Birinci Soru:
Nizâm kitabında şu ifade yer almaktadır: (Akli süreç; vakıanın duyular aracılığıyla beyne aktarılması ve bu vakıanın kendisiyle yorumlandığı önceki bilgilerin mevcudiyetidir).
Allâme Şeyh Nebhânî (rahimehullah), bu sürecin gerçekleşmesinde önceki bilgilerin önemini açık bir şekilde beyan etmiştir. Ancak bilgilerin edinilmesi için insanda bir alıcı cihazın olması gerekir... Bu cihaz işitme veya görme olmalıdır; dokunma, koklama ve tatma gibi diğer duyular bu işlevi yerine getiremez...
Kör ve sağır olarak doğan bir çocuk hiçbir bilgi edinemez, dolayısıyla diğer duyuları sağlam olsa bile akli süreç gerçekleşmez ve fikir üretemez.
Soru şudur: Doğuştan görme ve işitme nimetinden mahrum olan herkes sorumlu (mükellef) değil midir?
Eğer cevap "hayır" ise, Allah Azze ve Celle'nin şu ayeti hakkında ne denilir:
صُمٌّ بُكْمٌ عُمْيٌ فَهُمْ لَا يَعْقِلُونَ
"Onlar sağır, dilsiz ve kördürler. Bu yüzden akletmezler." (Bakara 171)
Cevap:
1- Akli süreç; duyular, beyin, vakıa ve önceki bilgilere ihtiyaç duyar... Bu dördünün sağlamlığı oranında bu süreç tamamlanır. Kör ve sağır doğan birinde duyularda ve bilgilerde eksiklik vardır... Dolayısıyla, geri kalan duyularının sağladığı imkân ve elde ettiği bilgiler ölçüsünde bir akli süreç gerçekleştirir.
Bilindiği üzere, bu tür kişilerde dokunma gibi geri kalan duyular, gören kişilere göre daha güçlü ve hassas olur. Bir keresinde bana, kör bir kişinin biriyle karşılaşıp elini sıktığında (yani eline dokunduğunda), uzun bir süre sonra tekrar karşılaştığında onu elinin dokusundan tanıdığı anlatılmıştı.
Özetle: Kişi, bahsedilen dört unsur mevcut olduğu sürece düşünür. Ancak akli sürecin sonucu, bu dört faktörün tam, doğru ve sağlam olup olmamasına göre değişir.
Âyet-i Kerime'ye gelince; {صُمٌّ بُكْمٌ عُمْيٌ فَهُمْ لَا يَعْقِلُونَ} ifadesi mecazidir. Yani ayet, hissi olarak sağır, kör ve dilsiz olanlar hakkında değil, ellerindeki bu imkânları ihmal edip doğru şekilde kullanmayanlar hakkındadır. Onlar gözleri olsa da kör, kulakları olsa da sağır ve dilleri olsa da konuşamayan dilsizler gibidirler. Tıpkı şu ayette olduğu gibi:
لَهُمْ قُلُوبٌ لَا يَفْقَهُونَ بِهَا وَلَهُمْ أَعْيُنٌ لَا يُبْصِرُونَ بِهَا وَلَهُمْ أَاذَانٌ لَا يَسْمَعُونَ بِهَا أُولَئِكَ كَالْأَنْعَامِ بَلْ هُمْ أَضَلُّ أُولَئِكَ هُمُ الْغَافِلُونَ
"Onların kalpleri vardır ama onlarla anlamazlar; gözleri vardır ama onlarla görmezler; kulakları vardır ama onlarla işitmezler. İşte onlar hayvanlar gibidir, hatta daha da şaşkındırlar. İşte asıl gafiller onlardır." (A'râf 179)
İkinci Soru:
Kadının (hâkimin) Halife'nin benimsediği (tabanni ettiği) hükmün aksine hüküm vermesi, hükmün bozulmasını gerektirir mi? Eğer öyleyse, neden Mukaddime kitabının birinci cildindeki 83. maddede zikredilen üç hükmü bozma durumu arasında sayılmamıştır?
Cevap:
Kadının hükmü, bizde açıklanan üç durumda bozulur: Yani İslam ile hükmetmeyi bırakıp küfür hükümleriyle hükmederse, kat'î bir nassa muhalefet ederse veya meselenin vakıasına aykırı hüküm verirse. Bu, Halife'nin bir hükmü benimsemediği durumlar içindir. Ancak Halife bir hükmü benimsemişse, kadının benimsenen şer’i hükümlere göre hükmetmesi vaciptir. Bu durumda Kitap, Sünnet, Sahabe İcmaı ve Kıyas'a bağlı kalır; istihsan veya maslahat-ı mürsele gibi yöntemlere başvurmaz... Örneğin, eğer müzâraanın (toprak ortakçılığı) haram olduğu hükmü benimsenmişse, buna bağlı kalır ve başkasıyla hükmedemez.
Eğer benimsenen hükmün dışına çıkarsa, kadı İmam'ın emrine muhalefet etmiş olur ve cezalandırılır, hükmü de reddedilir. Ancak bunu üç durum arasında zikretmedik çünkü asıl olan, kadının benimsenen hükme aykırı hüküm vermemesidir.
Her müctehidin, Halife bir konuda hüküm benimsediğinde, o konudaki kendi içtihadını terk etmesi vaciptir. Çünkü Sahabe İcmaı, "İmam'ın emrinin ihtilafı ortadan kaldıracağı" hususunda oluşmuştur.
Üçüncü Soru:
"İslam'da İktisat Nizamı" kitabında 237. sayfada "bütçe" (mizaniye) kelimesi devlet bütçesi bahsinde geçmektedir. "Anayasa Mukaddimesi - İkinci Bölüm" kitabında 114. sayfada "bütçe ve dengeleme" (mizaniye ve muvazene) kelimeleri bir arada kullanılmıştır. Ayrıca "Hilafet Devleti'nde Emvâl" kitabında 28. sayfada "genel bütçe" (el-muvazanet'ul amme) ifadesi yer almaktadır.
Benim görüşüme göre, bir denetçi olarak bu terimleri kullanmak uzmanlık alanımın bir parçasıdır. Bu iki terimin birbirinin yerine, sanki aynı şeymiş gibi kullanılmasını doğru bulmuyorum.
Muvazene (Bütçeleme), devletin gelecekteki gelir ve giderlerine, kaynaklarının yeterliliğine ve harcama yerlerine dair öngörülerini içeren planıdır.
Mizaniye (Bütçe/Bilanço) ise, devletin geçmiş yıl veya belirli bir dönemdeki mali faaliyetlerini, gelirlerini, giderlerini, alacak ve borçlarını tarif eden mali rapordur. Yani geçmiş dönemin mali hareketlerinin özetidir.
Birincisi geleceğe dair bir planlamadan, ikincisi ise geçmişe dair bir özetten bahseder.
"İktisat Nizamı" kitabında mizaniye denilip muvazeneden bahsedilmektedir. "Anayasa Mukaddimesi" kitabında her iki terim de aynı anlamda kullanılmaktadır. "Emvâl" kitabında ise muvazene kendi anlamında kullanılmaktadır.
Ayrıca "İktisat Nizamı" kitabında bütçe konusu açıklanırken (sayfa 239), görünüşte "Anayasa Mukaddimesi"ndeki (sayfa 115) sonucun aksine bir sonuca varılmaktadır.
"İktisat Nizamı" kitabında şöyle denmektedir: (Buna göre İslam’da, demokratik nizamda olduğu gibi, devlet için ne fasılları, ne bölümleri ne de bu fasılların ihtiyaç duyduğu meblağlar bakımından yıllık bir bütçe hazırlama alanı yoktur. Bu nedenle İslam Devleti için yıllık bir bütçe hazırlanmaz. Her ne kadar gelir ve gider kalemleri şeriat tarafından belirlenmiş daimi bir bütçesi olsa da, Halife maslahat gerektirdiğinde belirli bir süreye bakmaksızın fasılları ve miktarları belirler.)
"Anayasa Mukaddimesi" kitabında ise şöyle denmektedir: (Halife kendi görüşü ve içtihadıyla gelir fasıllarını ve her fasla konulacak miktarları belirleyebildiğine göre, gerek gelirler gerekse giderler için yıllık bir devlet bütçesi hazırlamanın önünde bir engel yoktur. Yasak olan, bütçenin "babları" (ana kalemleri) için yıllık bütçe koymaktır; çünkü bunlar şer’i hükümlerle belirlenmiştir ve daimîdir.)
Bu çelişkinin açıklanmasını rica ediyorum.
Cevap:
1- Soruda belirtilen "muvazene"nin geleceğe, "mizaniye"nin ise geçmişe ait mali durum olduğu yönündeki ayrım hakkındaki görüşe gelince:
Bu tanım, gelir ve gider kalemlerinin (bablarının) geçen yıl ile gelecek yıl arasında farklılık gösterdiği sistemlere (beşerî iktisat sistemlerine) aittir. Onlar bu terimleri ayırırlar çünkü geçmiş yılın mali kalemleri ile gelecek yılın kalemleri, "yasama organı" dedikleri kurumun onayına, iptaline veya değişikliğine göre farklılık gösterir.
İslam'da ise geçmiş ve gelecek gelir/gider kalemleri arasında bir fark yoktur, bunlar daimîdir. Sadece fasıllar, Halife'nin görüşü ve içtihadına göre değişebilir.
Bu nedenle "muvazene" veya "mizaniye" terimlerinin bizde kullanımı aynı anlamdadır ve bu doğrudur. Özellikle terimin kökeni "vezin ve mizan"dan (tartı ve terazi) gelmektedir. Her iki terim de iki taraf arasındaki karşılaştırmayı ifade eder.
2- İktisat Nizamı ile Mukaddime arasındaki farka gelince, burada bir çelişki yoktur; sadece Mukaddime, İktisat Nizamı'na göre daha detaylı bir açıklama yapmıştır.
İktisat Nizamı'nda şunlar geçmektedir:
"Demokratik devletler her yıl devlet için genel bir bütçe koyarlar... İslam Devleti'nde ise yıllık bir bütçe konulmaz, dolayısıyla her yıl bunun için bir kanun çıkarma ihtiyacı duyulmaz... Çünkü Beytülmal gelirleri nassla belirlenmiş şer’i hükümlere göre toplanır ve harcanır. Bunların hepsi daimî şer’i hükümlerdir. Gelir ve gider kalemlerinde görüşe yer yoktur. Bütçenin fasılları ve meblağları ise Halife'nin içtihadına bırakılmıştır..."
"Buna göre İslam’da, demokratik nizamda olduğu gibi, devlet için yıllık bir bütçe hazırlama alanı yoktur... İslam Devleti için yıllık bir bütçe hazırlanmaz. Her ne kadar gelir ve gider kalemleri şeriat tarafından belirlenmiş daimî bir bütçesi olsa da, Halife maslahat gerektirdiğinde belirli bir süreye bakmaksızın fasılları ve miktarları belirler." (İktisat Nizamı)
Mukaddime'de ise şunlar geçmektedir:
"Mizaniye veya muvazene lafzı Batılı bir terimdir... Müslümanlar bu ismi bu şekilde bilmiyorlardı ancak Beytülmal'i biliyorlardı... Devletin bir bütçesi olur ve Beytülmal bu bütçeden sorumludur... Bütçenin bölümleri (babları) daimîdir çünkü şer’i hükümlerle belirlenmiştir... Fasıllar ise Halife'nin görüşüne bırakılmıştır... Halife'nin gelir ve gider fasıllarını ve miktarlarını belirleme yetkisi olduğuna göre, devlet için fasıllar ve meblağlar bazında yıllık bir bütçe hazırlamasında bir engel yoktur. Yasak olan, bütçenin babları (ana kalemleri) için yıllık bütçe koymaktır; çünkü bunlar daimîdir."
İktisat Nizamı'nda denilen:
- Gelir ve gider kalemleri için yıllık bütçe yoktur çünkü bunlar daimîdir.
- Fasıllar için "yıllık veya yıllık olmayan" belirli bir süreyle sınırlı bütçe yoktur çünkü bu Halife'nin görüşüne bağlıdır.
- Ancak Halife, maslahat gördüğünde belirli bir süreye bağlı kalmaksızın fasılları takdir edebilir.
Mukaddime'de denilen:
- Halife'nin fasıllar için yıllık bir bütçe hazırlamasında bir engel yoktur.
- Ancak ana kalemler (bablar) için yıllık bütçe konulması yasaktır, onlar daimîdir.
Görüldüğü üzere Mukaddime ile İktisat Nizamı arasında bir çelişki yoktur. Mukaddime "Halife koyabilir" derken, İktisat Nizamı "maslahat gerektirdiğinde belirli bir süreye bakmaksızın takdir eder" demektedir. Yani yarım yıl, bir yıl veya iki yıl için koyabilir.
Emvâl kitabında geçen "muvazene" kelimesi ise gelecekteki mali durumu ifade etmek için kullanılmıştır, bunda bir sorun yoktur.
Dördüncü Soru:
Emvâl kitabı 35. sayfada geçen (Sizden önceki siyah başlılardan kimseye ganimetler helal kılınmamıştı...) hadisindeki "siyah başlılar" (sûdu'r-ru'ûs) ifadesiyle ne kastedilmektedir?
Cevap:
Ebû Hureyre hadisinde geçen "siyah başlılar" ifadesi, başları siyah olduğu için insanoğullarından (Âdemoğullarından) kinâyedir. Yani Hz. Peygamber (sav)'den önce hiçbir insanoğluna ganimetler helal kılınmamıştı.
Beşinci Soru:
Mecusiler hakkında gelen hadiste: Ömer b. el-Hattâb Mecusilerden bahsetti ve "Onlar hakkında ne yapacağımı bilmiyorum" dedi. Bunun üzerine Abdurrahman b. Avf şöyle dedi: "Resulullah (sav)'in şöyle buyurduğuna şahitlik ederim: ((Onlara Kitap Ehli'nin sünnetini uygulayın)). Alimler bunu, kanlarının korunması karşılığında cizye alınması olarak yorumlamışlardır. Hadiste yer alan "Kadınlarıyla evlenilmeden ve kestikleri yenilmeden" ilavesi sahih midir yoksa bir içtihat ve yorum mudur?
Cevap:
"Onlara Kitap Ehli'nin sünnetini uygulayın..." hadisi hakkında:
Bu eklemeyi içermeyen birçok hadis vardır:
- Mâlik'in Cafer b. Muhammed'den rivayetinde: Ömer b. el-Hattâb Mecusilerden bahsetti ve Abdurrahman b. Avf; "Resulullah'ın: 'Onlara Kitap Ehli'nin sünnetini uygulayın' buyurduğunu işittim" dedi.
- İbn Ebî Şeybe'nin rivayetinde konunun Mecusilerden alınan cizye hakkında olduğu açıkça belirtilir.
Bu, konunun Mecusilerden cizye alınması hakkında olduğunu ve hadisin buna delil teşkil ettiğini gösterir. Yani Mecusiler için cizye hükmü, Kitap Ehli ile aynıdır; ancak bu hüküm nikâh ve kesilen hayvanların yenilmesi gibi diğer konulara teşmil edilemez.
Şâfiî de bu konuda şunu söylemiştir: "Eğer hadis sabitse, bu cizye alınması hakkındadır; kadınlarıyla evlenmemiz veya kestiklerini yememiz hakkında değildir."
Ancak bu istisnayı açıkça zikreden rivayetler de vardır:
- İbn Ebî Şeybe, Hasan b. Muhammed'den şunu rivayet eder: "Nebi (sav) Hecer Mecusilerine mektup yazarak onları İslam'a davet etti... Müslüman olmayandan, kadınlarıyla evlenilmemesi ve kestiklerinin yenilmemesi şartıyla cizye aldı."
Altıncı Soru:
Anayasa Mukaddimesi 2. Bölüm 97. sayfada şöyle geçmektedir: "Allah Teâlâ'nın: (Hasat günü onun hakkını verin) [En'âm 141] kavline gelince; bu ayette zekâttan bahsedilmemektedir, çünkü bu ayet Mekkîdir, zekât ise Medine'de farz kılınmıştır. Bu yüzden ayette 'nar' zikredilmiştir ve narda öşür yoktur."
Ancak Emvâl kitabı 161. sayfada şöyle geçmektedir: "Ekin ve meyvelerin zekâtı Kitap ve Sünnetle vaciptir. Kitap'tan delil Allah Teâlâ'nın (Hasat günü onun hakkını verin) ayetidir."
Mukaddime'de bu ayetin zekâta delil olmayacağı söylenirken, Emvâl'de nasıl delil olarak kullanılmaktadır? Bu konuda bir düzeltme gerekmez mi?
Cevap:
Mukaddime'de verilen bilgi Emvâl'dekinden daha detaylıdır, ancak her ikisi de aynı noktada buluşur:
{وَآَتُوا حَقَّهُ يَوْمَ حَصَادِهِ} ayeti, genel anlamda tüm ekinlerde zekât olduğu şeklinde bir istidlal için doğru değildir, çünkü Mekke'de inmiştir.
Ancak Mukaddime'de belirtildiği gibi bazıları bu ayeti şu yönlerden delil olarak kullanır: a- Hasat edilen şeyler hakkında olduğu, b- Mücmel (açıklanmaya muhtaç) olduğu.
Mukaddime'de şöyle denmiştir: "Farz edelim ki bu ayet zekât kapsamına girsin; bu durumda sadece hasat edilen şeylere hamledilir... Bu ayet mücmel kabilindendir ve hadisler neyden zekât verileceğini (buğday, arpa, hurma, üzüm) açıklamıştır. Her halükârda ayetin Mekke'de inmesi, mutlak istidlali reddetmek için yeterlidir."
Yani tüm ekinlerin zekâtı için delil alınmaz. Emvâl'de ise mücmel olarak zikredilmiştir. Mücmel deliller tek başlarına yetmez, beyana ihtiyaç duyarlar. Hadisler de bunu buğday, arpa, hurma ve üzüm ile sınırlamıştır.
Dolayısıyla mücmel bir delilin, peşinden gelen beyan edici delillerle birlikte zikredilmesi caizdir. Emvâl'de ayet zikredilmiş, hemen ardından sınırlayıcı hadis getirilmiştir. Emvâl'de Mukaddime'deki gibi detaylandırılması daha iyi olurdu, ancak bu haliyle de yanlış değildir.
Yedinci Soru:
«Léysa minnâ men lem yeteğanne bil-Kur’ân» (Kur'an'ı teganni ile okumayan bizden değildir) hadisine dayanarak Kur'an'ı "makamlar" ile okumak caiz midir? Birinden, bunun tam tersi bir hadis olduğunu, yani "Kur'an'ı teganni ile okuyan bizden değildir" şeklinde bir rivayet olduğunu ve iki hadisin birleşiminin kerahate delalet ettiğini duydum. Bu doğru mudur?
Cevap:
1- Müslim'in Ebû Hureyre'den rivayet ettiği hadis şöyledir: «لَيْسَ مِنَّا مَنْ لَمْ يَتَغَنَّ بِالْقُرْآنِ» (Kur'an'ı teganni ile okumayan bizden değildir).
"Yetegannâ" (teganni) kelimesinin tefsirinde ihtilaf edilmiştir:
- Süfyan b. Uyeyne: (Onunla yetinmek/müstağni olmak) anlamını vermiştir.
- İbnü'l-Arâbî: Arapların devesine binerken veya boş vaktinde şarkı söylemesi gibi, Müslümanın da adetinin Kur'an okumak olması anlamını vermiştir.
- Leys b. Sa'd: Kalbini yumuşatarak hüzünle okumak anlamını vermiştir.
- Şâfiî ve Taberî: Sesi güzelleştirmek (sesi süslemek) olarak yorumlamışlardır.
Benim tercihim şudur: Kur'an ile teganni etmek, sesi Resulullah (sav)'den rivayet edilen tertil kurallarına göre güzelleştirmektir. Bunu Ahmed, Ebû Dâvud ve Nesâî'nin Berâ b. Âzib'den rivayet ettiği şu hadis destekler: «زَيِّنُوا الْقُرْآنَ بِأَصْوَاتِكُمْ» (Kur'an'ı seslerinizle süsleyin).
Makamlarla (nağmelerle) okumaya gelince: Fakihler arasında bu konuda ihtilaf vardır. Bazıları bunun haram olduğunu, çünkü harflerin uzatılmasına ve kuralların dışına çıkılmasına yol açtığını söylemiştir. Bazıları ise kurallardan sapmadığı sürece caiz görmüştür.
Benim tercihim, makamlarla okumanın caiz olmadığı yönündedir; çünkü makamlara uymaya çalışan kişi genellikle tecvid kurallarını ve harflerin mahreçlerini koruyamaz.
Sorduğunuz "Kur'an'ı teganni ile okuyan bizden değildir" şeklinde bir hadis ise bildiğim kadarıyla mevcut değildir.
Özetle: Kur'an'ı kıraat kurallarına uygun olarak güzel sesle okumak müstahaptır (menduptur). Ancak makamlarla, harflerin sınırlarını aşan ve kuralları bozan bir şekilde okumak caiz değildir.
Sekizinci Soru:
İktisat Nizamı sayfa 268'de "Bir adamın bir sağlam dinarı iki mağşuş (karışımlı) dinarla satın alması caiz değildir" deniyor. Sayfa 289'da ise "İki devlet arasındaki döviz kuru, birinci devletin parasındaki saf altın ağırlığı ile ikinci devletin parasındaki saf altın ağırlığı arasındaki orandır" deniyor.
Birinci kısımdan anladığım; iki mağşuş dinardaki toplam saf altın miktarı bir sağlam dinara eşit olsa bile değişim caiz değildir. Buna göre 24 ayar altını 21 ayar altınla değiştirirken, saf altın oranları farklı olsa bile sadece ağırlık bazında (veznen bi veznin) değişim yapılmalıdır. Ancak ikinci kısımdaki ifade, değişimin ağırlık bazında değil, saf altın miktarı bazında olacağını söylüyor. Hangisi doğrudur?
Ayrıca İktisat Nizamı'nda (s. 268) kaliteli hurmanın kalitesiz hurmayla "bir ölçeğe iki ölçek" şeklinde değiştirilmesinin yasaklanması, dinarın değişimi için delil getirilmiş. Ancak hurma değişimi bir "bey" (satış) iken, dinar değişimi bir "sarf" işlemidir. Ayrıca hurmalar halistir, mağşuş altın ise karışımlıdır. Bu iki vakıa birbirinden farklı değil midir?
Cevap:
Mesele şöyledir:
1- Altının altınla sarfı "misli misline" (eşiti eşitine) olur. "Altın" lafzı; 18, 21, 24 ayar fark etmeksizin altın denilen her şeyi kapsayan bir cins ismidir. Eğer takas edecekseniz, ağırlıkça eşit (veznen bi veznin) takas etmelisiniz. Eğer icap ve kabul gerçekleşmişse, sarf işlemi bozulamaz; ancak şart, aldatma (gaşş) olmamasıdır. Yani birinde 24 ayar, diğerinde 18 ayar varsa, taraflar bunu birbirinden gizlememelidir.
İktisat Nizamı s. 267'deki açıklama şöyledir: "Eğer 24 ayar altını 24 ayar altınla değiştirirse ve biri aldığı altının 18 ayar olduğunu fark ederse, bu bir aldatmadır. Geri verme veya o günkü kurdan kabul etme hakkı vardır. Aradaki farkı para olarak alamaz çünkü bu, aynı cinsten olan iki bedel arasında fazlalığa ve şart koşulan eşitliğin bozulmasına yol açar."
2- Sayfa 268'deki örnekte hurma hadisinin delil getirilmesi doğrudur. Sizin "hurma satıştır, altın değişimi sarftır" itirazınız ise isabetli değildir; çünkü sarf da bir satıştır. Sadece nakdin nakit ile satılmasına sarf denir. (Bkz: s. 266).
3- Sayfa 289'daki mesele farklı bir durumdur. Bu "sağlam ve mağşuş" meselesi değil, iki farklı para birimi (örneğin İslam Dinarı ve İngiliz Sterlini) meselesidir. Bunlar takas edilirken yine "misli misline" kuralı uygulanır. Eğer İslam Dinarı 4,25 gram 24 ayar altına, İngiliz Sterlini ise 2,125 gram 21 ayar altına denk geliyorsa, değişim ağırlıkça eşit olmalıdır.
Ancak altın denilen her şey (24, 21, 18 ayar) aynı ağırlıkta takas edilir. Eğer bir taraf aldatılmışsa (örneğin kâğıt paranın karşılığının 24 ayar altın olduğu söylenip aslında 21 ayar olduğu ortaya çıkarsa), aldatılan taraf ya kabul eder ya da akdi fesheder. Aradaki farkı talep edemez çünkü altın altınla "misli misline" değiştirilir.
Dokuzuncu Soru:
Emvâl kitabı s. 174'te: "Bu senet niteliğindeki kâğıtların kapsadığı karşılık oranı temsilî kâğıt para sayılır... Eğer kırk dinara ulaşmazsa zekât yoktur" deniyor. Sorum şu: Bu kâğıt paraların kapsadığı karşılık oranını altın veya gümüş zekâtına tabi tutup, karşılığı olmayan (itibari/zorunlu) kısmını ise günümüzdeki zorunlu kâğıt paralar gibi "nakitlik" ve "semeniyet" (bedel olma) vasfı nedeniyle zekâta tabi tutamaz mıyız?
Cevap:
Nakit çeşitleri şöyledir:
1- Altın ve gümüş maddesi: Zekâtları açıktır. 2- Temsilî kâğıt para: Üzerinde yazan miktarın tamamı kadar altın karşılığı olan paradır. Bu kâğıt, yazan miktar neyse (örneğin 4,25 gr altın) o madde gibi işlem görür ve zekâtı ona göre verilir. İstendiği an bankadan altına dönüştürülebilir. 3- Vesikalı (güvenceli) kâğıt para: Üzerinde yazan miktarın tamamı değil, bir kısmı altın karşılığıdır. Örneğin üzerinde 1 dinar yazar ama bankaya götürdüğünüzde yarım dinar (2,125 gr) altın verirler. Bu durumda kırk adet kağıt (40 x 2,125 = 85 gr) nisaba ulaşır. Bu kâğıt ikiye bölünmez (yarısı temsilî yarısı itibari denmez), çünkü piyasadaki alım gücü o altın karşılığı kadardır. 4- İtibari (Zorunlu/İlzami) kâğıt para: Hiçbir altın karşılığı olmayan, sadece devletin zorunlu kıldığı paradır. Bunların "nakitlik" vasfı nedeniyle şer’i hükümlerdeki karşılığı altındır. Piyasa değeri üzerinden altına veya gümüşe endekslenerek zekâtı verilir. 85 gram altın veya 595 gram gümüş değerine ulaştığında (hangisi daha düşükse) ve üzerinden bir yıl geçtiğinde zekâtı verilir.
Onuncu Soru:
İktisat Nizamı s. 90: "Çünkü icâre (kiralama/iş sözleşmesi) belirli olmalıdır... Sürenin zikredilmemesi onu meçhul kılar. Eğer icâre meçhulse caiz değildir."
Aynı sayfa: "Süre akitte zikredildiğinde... bir dakika, bir saat, bir hafta, bir ay veya bir yıl olarak belirlenmelidir."
Sayfa 91: "Hasılı, ücretin cehaleti ortadan kaldıracak şekilde belirli olması gerekir... İşçiyi ücretini belirlemeden çalıştırmak mekruhtur."
Soru şu: Buradaki "vacip/gerekir" ifadesi terk edildiğinde günah olan farz anlamında mıdır? Öyleyse neden sayfa 91'de "ücreti belirlemeden çalıştırmak mekruhtur" deniyor? "Vacip" ile "Mekruh" arasında nasıl bir uyum vardır?
Cevap:
Burada iki farklı mesele vardır ve siz bunları tek bir mesele sanmışsınız:
Birinci Mesele: Ücretin, cehaleti ortadan kaldıracak şekilde belirli olmasıdır. Örneğin "Hasat ettiğin ekinden bir miktar vereceğim" demek caiz değildir. Ücretin net olarak belirlenmesi vaciptir. Belirlenmezse akit fasit olur.
İkinci Mesele: İşçiyi çalıştırmaya başlamadan önce ücretin belirlenip belirlenmemesidir. Birini işe alıp ücretini konuşmadan çalıştırmak mekruhtur. Bu durumda akit iptal olmaz, işçiye "ecr-i misil" (emsal ücret) verilir.
Özetle:
- Ücret belirlenirken onun belirli (malum) olması vaciptir, yoksa akit sahih olmaz.
- İşçiyi ücreti konuşmadan işe başlatmak ise mekruhtur.
Onbirinci Soru:
Hakikat-i Şer’iyye ile Ma’na Şer’i arasında bir fark var mıdır?
Cevap:
Hakikat-i Şer’iyye bir lafızdır, Ma’na Şer’i ise bir anlamdır. İkisi birbiriyle çelişmez.
Şahsiyet 3 kitabında açıklandığı üzere: Hakikat-i Şer’iyye; Şari'nin (Allah ve Resulü'nün) bir lafzı, konuluş amacının dışında bir anlamda kullanması ve bu kullanımın yaygınlaşarak sözlük anlamının unutulmasıdır. Örneğin "Salât" kelimesi sözlükte "dua" demektir. Şeriat onu malum "namaz" anlamında kullanmış ve bu anlam yaygınlaşmıştır. Artık "Salât" lafzı bu şer’i anlamda bir Hakikat-i Şer’iyyedir.
Eğer bir lafız şer’i bir anlamda kullanılıyor ve bu anlamda meşhur olmuşsa o bir Hakikat-i Şer’iyyedir. Ancak her zaman "bu lafız hakikat-i şer’iyyedir" demek zorunda değiliz, bazen sadece "bu lafzın şer’i anlamı şudur" demekle yetiniriz.
Onikinci Soru:
Takatul (Kitleleşme) kitabında "Felsefe" terimi geçmektedir. Buradaki kastın İslam fikri olduğunu anlıyoruz. Ancak Hizb-ut Tahrir kitaplarında felsefecileri eleştirdiği halde neden bu terimi kullanmıştır?
Cevap:
Takatul kitabındaki "felsefe" kullanımı bizim yaptığımız tanıma göredir: Maddenin ruh ile mezcedilmesi, yani işlerin Allah'ın emir ve nehiyleriyle yürütülmesi.
Mefahim kitabında (s. 36) şöyle denir: "İslam'ın felsefesi, maddeyi ruhla mezcetmektir; yani amelleri Allah'ın emir ve nehiylerine göre yürütmektir... İslam akidesi hayatın, felsefenin ve nizamın esasıdır."
Bu terimin bu anlamda kullanılmasında bir sakınca yoktur. Kitaptaki bağlamlara bakıldığında bunun fasit felsefelere bir reddiye olduğu ve sapıtmış felsefecilerin kavramlarıyla karıştırılmadığı açıkça görülür.
Onüçüncü Soru:
Aslı haraç arazisi olan bir toprak vakfedilirse haraç ödenmeye devam eder mi? (Filistin'deki Temim ed-Dârî vakfı gibi).
Cevap:
1- Haraç arazisi vakfedilemez. Dolayısıyla haraç arazisi olarak kalır ve haracı ödenir. Mukaddime 133. maddeye göre; haraç arazisinin sahibi sadece menfaatine maliktir, rakabesine (öz mülkiyetine) malik değildir. Rakabesi Beytülmal'e aittir. Vakıf için ise kişinin mülkün rakabesine malik olması şarttır.
2- Temim ed-Dârî'nin arazisi haraç arazisi değildir. Resulullah (sav) tarafından fetihten önce ona ikta edilmiştir (bağışlanmıştır), bu yüzden öşür arazisidir. Müslümanlar için vakfedildiği için de onda zekât yoktur, çünkü zekât belirli bir sahibi olan mallarda olur, kamu mallarında olmaz.
Ondördüncü Soru:
Şahsiyet 3 kitabında "Nebi (sav)'in Sükûtu" bahsinde; "Bir kimse Peygamber'in huzurunda veya onun bildiği bir zamanda bir iş yapar da Peygamber ona güç yetirebildiği halde susarsa..." ifadesi geçiyor. "Güç yetirebilmesi" kaydının fiili bir karşılığı var mıdır? Peygamber'in inkâr etmeye güç yetiremediği bir an tasavvur edilebilir mi?
Cevap:
Usulcüler bir meseleyi tanımlarken, tanımın "mâni ve câmi" (eksiksiz ve sınırları belli) olması için her türlü ihtimali kuşatırlar. Buradaki "güç yetirebilme" kaydı, birinin "belki de Peygamber bir beşer olarak o an bir engel nedeniyle engelleyememiştir, bu yüzden susması onayladığı anlamına gelmez" şeklindeki akli itirazını önlemek içindir. Peygamber'in hayatında böyle fiili bir durum yoktur; bu sadece tanımı sağlamlaştırmak için konulmuş bir kayıttır.
Onbeşinci Soru:
Besmelenin Fatiha'dan veya diğer surelerden bir ayet olup olmadığı konusundaki ihtilafın mahiyeti nedir?
Cevap:
Besmele, Neml Suresi'ndeki { إِنَّهُ مِنْ سُلَيْمَانَ وَإِنَّهُ بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ } ayetinin bir parçası olarak kesinlikle Kur'an'dandır. Sure başlarındaki durumu ise müctehidler arasında ihtilaflıdır. Herkes onun Neml Suresi'nde bir ayet olduğunu kabul ettiği için, sure başlarındaki ihtilaf sadece namazdaki kıraat (açıktan mı gizli mi okunacağı) ile ilgilidir ve imana zarar veren bir ihtilaf değildir.
Onaltıncı Soru:
1- Arapların daha önce hiç bilmediği ve Şeriat'ın koyduğu isimlere örnekler nelerdir? 2- "Ruh" kelimesi "Müşterek" (eş sesli) bir lafza örnek olabilir mi?
Cevap:
1- İsimler: a) Arapların hiçbir anlam yüklemediği ama Şeriat'ın anlam yüklediği lafızlar: Sure başlarındaki Elif-Lâm-Mîm, Elif-Lâm-Râ gibi harflerdir. b) Arapların daha önce anlamını bilmediği lafızlar: "Abdest" (vudu) gibi. "Salât" (dua) biliniyordu ama "vudu" bu teknik anlamıyla bilinmiyordu.
2- Müşterek (Eş Sesli) Konusu: Bir lafzın hem sözlük hem şer’i anlamı varsa ve şer’i anlam çok meşhur olup sözlük anlamı unutulmuşsa (Namaz gibi), buna müşterek denmez. Çünkü akla ilk gelen şer’i anlamdır.
Ancak "Ruh" kelimesi gibi, birçok anlamı (hayat sırrı, Hz. İsa, Cebrail, Kur'an, vahiy) birbirine yakın ağırlıkta olan ve hangisinin kastedildiğini anlamak için bir karineye (ipucuna) ihtiyaç duyulan lafızlar "Müşterek" kategorisine girebilir. Çünkü şer’i anlam sözlük anlamını tamamen unutturacak kadar baskın hale gelmemiştir.