Home About Articles Ask the Sheikh
Soru & Cevap

Soru Cevap: 1- Halifede Adalet Şartı, 2- Dünyadaki Cezanın Ahiretteki Günaha Kefaret Olması, 3- Kafirlerden Yardım İstemek

April 23, 2017
5428

Hizb-ut Tahrir Emiri Alim Ata bin Halil Ebu’r Raşta’nın Facebook Sayfası Takipçilerinin Sorularına Verdiği Cevaplar Serisi "Fıkhî"

Soru Cevap:

1- Halifede Adalet Şartı 2- Dünyadaki Cezanın Ahiretteki Günaha Kefaret Olması 3- Kafirlerden Yardım İstemek

Alıcı: İbade eş-Şami


Soru:

Muhterem Şeyhimiz, Allah seni muzaffer kılsın ve teyit etsin. Es-Selamu Aleykum ve Rahmetullahi ve Berakatuh.

1- İzaletü’l Etribe dosyasında gaspçı ve mütegallibe (zorba) yönetici hakkında şu ifade yer almaktadır: "Yönetimin gasp edilmesinin hükmü, gaspçıya karşı görevden uzaklaştırılana veya öldürülene kadar silahla sürekli savaşmaktır." Halifenin şartlarından birinin adalet olduğunu; kan döken, insanları öldüren ve ümmetten otoriteyi gasp eden birinin adaletten yoksun olduğunu biliyoruz. Peki, yukarıdaki ifade ile "Hilafeti Kurmanın Şer’i Metodu ve Mütegallibe Sultan" başlıklı soruya verilen cevap arasında bir çelişki var mıdır? Eğer çelişki yoksa, mütegallibe sultan konusunda eski anlayışı ortadan kaldıran yeni bir anlayış mı gelişti? Lütfen açıklar mısınız?

2- Bugün İslam Devleti (IŞİD) örgütü tarafından Müslümanlara hadlerin uygulandığını görüyoruz. Bu örgüt veya bazı hadleri uygulayan bazı devletler tarafından kendisine şer’i had uygulanan kimse, kıyamet günü Allah katında günahından kurtulmuş olur mu ve artık ondan hesaba çekilmez mi? Lütfen açıklar mısınız?

3- Gelecekte -Allah’ın izniyle- kurulacak olan Hilafet Devleti’nin, bazı devletleri zayıflatmak ve fethetmek amacıyla, çıkarların örtüşmesi babından Almanya gibi fiilen harbi olan kafir devletler arasından müttefikler araması ve onlarla ittifak kurması caiz midir? Yoksa bu sadece Venezuela gibi hükmen harbi olan devletlerle mi caizdir? Fiilen muharip olanlarla ittifak kurmanın caizliği konusunda, Resulullah ﷺ'in Hudeybiye barışında fiilen muharip olan Kureyş ile yaptığı anlaşma kıyas edilebilir mi?

Allah sizi mübarek kılsın.


Cevap:

1- Dosyada (Ders Notu) belirtilen hususlar, soruya verilen cevapta yer alan hususlardan farklı değildir. Görünen o ki, elinizdeki dosyanın nüshası, mütegallibe (zorba) hükmünün henüz eklenmediği eski bir nüshadır. Bizim elimizdeki nüshada ise mütegallibe hükmü mevcuttur.

Aynı şekilde mütegallibe hükmü, İslam'da Yönetim Nizamı kitabının 57. sayfasında da yer almaktadır.

Dolayısıyla, soruya verilen cevap ile dosyada yer alan bilgiler arasında bir çelişki yoktur.

Halifede adaletin şart olmasına gelince, bu doğrudur. Mütegallibe sultana ancak tövbe edip durumunu düzelttikten, insanlar onun salahatına (iyiliğine) ikna olup ona biat ettikten sonra biat edilir. Yani adalet, biatten önce onda gerçekleşmiş olur. Bildiğiniz gibi, kim tövbe eder, durumunu düzeltir, kötü amelinden döner ve adil olursa, o kişi adil olur ve adalet şartı onda gerçekleşmiş sayılır. Anlaşılan o ki, siz onun zorbalığı ve zulmü devam ederken biat edileceğini zannederek "Adil değilken nasıl biat edilir?" diye bir karışıklık yaşadınız. Fakat mesele öyle değildir; o, ancak tövbe edip düzeldiğinde ve insanlar onun adaletine ikna olduğunda Halife olarak biat edilir. Böylece adalet şartı gerçekleşmiş olur ve ardından ona biat ederler.

Umarım konu açıklığa kavuşmuştur.

2- Cezaların uygulanması, ancak Allah'ın şeriatı ile hükmeden bir devlet tarafından yapıldığında günaha kefaret olur. Bu soruya daha önce 22/01/2014 tarihinde cevap vermiştik, o cevabın metnini size tekrar sunuyorum:

"Cezanın kıyamet gününde günaha kefaret olup olmayacağı sorusuna gelince; eğer ceza, İslam Devleti tarafından yani beşeri kanunlarla değil Allah'ın şeriatı ile hükmeden bir devlet tarafından verilen şer’i bir ceza ise, bu doğrudur. Bunun detayı şöyledir:

  • Müslim, Ubade bin Samit’ten şöyle rivayet etmiştir: Resulullah ﷺ ile bir meclisteydik, şöyle buyurdu:

تُبَايِعُونِي عَلَى أَنْ لَا تُشْرِكُوا بِاللهِ شَيْئًا، وَلَا تَزْنُوا، وَلَا تَسْرِقُوا، وَلَا تَقْتُلُوا النَّفْسَ الَّتِي حَرَّمَ اللهُ إِلَّا بِالْحَقِّ، فَمَنْ وَفَى مِنْكُمْ فَأَجْرُهُ عَلَى اللهِ، وَمَنْ أَصَابَ شَيْئًا مِنْ ذَلِكَ فَعُوقِبَ بِهِ فَهُوَ كَفَّارَةٌ لَهُ، وَمَنْ أَصَابَ شَيْئًا مِنْ ذَلِكَ فَسَتَرَهُ اللهُ عَلَيْهِ، فَأَمْرُهُ إِلَى اللهِ، إِنْ شَاءَ عَفَا عَنْهُ، وَإِنْ شَاءَ عَذَّبَهُ

'Bana Allah’a hiçbir şeyi ortak koşmamak, zina etmemek, hırsızlık yapmamak, Allah’ın haram kıldığı cana haksız yere kıymamak üzere biat ediniz. Sizden kim (sözünde durup) vefa gösterirse, onun ecri Allah’a aittir. Kim bunlardan birini işler de dünyada ondan dolayı cezalandırılırsa, bu onun için kefarettir. Kim de bunlardan birini işler ve Allah onu örterse, onun işi Allah’a kalmıştır; dilerse onu affeder, dilerse ona azap eder.'

Hadis açıkça göstermektedir ki, dünyada cezalandırılan kimsenin cezası, kıyamet günü onun için kefarettir; dolayısıyla ahirette o günahtan dolayı azap görmez. Hadisten ayrıca açıkça anlaşılan şudur ki; kefaret olan ceza, İslam ile hükmetmesi için bir Halifeye biat edilen İslam Devleti'nin cezasıdır. Çünkü Resulullah ﷺ'in hadisi 'Bana biat ediniz... Kim vefa gösterirse ecri Allah’adır, kim bunlardan birini işler de cezalandırılırsa bu ona kefarettir' buyurarak başlamıştır. Dolayısıyla kefaret olan ceza biate bağlıdır, biat ise İslam ile hükmeden yöneticiyedir. Buna göre, dünyada ahiretteki günaha kefaret olan ceza, İslam ile hükmeden devletin cezasıdır. Allah en iyi bilendir ve hüküm sahibidir." (Alıntı bitti).

3- Kafir devletlerle ittifak kurmak, yani onlardan yardım istemek (isti’ane) hakkındaki sorunuz; bu şer’an caiz değildir:

a- Bu husus Şahsiyet-i İslamiye Cilt 2, "Kafirlerden Yardım İstemek" (İsti’ane bi’l Küffar) bölümünde şöyle açıklanmıştır:

"Kafirlerden bağımsız bir devlet vasfıyla savaşta yardım istemenin caiz olmadığına dair delil, Ahmed ve Nesai'nin Enes'ten rivayet ettiği şu hadistir: Resulullah ﷺ şöyle buyurdu:

لا تستضيئوا بنار المشركين

'Müşriklerin ateşiyle aydınlanmayın.'

Kavmin ateşi, onların savaşta bağımsız bir kabile veya devlet olarak varlıklarını (kiyanlarını) ifade eden bir kinayedir. Beyhaki şöyle dedi: Sahih olan Hafız Ebu Abdullah'ın bize haber verdiğidir, o da senediyle Ebu Humeyd es-Saidi'ye ulaştırarak dedi ki: 'Resulullah ﷺ (Bedir’e gitmek üzere) çıktı, Seniyyetü’l Veda’yı geçtiğinde bir bölük asker gördü ve: "Bunlar kim?" diye sordu. Dediler ki: "Beni Kaynuka’dır, Abdullah bin Selam’ın kavmidir." Efendimiz: "Müslüman mı oldular?" diye sordu. "Hayır, dinleri üzeredirler" dediler. Bunun üzerine Resulullah ﷺ: "Onlara söyleyin geri dönsünler, biz müşriklerden yardım istemeyiz" buyurdu.' Resulullah ﷺ, Abdullah bin Selam’ın kavmi olan Beni Kaynuka topluluğunu reddetti; çünkü onlar kafir bir bölük olarak topluca gelmişlerdi. Kendi sancakları altında ve Resulullah ile aralarında antlaşmalar olan, adeta bir devlet gibi hareket eden Beni Kaynuka olarak gelmişlerdi. Bu yüzden onları reddetti. Onları reddetmesi, kendi sancakları ve devletleri altında gelmiş olmalarındandır. Bunun delili ise, Hayber’de Yahudilerden bireysel olarak geldiklerinde yardım almayı kabul etmesidir. Ebu Humeyd’in bu hadisi, mevcut olduğunda hükmün de mevcut olacağı, yok olduğunda hükmün de yok olacağı şer’i bir illeti (gerekçeyi) içermektedir. Hadisteki illet, nassın kendisinde zahirdir; 'Bir bölük asker görünce: Bunlar kim? dedi. Beni Kaynuka dediler' ifadesi, onların bağımsız bir sancakları olan bağımsız bir ordu oldukları anlamına gelir; zira her bölüğün bir sancağı vardır. Dolayısıyla onların bağımsız bir sancağı olan kafir bir bölük olmaları ve adeta bir devlet konumunda olan, Resulullah ile aralarında antlaşmalar bulunan Yahudi Beni Kaynuka kabilesinden olmaları reddedilmelerinin illetidir; sadece kafir olmaları değildir. Bunun delili, sadece İslam'ı reddetmelerine değil, bu durum üzerine geri dönmelerini emretmesidir. Enes’in rivayet ettiği 'Müşriklerin ateşiyle aydınlanmayın' hadisi de bu kurumsal varlığı (kiyanı) hedef almaktadır. Aynı şekilde Resulullah’ın Uhud Savaşı'nda müşrik olmasına rağmen Kuzman’dan yardım almayı kabul etmesi de bunu teyit eder. Bunun anlamı, kafirden bir 'varlık/kurum' (kiyan) olarak yardım istemenin reddedilmesi, 'birey' olarak yardım istemenin ise kabul edilmesidir. Buna göre kafirlerden; kafir bir topluluk, kafir bir kabile veya kafir bir devlet olarak, kendi sancakları altında ve kendi devletlerinin bir parçası olarak yardım istemek hiçbir şekilde caiz değildir. Huzaa kabilesinin Fetih yılında bağımsız bir kabile olarak Peygamber ﷺ ile birlikte Kureyş’e karşı çıkmasına gelince; bu, bağımsız bir varlığı olan bir topluluktan yardım istemenin caizliğine delalet etmez. Çünkü Huzaa, Hudeybiye yılında Müslümanlar ile Kureyş arasında barış antlaşması yazılırken oradaydı. Antlaşmada 'Kim Muhammed’in ahdine ve akdine girmeyi severse ona girer, kim de Kureyş’in ahdine ve akdine girmeyi severse ona girer' (Ahmed rivayeti) maddesi yer alınca, Huzaa hemen atılarak 'Biz Muhammed’in akdi ve ahdi üzerindeyiz' dediler. Beni Bekir de atılarak 'Biz Kureyş’in akdi ve ahdi üzerindeyiz' dediler. Böylece Huzaa, Kureyş ile Müslümanlar arasındaki bu antlaşmada Müslümanların safında yer aldı ve Resulullah onları antlaşma gereği kendi devletinin tebaasından bir grup olarak koruması altına aldı. Dolayısıyla onlar Müslümanların sancağı altında ve İslam Devleti'nin bir parçası olarak savaşmışlardır, bağımsız bir topluluk olarak değil. Bu durumda onlar bir 'varlık' gibi değil, bireyler gibi sayılırlar. Huzaa ile Resulullah arasında bağımsız bir ittifak veya antlaşma olduğu yönündeki vehim ise doğru değildir. Antlaşma Resulullah ile Kureyş arasındaydı, Resulullah ile Huzaa arasında değil..."

Buna göre, herhangi bir kafir devletle ittifak kurmak veya onlardan yardım istemek caiz değildir. İslam Devleti'ne tabi olan zimmî ehli kafirlerin ise İslam ordusunda yer almaları caizdir.

b- Aynı şekilde bu husus Anayasa Mukaddimesi'nin 190. maddesinde açıklanmıştır ve metni şöyledir:

"Madde 190 - Askeri antlaşmalar ve bunlarla aynı türden olan veya bunlara bağlı olan siyasi antlaşmalar, üs kiralama ve havaalanı anlaşmaları kesinlikle yasaktır. İyi komşuluk antlaşmaları, ekonomik, ticari, mali, kültürel antlaşmalar ve mütareke (ateşkes) antlaşmaları yapmak ise caizdir." (Alıntı bitti).

Bu maddenin şerhinde ise şu ifadeler yer almaktadır:

"Antlaşmaların tanımı; devletlerin belirli bir ilişkiyi düzenlemek, bu ilişkinin tabi olacağı kural ve şartları belirlemek amacıyla aralarında yaptıkları sözleşmelerdir. İslam hukukçuları buna muvade'at (barış antlaşmaları) derler... Ancak bir antlaşmanın geçerli olması için, sözleşme konusunun şer’an caiz olması (örneğin süreli olması gibi) ve diğer ilgili şer’i hükümlere uygun olması şarttır. Antlaşmalar çeşit çeşittir...

Askeri antlaşmalara gelince; bunlar Resulullah ﷺ'in 'Müşriklerin ateşiyle aydınlanmayın' (Ahmed ve Nesai rivayeti) hadisi gereği haramdır. Bir kavmin ateşi, onların savaştaki varlığının/gücünün kinayesidir. Ayrıca Efendimiz ﷺ'in 'Ben bir müşrikten asla yardım istemeyeceğim' (Müslim, Hz. Aişe’den) ve Ebu Davud ile İbn Mace’nin yine Hz. Aişe’den rivayet ettiği 'Biz müşrikten yardım istemeyiz' hadisleri de buna delildir. Yine Resulullah ﷺ 'Müşriklere karşı kafirlerden yardım istemeyiz' (İbn Ebi Şeybe, Said bin Münzir’den) buyurmuştur."

Buna göre, yukarıdaki deliller uyarınca bir devlet olarak müşriklerden yardım istemek veya onlarla ittifak kurmak haramdır.

c- Resulullah ﷺ ile Kureyş arasındaki Hudeybiye barışı konusuna gelince; bu bir ittifak (tahaluf) değildir. Çünkü ittifak, birlikte savaşmak ve benzeri durumları ifade eder. Oysa gerçekleşen olay, Resulullah ﷺ ile henüz fethedilmemiş kendi toprakları üzerinde bulunan harbi kafirler arasında belirli bir süreliğine yapılan bir barıştır (mütareke/hudnah). Bu nedenle, henüz fethedilmemiş toprakları üzerinde varlıkları devam eden fiilen muharip kafirlerle aramızda bir barış (hudnah) yapılması caizdir. Ancak, eğer varlıklarının tamamı Müslümanlardan işgal ettikleri topraklar üzerindeyse, onlarla herhangi bir anlaşma yapmak caiz değildir; zira bu, topraklarımızın işgalini tanımak anlamına gelir ki bu şer’an haramdır. Bu durum, tamamı Müslümanlar tarafından fethedilmiş topraklar üzerinde kurulu olan Yahudi varlığı (İsrail) için geçerlidir; onlarla hiçbir anlaşma yapılamaz. Bu husus, Anayasa'nın 189. maddesinin "dördüncü" bendi altında şöyle ifade edilmiştir:

"Madde 189: Devletin dünyadaki mevcut diğer devletlerle ilişkisi dört esas üzerine kurulur: ......... Dördüncüsü: Fiilen savaş halinde olduğumuz devletlerle (örneğin İsrail) olan ilişkilerimizde 'savaş hali' tüm muamelelerin esası olarak kabul edilmelidir. Aramızda bir mütareke olsun veya olmasın, sanki fiili bir savaşın içindeymişiz gibi muamele edilirler. Tüm vatandaşlarının ülkeye girişi yasaklanır." (Alıntı bitti).

Şerhinde ise şu ifadelere yer verilmiştir:

"...Bu fiilen muharip olan devletlerle daimi barış yapmak, yani savaşın sürekli durdurulması veya daimi mütareke yapmak caiz değildir. Çünkü bu, kıyamete kadar sürecek olan cihat farzını devre dışı bırakır. Ayrıca daimi mütareke, Allah onu bütün dinlere üstün kılana kadar İslam'ın yayılmasını engeller. Allah Subhanehu şöyle buyurmaktadır:

وَقَاتِلُوهُمْ حَتَّى لَا تَكُونَ فِتْنَةٌ وَيَكُونَ الدِّينُ كُلُّهُ لِلَّهِ

'Baskı ve zulüm (fitne) kalmayıp din tamamen Allah’ın oluncaya kadar onlarla savaşın.' [Enfal 39]

Resulullah ﷺ de şöyle buyurmuştur: 'Cihat, Allah’ın beni gönderdiği günden, ümmetimin sonuncusunun Deccal ile savaşacağı güne kadar devam edecektir.' (Ebu Davud, Enes bin Malik’ten).

Bu devletlerle yapılacak geçici barış ve savaş halinin geçici olarak durdurulması konusuna gelince, şuna bakılır:

  • Eğer fiilen savaş halinde olduğumuz devletin, üzerinde varlığını sürdürdüğü topraklar İslam toprağı değilse; o devletle, bu duruş İslam ve Müslümanların maslahatına ise ve şeriatın belirlediği şartlar dâhilinde ise, geçici bir süre için barış (mütareke) yapmak caizdir.

Bunun delili Hudeybiye barışıdır. Bu barış, İslam Devleti (Resulullah ﷺ'in Medine’de kurduğu devlet) ile henüz İslam tarafından fethedilmemiş, yani İslam toprağı olmayan kendi toprakları üzerindeki Kureyş devleti arasında yapılmıştır.

  • Ancak, fiilen savaş halinde olduğumuz devletin varlığı tamamen İslam toprakları üzerindeyse, yani henüz Müslümanlar tarafından fethedilmemiş bir toprağı yoksa (Müslümanların Filistin’ini gasp eden Yahudi varlığı gibi), onunla barış yapmak caiz değildir. Çünkü bu devletin varlığı şer’an batıldır ve onunla barış yapmak, kaçınılmaz olarak bir İslam toprağını ona terk etmek anlamına gelir ki bu haramdır ve İslam’da bir cinayettir. Aksine, Müslüman beldelerindeki gayrimeşru yöneticilerin onlarla yaptığı mütareke olsun veya olmasın, onlarla fiili savaş hali devam etmelidir.

Dolayısıyla Yahudi varlığı ile bir karış toprak için bile olsa yapılacak her türlü barış şer’an haramdır; çünkü o bir gaspçı ve saldırgandır, varlığı tamamen Müslümanların toprakları üzerindedir. Onunla barış yapmak, İslam topraklarından ona feragat etmek ve onu bu topraklara malik kılıp oradaki Müslümanlara hakimiyet kurmasını sağlamaktır ki bu şer’an caiz değildir. İslam, tüm Müslümanlara onunla savaşmayı farz kılar; orduları savaşa hareket etmeli, gücü yetenler asker olarak toplanmalı ve Yahudi varlığı ortadan kaldırılıp Müslüman beldeleri ondan kurtarılana kadar bu süreç devam etmelidir. Allah Teala şöyle buyurmuştur:

وَلَنْ يَجْعَلَ اللَّهُ لِلْكَافِرِينَ عَلَى الْمُؤْمِنِينَ سَبِيلًا

'Allah, müminlerin aleyhine kâfirlere asla bir yol (yetki) vermeyecektir.' [Nisa 141]

فَمَنِ اعْتَدَى عَلَيْكُمْ فَاعْتَدُوا عَلَيْهِ بِمِثْلِ مَا اعْتَدَى عَلَيْكُم

'Kim size saldırırsa, siz de ona size saldırdığı gibi saldırın.' [Bakara 194]

وَأَخْرِجُوهُمْ مِنْ حَيْثُ أَخْرَجُوكُمْ

'Sizi çıkardıkları yerden siz de onları çıkarın.' [Bakara 191]" (Alıntı bitti).

Sonuç olarak; Hudeybiye barışı bir ittifak değil, İslam Devleti ile henüz fethedilmemiş toprakları üzerindeki Kureyş kiyanı arasında yapılmış geçici bir mütarekedir. Bu hüküm, varlığı kendi toprakları üzerinde (tamamı veya bir kısmı) kurulu olan herhangi bir kafir devletle İslam Devleti arasında, geçici olması ve İslam ile Müslümanların maslahatına olması şartıyla mütareke yapılabileceğine dair uygulanır. Ancak o kafir devletin varlığı tamamen İslam toprakları üzerindeyse, yukarıda açıklandığı üzere onlarla hiçbir şekilde barış yapmak caiz değildir.

Kardeşiniz Ata bin Halil Ebu’r Raşta

26 Recep 1438 H. 23/04/2017 M.

Makaleyi Paylaş

Bu makaleyi ağınızla paylaşın