(Hizb-ut Tahrir Emiri Celil Âlim Atâ b. Halil Ebû er-Raşte’nin Facebook Sayfası "Fıkhî" Takipçilerinin Sorularına Verdiği Cevaplar Serisi)
Abu Osama’ya
Soru:
Selamun Aleyküm ve Rahmetullahi ve Berakâtuh değerli kardeşim. İki konuda zihnimde bir karışıklık oluştu, bunları açıklamanızı rica ediyorum. Allah sizi hayırla mükâfatlandırsın ve yardımcınız olsun. Birinci konu: Vesikalı kâğıt paraların zekâtı ile ilgili. Hilafet Devleti’nde Mallar kitabında, temsilî kâğıt paraların altın veya gümüşün yerini tutması nedeniyle altın veya gümüş hükmünde olduğu belirtiliyor. Bu gayet açık. Ayrıca itibari (hükmi) kâğıt paraların da nakitlik (para olma) illetine ortak olmaları sebebiyle zekâta tabi olduğu, değerlerinin piyasadaki alım güçlerine göre altın veya gümüş ile takdir edileceği, nisaba ulaşıp üzerinden bir yıl geçince zekâtının hesaplanacağı belirtiliyor. Bu da açık. Ancak devletin veya devlet tarafından yetkilendirilmiş kurumun belirlediği nominal değerden daha az bir oranda altın veya gümüş ile teminat altına alınmış olan "vesikalı kâğıt paralara" gelince; örneğin, devletin Ürdün Dinarı’nı altın dinara denk olarak çıkardığını ancak bunun %50’sini, yani yarım altın dinarını teminat altına almayı taahhüt ettiğini varsayalım. Bu durumda Ürdün Dinarı iki kısma ayrılır: İlk yarısı temsilî kâğıt para, ikinci yarısı ise itibari kâğıt para sayılır.
Kitapta bu malların zekâtı incelenirken sadece temsilî olan yarısı dikkate alınmış, diğer itibari olan yarısına değinilmemiştir. Oysa onun da bir alım gücü vardır ve nakit sıfatını almıştır, buna rağmen dikkate alınmamıştır. Lütfen bu konuyu açıklar mısınız?
İkinci konu: Araziler ve mülkiyet (ferdi, kamu ve devlet mülkiyeti) ile ilgili. İslam Devleti’ne tabi arazilerle ilgili iki noktadan bahsediliyor: Birincisi, bu üç mülkiyet türü dışında dördüncü bir mülkiyet türü yoktur. İkincisi, tüm bu araziler bu üç mülkiyetten birine tabidir. Hilafet Devleti’nde Mallar kitabında şöyle geçmektedir: 1- Devlet mülkiyeti çeşitleri; çöller, dağlar, deniz kıyıları ve fertlerin mülkiyetinde olmayan, devletin şer’î bir yolla el koyduğu ölü arazilerdir.
Bunun açıklamasında birkaç kez "devletin ona el koyması", "eğer devlet ona el koyarsa..." ifadesi geçmektedir. Zihnimi karıştıran husus şu; burada fertlerin mülkiyetindeki arazilerden veya kamu mülkiyetinden bahsedilmiyor, aksine devlete ait arazilerden bahsediliyor. Buna rağmen "devletin şer’î bir yolla el koyduğu" ifadesinin zikredilmesi, bende sanki devlet sınırları içerisinde hiç kimseye ait olmayan araziler varmış gibi bir anlayış oluşturdu. Lütfen bunu açıklar mısınız? Allah sizi hayırla mükâfatlandırsın. Kudüs’ten kardeşiniz Abu Osama.
Cevap:
Ve Aleykümüsselam ve Rahmetullahi ve Berakâtuh,
Sorunuz iki kısımdan oluşmaktadır:
Sorunun birinci kısmının cevabı:
Vesikalı kâğıt paralar, temsilî paralardır; yani her an altına dönüştürülebilirler. Ancak bunlar, üzerlerinde yazılı olan değerin sadece bir kısmı karşılığında değiştirilirler. Bu değer herkesçe ilan edilmiş ve bilinmektedir, işlemler de bu esas üzerinden yürütülür. Temsilî kâğıt paraların her iki türü (tam teminatlı veya kısmi teminatlı) kullanıldığında, orada itibari bir kâğıt para kullanımı söz konusu olmaz. Bu meseleyi açıklamak gerekirse; nakdi işlemler ya altının aynısı ile ya temsilî kâğıt para ile ya da itibari kâğıt para ile yapılır:
Altının aynısı ile yapılan nakdi işlemlerin zekâtı zaten bellidir...
Temsilî kâğıt para ile yapılan işlemlere gelince; ister talep edildiğinde üzerindeki yazılı değerin tamamı kadar altınla değiştirilsin, isterse üzerindeki değerin bir kısmı kadar altınla değiştirilsin ve bu durum insanlar tarafından bilinip ilan edilmiş olsun, bu para altının yerini tuttuğu için altın hükmündedir. Üzerindeki yazılı değerin tamamı kadar altına çevrilemeyen vesikalı kâğıt paranın geri kalan kısmının "itibari kâğıt para" sayılacağı söylenemez. Bunun söylenmeme sebebi şudur:
Çünkü itibari kâğıt para, altın veya gümüşle değiştirilemez; değerini devletin yasasından ve ekonomisinin gücünden alır, bunlar olmasa hiçbir değeri yoktur. Vesikalı kâğıt paranın (altın karşılığı olmayan) geri kalan kısmı için ise ona değer veren bir yasa çıkarılmamıştır, dolayısıyla o kısmın bir değeri yoktur...
Aynı şekilde, temsilî kâğıt paranın her iki türü kullanıldığında, itibari kâğıt para kullanımı mevcut değildir...
Ayrıca, devletin kâğıt üzerine yazdığı yazı, paranın değerini ancak altınla değiştirilebildiği miktar ölçüsünde etkiler ve bu miktar vesikalı kâğıtta insanlar tarafından bilinmektedir...
Buna göre vesikalı kâğıt para, değerini altınla değiştirilme miktarından alan temsilî bir kâğıttır ve zekâtı, değiştirildiği altın değeri üzerinden verilir.
İtibari kâğıt para ile yapılan işlemlere gelince; bunun gerçek bir değeri yoktur ve hiçbir şekilde altın veya gümüşle değiştirilemez. Aksine değeri, devletin ekonomik gücüne göre çıkardığı yasa gereği itibari bir değerdir. Bunlarda zekât, altın veya gümüş oldukları için değil, "nakitlik" (para olma) illeti nedeniyle farzdır. Bu yüzden altın veya gümüş ile değerlendirilirler ve altın veya gümüş üzerinden yapılan değerlendirmeye göre nisaba ulaşıp üzerinden bir yıl geçtiğinde zekâtları verilir.
Sorunun ikinci kısmının cevabı:
Hilafet Devleti’nde Mallar kitabında işaret ettiğiniz metinlerde "devletin şer’î bir yolla el koyduğu" cümlesinin zikredilmesinin iki sebebi vardır:
Birincisi: Devlet, insanların arazilerini gasp etmek gibi şer’î olmayan bir yolla arazilere el koyabilir. Bu durumda gasp edilen araziler, fiilen devletin tasarrufunda ve elinde olsa bile şer’en devlet arazisi sayılmaz. Devletin bir malı gasp etmesi hususunda, mülkiyetin sahibinde kalması yönüyle İslam’daki gasp hükümleri uygulanır. Dolayısıyla eğer devlet şer’î olmayan bir yolla bir araziye el koyarsa, şer’en o arazi üzerinde satma, kiralama veya ikta (tahsis etme) gibi bir tasarrufta bulunamaz...
İkincisi: Ölü arazi (ard-ı mevat), devletin otoritesi altında olsa bile insanlar için mübahtır. İnsanların bu araziye ihya (canlandırma) veya tahcir (etrafını çevirme) yoluyla malik olmaları için devlet başkanının iznine ihtiyaçları yoktur. Ancak devlet, ölü arazinin bazı kısımlarına ihya veya tahcir yoluyla el koyarsa... İşte o zaman bu kısımlar devletin mülkü olur ve artık devletin izni olmadan kimse orayı mülkiyetine geçiremez. Devlet de bu kısımlar üzerinde şer’î yöntemler dairesinde gördüğü maslahata göre satış, kiralama ve ikta yoluyla tasarrufta bulunabilir... Bunların tamamı Hilafet Devleti’nde Mallar kitabında açıklanmıştır. Bu hususta kitapta şöyle geçmektedir:
"Hadisten açıkça anlaşılan odur ki; tahcir de tıpkı ihya gibi sadece ölü arazide olur, bunun dışındaki arazilerde olmaz...
Ölü olan ve olmayan arazi arasındaki bu ayrım, Rasulullah ﷺ’in insanlara ölü araziyi ihya ve tahcir yoluyla mülkiyetlerine geçirmelerini mübah kıldığını gösterir. Böylece bu araziler mübahlar sınıfına girmiştir. Bu nedenle ihya veya tahcir için devlet başkanının iznine gerek yoktur; çünkü mübah olan şeyler imamın iznine ihtiyaç duymaz. Ölü olmayan arazilere gelince, bunlar ancak imamın ikta etmesiyle (tahsis etmesiyle) mülk edinilebilir. Çünkü bunlar mübahlardan değildir, aksine imamın el koyduğu, 'devlet arazisi' olarak adlandırılan arazilerdendir. Şunlar buna delalet eder:
أَنَّ بِلَالاً الْمُزَنِيَّ اسْتَقْطَعَ رَسُولَ اللَّهِ ﷺ أَرْضاً، فَلَمْ يَمْلِكْهَا حَتَّى أَقْطَعَهُ إِيَّاهَا
'Bilal el-Müzeni, Rasulullah ﷺ’den bir araziyi kendisine ikta etmesini (tahsis etmesini) istedi; Rasulullah ona o araziyi ikta edene kadar o araziye malik olamadı.'
Eğer ihya veya tahcir yoluyla mülk edinilebilseydi, orayı mülkiyetine delalet eden bir işaretle çevirir ve ikta edilmesini talep etmeden ona malik olurdu." (Alıntı bitti).
Dolayısıyla ölü arazi, devletin el koydukları hariç insanlar için mübahtır. Geri kalan tüm ölü araziler insanlar için mübah kalmaya devam eder. Yani ölü arazi, her ne kadar devletin otoritesi altında olsa da mülkiyet açısından Şeriatın açıkladığı şekilde insanlar için mübahtır.
Kardeşiniz Atâ b. Halil Ebû er-Raşte
Emir’in Facebook sayfasındaki cevabın linki: Facebook
Emir’in web sitesindeki cevabın linki: Emir
Emir’in Google Plus sayfasındaki cevabın linki: Google Plus