Home About Articles Ask the Sheikh
Soru & Cevap

Soru-Cevap: Fıkıh Usulü Hakkında Sorular

August 08, 2017
10790

(Hizb-ut Tahrir Emiri Celil Âlim Ata bin Halil Ebu el-Raşta’nın Facebook Sayfası "Fıkhî" Takipçilerinin Sorularına Verdiği Cevaplar Serisi)

Muhammed İyad’a

Sorular:

Esselamu Aleykum ve Rahmetullahi ve Berakatuh.

Celil Şeyhimiz, Allah yardımcınız olsun ve hayrı ellerinizle gerçekleştirsin.

Konu: Fıkıh Usulü Hakkında Sorular

Başlangıçta, üstlendiğiniz yüklerin ve omuzlarınıza aldığınız sorumlulukların büyüklüğünü bilerek, bu sorularla size yük olmamış olmayı umuyorum. Allah yardımcınız olsun, adımlarınızı sağlam kılsın ve Allah'ın şeriatının İkinci Râşidî Hilafet Devleti ile uygulanışıyla bizim ve sizin gözlerinizi aydınlatsın.

Sorular ise şu şekildedir:

  1. Birçok araştırmada usulcüler için Mütekellimîn yöntemi, Fukaha yöntemi, İstikrâ-i Küllî (tümevarım) ve Tahrîcü’l-Furu’ ale’l-Usul gibi birden fazla yöntem olduğunu okudum. Bu yöntemlerin hakikati nedir? Biz bunlardan birine yakın mıyız yoksa bizim usulümüzde kendimize has bir rengimiz mi var?

  2. İslam Şahsiyeti kitabının 3. cildinin 11. sayfasında şu ifade geçmektedir: "Fıkha gelince; lügatte fehim (anlamak) demektir. Nitekim Allahu Teâlâ şöyle buyurmuştur:

    مَا نَفْقَهُ كَثِيرًا مِمَّا تَقُولُ

    'Senin söylediklerinin çoğunu anlamıyoruz.' (Hûd [11]: 91)

    Şeriat ehlinin ıstılahında ise; tafsili delillerden istinbat edilen ameli şer’î hükümleri bilmektir. Hükümleri bilmekten murad, o hükmü bilen kişi için sadece basit bir bilgi değil, şer’î hükümlerde 'meleke' hasıl olmasıdır. Yani bu bilginin ve bu bilgideki derinleşmenin, o hükümleri bilen kişide bir meleke oluşturacak hadde ulaşmasıdır. Sadece melekenin hasıl olması, o melekeye sahip olan kişinin fakih sayılması için yeterlidir; tüm hükümleri kuşatması gerekmez. Ancak fer’î şer’î hükümlerin bir kısmını nazar ve istidlal yoluyla bilmesi kaçınılmazdır."

    Bu "meleke" teriminin lügavî veya şer’î bir aslı var mıdır, yoksa usulcülerin üzerinde ittifak ettiği bir terim midir? Bu meleke insanla birlikte doğan fıtri bir şey midir yoksa sonradan mı kazanılır? Yoksa fıtri temelleri olup derinleşme ve uzun süreli pratikle mi elde edilir?

  3. Aynı kitabın 42. sayfasında vacip konusunun devamı olarak "Vacibin kendisiz tamamlanmadığı şey de vaciptir" kaidesi zikrediliyor. Daha sonra aynı kitabın 444. sayfasında "Külli Kaideler" konusu ve bunların delil sayılmayıp, tafsili delillerden istinbat edilmiş şer’î hükümler olduğu ifade ediliyor. Bu kaide ile "Harama vesile olan şey haramdır" kaidesinin usulden mi yoksa fıkıhtan mı olduğu hususu zihnimde karışıklığa yol açtı.

Allah sizi mübarek kılsın, bizi ve Müslümanları hayırla mükafatlandırsın.

Cevaplar:

Ve Aleykumüsselam ve Rahmetullahi ve Berakatuh.

Mesajınız birbirinden bağımsız üç soru içermektedir. Bunları Allah’ın izniyle kısaca cevaplandıracağız:

Birinci Sorunun Cevabı:

Bilindiği üzere İmam Şafii, fıkıh usulü ilminin kurucusu ve bu alanda müstakil eser yazan ilk kişidir. Daha sonra usul ilmindeki telifler birbirini izlemiştir. Usul âlimleri eserlerini yazarken aşağıdakiler de dâhil olmak üzere çeşitli ekoller izlemişlerdir:

  1. Bazı âlimler, usul bahislerini ve kaidelerini belirlerken usulî-fikrî yönü gözetmişlerdir. Yani bağlı oldukları mezhebin fer’î fıkhi meselelerine bakmamışlar; bilakis delillerin tartışılmasına dayanarak doğrulukları ağır basan kaide ve ölçüleri esas almışlardır. Bu nedenle kitapları usulî tartışmalar ve delillendirmelerle dolu olup fıkhi teferruat (furu) bakımından sınırlıdır. Bu telif tarzına "Şafii yöntemi" veya "Mütekellimîn (Kelamcılar) yöntemi" denir.

    Bu yöntemde, kelam âlimlerinin tarzı olan fanqalah yani "Eğer dersen ki... deriz ki..." üslubu çokça kullanılır; fıkhi teferruat ise azdır. Bu yöntem aslında fer’î meselelerin üzerine inşa edileceği temel prensip, kaide ve usullerin vaz edilmesine en yakın olanıdır. Dolayısıyla usul, fer’î meselelere hâkimdir; fıkhın ve istinbatın dayanağıdır. Bu üslup, insanları fıkhi bir fer’e veya mezhebî bir hükme taassup göstermekten en uzak tutan yoldur.

    Bu yöntemde yazılan bazı kitaplar şunlardır:

    • İmam Şafii’nin Er-Risale’si bu yöntemle yazılan ilk kitaptır. Sonrasında buna benzer birçok kitap çıkmıştır, en önemlileri:
    • El-Burhan; İmamu’l-Haremeyn Ebu’l-Maâlî Abdülmelik b. Abdullah el-Cüveynî eş-Şafii (v. 478 h).
    • El-Mustasfa; Gazzâlî, Ebu Hamid Huccetü’l-İslam Muhammed b. Muhammed el-Gazzâlî eş-Şafii (v. 505 h).
    • El-İhkâm fî Usuli’l-Ahkâm; Âmidî, Seyfüddin Ebu’l-Hasan Ali b. Ebi Ali Muhammed eş-Şafii (v. 631 h).
  2. Fukaha veya Hanefi Yöntemi: Bazı âlimler usul bahislerini ve kaidelerini belirlerken, bağlı oldukları mezhebin fer’î meselelerinin delalet ettiği hususları gözetmişlerdir. Onlar kaide ve ölçüleri, delilleri tartıştıktan sonra hükme varmak için soyut bir şekilde araştırmamışlar; bilakis mezheplerinin fer’î meselelerini inceleyerek bu kaidelere ulaşmışlardır. Kaideleri, mezhebin fer’î görüşlerine uygun ve onlarla örtüşecek şekilde belirlemişlerdir. Bu telif tarzına "Hanefi yöntemi" veya "Fukaha yöntemi" denir.

    Bu yöntem fer’î meselelerden etkilenmiş olup onlara hizmet etmeye ve onlardaki içtihadın isabetliliğini kanıtlamaya yöneliktir. Bu yöntemin özelliği, usul kaidelerini Hanefi mezhebi imamlarının koyduğu fer’î hükümlerden almalarıdır. Onlar, imamların içtihat ve istinbat yaparken bu kaideleri gözettiklerini varsayarlar. Bu yönteme başvurulma sebebi, Hanefi âlimlerinin -Şafiilerin Er-Risale'de bulduğu gibi- imamları tarafından yazılmış usul kitapları bulamamış olmalarıdır. Bu yüzden usul kaidelerini, doğru bir temele dayanması gerektiği düşüncesiyle fıkhi fer’î meselelerde aramışlardır.

    Bu yöntemde yazılan bazı kitaplar:

    • Kitabu’l-Usul; İmam el-Kerhî, Ebu’l-Hasan Ubeydullah b. el-Huseyn (v. 340 h).
    • Kitabu’l-Usul; el-Cessâs, Ebu Bekr Ahmed b. Ali er-Râzî (v. 370 h).
    • Kitabu’l-Usul; es-Serahsî, Şemsü’l-Eimme Muhammed b. Ahmed (v. 490 h civarı), aynı zamanda fıkıhtaki El-Mebsût'un müellifidir.
  3. Mütekellimîn ve Fukaha Yöntemlerini Birleştiren Yöntem: Hicri yedinci yüzyılda, bu iki yöntemi birleştiren üçüncü bir tarz ortaya çıkmaya başlamıştır. Burada usul kaidesi zikredilir, delilleri sunulur, Mütekellimîn ve Fukaha'nın görüşleri tartışma ve tercih (tercih belirtme) ile karşılaştırılır, ardından bu kaideye dayalı bazı fer’î meseleler zikredilir.

    Bu yöntemle yazılan en meşhur kitaplardan bazıları:

    • Cem’ul-Cevâmi’; Tâceddin Abdülvehhâb b. Ali es-Sübkî (v. 771 h).
    • Et-Tahrîr; Kemâleddin Muhammed b. Abdülvâhid, meşhur adıyla Hanefi fakih İbnü’l-Hümâm (v. 861 h).
  4. Tahrîcü’l-Furu’ ale’l-Usul (Usul Üzerinden Fer’î Hüküm Çıkarma) Eğilimi: Önceki eğilimlerin yanı sıra "Tahrîcü’l-Furu’ ale’l-Usul" denilen dördüncü bir eğilim daha ortaya çıkmıştır. Burada usul kaidesi ve âlimlerin o konudaki görüşleri, her mezhebin delillerine derinlemesine girmeden zikredilir. Ardından bu kaide üzerine ya belirli bir mezhebe göre ya da örneğin Hanefi ve Şafii gibi veya Şafii, Maliki ve Hanbeli gibi farklı mezhepler arasında karşılaştırma yaparak bazı fıkhi teferruatlar bina edilir.

    Bu eğilimde yazılan kitaplardan:

    • Tahrîcü’l-Furu’ ale’l-Usul; İmam Şihâbeddin Mahmud b. Ahmed ez-Zencânî (v. 656 h). Usul kaidesini zikreder, ardından Hanefi ve Şafii mezheplerine göre fıkhi uygulamaları getirir.
    • Et-Temhîd fî Tahrîci’l-Furu’ ale’l-Usul; İmam Cemâleddin Abdürrahim b. el-Hasan el-Kureşî el-İsnevi eş-Şafii (v. 772 h). Bu yöntemle yazılan en önemli kitaplardan sayılır; usul kaidelerini kapsamlı bir şekilde ele almış ancak uygulamayı sadece Şafii mezhebi ile sınırlandırmıştır.
  5. Usul Kaidelerini Şeriatın Şer’î Dayanağı Olan Maksatları (Makâsıd) Üzerine Bina Etme Eğilimi: Bu yöntem İmam Şâtıbî (Ebu İshak İbrahim b. Musa el-Lahmî el-Gırnatî el-Mâlikî, v. 790 h) tarafından meşhur kitabı El-Muvafakât'ta benimsenmiştir. Şâtıbî bu kitabında daha önce örneği görülmemiş yeni bir yol izlemiştir. Usul kaidelerini; zarûriyyât, hâciyyât ve tahsîniyyâtın korunmasını içeren İslam Şeriatı'nın amaçları ve çeşitli hedefleri doğrultusunda belirli başlıklar altında zikreder.

    Böylece İmam Şâtıbî, El-Muvafakât kitabında farklı bir yol izlemiş ve büyük ölçüde İstikrâ-i Küllîye (tümevarım) dayanmıştır. Kitabın mukaddimesinde eseri hakkında şöyle demiştir: (Onun nadir bilgilerini kayıt altına almaktan, dağınık meselelerini detaylar ve toplu kurallar halinde bir araya getirmekten, hüküm kaynaklarındaki şahitlerini mücmel değil mübeyyen (açıklayıcı) olarak sunmaktan geri durmadım; bunu yaparken cüz’î fertlerle yetinmeyip küllî istikrâlara (tümevarımlara) dayandım.) Buradaki küllî istikrâdan kasıt, tek bir meseledeki şer’î hükümleri takip ederek, bu takipten o mesele hakkında küllî bir hükme ulaşmaktır.

    İşte bu, fıkıh usulü kitaplarının telif yöntemleri hakkındaki sorunuzda geçen terimlerin anlamlarının basit ve kısa bir özetidir.

  • Parti'nin (Hizb-ut Tahrir) fıkıh usulü kitabı olan "İslam Şahsiyeti 3. Cilt" ise, teşriî (yasama ile ilgili) usul araştırmalarına şu şekilde odaklanmıştır:

a- Sırf teorik yönlerden uzak durarak, teşriî yönlerle doğrudan bağlantılı konulara önem vermeye özen göstermiştir. İstidlalde ve fıkıh usulü bahislerinde temel olmayan, örneğin "Nimet verene şükretmek şeriatla mı yoksa akılla mı vaciptir?" gibi konulara girmemiştir. Eğer "Hâkim" babındaki "Hüsün ve Kubuh" (Güzellik ve Çirkinlik) konusu gibi istidlal açısından usule tabi olmayan meselelere girmişse, bu sadece bu tür meselelerin ele alınmasında teşriî bir fayda gördüğü içindir. Çünkü bu konular eşyanın gerçeğini aydınlatır ve onlar hakkında hüküm vermeyi kolaylaştırır. Zira bu hükmün konusu hüsün ve kubuhtur; hüküm vermekten amaç ise insanın fiile karşı tutumunu belirlemektir. Bu tutumun belirlenmesi ise o şeye bakışına, yani onun güzel mi yoksa çirkin mi olduğuna bağlıdır. Bu sebeple bu konuyu ele almıştır.

b- Ele aldığı konuların mantıksal araştırmalarına derinlemesine dalmamış ve bunlardan faydasız teferruatlar üretmemiştir. Bilakis teşriî araştırma ve disiplinli teşriî istidlal ile yetinmiştir.

c- Cedelden uzak, anlaşılması kolay bir üslupla, ele alınan konunun tam bir teşriî idrakine yol açacak açık ve anlaşılır teşriî, lügavî ve aklî istidlaller benimsemiştir.

d- İncelenen konuları örneklendirirken, fıkhi teferruatın az zikredildiği bazı diğer kitapların aksine, yeterli düzeyde fıkhi fer’ zikretmiştir. Bu, araştırılan meseleleri açıklığa kavuşturmak ve teşriî vakıasını beyan etmek içindir. Bununla birlikte, Fukaha yönteminde olduğu gibi fer’î meselelerin usulden tahrîci yöntemini genişletmemiştir. Çünkü usul araştırmalarının asıl amacı fıkhi fer’leri zikretmek değil, usulî kaide ve ölçüleri belirlemektir. Dolayısıyla Hizb’in fıkıh usulü kitabı bu konuda dengeli (adil) bir yol izlemiştir.

Tüm bunlardan dolayı, İslam Şahsiyeti 3. Cilt fıkıh usulü kitaplarının en kalitelilerinden biri sayılır. Onu inceleyip anlamaya muvaffak olan kişi, Allah’ın izniyle içtihada en geniş kapısından girmiş olur.

İkinci Sorunun Cevabı:

İslam Şahsiyeti 3. Cilt kitabındaki şu ifadede geçen "meleke" kelimesinden ne kastedildiğine gelince:

(... Fıkha gelince; lügatte fehim (anlamak) demektir. Nitekim Allahu Teâlâ şöyle buyurmuştur:

مَا نَفْقَهُ كَثِيرًا مِمَّا تَقُولُ

"Senin söylediklerinin çoğunu anlamıyoruz." Şeriat ehlinin ıstılahında ise; tafsili delillerden istinbat edilen ameli şer’î hükümleri bilmektir. Hükümleri bilmekten murad, o hükmü bilen kişi için sadece basit bir bilgi değil, şer’î hükümlerde 'meleke' hasıl olmasıdır. Yani bu bilginin ve bu bilgideki derinleşmenin, o hükümleri bilen kişide bir meleke oluşturacak hadde ulaşmasıdır. Sadece melekenin hasıl olması, o melekeye sahip olan kişinin fakih sayılması için yeterlidir; tüm hükümleri kuşatması gerekmez. Ancak fer’î şer’î hükümlerin bir kısmını nazar ve istidlal yoluyla bilmesi kaçınılmazdır; bir veya iki hükmü bilmek fıkıh olarak adlandırılmaz. Delil türlerinin hüccet olduğunu bilmek de fıkıh olarak adlandırılmaz.) bitti.

El-Kâmusu’l-Muhît'te şöyle geçer: (Melekehu; ona sahip oldu, onu tasarruf edebilecek şekilde hakimiyeti altına aldı.)

El-Mu’cemu’l-Vasît'te ise şöyle geçer: ("Meleke"; nefiste kökleşmiş bir sıfat veya belirli işleri ustalık ve beceriyle ele almak için özel bir zihinsel yetenektir; sayısal meleke veya dil meleketi gibi.)

Et-Ta'rîfât kitabında ise şunlar zikredilmiştir: (Meleke: Nefiste kökleşmiş bir sıfat olup, hakikati şudur; bir fiilin yapılması sebebiyle nefiste bir hal hasıl olur. Bu hale "nefsânî keyfiyet" denir. Çabuk zail olduğu sürece "hâl" olarak adlandırılır. Eğer bu keyfiyet tekrarlanır ve nefis onu pratik eder de orada kökleşip zor zail olur hale gelirse "meleke" olur. O fiile kıyasla da buna "âdet" ve "ahlak" denir.)

Buna göre "meleke" kelimesinin lügavî bir aslı vardır; "m-l-k" kökünden alınmıştır ve "tasarruf edebilecek güçte ona sahip olmak" anlamına gelir. Ayrıca yukarıda açıklandığı üzere ıstılahî bir anlamı da vardır. Bu ıstılah sadece usulcülerin değil, tüm ilim dallarında kullanılan bir terimdir. İslam Şahsiyeti kitabında kastedilen de bu ıstılahî anlamdır. Bunun açıklaması şöyledir:

İslam Şahsiyeti kitabındaki metin, fıkhı "tafsili delillerden istinbat edilen ameli şer’î hükümleri bilmek" olarak tanımlamış, sonra bu bilgiyi bilen kişi açısından ne anlama geldiğini açıklamıştır. Bir kişinin fakih olması için bazı şer’î hükümleri bilmesi yeterli değildir; çünkü bu durumda o kişi mukallittir, zira mukallit de bazı şer’î hükümleri bilir. Aynı şekilde, bir kişinin fakih sayılması için tüm şer’î hükümleri bilmesi de gerekmez; zira bu hiçbir insanın gücü dâhilinde değildir. Bilakis, şer’î hükümlerin bir bütününe vakıf olmalı, bunları delilleriyle ve istidlal yöntemiyle bilmelidir. Aynı zamanda, fıkıh çalışması ve derinleşmesi sonucunda, henüz bilmediği hükümleri de öğrenebilme yeteneğine sahip olmalıdır. İşte "meleke" budur. Yani, ilimde öyle bir dereceye ulaşmalıdır ki fıkha, meselelerine ve anahtarlarına sahip (mâlik) olmalı ve bu durum onun nefsinde kökleşmiş bir sıfat haline gelmelidir.

Fıkıhtaki melekeden kasıt, kişiden kişiye değişen fıtri yön veya fıtri kabiliyet değildir. Bilakis öğrenme, çalışma, derinleşme ve uygulama ile kazanılan "mükteseb meleke"dir. Fıtri kabiliyetler fıkhi melekenin oluşmasına ve hızla gelişmesine katkı sağlasa da, yukarıdaki metinde kastedilen meleke bu fıtri kabiliyetlerin kendisi değildir.

Üçüncü Sorunun Cevabı:

  1. Külli şer’î kaide; hükmün, birçok cüz’î meseleye uygulanan külli bir amre (işe/konuya) nispet edildiği kaidedir. Örneğin "Vacibin kendisiz tamamlanmadığı şey de vaciptir" kaidesindeki vaciplik hükmü, "vacibin kendisiz tamamlanmadığı şey" şeklindeki külli bir amre bağlıdır. Yine "Harama vesile olan şey haramdır" kaidesindeki haramlık hükmü, "harama vesile olan şey" külli amrine bağlıdır. Bu külli emir, fıkhın farklı bablarındaki birçok cüz’î meseleye uygulanır.

  2. Külli kaideler istinbat açısından şer’î hükümlerdir. İster tek bir delilden ister birçok delilden olsun, tıpkı herhangi bir şer’î hükmün istinbatı gibi şer’î metinden istinbat edilirler. Ancak bunlardaki delil, illet makamında bir mana içerir. Onu tüm cüz’îlerine uygulanabilir kılan da budur. Örneğin: "Harama vesile olan şey haramdır" ve "Vacibin kendisiz tamamlanmadığı şey de vaciptir" kaidelerinin her biri külli birer kaidedir. Delillerine bakıldığında, delilin hem bir hükme delalet ettiği hem de ona bağlı olan veya ondan doğan başka bir şeye delalet ettiği görülür ki; işte o zaman bu durumun illet makamında olduğu ortaya çıkar. Örneğin Allahu Teâlâ şöyle buyurur:

    وَلَا تَسُبُّوا الَّذِينَ يَدْعُونَ مِن دُونِ اللَّهِ فَيَسُبُّوا اللَّهَ عَدْوًا بِغَيْرِ عِلْمٍ

    "Allah’tan başkasına tapanlara sövmeyin; sonra onlar da bilmeyerek sınırı aşıp Allah’a söverler." (En'âm [6]: 108)

    Buradaki ﴿فَيَسُبُّوا﴾ kısmındaki "fa" harfi, sizin onların putlarına sövmenizin onların da Allah’a sövmesine yol açacağını ifade eder ki bu haramdır. Buna bağlı olarak, bu durumda sizin onların putlarına sövmeniz de haram olur. Bu sanki bir illet gibidir. Kâfirlere sövmenin yasaklanması hükmün delilidir; bu delil, hükme delalet etmesinin yanı sıra ﴿فَيَسُبُّوا اللَّهَ﴾ derken ona bağlı olan başka bir şeye de delalet etmiştir. İşte bu ayetten "Harama vesile olan şey haramdır" kaidesi istinbat edilmiştir.

    Başka bir örnek olarak Allahu Teâlâ’nın şu kavilleri:

    فَاغْسِلُوا وُجُوهَكُمْ وَأَيْدِيَكُمْ إِلَى الْمَرَافِقِ

    "Yüzlerinizi ve dirseklere kadar ellerinizi yıkayın." (Mâide [5]: 6)

    ثُمَّ أَتِمُّوا الصِّيَامَ إِلَى اللَّيْلِ

    "Sonra geceye kadar orucu tamamlayın." (Bakara [2]: 187)

    ﴿إِلَى الْمَرَافِقِ﴾ ve ﴿إِلَى اللَّيْلِ﴾ ifadelerindeki ﴿إِلَى﴾ edatı; dirseğin bir parçası yıkanmadıkça elin dirseğe kadar yıkanmasının tamamlanmayacağını, yani gayenin (amacın) gerçekleşmesinin şart olduğunu, gayenin muğayyâ (sınırlandırılan şey) içine girmemesi gerektiğini ifade eder. Aynı şekilde geceden bir parça -bir dakika bile olsa- girmedikçe orucun tamamlanmasının gerçekleşmeyeceğini ifade eder. Böylece dirseklerden ne kadar az olursa olsun bir parçayı yıkamak ve geceden ne kadar az olursa olsun bir parça oruç tutmak, bu iki ayetin delaletiyle vacip olmuştur. Çünkü Allah’ın vacip kıldığı şey (ellerin yıkanması ve gündüz orucu) ancak bununla tamamlanır. Bu gaye, ellerin yıkanmasını ve gündüz orucunu tamamlayan şeyi -ki bunlar vaciptir- vacip kılmıştır. Bu da sanki bir illet gibidir. Ayet hükme delalet etmiş, ayrıca ﴿إِلَى اللَّيْلِ﴾ derken onu tamamlayan başka bir şeye de delalet etmiştir. İşte bu iki ayetten "Vacibin kendisiz tamamlanmadığı şey de vaciptir" kaidesi istinbat edilmiştir.

  3. Gördüğünüz gibi, külli kaidenin istinbatına illete benzeyen veya illet makamında olan bir şey eşlik eder; bu yüzden o sanki bir delil gibidir. Bu sebeple, bu iki kaide ve benzerleri yukarıda belirttiğimiz gibi şer’î hükümlerdir. Ancak bu hükümler tafsili hükümler değil, şer’î hükümler için kendileriyle istidlal yapılan kaidelerdir. Zira istinbat ediliş biçimlerinde illete benzeyen veya illet makamında olan bir yön vardır. Bu nedenle, kaide ile hüküm hakkında istidlal yapmak, içindeki illete benzerlikten dolayı delil ile istidlal yapmak şeklini alır. Bu istidlal, bir şer’î hüküm ile başka bir hüküm hakkında istidlal yapmaktan farklıdır; zira o delil ile istidlal şeklini değil, uygulama şeklini alır ve orada hükmün vakıaya uygunluğu gözetilir.

  4. İstinbat yöntemindeki bu gerçeklikten dolayı, külli kaideler tafsili fıkıh bahislerinden ziyade fıkıh usulü ilmi bahislerine daha yakındır. Bu nedenle bunlar hakkında fıkıh usulü meseleleri içinde konuşulmuştur. İslam Şahsiyeti 3. Cilt kitabında da "Külli Kaideler" başlığı altında özel bir bölümde ele alınmış, ayrıca kitabın genelinde de bazı külli kaideler açıklama ve örneklendirmelerle zikredilmiştir.

Kardeşiniz Ata bin Halil Ebu el-Raşta

16 Zilkade 1438 H 08/08/2017 M

Makaleyi Paylaş

Bu makaleyi ağınızla paylaşın