Hizb ut-Tahrir Emiri Celil Âlim Ata bin Halil Ebu’r Raşta’nın
Facebook Sayfası Takipçilerinin "Fıkhi" Sorularına Verdiği Cevaplar Serisi
Soru:
Değerli Şeyhimiz, Allah sizi korusun ve zaferi sizin ellerinizle gerçekleştirsin. Selamun Aleykum ve Rahmetullah,
İslam Şahsiyeti kitabı 3. cilt "Anlamayı Bozan Şeylerin Teâruzu (Çatışması)" konusuyla ilgili bir sorum var:
"Naklî deliller ancak on şarttan sonra kesinlik (yakin) ifade eder..." denildiğinde, "i’rab değişikliği, sarf değişikliği ve akli karşıtlık" ile ne kastedilmektedir?
Bana "akli karşıtlık" (muârıd aklî) hakkında örnekler vermenizi rica ediyorum.
Allah sizi hayırla mükafatlandırsın.
Kardeşiniz Ebu Muhammed / Avusturya
Cevap:
Ve Aleykumüsselam ve Rahmetullahi ve Berakatuh,
Birincisi: Sorduğunuz konunun gerçeğinin netleşmesi için İslam Şahsiyeti kitabının 3. cildinde "Anlamayı Bozan Şeylerin Teâruzu" babında geçen ilgili kısımları aktarıyorum:
[Konuşanın muradını anlamada meydana gelen bozukluk beş ihtimalden kaynaklanır: İştirak (eş seslilik), nakil, mecaz, idmâr (hazif/takdir) ve tahsis. Çünkü iştirak ve nakil ihtimali ortadan kalktığında lafız tek bir mana için vaz edilmiş olur. Mecaz ve idmâr (yani takdir) ihtimali ortadan kalktığında lafızla kastedilen şey, onun vaz edildiği mana olur. Tahsis ihtimali ortadan kalktığında ise lafızla kastedilen şey, vaz edildiği mananın tamamı olur. Bu durumda anlamada bir bozukluk kalmaz ve naklî delillerden kastedilen mana anlaşılır. Bu durum zann-ı galib (üstün zan) içindir; çünkü bu, şer’i hüküm istinbat etmek için yeterlidir. Yani bu beş ihtimal ortadan kalktığında zanna halel getirecek bir şey kalmaz ve şer’i hüküm anlaşılır. Kesinliğin (yakin) bozulmaması için ise –ki akideler için bu kaçınılmazdır– sadece bu beş ihtimalin reddedilmesi yeterli değildir. Yani naklî delilin akide konusunda kesinlik ifade etmesi için sadece bu ihtimallerin reddi yeterli olmayıp, bunlarla birlikte başka şeylerin de olması gerekir. Zira naklî deliller ancak on şarttan sonra kesinlik ifade eder: Bunlar bahsedilen o beş şart ile birlikte nesih, takdim ve te’hir, i’rab değişikliği, sarf değişikliği ve akli karşıtlığın olmamasıdır. Bu on ihtimal ortadan kalktığında kesinliği bozacak bir şey kalmaz, böylece naklî delil kesinlik ifade eder; akidede ve evleviyetle şer’i hükümde delil olarak kullanılır. Bu durumda delaleti kesin olur, buna bir de sübutunun kesin olması eklenir.] İslam Şahsiyeti 3. ciltten yapılan alıntı burada sona erdi.
İkincisi: Daha önce 27/02/2010 tarihinde sorunuza benzer bir soruya cevap vermiştim. Daha fazla fayda sağlaması için, sorunuzun cevabını ve daha fazlasını içeren söz konusu cevabımı size aktarıyorum:
[... Bazı dil fakihleri idmâr ile mecaz arasını ayırırlar. Mecazı sadece lafzın zahir olması ama hakiki manasında olmaması ile sınırlandırırlar; şu ayette olduğu gibi:
إِنِّي أَرَانِي أَعْصِرُ خَمْراً
"Rüyamda kendimi şarap sıkarken görüyorum." (Yusuf [12]: 36)
Burada "şarap" (hamr) lafzı zikredilmiştir ancak kastedilen üzümdür. Yoksa şarabın hakiki manası olan sıkılmış ve fermente olmuş üzüm suyu değildir.
Yine şu ayette olduğu gibi:
يَجْعَلُونَ أَصَابِعَهُمْ فِي آذَانِهİMْ
"Parmaklarını kulaklarına tıkıyorlar." (Bakara [2]: 19)
Burada "parmaklar" (esâbi') lafzı zikredilmiştir ancak kastedilen parmak uçlarıdır. Yoksa parmağın tamamını kapsayan hakiki manası değildir. İşte onlara göre mecaz, sadece hakiki manası dışında kullanılan mantuk (söylenen) lafızdır.
İdmâr ise, hakiki manayı veren lafzın hazfedilmesi (silinmesi) ve hakiki olmayan manayı vermek üzere onunla bağlantılı olan bir şeyin zahir olmasıdır. Şu ayette olduğu gibi:
وَاسْأَلِ الْقَرْيَةَ
"Köye sor." (Yusuf [12]: 82)
Burada hazfedilen kelime "halk" (ehl) kelimesidir ve hakiki manayı veren budur. Zikredilen ve onunla bağlantılı olan "köy" (karye) ise hakiki olmayan manayı vermektedir. Çünkü soru köye değil, onun halkına sorulur. İşte bu mülahaza ile idmârı mecazdan farklı kılarlar.
Ancak racih (tercih edilen) olan, her ikisinin bir olduğudur. Çünkü lafzın hakikat dışında kullanılması mecazdır. İster
وَاسْأَلِ الْقَرْيَةَ
"Köye sor." (Yusuf [12]: 82)
ayetinde olduğu gibi takdir edilen bir mahzuf olsun, isterse
إِنِّي أَرَانِي أَعْصِرُ خَمْراً
"Rüyamda kendimi şarap sıkarken görüyorum." (Yusuf [12]: 36)
ve
يَجْعَلُونَ أَصَابِعَهُمْ فِي آذَانِهِمْ
"Parmaklarını kulaklarına tıkıyorlar." (Bakara [2]: 19)
ayetlerinde olduğu gibi takdir edilen bir şey olmasın; zahir olan lafız hakiki manasında kullanılmamıştır. Köy, yani binaları, soruya muhatap değildir, halkına sorulur. Şarap sıkılmaz, üzüm sıkılır. Parmaklar kulağa girmez, giren parmak ucudur.
Konu budur.
Neden idmârı mecaz babına koyduğumuz ve ikisinin aynı babdan olduğunu tercih ettiğimiz halde bunları dört değil de beş olarak zikrettiğimize gelince; çünkü araştırma konusu "anlamayı bozan şeyler"dir. Mesele ne kadar dakik ve detaylı olursa, anlamanın bozulmasından o kadar uzak olunur. Dolayısıyla idmâr ve mecazda hazif olan ile olmayan arasını ayırmak daha dakik ve daha açıktır.
Kesinlik ifade etmesi için bulunması gereken diğer beşe gelince durum şöyledir:
Naklî delilden istenen kesinlik (yakin) olduğu sürece, delaleti kat’î olmalıdır. (Tabii ki sübutu da kat’î olmalıdır, ancak buradaki inceleme konuşanın muradını anlamak üzerinedir, dolayısıyla delaletle ilgilidir). Delaletin kat’î olması için naklî delilin ihtimallere açık olmaması gerekir. Eğer metin nesih ihtimali taşıyorsa, mensuh (hükmü kaldırılmış) olmadığından emin olmadan ondan kesin bir delalet alamazsınız. Aynı şekilde içinde takdim ve te’hir, i’rab değişikliği, sarf ve iştikak değişikliği varsa veya akli bir karşıtlığı mevcutsa durum böyledir.
Bunların örnekleri:
1- Nesih: Allah Teâlâ şöyle buyurmaktadır:
يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آَمَنُوا إِذَا نَاجَيْتُمُ الرَّسُولَ فَقَدِّمُوا بَيْنَ يَدَيْ نَجْوَاكُمْ صَدَقَةً ذَلِكَ خَيْرٌ لَكُمْ وَأَطْهَرُ فَإِنْ لَمْ تَجِدُوا فَإِنَّ اللهَ غَفُورٌ رَحِيمٌ
"Ey iman edenler! Peygamber ile gizli bir şey konuşacağınız zaman bu konuşmanızdan önce bir sadaka verin. Bu sizin için daha hayırlı ve daha temizdir. Şayet (sadaka verecek bir şey) bulamazsanız, bilin ki Allah çok bağışlayandır, çok merhamet edendir." (Mücadele [58]: 12)
Nesih ihtimalinin kalktığından emin olmadan buradan necvâ (gizli konuşma) hükmünü alabilir misiniz? Cevap açıktır; çünkü bu ayet mensuhtur...
2- Takdim ve Te’hir: Allah Teâlâ Bakara Suresi 142. ayette şöyle buyurmaktadır:
سَيَقُولُ السُّفَهَاءُ مِنَ النَّاسِ مَا وَلَّاهُمْ عَنْ قِبْلَتِهِمُ الَّتِي كَانُوا عَلَيْهَا قُلْ لِلَّهِ الْمَشْرِقُ وَالْمَغْرِبُ يَهْدِي مَنْ يَشَاءُ إِلَى صِرَاطٍ مُسْتَقِيمٍ
"İnsanlardan bazı beyinsizler: 'Yönelmekte oldukları kıblelerinden onları çeviren nedir?' diyecekler. De ki: 'Doğu da Batı da Allah’ındır. O dilediğini doğru yola iletir.'" (Bakara [2]: 142)
Yine 144. ayette şöyle buyurmaktadır:
قَدْ نَرَى تَقَلُّبَ وَجْهِكَ فِي السَّMَاءِ فَلَنُوَلِّيَنَّكَ قِبْلَةً تَرْضَاهَا فَوَلِّ وَجْهَكَ شَطْرَ الْمَسْجِدِ الْحَرَامِ
"(Ey Muhammed!) Biz senin yüzünün göğe doğru çevrilip durduğunu görüyoruz. Elbette seni hoşlanacağın bir kıbleye döndüreceğiz. (Bundan böyle) yüzünü Mescid-i Haram yönüne çevir." (Bakara [2]: 144)
Burada bir takdim ve te’hir olduğu açıktır. Önce Allah Teâlâ'nın "Seni hoşlanacağın bir kıbleye döndüreceğiz" kavli gerçekleşmiş, Allah onu Mescid-i Haram yönüne döndürdükten sonra beyinsiz insanlar "Onları kıblelerinden çeviren nedir?" demişlerdir. Eğer ilk ayeti duyar da takdim ve te’hiri fark etmezseniz, kelamın anlamını kavramanız zorlaşır. Beyinsiz insanlar nasıl "Onları kıblelerinden çeviren nedir?" diyecekler ve sonra siz "Seni hoşlanacağın bir kıbleye döndüreceğiz" ayetini duyacaksınız? Dolayısıyla metindeki takdim ve te’hir ihtimali ortadan kalkmadıkça muradı anlayamazsınız.
3- İ’rab Değişikliği: Allah Teâlâ şöyle buyurmaktadır:
وَمَا يَعْلَمُ تَأْوِيلَهُ إِلَّا اللهُ وَالرَّاسِخُونَ فِي الْعِلْمِ يَقُولُونَ آمَنَّا بِهِ
"Onun tevilini ancak Allah bilir. İlimde derinleşmiş olanlar ise: 'Biz ona inandık' derler." (Âl-i İmrân [3]: 7)
Buradaki "vav" harfinin atıf harfi mi yoksa başlangıç (isti'naf) harfi mi olduğu konusundaki i’rab farklılığı manayı değiştirir ki bu, İslam Şahsiyeti 3. ciltte açıklanmıştır.
4- Sarf Değişikliği: Allah Teâlâ şöyle buyurmaktadır:
قَالَ فَخُذْ أَرْبَعَةً مِنَ الطَّيْرِ فَصُرْهُنَّ إِلَيْكَ
"(Allah) 'Öyleyse kuşlardan dört tane al, onları kendine alıştır (veya parçala)' dedi." (Bakara [2]: 260)
Buradaki "فصرهن" kelimesi ya "صَارَ يَصُورُ" kökündendir ya da "صَارَ يَصِيرُ" kökündendir. Dolayısıyla Hafs’tan damme ile "فصُرهن", Hamza’dan ise kesra ile "فصِرهn" şeklinde okunmuştur ve her ikisi de mütevatirdir. Sarf (morfoloji) ile nasıl ilgilenileceğini bilmezseniz ayeti anlayamazsınız; çünkü kelimenin burada farklı bir sarfı (çekimi) vardır. Ancak sarfı bildiğinizde muradı anlarsınız ve şöyle dersiniz:
Damme ile (فصُرهنّ) kesmek veya eğmek/meylettirmek manasındadır.
Kesra ile Ferrâ’nın dediği gibi kesmek manasındadır.
Her iki kıraat de mütevatir ve mana tek olduğu için, iki kıraat arasındaki muhkem mana "kesmek" olur. Yani "فصُرهن" kelimesinin manası onları boğazla ve parçalara ayır demektir.
5- Akli Karşıtlık: Allah Teâlâ şöyle buyurmaktadır:
ذَلِكُمُ اللهُ رَبُّكُمْ خَالِقُ كُلِّ شَيْءٍ
"İşte Rabbiniz Allah budur, her şeyin yaratıcısıdır." (Mü’min [40]: 62)
"Her şey" (küllü şey) ifadesi genel (âmm) bir lafızdır. Eğer bunun akıl yoluyla Allah Teâlâ'nın dışındaki şeyler için tahsis edildiğini fark etmezseniz, istenen şeyi kavrayamazsınız. Çünkü Allah Teâlâ yaratıcıdır ve mahlukatın yani bu ayetteki "her şey" ifadesinin kapsamında değildir. Tahsisi gerektiren bu karşıtlık akli bir karşıtlıktır. Eğer metinde akli bir karşıtlık varsa, bu meseleyi anlamadan metnin delaletini kavrayamazsınız.
Özetle: Nesih, i’rab değişikliği, takdim ve te’hir, sarf değişikliği ve akli karşıtlık ihtimallerini ortadan kaldırmadıkça konuşanın muradına kesin olarak ulaşamazsınız. Başka bir deyişle, bir metinle karşılaştığınızda, eğer bu beş ihtimal (ve tabii ki ondan önceki diğer beş ihtimal) ortadan kalkmamışsa, muradı sadece metnin lafızlarından anlayamazsınız; ancak zikredilen o beş hususla ilgili bağlantılarıyla birlikte anlayabilirsiniz.
Daha açık bir ifadeyle:
- Bir metinle karşılaştığınızda eğer nesih ihtimali yoksa, muradı sadece lafızlarından anlarsınız. Eğer nesih ihtimali kalkmamışsa, muradı sadece metnin lafızlarından değil, ancak onu nâsih (hükmü kaldıran) ile birleştirerek anlayabilirsiniz.
- Bir metinle karşılaştığınızda eğer takdim ve te’hir ihtimali yoksa, muradı sadece lafızlarından anlarsınız. Eğer takdim ve te’hir ihtimali kalkmamışsa, muradı ancak takdim ve te’hiri aslına döndürerek anlayabilirsiniz.
- Bir metinle karşılaştığınızda eğer i’rab değişikliği ihtimali yoksa, muradı sadece lafızlarından anlarsınız. Eğer kalkmamışsa, muradı ancak i’rab sorununu çözerek anlayabilirsiniz.
- Bir metinle karşılaştığınızda eğer sarf değişikliği ihtimali yoksa, muradı sadece lafızlarından anlarsınız. Eğer kalkmamışsa, muradı ancak sarf sorununu çözerek anlayabilirsiniz.
- Bir metinle karşılaştığınızda eğer akli karşıtlık ihtimali yoksa, muradı sadece lafızlarından anlarsınız. Eğer kalkmamışsa, muradı ancak akli karşıtlık sorununu çözerek anlayabilirsiniz.
Özetin özeti: Kitabımızda "Anlamayı Bozan Şeyler" babında geçen: "...Naklî deliller ancak on şarttan sonra kesinlik ifade eder: Bunlar bahsedilen o beş şart ile birlikte nesih, takdim ve te’hir, i’rab değişikliği, sarf değişikliği ve akli karşıtlığın olmamasıdır..." ifadesi, kesinlik ifade etmesi bakımından yerindedir. 27/02/2010.] Alıntı bitti.
Meseleyi kavradığınızı ümit ediyorum.
Kardeşiniz Ata bin Halil Ebu’r Raşta
23 Muharrem 1445 H. 10/08/2023 M.