Home About Articles Ask the Sheikh
Soru & Cevap

Soru-Cevap: Toplumsal Nizam Kitabı... Mukaddime... Mefhumlar... Hilafet Kurumları

April 27, 2010
4483

Birinci Soru:

Toplumsal Nizam kitabının 121. sayfasında, yerine getirilmediği takdirde evlilik akdini batıl kılan "in'ikat (kuruluş) şartları" zikredilmiş; 122. sayfasında ise yerine getirilmediği takdirde evlilik akdini fasit kılan "sıhhat (geçerlilik) şartları" zikredilmiştir. Ancak her iki bölümde de "mehir"in zikredildiğini görmedim. Eğer mehir ne bir in'ikat şartı ne de bir sıhhat şartı ise -yani evlilik akdi mehir olmaksızın sahih oluyorsa- bu durumda mehirin evlilik akdindeki yeri nedir?

Cevap:

Mehir hususuna gelince; evet, o ne bir in'ikat şartı ne de bir sıhhat şartıdır. Yani evlilik akdi, in'ikat ve sıhhat şartlarını taşıyorsa, mehir belirlenmemiş (isimlendirilmemiş) olsa bile sahihtir. Ancak şer'î hükümler iki nevidir:

Vaz'î hükümler; şart, sebep vb. gibi... Teklifî hükümler; haram, vacip vb. gibi... Şer'î meselelerin hükümleri bu ikisinin dışına çıkmaz. Bir meselenin hükmü ya teklifî hükümler kapsamındadır -ki bu durumda farz (vacip), mendup, mübah, mekruh veya haram olur- ya da vaz'î hükümler kapsamındadır -ki bu durumda sahih, batıl, fasit, şart, sebep veya mani vb. olur.

Mehir konusu incelendiğinde, onun teklifî hüküm kapsamında olduğu görülür. Mehir, kocanın eşine vermesi gereken bir farz/vaciptir. Eğer akit esnasında belirlenmişse belirlendiği gibidir; eğer belirlenmemişse "mehir-i misil" (emsal mehir) verilmesi vacip olur.

Vacip oluşunun delili ise Buhari'nin Sehl bin Sa'd yoluyla rivayet ettiği şu hadistir:

... فَقَالَ رَجُلٌ مِنْ أَصْحَابِ رسول الله صلى الله عليه وسلم زَوِّجْنِيهَا يَا رَسُولَ اللَّهِ قَالَ أَعِنْدَكَ مِنْ شَيْءٍ قَالَ مَا عِنْدِي مِنْ شَيْءٍ قَالَ وَلَا خَاتَمٌ مِنْ حَدِيدٍ قَالَ وَلَا خَاتَمٌ مِنْ حَدِIDٍ وَلَكِنْ أَشُقُّ بُرْدَتِي هَذِهِ فَأُعْطِيهَا النِّصْفَ وَآخُذُ النِّصْفَ قَالَ لَا هَلْ مَعَكَ مِنْ الْقُرْآنِ شَيْءٌ قَالَ نَعَمْ قَالَ اذْهَبْ فَقَدْ زَوَّجْتُكَهَا بِمَا مَعَكَ مِنْ الْقُرْآنِ

"...Resulullah’ın (sav) ashabından bir adam dedi ki: 'Ey Allah’ın Resulü, onu benimle evlendir.' Resulullah: 'Yanında (mehir olarak verebileceğin) bir şey var mı?' buyurdu. Adam: 'Yanımda hiçbir şey yok' dedi. Resulullah: 'Demir bir yüzük de mi yok?' buyurdu. Adam: 'Demir bir yüzük de yok, ancak şu bürdemi (elbisemi) ikiye böler, yarısını ona veririm, yarısı da bende kalır' dedi. Resulullah: 'Hayır, Kur’an’dan ezberinde bir şey var mı?' buyurdu. Adam: 'Evet' dedi. Resulullah: 'Git, ezberindeki Kur’an hatırına (onu öğretmen karşılığında) onu sana nikahladım' buyurdu." (Buhari)

Nesai de Sünen-i Kübra'sında buna benzer bir rivayette bulunmuş ve rivayetinde şu ifadeler yer almıştır:

...وَلَكِنْ هَذَا إِزَارِي قَالَ سَهْلٌ مَا لَهُ رِدَاءٌ فَلَهَا نِصْفُهُ فَقَالَ رَسُولُ اللَّهِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ مَا تَصْنَعُ بِإِزَارِكَ إِنْ لَبِسْتَهُ لَمْ يَكُنْ عَلَيْهَا مِنْهُ شَيْءٌ وَإِنْ لَبِسَتْهُ لَمْ يَكُنْ عَلَيْكَ مِنْهُ شَيْءٌ..

"...Fakat şu izarım (vücudun alt kısmına sarılan örtü) var. Sehl dedi ki: Adamın ridası (vücudun üst kısmına alınan örtü) yoktu. 'Onun yarısı kadının olsun' dedi. Bunun üzerine Resulullah (sav): 'İzarını ne yapsın? Sen giysen onun üzerinde bir şey kalmaz, o giyse senin üzerinde bir şey kalmaz' buyurdu..."

Resulullah (sav), kendisinden bir kadınla evlenmesini isteyen adamdan, demir bir yüzük bile olsa bir mehir vermesini istemiştir. Adamın izarından başka bir şeyi olmadığı ve izarını ikiye böldüğünde her ikisinin de avret yerini örtmeye yetmeyeceği anlaşılınca, Resulullah (sav) adamın kadına Kur’an öğretmesini istemiş ve bu öğretme emeğini mehir saymıştır. Tüm bunlar, mehirin vacip olduğuna dair kesin karinelerdir.

Mehir belirlenmediği takdirde kadının "mehir-i misil" hakkı olduğuna gelince; Tirmizi’nin Abdullah bin Mesud yoluyla rivayet ettiği ve "hasen sahih" dediği şu hadis buna delildir:

أَنَّهُ سُئِلَ عَنْ رَجُلٍ تَزَوَّجَ امْرَأَةً وَلَمْ يَفْرِضْ لَهَا صَدَاقًا وَلَمْ يَدْخُلْ بِهَا حَتَّى مَاتَ فَقَالَ ابْنُ مَسْعُودٍ لَهَا مِثْلُ صَدَاقِ نِسَائِهَا لَا وَكْسَ وَلَا شَطَطَ وَعَلَيْهَا الْعِدَّةُ وَلَا الْمِيرَاثُ فَقَامَ مَعْقِلُ بْنُ سِنَانٍ الْأَشْجَعِيُّ فَقَالَ قَضَى رَسُولُ اللَّهِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ فِي بِرْوَعَ بِنْتِ وَاشِقٍ امْرَأَةٍ مِنَّا مِثْلَ الَّذِي قَضَيْتَ فَفَرِحَ بِهَا ابْنُ مَسْعُودٍ

"Kendisi için bir mehir belirlenmeden ve zifafa girmeden kocası ölen bir kadın hakkında Abdullah bin Mesud’a soruldu. İbn Mesud dedi ki: 'Ona emsali kadınların mehri verilir; ne eksik ne fazla. Kadın iddet bekler ve mirastan payını alır.' Bunun üzerine Ma’kıl bin Sinan el-Eşcaî ayağa kalktı ve: 'Resulullah (sav) bizden Birva’ bint Vâşık hakkında aynen senin hükmettiğin gibi hükmetmişti' dedi. İbn Mesud buna çok sevindi." Benzer bir rivayeti Ebu Davud da Sünen’inde rivayet etmiştir.

Bu olayda, bir kadın evlenmiş fakat mehri belirlenmemiştir; buna rağmen Resulullah (sav) onun için emsali kadınların mehri kadar bir mehir hükmü vermiştir.

Buna binaen; mehir her ne kadar in'ikat veya sıhhat şartı olmasa da kocanın zimmetinde eşine karşı bir farz-ı vaciptir. Ödenmesi gerekir, ödenmemesi günahtır. İslam Devleti, kocanın üzerindeki diğer vacip haklar gibi bunu da ondan zorla alır. Eğer koca gücü yettiği halde kadını darda bırakmak veya hakkını yemek için işi yokuşa sürerse, devlet onu ta'zir cezası ile cezalandırır.

Özetle: Mehir bir şart değildir, fakat koca üzerine bir farzdır; yani teklifî hükümler kapsamındadır, vaz'î hükümler kapsamında değildir.

İkinci Soru:

Mukaddime kitabının birinci bölümünde, 79. sayfanın üçüncü paragrafında şu ifade geçmektedir:

"...Buna, Allah’ın ahiretteki azabı kıldığı ateşle ceza vermenin caiz olmaması da dahildir; yani ateşle yakarak cezalandırmak caiz değildir."

Aynı kitabın 82. sayfasının ortasında ise şu ifade yer almaktadır:

"...Şari’, günahkarların cezalandırılacağı cezaları belirlemiştir. Bunlar: Öldürme, celde (sopalamak), recm, sürgün, (uzuv) kesme, hapis, malın imhası, para cezası, teşhir (rezil etme), vücudun herhangi bir parçasına ateşle dağlama yapılmasıdır. Bunların dışındaki bir şeyle cezalandırmak helal değildir."

Soru şudur: Ateşle işkence etmenin caiz olmaması ile ateşle dağlamanın caiz olması ifadeleri arasında nasıl bir uyum sağlanabilir?

Cevap:

1- Ateşle yakmak; ateşi doğrudan kişinin vücuduna koymaktır. Bir ateş yakıp kişiyi içine atmak, elini veya ayağını ateşe sokmak... Ya da vücuduna elektrik akımı vermek gibi yakıcı özelliği olan herhangi bir ateş kaynağını vücuda temas ettirmektir. Bütün bunlar caiz değildir çünkü bu, ateşle işkence etmektir; yani yakma özelliği olan bir ateş kaynağı ile vücudu yakmaktır.

2- Bir demir çubuğu veya çiviyi ateşte kızdırıp, sonra bu kızgın demiri kişinin vücuduna değdirmeye gelince; burada ateş kaynağını doğrudan vücuda koymuş olmazsınız, sadece ateşle kızdırılmış ve ateş kaynağından ayrılmış bir nesneyi koymuş olursunuz. İşte buna "ateşle dağlama" (kayy) denir. Bu, Araplar arasında kullanılan bir yöntemdir ve hala tedavi amaçlı olarak da kullanılmaktadır; yani bir demir ateşte kızdırılır ve ağrıyan yere basılır.

3- "Ateşle dağlama da acı verici değil mi?" diye sorulabilir. Evet, acı vericidir; bu yüzden hak edenler için bir cezadır. Ancak bu meşru bir cezadır ve "ateşle yakmak" hükmüne girmez. Yani ateş kaynağının bizzat vücuda temas ettirilmesi değildir.

Özetle: Ateşle yakmak, yani ateş kaynağını vücuda koyarak işkence etmek şer'î nasslara göre haramdır, caiz değildir.

Ateşle dağlamak ise, yani bir demir çubuğu ateşte ısıtıp ateşin kendisini değil de çubuğu vücuda değdirmek şer'î nasslara göre caizdir.

Üçüncü Soru:

Mefhumlar kitabının 50. sayfasında şu ifade geçmektedir: "Bununla birlikte Kabe etrafında tavaf, Hacerü’l Esved’e dokunmak ve onu öpmek, Safa ile Merve arasında sa'y etmek gibi haccın birçok meşair'i..." Bu "meşair" kelimesi başka yerlerde de geçmektedir.

Doğrusunun "haccın meşair'inden" değil de "haccın şeair'inden" (hac nişaneleri/ibadetleri) şeklinde olması gerekmez mi? Eğer doğrusu buysa, geçtiği yerlerde "meşair" kelimesi "şeair" olarak düzeltilecek mi?

Cevap:

1- "Şeire" kelimesi "şeair"in tekilidir; "meş'ar" kelimesi ise "meşair"in tekilidir. Her ikisi de aynı manaya gelir. Ancak yaygın kullanımda "meşair", haccın mekan ve işaretleri (Safa, Merve, Mina, Müzdelife, Arafat, Cemarat...) için kullanılır.

"Şeair" ise haccın amelleri ve menasiki (sa'y, tavaf, Arafat’ta vakfe, şeytan taşlama...) için kullanılır.

2- Ancak doğrusu, bu iki kelimenin birbirinin yerine kullanılabileceğidir:

Allah Subhânehu şöyle buyurur:

إِنَّ الصَّفَا وَالْمَرْوَةَ مِنْ شَعَائِرِ اللَّهِ...

"Şüphesiz Safa ile Merve Allah’ın nişanelerinden (şeairullah)dir..." (Bakara 158). Burada "şeair" kelimesi Safa ve Merve arasındaki sa'y için değil, haccın mekan/işaretleri için kullanılmıştır.

Yine Allah Subhânehu şöyle buyurur:

فَإِذَا أَفَضْتُمْ مِنْ عَرَفَاتٍ فَاذْكُرُوا اللَّهَ عِنْدَ الْمَشْعَرِ الْحَرَامِ...

"Arafat'tan ayrılıp sel gibi aktığınızda Meş'ar-i Haram'da Allah'ı zikredin..." (Bakara 198). Burada "meş'ar" kelimesi Müzdelife için, yani haccın mekan işareti için kullanılmıştır.

Dil kitaplarında ise şöyle geçer:

El-Kamusü’l Muhit (Cilt 1, s. 434): "Haccın şiarı, onun menasiki ve alametleridir. Şeire, şaare ve meş'ar ise bunların en büyükleridir."

El-Muhit fi’l-Luğa (Cilt 1, s. 43): "Haccın şeairi, onun amelleri ve alametleridir; tekili şeiredir."

Lisanü’l Arab (Cilt 4, s. 410): "Haccın şiarı; menasiki, alametleri, eserleri ve amelleridir; çoğulu şeiredir... Şeire, şaare ve meş'ar da şiar gibidir... Lihyani der ki: Haccın şeairi menasikidir, tekili şeiredir... Meşair ise Allah’ın teşvik ettiği ve yerine getirilmesini emrettiği işaretlerdir (معالم); Meş'ar-i Haram ismi de buradan gelir. Zeccâc der ki: 'Allah’ın şeairi' ile Allah’ın işaret kıldığı (bildirdiği), yani bizim için nişaneler kıldığı tüm ibadetler kastedilir... Allah’ın ibadetlerinden olan her bir işarete (nişane) 'şeair' denmiştir... Ezherî der ki: 'Haccın meşairi' ifadesinin, iş'arın 'bildirmek' ve şiarın 'alamet' (işaret) olmasından başka bir kökenini bilmiyorum; dolayısıyla haccın meşairi, haccın alametleridir..."

3- Buradan anlaşılmaktadır ki "şeair" ve "meşair" birbirinin yerine kullanılabilir. Ancak başta belirttiğimiz gibi, haccın alametleri (Safa, Merve, Mina, Müzdelife, Arafat...) için "meşair"; haccın amelleri ve menasiki (sa'y, tavaf, vakfe...) için "şeair" kelimesinin kullanımı meşhur olmuştur.

4- Düzeltme konusuna gelince; eğer bu kullanımın bir karışıklığa yol açtığını ve değiştirilmesinin uygun olacağını görürsek, o zaman inşaAllah bunu yaparız.

Dördüncü Soru:

Hilafet Devleti Kurumları kitabının 136. sayfasının sondan dördüncü satırında şu ifade geçmektedir: "Ebu Huzeyfe’nin mevlası Salim, Yemame'de şehit düşünce (isabet alınca), mirası Ömer bin Hattab’a getirildi..."

Bilindiği üzere Yemame Savaşı Halife Ebu Bekir döneminde gerçekleşmiştir; ancak metinde Ömer bin Hattab zikredilmektedir. Bu durumu nasıl açıklayabiliriz?

Cevap:

1- Evet, Hilafet Kurumları kitabının o sayfasında şu rivayet yer almaktadır:

(Şafii el-Ümm'de rivayet etmiş, İbn Hacer de Abdullah bin Vedî'a'dan sahih olduğunu belirtmiştir: "Ebu Huzeyfe’nin mevlası Salim, bizden Selma bint Ya'ar denilen bir kadının azatlısıydı. Kadın onu cahiliye döneminde 'saibe' (hiçbir hak iddia etmeksizin) olarak azat etmişti. Salim Yemame'de şehit düşünce mirası Ömer bin Hattab’a getirildi. Ömer, Vedî'a bin Hızâm’ı çağırarak: 'Bu mevlanızın mirasıdır, siz buna daha layıksınız' dedi. O da: 'Ey Müminlerin Emiri, Allah bizi ondan müstağni kıldı; hanımımız onu saibe olarak azat etti, onun hiçbir şeyine dokunmak istemiyoruz' dedi. Bunun üzerine Ömer o mirası Beytülmal'e koydu.")

2- Metinden açıkça anlaşıldığı üzere; Ebu Huzeyfe’nin mevlası Salim, Ebu Bekir (ra) döneminde gerçekleşen Yemame Savaşı'nda şehit olmasına rağmen, mirası Ömer’e hilafeti döneminde getirilmiştir.

3- Bunun izahı şöyledir: Yemame Savaşı, dinden dönenlerle (mürtedlerle) yapılan savaşların sonlarında gerçekleşmiştir ve tarihine dair ihtilaf vardır. İbnü’l Esîr, el-Kâmil'de şöyle der:

"Müslümanların bu mürtedlerle yaptığı savaşın tarihi hakkında ihtilaf edilmiştir. İbn İshak; Yemame, Yemen ve Bahreyn’in fethinin ve Şam’a orduların gönderilmesinin hicri 12. yılda olduğunu söylemiştir. Ebu Ma'şer, Yezid bin İyâd bin Ca'debe ve Ebu Ubeyde bin Muhammed bin Ammar bin Yasir ise; Rebi' bin Büceyr olayı hariç (ki o 13. yıldadır), mürted fetihlerinin tamamının Halid ve diğerleri tarafından 11. yılda gerçekleştirildiğini söylemişlerdir."

Raci olan (kuvvetli) görüşe göre bu savaş, hicri 13. yıldaki Şam ordularının gönderilmesinden hemen öncedir. Dolayısıyla Yemame Savaşı 12. yılın sonlarında veya 13. yılın başlarında gerçekleşmiş olabilir. Ömer’in hilafetinin 13. yılın Cemaziyelahir ayının sonlarında başladığını bildiğimize göre; Salim Mevla Ebî Huzeyfe’nin mirasının tespit edilip toplanması işi, Ebu Bekir (ra) vefat edip Ömer’e biat edildikten sonra tamamlanmış demektir. Bu sebeple mesele Ömer’e (ra) arz edilmiştir.

Makaleyi Paylaş

Bu makaleyi ağınızla paylaşın