Home About Articles Ask the Sheikh
Soru & Cevap

Korona Hastalığı Hakkında Verilen Soru Cevaba Gelen Soruların Yanıtları

April 12, 2020
7724

Korona hastalığı hakkındaki soru cevaba dair soru soranlara... İşte sorularınızın cevapları:

1- Salgın ile veba veya Korona ile veba arasındaki farka gelince; bulaşıcılık açısından bir fark yoktur. Veba da Korona da Aziz ve Kavi olan Allah’ın yarattığı üzere bulaşma ihtimali olan hastalıklardır. Hastalığın bakteri veya virüs yoluyla bulaşması bu gerçeği değiştirmez. Bulaşıcılık ihtimali açısından aralarında bir fark bulunmadığı için bulaşma ihtimali yönünden hüküm de değişmez. Soru cevabın odak noktası da buydu.

2- Mevcut Korona hastalığının insan yapımı olmadığına dair cevapta yer alan ifadeye ve bunun Batılı raporlara dayandığı için itibar edilmemesi gerektiği yönündeki görüşe gelince; bu mesele pek isabetli bir yaklaşım değildir. Çünkü bilimsel hususlar, doğruluğuna dair kanaat oluştuğunda herhangi bir taraftan alınabilir. Bu nedenle, hastalığı bulaştıran Korona virüsünün insan yapımı olmadığına dair Batılı raporlara güvenmekte bir sakınca yoktur. Cevapta belirtildiği üzere bu virüs, insanların bir amaç uğruna ürettiği iddiasına karşın doğal bir şekilde mevcuttur. Özellikle de hastalığın, virüsü yaymakla suçlanan Çin ve Amerika gibi ülkelerde de yayılmış olması bu kanaati güçlendirmektedir. Soru cevapta şu ifadelere yer vermiştik: [- Böylece, Covid19 (SARS-CoV2) virüsünün patlak vermesi nedeniyle Amerika ile Çin arasında bir söz düellosu başladı... Her iki devlet de bu salgının yayılmasında doğrudan etken olduğu konusunda birbirini suçluyor. Her ne kadar Çin ve Amerika Birleşik Devletleri’nde uygulanan her iki nizamın da virüsün yayılmasının arkasında olması ihtimal dışı olmasa da, yapılan araştırmalar sonucunda ABD veya Çin'in virüsü bulaştırdığına veya üretip diğer ülkelere yaymaya başladığına dair somut bir kanıtın bulunmadığı görüşü ağırlık kazanmaktadır...] Bu konu soru cevapta ayrıntılı olarak açıklanmış ve sayfada yayınlanmıştır, oraya müracaat edilebilir.

3- Cuma namazı camide kılınır; bazı fakihler, namaz kılanın girişinin engellenmediği kamuya açık alanlarda (meydanlarda) da kılınabileceğine cevaz vermiştir. Özel mekânlarda (evlerde) ise racih görüşe göre Cuma namazı kılınmaz ve sahih olmaz. Eğer cami veya açık alan imkânı yoksa, evlerde öğle namazı olarak dört rekat kılınır. Devlet, camilerde veya kamuya açık alanlarda namaz kılınmasını engellerse günahkâr olur. Çünkü nasslar bu duruma delalet etmektedir. Bu, Allah Subhânehu’nun şu kavlinden anlaşılmaktadır:

يَا أيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا إِذَا نُودِيَ لِلصَّلَاةِ مِنْ يَوْمِ الْجُمُعَةِ فَاسْعَوْا إِلَى ذِكْرِ اللَّهِ وَذَرُوا الْبَيْعَ ذَلِكُمْ خَيْرٌ لَكُمْ إِنْ كُنْتُمْ تَعْلَمُونَ

“Ey iman edenler! Cuma günü namaz için çağrı yapıldığında hemen Allah'ı zikretmeye (namaza) koşun ve alışverişi bırakın. Eğer bilirseniz bu sizin için daha hayırlıdır.” (Cuma 9)

Müslüman, engellenmeden namaza koşar; ﴿فَاسْعَوْا إِلَى ذِكْرِ اللَّهِ وَذَرُوا الْبَيْعَ﴾ "Allah'ın zikrine koşun ve alışverişi bırakın." Cuma namazına koşmak (sa'y) farzdır çünkü mubah olanın (alışverişin) terki ile birlikte emredilmiştir. Yani namaz, girişin engellenebileceği evler gibi özel mekânlarda olmaz. Bu nedenle cevapta, yöneticilerin camileri kapatması ve orada namaz kılınmasını yasaklamasının caiz olmadığı ve bu yöneticiler için büyük bir günah olduğu belirtilmiştir. Buna göre, yöneticiler camide Cuma namazı kılınmasını yasaklarsa ve evlerden başka kılınacak bir yer yoksa, evde öğle namazı olarak dört rekat kılınır. Camileri kapatan devlet ise belirttiğimiz üzere büyük bir günah işlemiş olur.

4- "Öyleyse bugün Cuma ve cemaat namazı, yöneticilerin baskısından korkulduğu için düşer" şeklindeki soruya gelince; bu konu detaylandırma gerektirir. Cevabımızda şöyle demiştik: (Korkan kimse üzerine Cuma vacip değildir. İbn Abbas Radıyallahu Anhuma'dan rivayet edildiğine göre Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurmuştur:

مَنْ سَمِعَ النِّدَاءَ فَلَمْ يُجِبْهُ فَلَا صَلَاةَ لَهُ إلَّا مِنْ عُذْرٍ، قَالُوا: يَا رَسُولَ اللهِ وَمَا الْعُذْرُ؟ قَالَ: خَوْفٌ أَوْ مَرَضٌ

"Kim ezanı işitir de bir mazereti olmaksızın ona icabet etmezse (cemaate gitmezse), onun namazı olmaz. 'Ey Allah'ın Resulü, mazeret nedir?' diye sordular. O da 'Korku veya hastalıktır' buyurdu." (Beyhaki, Es-Sünenü'l-Kübrâ). Korku, İbn Kudâme’nin El-Muğnî (1/451) eserinde geçtiği üzere üç nevidir: Can korkusu, mal korkusu ve aile korkusu. Birincisi; kişinin zalim bir sultanın kendisini yakalamasından veya bir düşmandan... ve benzeri kendisine zarar verecek şeylerden korkmasıdır...) Aynı şekilde Şirâzî’nin El-Mühezzeb’inde de şöyle geçer: (...Kişinin canına veya malına bir zarar gelmesinden ya da gitmesini zorlaştıracak bir hastalıktan korkması mazeretlerdendir. Buna delil İbn Abbas'ın rivayet ettiği hadistir...) Yani Müslüman, zalim bir otorite tarafından şahsına yönelik haksız bir takibata uğruyorsa mazeretli sayılır. Eğer camide sultanın yardımcılarının kendisini yakalamak ve zarar vermek için beklediğinden eminse veya bu konuda zann-ı galibi varsa, o camide Cuma namazı kılma yükümlülüğü üzerinden kalkar ve başka bir yer araması gerekir. Eğer tüm çabasına rağmen imkân bulamazsa özel bir mekânda öğle namazını dört rekat olarak kılar. Eğer soruyu soran kişi bizim cevabımızdan bunu anlamışsa, bu anlayış doğrudur. Allah en iyi bilendir.

5- Buhari’nin rivayet ettiği "Bulaşıcılık yoktur..." hadisini, bulaşıcılığı tamamen nefyetmek olarak tefsir edenler vardır. Ancak racih olan görüş, bunun talep (emir) manasında bir haber olmasıdır. Eğer bir Müslüman bulaşıcı bir hastalığa, yani Allah Subhânehu’nun yarattığı üzere bulaşma ihtimali olan bir hastalığa yakalanmışsa, bu durumda diğer namaz kılanlara hastalığı bulaştırma korkusuyla Cuma ve cemaat namazına gitmemek konusunda mazeret sahibidir. Nitekim bu durum, yukarıdaki hadiste geçen "Mazeret korku veya hastalıktır" ifadesindeki mazeretler kapsamındadır.

6- Buhari'nin rivayet ettiği şu hadise gelince:

إِذَا مَرِضَ الْعَبْدُ أَوْ سَافَرَ كُتِبَ لَهُ مِثْلُ مَا كَانَ يَعْمELُ مُقِيماً صَحِيحاً

"Bir kul hastalandığında veya yolculuğa çıktığında, ona mukim ve sağlıklı iken yaptığı amellerin misli yazılır."

Bu hadis, yolcu veya hasta olan, yani cemaat veya Cuma namazından mazereti olan kimse hakkındadır. Bu kişi Şeriat’ın kendisine farz kıldığı şekilde namazını kılar ve Allah’ın izniyle sanki mukim veya sağlıklıymış gibi kılmışçasına ecir alır. Dolayısıyla bu hüküm, mazereti olmaksızın Cuma namazına gitmeyen sağlıklı veya mukim kişiler için geçerli değildir.

7- Cuma namazı için asgari sayının üç olduğu yönündeki ifademize, Şafii’de kırk, Maliki’de ise on iki olduğu söylenerek yapılan itiraza gelince; bu başka bir tartışma konusudur. Ancak burada bir çelişki yoktur; asıl mesele Müslümanların Cuma ve cemaat namazlarını şer’i sayıya uygun olarak kılabilmeleri için camilerin kapatılmamasıdır. Kaldı ki, cevapta belirttiğimiz üzere üç kişinin Cuma namazı kılabileceğine dair sahih fıkhi görüş de mevcuttur.

8- Sebeplere sarılma (tedbir alma) meselesi doğrudur ancak bu Şeriat’a aykırı olmamalıdır. Buradaki sebeplere sarılma, hastanın Cuma namazına gitmemesi, sağlıklı olanların ise gitmesidir. Cevapta, sağlıklı olanların namaz kılabilmesi ve bulaşıcı hastalığı olanların namaza katılmaması için gerekli önlemlerin alınarak camilerin kapatılmaması gerektiğini yeterince açıklamıştık. "Sağlıklı olanlar da Korona olabilir ama belirti göstermeyebilir, o halde herkesin camiye girişi engellenmelidir" denilemez. Bu mantıkla yeryüzündeki tüm insanların camiye girişi yasaklanır! Bu söz ne bir hüccet ne de bir zann-ı galip ifade eder. Aksine, kesin olarak bulaşıcı hastalığı olanlar ve zann-ı galip ile bu durumda olanlar engellenir, diğerleri ise namazlarını kılar.

9- Soru soranın Korona virüsünün omurgası (backbone) olmadığı yönündeki ifadesine gelince; evet, insan omurgası gibi bir yapısı yoktur. Ancak görünüşe göre bu canlıdaki çıkıntıların birleşme şekli nedeniyle İngilizce kaynaklar buna backbone demiştir. Bu birleşme şekli insandaki omurga kemiklerinin dizilimine benzediği için Arapça tıbbi karşılığı olarak el-amûd el-fıkarî (omurga) ifadesi kullanılmıştır. Biz de ifadeyi bu şekilde bıraktık; bunun bir soru işareti oluşturacağını düşünmemiştik.

10- Cenazenin yıkanması (guslü) ile ilgili şer’i hüküm şöyledir:

a- Müslüman bir ölüyü yıkamanın vacip oluşu farz-ı kifâye üzerinedir. Buna delillerden bazıları şunlardır:

  • Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem, devesinden düşüp boynu kırılan ihramlı kişi hakkında şöyle buyurmuştur:

اغْسِلُوهُ بِمَاءٍ وَسِدْرٍ وَكَفِّنُوهُ فِي ثَوْبَيْهِ

"Onu su ve sidr ile yıkayın ve iki parçalı elbisesiyle (ihramıyla) kefenleyin." (İbn Abbas'tan Buhari rivayet etmiştir).

Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem kızını yıkayan kadınlara şöyle buyurmuştur:

اغْسِلْنَهَا وِتْراً ثَلَاثاً أَوْ خَمْساً

"Onu tekli olarak, üç veya beş defa yıkayın." (Ümmü Atiyye'den Müslim rivayet etmiştir).

  • Bu iki hadisten de açıkça anlaşıldığı üzere, yıkama işlemini yeterli sayıda Müslüman yapmış ve Resulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem bununla yetinmiştir. Ayrıca Resulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem, Bedir ve Uhud şehitleri gibi savaş meydanında şehit olanlar müstesna, hayatı boyunca vefat eden her Müslüman için bu hükmü devam ettirmiştir. Yani ölüyü yıkamak farz-ı kifâyedir.

b- Birçok fakih bu görüşü benimsemiştir:

  • Serahsî’nin El-Mebsût eserinde şöyle geçer: (Bil ki ölüyü yıkamak vaciptir ve bu Müslüman'ın Müslüman üzerindeki hakkıdır. Aleyhissalâtu Vesselâm şöyle buyurmuştur: "Müslüman'ın Müslüman üzerinde altı hakkı vardır." Bunlardan biri de vefatından sonra onu yıkamaktır. Ancak Müslümanlardan bir kısmı bunu yerine getirdiğinde, maksat hasıl olduğu için diğerlerinden düşer).

  • İmam Şafii El-Ümm’de şöyle der: (Ölüyü yıkamak, üzerine namaz kılmak ve onu defnetmek insanların üzerindeki bir haktır. Bunu herkesin yapması gerekmez; içlerinden yeterli sayıda kişi bunu yaptığında Allah’ın izniyle yeterli olur).

  • İbn Kudâme’nin eş-Şerhu’l-Kebîr eserinde şöyle geçer: [(Ölüyü yıkama faslı) (Mesele) (Ölüyü yıkamak, kefenlemek, namazını kılmak ve defnetmek farz-ı kifâyedir). Çünkü Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem devesinden düşen kişi için "Onu su ve sidr ile yıkayın..." buyurmuştur (Müttefekun Aleyh)].

c- Suyun bulunmaması veya ölünün vücudunun yanmış olup suyla yıkandığında parçalanacak olması ya da cüzam, veba, Korona ve benzeri bulaşıcı bir hastalık sebebiyle yıkandığında hastalığın yıkayan kişiye geçme ihtimali gibi nedenlerle ölüyü yıkamak imkânsız hale gelirse; bu konuda biz bir görüş benimsemiyoruz (tebenni yapmıyoruz). Müslüman, kanaat getirdiği racih fıkhi görüşü taklit eder. Bazı fakihlerin görüşlerini size aktarıyorum:

  • Hanefiler, su bulunmadığı için yıkamanın mümkün olmadığı durumlarda ölünün toprakla teyemmüm ettirileceğini belirtirler. Nitekim El-İnâye’de (16/261) şöyle denir: (Yıkayacak bir şey bulunmadığı için yıkanması mümkün olmayan kimse toprakla teyemmüm ettirilir). Eğer dokunmanın mümkün olmaması sebebiyle yıkama yapılamıyorsa, üzerine su dökülür. Merâkı’l-Felâh’ta (224) belirtildiği gibi: (Dokunulması imkânsız hale gelmiş şişmiş ölünün üzerine su dökülür).

  • Malikiler, su yokluğu nedeniyle yıkamanın mümkün olmadığı durumlarda teyemmüm ettirileceği görüşündedir. Eğer yıkamanın önündeki engel vücuttaki yaralar, yanıklar, uyuz veya çiçek hastalığı gibi sebeplerse ve suyla yıkandığında vücudun dağılmasından korkuluyorsa, vücudun bütünlüğünü koruyacak ölçüde üzerine su dökülür. Eğer su dökmek de mümkün değilse teyemmüm ettirilir. Bu husus, Şeyh Ahmed ed-Derdîr’in Muhtasaru Halîl şerhinde (eş-Şerhu’l-Kebîr) geçmektedir.

  • Şafii’ler, suyun yokluğu veya yanmış vücudun dağılma korkusu gibi herhangi bir sebeple yıkamanın mümkün olmaması durumunda ölünün yıkanmayıp teyemmüm ettirileceği görüşündedir. Hatta yıkayan kişinin zarar görmesinden korkulursa teyemmümün vacip olduğunu belirtmişlerdir. Nevevî El-Mecmû’da şöyle der: (Su bulunmadığı için veya yıkandığında dağılacak derecede yanmış olması sebebiyle ölüyü yıkamak mümkün olmazsa yıkanmaz, teyemmüm ettirilir. Bu teyemmüm vaciptir; çünkü bu, necasetin giderilmesiyle ilgili olmayan bir temizliktir. Dolayısıyla su kullanımından aciz kalındığında teyemmüme geçmek, tıpkı cenabet guslünde olduğu gibi vaciptir. Eğer bir canlı tarafından sokulmuşsa ve yıkandığında dağılmasından veya yıkayana zarar gelmesinden korkulursa teyemmüm ettirilir...)

  • Hanbeliler’de ise iki rivayet vardır: Birincisi; engel sebebiyle ovarak yıkamak mümkün olmazsa, ovmadan üzerine su dökülür; bu da olmazsa teyemmüme geçilir. Diğer rivayet ise; yıkanması mümkün olmayanın teyemmüm ettirilmeyeceği, yıkanmadan ve teyemmümsüz namazının kılınacağı yönündedir. Bu, yıkamadan maksadın temizlik olduğu ve teyemmümle bunun hasıl olmayacağı görüşüne dayanır.

  • Şeyh Muhammed bin Muhammed el-Muhtar eş-Şankîtî, Umdetu’l-Fıkh şerhinde şöyle der: (Kişide zarar veren bulaşıcı bir hastalık varsa; bu durum hem ölüye hem de yıkayan kişiye zarar verebilir. Eğer ehil kişilerin şehadetiyle, birinin onu yıkaması durumunda zarar göreceği sabitse, o vakit teyemmüm ettirilir...).

Görüldüğü üzere burada iki görüş vardır: Ölüyü yıkamak mümkün olmadığında teyemmüm ettirilir, namazı kılınır ve defnedilir... Veya ölüyü yıkamak mümkün olmadığında teyemmüm de ettirilmez, sadece namazı kılınır ve defnedilir... Cevabın başında dediğimiz gibi, Müslüman doğruluğuna kanaat getirdiği görüşü taklit etmelidir.

11- Akide ve ibadetlerde tebenni yapmadığımız doğrudur; ancak temel akide ve hilalin görülmesiyle oruç ve bayram gibi ümmetin birliğiyle ilgili ibadetler müstesnadır. Aynı şekilde burada camilerin kapatılması meselesinde de vacip olan, cevapta açıkladığımız üzere camilerin gerekli vakitlerde açık kalmasıdır.

18 Şaban 1441 H 11 Nisan 2020 M

#Korona | #Covid19 | #Korona

Makaleyi Paylaş

Bu makaleyi ağınızla paylaşın