(Âlim Ata bin Halil Ebu el-Raşta’nın, Hizb-ut Tahrir Emiri’nin Facebook sayfasındaki takipçilerinin fıkhi sorularına verdiği cevaplar serisi)
Bekir Şerbeti'ne
Soru:
Selamun Aleykum ve Rahmetullahi ve Berakatuh. Değerli âlimimize, Allah onu korusun, İslam Şahsiyeti kitabının üçüncü cildiyle ilgili sormak istediğim iki sorum var.
Birinci soru, "bir vacibin kendisi olmadan tamamlanamadığı şey" konusu hakkındadır; kitapta şöyle geçmektedir: "Vacip olmasının şartı o şeye bağlı olan durumlarda, bu şartı gerçekleştirmenin vacip olmadığı konusunda bir ihtilaf yoktur. Vacip olan şey ise, vacipliğine dair delil gelen şeydir. Belirli bir namazın vacip olması gibi; zira bu, taharetin (temizliğin) varlığına bağlıdır..." Bu cümle anlaşılıyor ancak örnek kafa karıştırıcıdır; çünkü taharet namazın vacip olmasının (vücubunun) şartı değil, edasının şartıdır. Bazı usul kitaplarında bu ifade için hac için "istitaat" (güç yetirme) ve zekat nisabı için "havl" (üzerinden bir yıl geçmesi) örneklerinin verildiğini gördüm; bu örnekler kastedilen amaca daha yakın geldi. Bu konudaki görüşünüz nedir? Allah sizi hayırla mükafatlandırsın.
İkinci soru, "Meşhur Hadis" konusu hakkındadır: İkinci baskıdaki tanım şuydu: "Sahabeden tevatür derecesine ulaşmayan bir sayının rivayet ettiği, sonra Tabiin ve Tebe-i Tabiin döneminde mütevatir hale gelen hadistir." Üçüncü baskıda ise şu şekilde değiştirildi: "Tüm tabakalarında nakledenlerin sayısı üçten fazla olan ancak tevatür derecesine ulaşmayan hadistir." Burada kafamı karıştıran husus, tanımdan sonraki açıklamanın geri kalanı ve meşhur hadis için verilen örneğin ikinci baskıdaki tanıma uygun kalmasıdır. Yani açıklama ve örnek yeni tanıma göre değil, önceki tanıma göre yapılmış gibi duruyor. Allah sizi hayırla mükafatlandırsın ve sizi mübarek kılsın.
Cevap:
Ve Aleykum Selam ve Rahmetullahi ve Berakatuh,
Birincisi: "Bir vacibin kendisi olmadan tamamlanamadığı şey" (Ma lâ yetimmu’l-vâcibu illâ bihî) konusu:
Kıymetli kardeşim, gördüğün gibi konunun başlığı "bir vacibin kendisi olmadan tamamlanamadığı şey"dir. Dolayısıyla burada söz konusu olan vacibin vücubuna (zorunluluğuna) dair şer’i hükmün (vacip, mendup, mubah vb.) ispatı değil, vacibin infazıdır (yerine getirilmesidir). Yani konu vacibin uygulanması hakkındadır. Eğer bir vacibin uygulanması ancak belirli bir işle tamamlanabiliyorsa ve bu iş kaidenin şartlarını taşıyorsa, o iş de vacip olur.
Tekrar ediyorum; konu vacibin vücubunun ispatı değil, vacibin infazı (yerine getirilmesi) hakkındadır. Kitaptaki ifadeler bu temel üzerinden anlaşılmalıdır. Kitapta bu noktada geçenleri, bu bağlamda nasıl anlaşıldığını görmen için zikredeceğim:
"Bir vacibin kendisi olmadan tamamlanamadığı şey iki kısımdır: Birincisi, vacip olmasının o şeye bağlı olması (şart koşulması); ikincisi ise vacip olmasının o şeye bağlı olmamasıdır. Vacip olmasının o şeye bağlı olduğu durumlarda, şartın gerçekleştirilmesinin vacip olmadığı konusunda bir ihtilaf yoktur. Vacip olan, ancak vacipliğine dair delil gelen şeydir. Belirli bir namazın vacip olması gibi; zira bu namazın kılınması taharetin varlığına bağlıdır. Dolayısıyla taharet, namaz hitabı açısından vacip değildir, bilakis vacibin edasının bir şartıdır."
Şimdi tereddüt ettiğin "belirli bir namazın vacip olması, taharetin varlığına bağlıdır" ifadesine bakalım. Sen sorunda "Örnek kafa karıştırıcıdır çünkü taharet namazın vacip olmasının şartı değil, edasının şartıdır" diyorsun. Bu sözün doğrudur, ancak zikredildiği bağlamı kavradığında kitaptaki ifadeyle çelişmez. Zira bu ifade "bir vacibin kendisi olmadan tamamlanamadığı şey" bağlamında zikredilmiştir. Senin kafanı karıştıran cümlenin anlamı şu şekildedir:
"Belirli bir namazın tamamlanmasının vacip olması, taharetin varlığına bağlıdır." Yani namazın infazı (kılınması) ancak taharet ile tamamlanır. "O halde neden bu ekleme yapılmadı, neden 'belirli bir namazın tamamlanmasının vacipliği' denmedi?" diyebilirsin. Cevabı şudur: Çünkü araştırma konusu vücubun ispatı değil, vacibin tamamlanmasıdır. Bu, usul kitaplarında bilinen bir durumdur; yani bağlam delalet ediyorsa belirli bir şeyin hazfedilmesi (gizli tutulması) yaygındır. Burada da bağlam buna delalet etmektedir. İslam Şahsiyeti 3. cildinden aktardığımız paragrafın sonunda açıkça şöyle denmektedir: "...Dolayısıyla taharet, namaz hitabı açısından vacip değildir, bilakis vacibin edasının bir şartıdır." Bu, senin sorunda "Çünkü taharet namazın vacip olmasında şart değildir, bilakis edasında şarttır" diyerek ifade ettiğin şeyin aynısı değil midir? Allah sana rahmet etsin.
Daha önce belirttiğim gibi, bağlam delalet ediyorsa kelamın kısaltılması ve bazı şeylerin hazfedilmesi usul kitaplarında görülen bir durumdur. Bu durum "bir vacibin kendisi olmadan tamamlanamadığı şey" konusu konuşulurken netleşir:
Örneğin Ebu Hamid el-Gazali et-Tusi'nin el-Mustasfa kitabında, "Bir vacibin kendisi olmadan tamamlanamadığı mesele..." babında şöyle der: "Namazdaki taharet, namaz vacip olduğunda vaciplikle nitelenmelidir." Buradan açıkça şu anlam çıkar: "Namazdaki taharet, namazın tamamlanması (yani edası) vacip olduğunda vaciplikle nitelenmelidir." Çünkü şer’i bir hüküm olarak namazın vacip olması delile bağlıdır, taharetin vacip olmasına bağlı değildir.
Aynı şekilde el-İhkam fi Usuli’l-Ahkam kitabının müellifi el-Amidi, "bir vacibin kendisi olmadan tamamlanamadığı şey" meselesini açıklarken şöyle der: "Eğer Şari', 'Eğer taharet üzereysen namazı sana vacip kıldım' derse..." Burada kastının "Eğer taharet üzereysen namazın edasını sana vacip kıldım" olduğu açıktır. Yine burada taharetin namazın vücubunda değil edasında şart olduğu kastedilmektedir. Ancak "bir vacibin kendisi olmadan tamamlanamadığı şey" bağlamı, vücubun tamamlanması veya eda ifadesini zikretmeyi gerektirmez, çünkü bağlamdan bu anlaşılır.
Aynı şekilde Süleyman bin Abdülkavi et-Tufi es-Sarsari’nin Şerhu Muhtasari’r-Ravda eserinde, "bir vacibin kendisi olmadan tamamlanamadığı şey" meselesinde şöyle der: "Namazın varlığının taharete bağlı olması gibi." Bu ifade, belki de diğer ikisinden biraz daha nettir; zira "vücup" (vacip olma) yerine "vücut" (varlık) kelimesini kullanmıştır. Ancak her biri namazın edasını kastetmektedir çünkü bağlam buna delalet eder. Kaide "bir vacibin kendisi olmadan tamamlanamadığı şey" olduğuna göre, söz konusu olan edadır.
İbn Bedran’ın el-Medhal ila Mezhebi’l-İmam Ahmed eserinde ise bu zat konuyu diğerlerinden daha fazla açıklamış ve "bir vacibin kendisi olmadan tamamlanamadığı şey" meselesinde şöyle demiştir:
"Bil ki bu meselenin iki yönü vardır: Birincisi, vacibin vacip olmasına (vücubuna) bağlı olan şeydir ki bu, ister sebep, ister şart, isterse bir engelin yokluğu olsun icma ile vacip değildir. Sebep, zekatın vacip olmasının bağlı olduğu nisap gibidir..." Gördüğün gibi "zekatın vacip olmasının bağlı olduğu nisap" cümlesi, zekatın edasının vacipliği anlamındadır.
Yine şöyle der: "Şart ise, orucun edasının vacip olmasının şartı olan ikamet (mukimlik) gibidir..." Burada konuyu tamamen netleştirmiş ve "orucun vacip olmasının şartı" dememiştir.
Yine şöyle der: "Ya fiilin vuku bulmasının şartıdır ya da değildir. Eğer şartsa, namaz için taharet ve diğer şartlar gibi..." Burada taharetin fiilin vuku bulması için, yani namazın gerçekleşmesi, yani edası için şart olduğunu belirtmiştir.
Buna göre, İslam Şahsiyeti kitabında "Bir vacibin kendisi olmadan tamamlanamadığı şey vaciptir" bahsinin başında zikrettiklerimiz şimdi netleşmiştir, öyle değil mi? Tekrar ediyorum:
"Bir vacibin kendisi olmadan tamamlanamadığı şey iki kısımdır: Birincisi, vacip olmasının o şeye bağlı olması, ikincisi ise vacip olmasının o şeye bağlı olmamasıdır. Vacip olmasının o şeye bağlı olduğu durumlarda, şartın gerçekleştirilmesinin vacip olmadığı konusunda bir ihtilaf yoktur. Vacip olan, ancak vacipliğine dair delil gelen şeydir. Belirli bir namazın vacip olması gibi; zira bu namazın kılınması taharetin varlığına bağlıdır. Dolayısıyla taharet, namaz hitabı açısından vacip değildir, bilakis vacibin edasının bir şartıdır." Bitti.
Sorunun sonunda zikrettiğin, bazı usul kitaplarında "hac için istitaat ve zekat nisabı için havl örneklerinin verildiğini" okumana gelince; bunlar her ne kadar bir dereceye kadar net olsalar da bizim zikrettiklerimizden pek farklı değildirler. Çünkü istitaat haccın edası içindir; haccın İslam'da vacip olup olmamasıyla ilgili değildir. İstitaat edaya yöneliktir. Zekat nisabı için "havl" (yıl) meselesine gelince; bu örnekte meşhur olan, el-Medhal ila Mezhebi’l-İmam Ahmed kitabında da zikrettiğimiz gibi "zekatın edasındaki nisaptır". Eğer bu örneği "bir vacibin kendisi olmadan tamamlanamadığı şey vaciptir" kaidesi üzerine "nisapta havl (yıl)" şeklinde okuduysan, bu çok dakik bir ifade değildir. Daha dakik olanı, zekatın edasının vacipliğinde nisabın esas olması, havlün (yılın) ise nisabın bir şartı olmasıdır. Çünkü vacip olan zekattır, nisap değildir. Vacibin ancak kendisiyle tamamlandığı şey ise (yani zekatın edasının ancak kendisiyle tamamlandığı şey) nisap mülkiyetidir. Bu nisabın da bir şartı vardır ki o da üzerinden bir yıl geçmesidir. Her halükarda, eğer şöyle okumadıysan bir karışıklık olabilir: (Nisap ve ondaki havl şartı, zekatın edasının vacipliği için vaciptirler) veya buna benzer bir ifade... Umarım konu Allah'ın izniyle tamamen netleşmiştir.
İkincisi: Meşhur Hadis tanımı hakkında:
Soruna cevap vermeden önce, bilgi olması ve cevaba hazırlık teşkil etmesi amacıyla şunları hatırlatırım:
1- Kitaplarımızda bulunan meşhur hadis tanımı hakkında ve bazı farklılıklar olduğuna dair daha önce de soru sorulmuştu. Bu meseleye şu şekilde cevap vermiştik:
İslam Şahsiyeti 3. Ciltte şöyle dedik:
a- Sayfa 80'de hadis konusunda: "Eğer onu Tebe-i Tabiin’den bir topluluk, Tabiin’den bir topluluktan, onlar da Sahabe’den sayıları tevatür derecesine ulaşmayan bir veya daha fazla kişiden naklederse o meşhurdur..."
b- Aynı kitabın 83. sayfasında meşhur hadis hakkında: "Meşhur hadis, tüm tabakalarında nakledenlerin sayısı üçten fazla olan ancak tevatür derecesine ulaşmayan hadistir."
Bu iki tanımı İslam Şahsiyeti 1. Ciltte de zikretmiştik.
Her iki tanım da doğrudur:
Birincisi Hanefilere aittir. Onlar Sahabe dönemindeki hadis ravilerinde sayı şartı aramazlar; bir veya daha fazla kişi yeterlidir. Ancak Tabiin ve Tebe-i Tabiin döneminde sayı, yani bir topluluktan tevatür edip meşhur olmasını şart koşarlar.
İkincisi ise Cumhur'a ve özellikle hadis âlimlerine aittir. Onlar üç tabakada (Sahabe, Tabiin ve Tebe-i Tabiin) sayı şartı ararlar; ancak sayıda ihtilaf etmişlerdir. Kimisi her tabakada ikiden fazla, kimisi ise üçten fazla olmasını şart koşar.
Biz kitaplarımızda her iki tanımı da zikrettik ve her ikisi de doğrudur. Bu nedenle birini silmeye gerek yoktur; sadece gerekli gördüğümüzde her tanımı sahibine nispet edebiliriz.
2- Şimdi sorunun sonunda belirttiğin, açıklamanın değiştirilmemesinden kaynaklı kafa karışıklığına cevap verelim. Gözlemin yerindedir, açıklamayı değiştirmedik. Ancak meşhur hadis meselesinde dikkatini bir noktaya çekmek isterim: Bazıları meşhur hadisi âhad haberlerden saymaz ve yakine yakın bir zan ifade ettiğini söylerler. Biz ise her halükarda meşhurun âhad haber olduğu üzerine odaklandık. Zira bir şey ya zandır ya da yakindir (kesin bilgidir), üçüncüsü yoktur. Zan ile yakin arasında bir şey, ya da birine yakın diğerine uzak bir şey yoktur. Bu nedenle bu sözün bir manası yoktur; meşhur hadis zan ifade eder. Bazılarının tanımladığı gibi Tabiin ve Tebe-i Tabiin döneminde mütevatir olsa bile, yine mütevatir sayılmaz. Çünkü tevatürde itibar, sadece Tabiin ve Tebe-i Tabiin döneminde değil, Resulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem'den itibaren mütevatir olmasına göredir. Bu mesele açıklamada netti. Buna rağmen, söz konusu meseleyi etkilemiyorsa açıklamanın değiştirilmesi veya olduğu gibi kalması konusuna bakacağız.
Bilgi için şunu ekleyelim; meşhur için kesin bir tanım yapılamamasının sebebi "meşhur" kelimesinin delaletinden kaynaklanmaktadır. Bir hadisin meşhur olması, bu meşhurlukla muhatap olan kişiye bağlıdır. Birisi hadisin meşhurluğuna belirli bir sayıyla ikna olurken, bir başkası başka bir sayıyı esas alabilir. Bu, müçtehitler ve hadis ehli nezdinde bir ıslahtır (terimdir). Yukarıda dediğimiz gibi, hadisin meşhurluk delaletine güvenme açısından bazı farklılıklar vardır. Ancak her durumda meşhur hadis, meşhurluğu ve nakledenlerin sayısının artmasıyla daha fazla güven sağlasa da âhad hadisler kapsamında kalmaya devam eder.
Şunu da belirtmek gerekir ki; hadisteki meşhurluk, Tabiin ve Tebe-i Tabiin dönemindeki meşhurluğudur. Eğer bu iki dönemden sonra meşhur olmuşsa buna itibar edilmez ve bu iki dönemden sonra insanlar arasında meşhur olan hadise "meşhur hadis" denmez. Meşhur hadislerden biri de Sallallahu Aleyhi ve Sellem’in şu kavlidir:
إِنَّمَا الأَعْمَالُ بِالنِّـيَّاتِ
"Ameller ancak niyetlere göredir." (Buhârî ve Müslim rivayet etmiştir.)
3- Sonuç olarak, her iki sorun da haklılık payı taşısa da, sen ilk sorunda "Görüşünüz nedir, Allah sizi hayırla mükafatlandırsın" ve ikinci sorunda "Burada kafamı karıştıran husus, açıklamanın geri kalanının..." dedin. Soruyu sormadaki edebin, düşüncedeki dakikliğin ve kitaplarımızda geçenleri güzelce düşünmen beni etkiledi. Allah’ın sana bahşettiği bu selim akıl ve kerim ahlak için Allah seni mübarek kılsın. Allah seninle olsun.
Selamun Aleykum ve Rahmetullahi ve Berakatuh.
Kardeşiniz Ata bin Halil Ebu el-Raşta
Emir’in Facebook sayfasındaki cevap linki: Facebook
Emir’in web sitesindeki cevap linki: Emir’in Sitesi
Emir’in Google Plus sayfasındaki cevap linki: Google Plus