Birinci Soru: Petrol fiyatları 24/05/2018 tarihinde dikkat çekici rakamlara ulaştı; 2014 yılında şahit olduğumuz düşüşlerin ardından Brent petrolün varil fiyatı 79 dolara, Batı Teksas petrolü ise 71 dolara yükseldi. Bu durum, dünyanın petrol fiyatlarında yeni bir yükseliş dönemine girdiği anlamına mı geliyor? Varil başına 150 dolara yaklaşan eski yükselişlere benzer bir sürece mi giriyoruz? Bunun nedenleri nelerdir?
Cevap: Petrol, arz ve talepten etkilenen diğer tüm emtialar gibidir. Ancak diğer emtiaların aksine, petrol fiyatlarındaki istikrar neredeyse yok denecek kadar azdır. Yani arz veya talepteki her değişim, petrol fiyatı üzerinde doğrudan bir etkiye sahiptir. Bu durum, petrol piyasasının doğasından kaynaklanmaktadır... Buna ek olarak, özellikle piyasa istikrarsızlığına yol açan siyasi çalkantılar sırasında spekülasyonların da etkisi büyüktür. Bunu açıklamak için şu hususları belirtelim:
1- Arz Açısından:
a- Petrol İhraç Eden Ülkeler Örgütü (OPEC) ve OPEC dışı ülkeler, piyasadaki petrol arzını sınırlama konusunda anlaştılar. Rusya ile OPEC ülkeleri arasında 2016 yılı sonunda yapılan anlaşmayla, piyasadaki arz fazlasını gidermek ve petrol fiyatlarını artırmak amacıyla ham petrol üretiminin günlük 1,8 milyon varil azaltılması kararı alındı. Standard & Poor’s Global Platts tarafından OPEC için yapılan bir araştırma, OPEC’in ham petrol üretiminin Nisan ayında üst üste üçüncü ayda da düşerek son bir yılın en düşük seviyesine gerilediğini ortaya koydu. Geçen ay günlük 32 milyon varil üretim yapıldı ki bu, Mart ayına göre günlük 140.000 varil daha azdır. Bugün üretim günlük 32,73 milyon varil seviyesindedir ve bu, OPEC tarafından belirlenen sınırın yaklaşık 730 bin varil altındadır. OPEC’in belirlediği bu anlaşma bir yıl boyunca sürecektir. Mevcut koşullar devam ederse, ham petrol fiyatlarının daha da artması muhtemeldir. Enerji danışmanlık şirketi Aspects’in uzun vadeli araştırmalar başkanı Matthew Parry bu konuda şunları söylemiştir: "Gördüğümüz ve gelecekte daha sık göreceğimiz şey, arz sorunlarının veya tehditlerinin fiyatlar üzerinde daha büyük ve belirgin bir şekilde etkili olmaya başlamasıdır." (https://www.marketwatch.com)
b- Venezuela’daki siyasi ve ekonomik durumun, ülkenin üretim hedeflerine ulaşma yeteneği üzerinde büyük etkisi oldu. Venezuela 2018 Nisan ayında günlük 1,41 milyon varil üretim yaptı; bu, 2018 Mart ayına göre günlük 80.000 varil, 2017 yılına göre ise günlük 540.000 varil daha azdır. Bu düşüşün temel nedenlerinden biri Venezuela devletinin politikasıdır; nitekim petrol şirketi PDVSA (Petróleos de Venezuela) kötü yönetilmiştir. Geçen ay ConocoPhillips, Venezuela’daki iki petrol projesine el konulması nedeniyle PDVSA’ya karşı açtığı 2 milyar dolarlık davayı kazandı. PDVSA zaten 2,5 milyar dolarlık borcunu ödeyemez durumdaydı... Tüm bunlar, Venezuela devlet petrol şirketinin üretiminin düşmesine, dolayısıyla arzın azalmasına ve nihayetinde arz düşüklüğü nedeniyle fiyatların yükselmesine neden olmuştur.
c- Başkan Trump’ın İran ile yapılan nükleer anlaşmadan çekildiğini açıklaması, İran petrol endüstrisine yönelik yeni yaptırımların uygulanması ihtimalini doğurdu. Benzer bir yaptırım sistemi ilk kez 2012 yılında Obama yönetimi döneminde kurulmuştu. Teorik olarak İran’ın üretimi %20 oranında veya günlük 500.000 ile 400.000 varil arasında düşebilir. Bu da mevcut fiyatlarla ayda yaklaşık bir milyar dolara tekabül eder (http://foreignpolicy.com). ABD, İran’a karşı alacağı önlemleri henüz açıklamamış olsa da spekülasyonlar, İran petrol endüstrisini hedef alan bir yaptırım sistemine işaret etmektedir.
Bu üç faktörün tamamı arzın azalmasına katkıda bulunmuş ve sonuç olarak gözlemlenen fiyat artışları meydana gelmiştir.
2- Talep Açısından:
a- Petrol talebinde bir artış söz konusudur. Uluslararası Enerji Ajansı (IEA), küresel petrol talebinin 2017 yılındaki günlük 97,8 milyon varil seviyesinden bu yıl günlük 99,3 milyon varil seviyesine çıkacağını öngörmektedir. Paris merkezli IEA, Uluslararası Para Fonu’nun (IMF) bu yıl ve gelecek yıl için küresel ekonomik büyüme tahminlerini yükseltmesinin ardından, 2018 yılı petrol talebi artış öngörüsünü günlük 1,3 milyon varilden 1,4 milyon varile çıkarmıştır. IEA aylık piyasa raporunda, 2017 yılında petrol talebinin günlük ortalama 1,6 milyon varil arttığını belirtmiştir (https://www.reuters.com).
b- Petrol talebindeki büyümenin bir diğer alanı Çin’dir. 2018 Nisan ayında Çin’in günlük 9 milyon varilden fazla ham petrol tüketeceği tahmin ediliyordu ki bu şimdiye kadarki en yüksek seviyedir. Bu rakam, küresel tüketimin yaklaşık %10’una ve Asya’daki toplam talebin üçte birinden fazlasına tekabül etmektedir. Ham petrolün varil fiyatının 75 dolara ulaşması durumunda bu, Çin için aylık 20 milyar dolardan fazla ithalat maliyeti anlamına gelmektedir. Bu rekor talep, ithalatın normalde düştüğü bakım sezonuna rağmen gerçekleşmiştir ve Çin’in petrol ihtiyacının beklenenden daha fazla olduğunu göstermektedir. Amerikan bankası Goldman Sachs, müşterilerine gönderdiği notta: "Çin’in talebi güçlü bir büyümeye işaret ediyor ve mevcut tahminlerin üzerinde olabilir," demiştir (https://www.reuters.com).
Yukarıda zikredilenlere dayanarak, talepte bir büyüme olduğu ve bunun sonucunda fiyatlarda artış gözlemlendiği anlaşılmaktadır.
3- Spekülasyonlar: Spekülasyon faaliyetleri, petrol arz ve talebindeki hızlı değişimlerin yanı sıra belirlenmesi zor olan piyasa duyarlılığı durumlarında aktif hale gelir... Böylece petrol fiyatlarında büyük bir artış veya azalış olduğunda spekülasyonlar daha belirginleşir. Büyük hedge fonları, devasa petrol sözleşmeleri satın alarak veya satarak petrol piyasasında önemli bir rol oynarlar. Dolayısıyla spekülasyonlar iki ucu keskin bir bıçaktır; talebin artmasını etkileyerek fiyatları yükseltebilir veya talebin azalmasını etkileyerek fiyatları düşürebilir... Her halükarda, mevcut fiyat artışında spekülasyonların etkisi o kadar büyük olmamıştır; asıl rol yukarıda açıkladığımız gibi arz ve talep dengesine aittir.
4- Petrol fiyatlarındaki artışın 150 dolar veya o civardaki eski yüksek rakamlara ulaşmasına gelince, bu uzak bir ihtimaldir çünkü küresel ekonomik koşullar bunu kaldıramaz. Dolayısıyla petrol fiyatının yavaş yavaş artmaya devam etmesi ancak 100 dolar sınırına ulaşmadan durması beklenmektedir... Özellikle ABD ile Çin arasında patlak vermesi muhtemel ticaret savaşı talebin düşmesine, dolayısıyla petrol fiyatlarının kolayca gerilemesine yol açacaktır. Buna ek olarak, fiyatların ABD tarafından istenmeyen bir seviyeye yükselmesi durumunda, ABD’nin özellikle Suudi Arabistan üzerinden OPEC’e üretimi artırması yönünde yapacağı baskının da benzer bir etkisi olacaktır.
===============
İkinci Soru: Erdoğan, 13 Mayıs 2018 Pazar günü üç günlük bir ziyaret için Londra’ya gitti. Ziyaret sırasında Erdoğan, Kraliçe II. Elizabeth ve Başbakan Theresa May ile görüştü. Erdoğan’ın bu ziyareti, Türkiye’de 24 Haziran’da yapılacak olan erken cumhurbaşkanlığı ve milletvekili seçimlerinden birkaç hafta önce gerçekleşti... Erdoğan’ın İngiltere ile ilişkilerinin başarısız darbe girişiminden bu yana gergin olduğu biliniyor. Peki, bu ziyaret nasıl gerçekleşti ve amacı neydi? Amacına ulaştı mı?
Cevap: Ziyaretin amacını açıklamak için şu hususları gözden geçirelim:
1- Erdoğan’ın, yetkilerin cumhurbaşkanının elinde toplandığı başkanlık sistemi üzerinden otoritesini pekiştirmeye çalıştığı, ülkenin ise olağanüstü hal (OHAL) altında olduğu bilinmektedir. Türkiye’de uygulanan OHAL, 160 bin kişinin tutuklanmasına ve yaklaşık aynı sayıda kamu çalışanının çoğu zaman keyfi bir şekilde görevden alınmasına neden olmuştur. Benzer şekilde, 2016 yılındaki başarısız darbe girişiminden bu yana, aralarında memur, avukat, polis memuru ve akademisyenlerin de bulunduğu ve birçoğu İngiliz yanlısı olan binlerce muhalif tasfiye edilmiştir. Buna rağmen, Erdoğan Pazar günü Londra’ya gitmek üzere İstanbul’dan ayrılmadan önce, Birleşik Krallık’ı "stratejik ortak ve müttefik" olarak tanımladı. Ayrıca Salı günü May ile yapacağı görüşmede ikili, bölgesel ve uluslararası meseleleri, Türkiye ve İngiltere’nin garantör ülkeler olması hasebiyle Kıbrıs’taki son gelişmeleri ve Orta Doğu’daki "ortak eylem planını" ele alacağını teyit etti... Erdoğan ayrıca ziyaretinin Türkiye ile İngiltere arasındaki ticaretin artırılmasına da odaklanacağını vurgulayarak, "İngiltere’nin Avrupa Birliği’nden ayrılmasından sonra da ekonomik ilişkilerimizin kesintisiz devam etmesini istiyoruz" dedi. (13/05/2018, http://www.elfagr.com)
2- Yaptığı açıklamalardan, May ile bölgesel ve uluslararası meseleleri, Kıbrıs’taki son gelişmeleri ve Orta Doğu eylem planını görüştüğü anlaşılıyor... Ayrıca Türkiye ile İngiltere arasındaki ticaretin artırılması da gündemdeydi. Orta Doğu eylem planına gelince; Erdoğan, May’in bu tür uluslararası meseleleri birlikte ele alacağı bir isim değildir. Erdoğan’ın İstanbul Atatürk Havalimanı’nda hareketinden önce düzenlediği basın toplantısında belirttiği gibi, görüşmelerin ekonomik meselelere ve ticaret hacminin artırılmasına odaklanması da pek inandırıcı değildir. Zira iki ülke arasındaki ticaret seviyesini yükseltecek ekonomik ve ticari adımlar, her şeyden önce siyasi bir istikrar ortamı gerektirir ki bu, özellikle başarısız darbe girişiminden sonra mevcut değildir. Nitekim ziyaret sırasında dikkat çekici herhangi bir önemli ekonomik projenin imzalandığının duyurulmaması da bunu teyit etmektedir. Kıbrıs meselesine gelince; taraflar adada barış ve güvenliğin garantörü oldukları için bu konunun görüşülmesi mümkündür ancak şu an adada böyle bir gerginlik mevcut değildir... Bu da Erdoğan’ın ziyaret amaçları olarak ilan ettiği hususların pek tutarlı olmadığını, asıl nedeni gizlemek için ortaya atıldığını göstermektedir.
3- Asıl neden ise, başarısız darbe girişiminden bu yana yaşanan olayların incelenmesi ve bu olayların ziyaretin seçim öncesine denk gelmesiyle ilişkilendirilmesiyle anlaşılabilir. Buradan hareketle Erdoğan’ın İngiltere ziyaretinin gerçek amacı ortaya çıkmaktadır:
Olayların gerçeği şudur ki; başarısız darbe girişiminin arkasında Türkiye’deki İngiliz ajanlarının aktif bir rolü vardı. Erdoğan, soruda da belirtildiği gibi İngiliz ajanlarına karşı, özellikle de orduda çok sert önlemler aldı ve bu durum İngiltere’de Erdoğan’a karşı büyük bir öfkeye yol açtı...
Ziyaretin seçimden hemen önce olması ve aralarındaki bağlantıya gelince; İngiltere, İngiliz yanlısı Türk muhalefet partilerini, özellikle de Cumhuriyet Halk Partisi’ni (CHP), Erdoğan’a karşı parlamentoda çoğunluğu elde etmek için alışılmadık bir şekilde ittifak kurmaya teşvik etti. Bu tür durumlarda mutat olan taktikleri izleyerek, parlamento seçimlerine ortak listelerle girdiler ve cumhurbaşkanlığı seçimlerini en azından ikinci tura taşıyarak Erdoğan’ın -iddia ettikleri gibi- kamuoyu çoğunluğunu kaybettiğini göstermeye, kazansa bile imajını sarsmaya çalıştılar... Bu durum doğal olarak Erdoğan için bir endişe kaynağı oluşturmaktadır.
İşte bu yüzden bu gezi, 24 Haziran’da yapılacak olan seçimler öncesinde İngiltere’ye bir nevi "gönül alma" ziyaretiydi. Erdoğan, İngiliz ajanlarının hapisten çıkarılması gibi bazı tavizler karşılığında İngilizleri ikna etmeye çalıştı. Açıklamasında İngiltere’yi "stratejik müttefik" olarak tanımlayarak övgüler yağdırdı ve seçim kampanyalarında İngiliz yanlısı unsurların kendisine yönelik muhalefetini yumuşatması karşılığında, onlara yönelik başlattığı geniş çaplı tasfiye kampanyasını durdurma vaadiyle İngiltere’yi cezbetmeye çalıştı... Erdoğan’ın İngiltere ziyaretinin arkasındaki asıl amacın bu olması en kuvvetli ihtimaldir.
4- Peki, amacına ulaşabildi mi? Görünen o ki başarısız oldu. Bunun bazı göstergeleri şunlardır:
May, görüşme sonrası Downing Sokağı’ndaki ofisinde Erdoğan’ın yanında dururken yaptığı açıklamada, "Demokratik yollarla seçilmiş bir hükümeti devirmeye çalışanların yargılanması doğrudur" dedi ve ekledi: "Ancak Türkiye’nin demokrasiyi korurken, savunmaya çalıştığı değerleri de göz ardı etmemesi önemlidir..." (16/05/2018, alarab.co.uk). Yani May, Erdoğan’ı gazetecilerin önünde, o sırada misafiri olmasına rağmen eleştirdi!
İfade özgürlüğünü savunan gruplar Erdoğan’ı protesto etmek için harekete geçirildi: (Downing Sokağı’ndaki hükümet binası önünde yapılan protestoya PEN, Index on Censorship ve Sınır Tanımayan Gazeteciler gibi ifade özgürlüğü savunucusu gruplar katıldı... Nefahat el-Kalem sayfası, 15/05/2018). (Kürt yanlısı aktivistler Erdoğan’ın fotoğraflarının bulunduğu ve üzerinde "terörist" yazan pankartlar taşıdı. el-Ayn el-İhbariyye, 15/05/2018).
================
Üçüncü Soru: Malezya seçimleri 09/05/2018 tarihinde yapıldı ve sonuç Başbakan Necip’in düşüşü ve Mahathir’in doksan yaşını aşmış olmasına rağmen tekrar başbakanlığa dönmesi oldu. Sanki bu seçimlerin arkasında belirli bir plan varmış gibi görünüyor. Peki, dış saikler mi söz konusuydu yoksa konu söylendiği gibi yerel bir demokratik oyun mu?
Cevap:
1- Malezya, güneyde Malaya Yarımadası’nı, kuzeyde ise Borneo Adası’nın bir kısmını kapsar ve bu iki bölge Güney Çin Denizi’nin geniş bir uzantısıyla birbirinden ayrılır. İslam, 13. yüzyılda Müslüman tüccarlar aracılığıyla bölgeye yayılmaya başlamış, halk arasında yayılmadan önce ilk olarak yöneticiler ve elitler İslam’ı din olarak benimsemiştir. Malaya Yarımadası’nda bulunan Malakka Sultanlığı, Moğol istilaları nedeniyle kara ticaret yollarının kesilmesiyle artan deniz ticareti sayesinde önemli bir konuma gelmiş, 15. yüzyılda Çin nüfuzundan bağımsızlığını kazanmış ve bu sultanlığın gücü ve konumu sayesinde İslam tüm bölgeye hızla yayılmıştır. Ancak 1511 yılında Portekiz sömürgeciliği, içeriden birine rüşvet vererek başkent kalesinin kapısını açtırarak bölgeyi sömürgeleştirmiştir. Daha sonra 1641’de Hollandalılar gelmiş, İngiliz sömürgeciliği ise 1786’da ticaret ve liman kiralama anlaşmalarıyla yarımadaya girmeye başlamıştır. İngiltere, "yerli halkın" etnik farklılıklarını kullanarak fiili yönetici olma stratejisini izlemiş, geri kalan sultanları ise büyük ölçüde sembolik yöneticiler olarak bırakmıştır. Yarımadadaki Malaya Federasyonu 1957’de İngilizlerden resmi bağımsızlığını kazanmış, 1963’te ise Malaya Federasyonu’nun Borneo Adası ve Singapur ile birleşmesiyle Malezya devleti kurulmuştur (Singapur 1965’te Malezya parlamentosundaki oylamayla ayrılmış olsa da).
2- Bağımsızlık sonrası bile İngiltere’nin Malezya üzerindeki siyasi kontrolünün devam ettiği açıktır. Örneğin:
a- Malezya, İngiliz Milletler Topluluğu (Commonwealth) üyesi ve (2003’te katıldığı) Bağlantısızlar Hareketi’nin üyesi olarak kalmıştır. Aynı zamanda ASEAN’ın kurucu üyesi ve İslam İşbirliği Teşkilatı’nın (İİT) üyesidir; ilk Genel Sekreteri de Başbakan Tunku Abdurrahman’dır.
b- 1971 yılında, İngiltere’nin "Süveyş’in Doğusu"ndan çekilmesinin ardından Birleşik Krallık, Avustralya, Yeni Zelanda, Malezya ve Singapur arasında Beş Güç Savunma Düzenlemeleri (FPDA) imzalanmıştır. Dikkat edilmelidir ki 1971’de Avustralya, 20. yüzyıl boyunca İngilizlere sadık kalan Liberal Parti tarafından yönetiliyordu.
c- Başbakan Mahathir Muhammed, 1989 yılında Avustralya’nın Amerikan yanlısı İşçi Partisi lideri Bob Hawke önderliğinde başlattığı Amerikan yanlısı APEC’in kurulmasına karşı çıkmıştır. Hawke’ın halefi İşçi Partisi lideri ve Başbakan Paul Keating, 1993 yılında ABD’nin Seattle kentindeki APEC zirvesine katılmadığı için Mahathir’i "isyancı" olarak nitelendirmiştir.
d- APEC’e alternatif olarak Mahathir Muhammed, 1997 yılında ABD ve Avustralya’yı dışlayan bir Doğu Asya Ekonomik Grubu kurulmasını önermiştir. Ancak bu fikir başarısız olmuş ve daha sonra Avustralya’yı da kapsayan (fakat İngiliz yanlısı Liberal Başbakan John Howard yönetiminde) Doğu Asya Zirve toplantılarına dönüştürülmüştür; yine de ABD dışarıda bırakılmıştır. (ABD ve Rusya bu gruba ancak 2011 yılında katılabildi).
3- İngiltere, ABD’nin eski Başbakan Necip Rezak ile yakınlaşmasını fark etti ve önceki İngiliz yanlısı Malezya hükümetlerinde bakanlık yapmış olmasına ve bağımsızlıktan bu yana ülkeyi yöneten aynı partiden (Birleşik Malaya Ulusal Örgütü - UMNO) gelmesine rağmen, onun ABD’ye kaymasından endişe etti. Bu endişeyi haklı çıkaran bazı göstergeler şunlardır:
a- Barack Obama 2014 Nisan ayında Malezya’yı ziyaret etti. Bu, yaklaşık 50 yıl aradan sonra bir ABD başkanının Malezya’ya yaptığı ilk ziyaretti ve "Malezya-ABD ilişkisini kapsamlı bir ortaklığa yükseltme" kararı alındı; bu, Obama’nın "Asya Ekseni" politikasının bir parçasıydı.
b- Necip ve Obama, 2014 Aralık ayında Hawaii’de birlikte golf oynayacak kadar arkadaştılar... Obama 2015 Kasım ayında Malezya’yı tekrar ziyaret etti.
c- Necip, bir ABD girişimi olan Trans-Pasifik Ortaklığı’nı (TPP) güçlü bir şekilde destekledi, ABD’nin katılımı konusunda ısrar etti ve Trump döneminde ABD’nin çekilmesinden sonra ticaret programını sürdürmek için Japonya ile birlikte çalıştı. (Vietnam ve Malezya, ABD’nin çekilmesinden sonra çökme noktasına gelen TPP’deki 11 ülkeyi kurtarmada hayati roller oynadılar). (https://asia.nikkei.com/Economy/Vietnam-and-Malaysia-play-vital-roles-in-making-TPP-11-)
4- 2018 seçimleri yaklaşırken İngiltere’nin tekrar eski ve sadık hizmetkarı Mahathir Muhammed’e yöneldiği görülüyor. Mahathir, iktidara dönmek için muhalefet platformunu kullandı ve başarılı oldu... Malezya’nın şimdi Amerikan politikalarından uzaklaşması ve İngiliz politikaları doğrultusunda bölgedeki Amerikan müdahalesini sınırlamak için çalışmaya yeniden başlaması beklenmektedir.
================
Dördüncü Soru: Ermenistan parlamentosu 08/05/2018 tarihinde muhalif lider Nikol Paşinyan’ın başbakan olarak seçilmesini onayladı. Böylece Ermenistan’da Rus yanlısı hükümete karşı üç haftadan fazla süren protesto sayfası kapanmış oldu. Ermenistan’daki bu siyasi değişimin boyutu nedir? Bu, Rusya’nın Ermenistan’daki nüfuzunun sona ereceği anlamına mı geliyor? Batı’nın (Avrupa ve ABD) bu meselede bir rolü var mı?
Cevap: Bu hususları açıklığa kavuşturmak için şunları gözden geçirelim:
1- Ermenistan, 1991 yılında Sovyetler Birliği’nin dağılma sürecinde bağımsızlığını kazanmış küçük bir ülkedir (3 milyon nüfus). Protestolarla lideri devrilen Cumhuriyetçi Parti, 1999’dan beri Ermenistan’ı yönetiyordu. Lideri Serj Sarkisyan, 2008’den bu yana iki dönem cumhurbaşkanlığı yapmıştı; parlamentoda temsil edilen muhalefet partileri olsa da yönetimi geniş çapta diktatörlük ve Rus yanlısı olarak tanımlanıyordu. Ülke anayasası iki dönemden fazla başkanlığa izin vermediği için iktidarda kalabilmek amacıyla cumhurbaşkanlığı makamını sembolik hale getiren ve fiili yetkileri başbakana devreden anayasa değişikliklerini gerçekleştirdi. İkinci başkanlık dönemi biter bitmez Sarkisyan başbakanlığa geçti. (Ermenistan Parlamentosu, başkent Erivan’da binlerce kişinin protestosuna rağmen, eski Cumhurbaşkanı Serj Sarkisyan’ı başbakan olarak seçti. Parlamento, Sarkisyan’ın yeni görevini 17’ye karşı 77 oyla onayladı... En-Nahar, 17/04/2018). Bu atamaya karşı halk protestoları patlak verdi; zira Sarkisyan dönemi Ermenilerin yaşadığı ekonomik darboğaz ve fırsat eksikliği ile karakterize ediliyordu. Bu durum, ülkenin petrol, doğalgaz ve maden gibi doğal kaynaklardan yoksun olmasının yanı sıra, esas olarak hükümetteki yolsuzluklardan kaynaklanıyordu. Muhalif "Yelk" partisi tüm bu konulara odaklanarak Ermenistan’da protesto ateşini yaktı ve bu protestolar kısa sürede Nikol Paşinyan şahsında yeni bir "halk" liderliğini öne çıkardı...
2- Ermenistan’daki protestoların temel itici gücü, Sarkisyan yönetimi altındaki ekonominin kötüleşmesiydi. Diğer eski Sovyet ülkeleri gibi Ermenistan’da da idari ve mali yolsuzluklar yönetime hakimdir. Rüşvet devlet mekanizmasına o kadar yayılmıştır ki halk bunalmış durumdadır. Halk, geçim sıkıntısı nedeniyle yönetimden memnun değildi ve Sarkisyan’ın ikinci görev süresinin dolmasını bekliyorlardı; ancak o, başbakanlık hamlesiyle bu durumu baypas etti! Bunun üzerine halk ayaklandı ve süreç Sarkisyan’ın istifası ve muhalif Paşinyan’ın başbakan olmasıyla sonuçlandı. Ekonomik meseleler ve demokrasiyle ilgili yerel sorunlar acil olduğu için, yeni Başbakan Paşinyan hükümeti kurduktan hemen sonra erken parlamento seçimlerinin gerekliliğini vurguladı ve hükümetinin "çeşitli alanlarda geniş kapsamlı reformlara" başlaması gerektiğini belirtti. Paşinyan daha önce "Ermenistan’ı demokratikleştirme", hukukun üstünlüğünü güçlendirme, ekonomik çıkarları hükümetten ayırma ve yatırım ortamını kökten iyileştirme sözü vermişti. (el-Ermeniyye, 14/04/2018).
Böylece Ermenistan’da meydana gelen siyasi değişimin öncelikle yerel saiklerle olduğu açıkça görülmektedir.
3- Tepkiler:
a- ABD, protestolar sırasında durumu yakından izlediğini duyuruyordu. Görünüşe göre nüfuzunu oraya yaymak için fırsatları kolluyordu. Paşinyan başbakan olduktan sonra: (ABD Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Heather Nauert, Salı geç saatlerde yaptığı açıklamada: "Amerika Birleşik Devletleri, Nikol Paşinyan’ı Ermenistan’ın yeni başbakanı olarak tebrik eder" dedi. Sözcü: "Ticaretin artırılması, demokrasi ve hukukun üstünlüğünün desteklenmesi, bölgesel ve küresel güvenliğin korunması dahil olmak üzere ülkelerimiz arasındaki birçok ortak çıkar alanında yeni hükümetle ve Ermenistan halkıyla yakından çalışmayı bekliyoruz" dedi.) Ermenistan Haber Sitesi, 09/05/2018.
b- Avrupa’ya gelince; (AB Dış İlişkiler ve Güvenlik Politikası Yüksek Temsilcisi Federica Mogherini, Ermenistan Başbakanı Nikol Paşinyan ile bir telefon görüşmesi gerçekleştirdi. AB’den yapılan açıklamada, Mogherini’nin Paşinyan’ı en kısa sürede Brüksel’e davet ettiği belirtildi: "Yüksek Temsilci Mogherini, dün öğleden sonra Paşinyan ile görüşerek yeni başbakan seçilmesinden dolayı kendisini tebrik etti. AB ile Ermenistan arasındaki ortaklığın önemi konusunda mutabık kalındı ve Yüksek Temsilci, başbakanı en kısa sürede Brüksel’e davet etti.") ARMENPRESS, 09/05/2018.
c- Rusya’ya gelince; Paşinyan’ın 08/05/2018 tarihinde parlamentoda başbakan seçilmesinin hemen ardından: (Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin, Paşinyan’a bir tebrik telgrafı göndererek, onun çalışmalarının Rusya ile Ermenistan arasındaki ortaklık ilişkilerinin ve Bağımsız Devletler Topluluğu, Avrasya Ekonomik Birliği ve Kolektif Güvenlik Antlaşması Örgütü (KGAÖ) çerçevesindeki ikili iş birliğinin güçlenmesine yardımcı olacağı umudunu dile getirdi... Paşinyan daha önce, ülkesi ile Rusya arasındaki stratejik ortaklık ve askeri iş birliğinin Ermenistan devletinin güvenliğinin temeli olduğuna dair inancını ifade etmişti. Paşinyan parlamentodaki özel oturumda Rusya ile stratejik ortaklık ilişkilerinin Ermenistan için öncelik kalacağını ekledi. Paşinyan, ülkesinin KGAÖ’den veya Rusya, Kazakistan, Belarus, Ermenistan ve Kırgızistan’ı kapsayan Avrasya Ekonomik Birliği’nden çıkmayacağını söyledi.) Russia Today, 08/05/2018.
Rusya’nın Ermenistan’daki endişelerini gidermek için: (Paşinyan: "Ermenistan’da başlayan siyasi süreç, özünde ve biçiminde hiçbir jeopolitik bağlam taşımamaktadır" dedi ve "hareketimizde ABD veya AB’nin çıkarlarını değil, Ermenistan’ın ve halkının çıkarlarını gözetiyoruz" açıklamasında bulundu. Devamla: "Protestomuz Rusya’ya yönelik değildir, ayrıca Ukrayna olaylarının hiçbir özelliğini taşımamaktadır" dedi.) DARAJ sitesi, 01/05/2018.
4- Bu şekilde Rusya’nın Ermenistan’daki nüfuzunu koruma şansının hala mevcut olduğu görülmektedir. Bu nedenle Rusya Devlet Başkanı, Paşinyan’ı Rusya’nın Soçi kentinde bir görüşmeye davet etti. İkili arasındaki ilk görüşmede: (Ermenistan’ın yeni Başbakanı Nikol Paşinyan, Pazartesi günü Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin’e, Rusya ile askeri alandaki ilişkileri daha da geliştirmek istediğini ve iki ülke arasındaki stratejik ilişkilerin önemini kimsenin sorgulamadığını söyledi.) Reuters, 14/05/2018.
Paşinyan ayrıca şunları söyledi: ("Ermenistan’da hiç kimsenin Ermeni-Rus ilişkilerinin stratejik önemini sorgulamadığını ve asla sorgulamayacağını düşünüyorum. Biz bu ilişkilere hem siyasi hem ekonomik hem de ticari olarak yeni bir ivme kazandırma niyetindeyiz"... Ermeni lider ayrıca, halkının Rusya’nın Ermenistan’daki son siyasi kriz sırasında takındığı dengeli tavrı takdirle karşıladığını belirtti.) Russia Today, 14/05/2018.
Rusya’nın Ermenistan’daki nüfuzunu koruma şansını artıran şey, "Ermeni Düğümü" olarak adlandırabileceğimiz durumdur. Derin "Ermeni Düğümü", muhalefetin Rusya’ya sırtını dönmesini engellemektedir. Bu düğüm şudur: Ermenistan Müslümanlarla çevrili bir coğrafyada yaşamaktadır ve sürekli bir İslami çevre korkusu içindedir. Dağlık Karabağ sorunu nedeniyle Azerbaycan ile komşudur; 20. yüzyılın başındaki olaylar nedeniyle suçladığı Türkiye ile komşudur ve aynı zamanda İran ile komşudur. Ermenistan’ın Rusya ile doğrudan coğrafi bağlantısı olmasa da (Gürcistan onları ayırsa da), en yakın uluslararası güç olarak Rusya, İslami çevreye karşı Ermenilere güvenlik hissi sağlamaktadır. Rusya ayrıca bağımsızlığından bu yana Ermenistan yönetimine, özellikle Azerbaycan’a karşı Karabağ meselesinde askeri destek, krediler, hibeler ve enerji kaynakları (yakıt ve gaz) sağlayarak hayat damarı olmuştur. Ermenistan ekonomisi zayıftır ve dış yardımlara ile yurt dışındaki Ermenilerin gönderdiği paralara dayanmaktadır. Ermenistan, İslami risklerden korunmak için Rusya’nın gücüne güvenmektedir. Bu bağlamda, Ermenistan’daki Rus askeri üsleri ve Rusya ile olan stratejik ortaklık, Ermenistan dış politikasının köşe taşı sayılmaktadır. Protestolar sırasında bazı göstericilerin Rus askeri üssünün çekilmesi yönündeki sloganları bile, Paşinyan’ın Rus askeri varlığının devamını destekleyen fiili ve dostane açıklamalarıyla sabit olduğu üzere, gerçeklikten uzak sadece bazı bilinçsiz kitlelerin duygusal tepkileridir.
5- Özetle; protestoların karakteri, muhalefetin iktidara gelmesini hedefleyen yerel bir niteliktedir. Önceki yönetim Rusya ile çok iç içe olmasına ve Sarkisyan Rusya için vazgeçilmez bir isim olmasına rağmen, protestoların gücü Rusya’nın kendine daha uzak olanı, yakın olana tercih etmesine (veya kabul etmesine) neden olmuştur. Rusya, yukarıda zikrettiğimiz nedenlerden dolayı Batı’nın Ermenistan’daki Rus nüfuzuna sızmasının zor olduğundan emin bir şekilde dalgayı sahiplenmiş ve muhalefeti kabul etmiştir. Bununla birlikte, sömürgeci uluslararası çatışmanın o bildik sinsi yöntemleriyle Batı’nın, özellikle de ABD’nin, Ermenistan sahasını tamamen Rusya’ya bırakması beklenmemektedir...
10 Ramazan 1439 H. 26/05/2018 M.