut-Tahrir’in bir mücadelesi ve siyasi çatışması olmadığını söylemenizdir. Şöyle diyorsunuz: "Merkezi davasını Hilafet kılan ve ismi 'Parti' olan Hizb ut-Tahrir bile, arzuladığı şeyi gerçekleştirmek için herhangi bir mücadele ve siyasi çatışma içine girmeden İslami, davetçi ve fikri bir grup olarak kalmıştır."
Allah size rahmet etsin, bu nasıl olur?!
Parti’nin Hilafet’i ikame etmek için gerçekleştirdiği ancak başarılı olamayan nusret talebi girişimlerinden ve bunun sonucunda Parti gençlerinin uğradığı eziyetlerden haberiniz yok mu? Parti, Rasulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem’in Medine’de devleti kurana kadar bu metodda sebat etmesine iktida ederek, Allah’ın izniyle Raşidi Hilafet’i kurana kadar bu yolda sapmadan yürümeye devam etmektedir.
Şu an dünyanın doğusundan batısına Müslüman beldelerindeki tağutların zindanlarında Parti gençlerinden binlerce kişinin olduğunu bilmiyor musunuz? Onlardan bazıları yıllardır mahkemesiz tutukludur, bazıları ise otuz yıla varan uzun hapis cezalarına çarptırılmıştır! Peki, Parti gençlerinin tağuti yöneticiler ve onların beşeri sistemlerinden gördüğü baskı ve eziyetin boyutunu bilmiyor musunuz?
Orta Asya, Suriye, Irak ve Libya zindanlarında şehit edilenlerin sayısından haberiniz yok mu?
Bu fedakarlıkların onda biri bile, insaflı bir kimsenin bunun büyük bir mücadele ve azametli bir siyasi çatışma olduğunu söylemesi için yeterlidir. Sizin dediğiniz gibi: "Hizb ut-Tahrir bile... herhangi bir mücadele ve siyasi çatışma içine girmeden... kalmıştır" denemez.
İşte şaşırdığım birinci husus buydu.
İkinci ve daha şaşırtıcı olanı ise; siz geçim derdiyle meşgul olan, rızık peşinde koşturmaktan olup bitenleri takip etmeye vakit bulamayan sıradan halktan biri değilsiniz. Zalim yöneticiler tarafından şiddetle kovuşturulan ve bu yüzden olayları canlı takip etme imkanı kısıtlanan biri de değilsiniz... Onlar için bu çalışmaları bilmemek bir mazeret sayılabilir.
Aksine siz büyük ve pek çok diplomanın sahibi, geniş imkanlara sahip makamların sahibisiniz. Kuveyt Ümmet Partisi Genel Sekreteri olduğunuz dönemde (2005-2008) ve sonrasında bile devlet tarafından üzerinizde bir baskı yoktu. Hatta ilişkileriniz her zaman iyiydi ve hala da öyledir... Tüm bunlar, güven içinde ve refah içinde bir hayat sürerken olayları ve gelişmelerin gidişatını takip edebilecek geniş vaktiniz olduğu anlamına gelir. Şüphesiz Parti’nin bu çalışmalarını bizzat görmüş, okumuş veya size haber veren birileriyle karşılaşmışsınızdır...
Tüm bunlara rağmen şöyle diyorsunuz: "Merkezi davasını Hilafet kılan ve ismi 'Parti' olan Hizb ut-Tahrir bile, arzuladığı şeyi gerçekleştirmek için herhangi bir mücadele ve siyasi çatışma içine girmeden İslami, davetçi ve fikri bir grup olarak kalmıştır."
Ey kardeşim! Hizb ut-Tahrir bilmektedir ki Hilafet’i ikame etmek için çalışmak sadece Hizb ut-Tahrir’e değil, güç yetiren her Müslümana farzdır. Parti, Hilafet için Şer’i delilleriyle, Rasulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem’in Medine’de İslam Devleti’ni kurana kadar takip ettiği metoda uygun olarak çalışan herkesi destekler.
Aynı zamanda Parti, Hilafet’e davet eden bazı yazarların onun mahiyetini tersyüz ettiğini, Allah’ın indirmediği sistemlerle hükmeden tağuti yöneticiler arasında bir birlik kurulması çağrısı yaptıklarını ve bu birliğe -sanki bir İslam Konferansı, Arap Birliği veya en iyi ihtimalle egemenlikleri birbirinden ayrı devletler arasındaki bir Avrupa Birliği gibi- "Hilafet Meclisi" adını verdiklerini görmekten veya duymaktan üzüntü duymaktadır. Bilerek veya bilmeyerek Müslümanların zihnindeki Hilafet imajını bozmakta ve onun için çalışanların zihinlerini bulandırmaktadırlar.
Buna rağmen Hilafet, her türlü karalamadan ve kafa karışıklığından daha güçlüdür. O, Allah’ın Kitabı’nda, Rasulü’nün Sünneti’nde ve Sahabe İcması’nda hem söz hem de fiil olarak kayıtlıdır. Allah’ın vaat ettiği ve Rasulü Sallallahu Aleyhi ve Sellem’in müjdelediği gibi Allah’ın izniyle Raşidi Hilafet olarak geri dönecektir.
Sonuç olarak, Hizb ut-Tahrir için birilerinin İslami hayatı yeniden başlatmak ve Raşidi Hilafet’i kurmak için yaptığı çalışmaları inkar etmesi, onun davasında ne bir adım ileri ne de bir adım geri atmasına neden olur. Parti’nin bu alandaki çalışmaları, kalburla gizlenemeyecek kadar parlak bir güneş gibidir! Parti, Allah’ın izniyle Raşidi Hilafet’i kurmak için gösterdiği ciddi ve azimli çalışmanın doğruluğundan emindir... Ancak bu sitemi (Din nasihattir) babından gönderiyor ve Doktor’un onuncu bölümdeki projesini tekrar gözden geçirerek, kitabının ilk dokuz bölümüyle uyumlu hale getirmesi için hatasını düzeltmesini ümit ediyor. Böylece Allah’ın izniyle "hatasından dönenlerin en hayırlısı" olur; umulur ki öyle yapar.
Sonun sonu olarak, belki birisi şöyle diyebilir: "Bu doktora beyan ve sitem içerikli bir nasihat fayda vermez, zira o bu konuları bilmeyen biri değildir. Şüphesiz Rasulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem’in siyerinde nusret talebini, İkinci Akabe Biatı’nı ve devletin kurulmasını okumuştur. Aynı şekilde Hulefa-i Raşidin dönemini okumuş ve Hilafet’in, tek bir yöneticisi olan tek bir devlet tarafından uygulanan özgün bir İslami yönetim sistemi olduğunu, yoksa bir 'Hilafet Meclisi'ne sahip devletler birliği olmadığını biliyordur. Ayrıca, Rasulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem’in metoduna uygun olarak Hilafet’i ikame etmek için ciddiyet ve azimle mücadele eden partinin Hizb ut-Tahrir olduğunu da şüphesiz biliyordur..."
Buna rağmen diyorum ki: Kitabın istikamet üzere olan dokuz bölümü, eğriliklerin baskın olduğu o bir tek bölümü için şefaatçi olup, sahibini nasihati hak eden biri kılmaz mı? Evet, kılar. Hidayet veren ve doğru yola ulaştıran sadece Allah’tır.
Selamun Aleykum ve Rahmetullahi ve Berakatuh
Ata bin Halil Ebu el-Raşta Hizb ut-Tahrir Emiri