Soru:
Meydana gelen olaylarda net olmayan bazı hususlar bulunmaktadır:
1- Mısır ve Tunus’taki olayların kendiliğinden başladığını öğrendik ve bunları -Libya ve Yemen'de büyük bir kitlesel katılımla gerçekleşenler gibi- mübarek olarak nitelendirdik. Öyleyse neden "devrimciler" Tunus ve Mısır'da rejimin sadece "estetik cerrahisi" ile yetindiler? Durum netleştiğinde sanki "devrimciler" raundu kazanmış gibi göründü... Ancak rejimin "gövdesi" olduğu gibi kaldı, hatta Mısır ve Tunus'taki rejimin dışa bağımlılığı bile değişmedi?
2- Aynı şekilde Tunus ve Mısır'da olaylar bir ölçüde hızlı ilerledi, ancak "salgın" Libya ve Yemen'e sıçradığında mesele uzadı da uzadı. Bu farklılığın sebebi nedir?
3- Ayrıca medya son üç gündür Avrupa'nın (İngiltere ve Fransa) Libya'ya müdahale etmekle ilgilendiğini, Libya üzerinde uçuşa yasak bölge projesi hazırladığını; Amerika'nın ise kendisini bundan uzak tuttuğunu veya tereddüt ettiğini yayınlıyor! 09.03.2011 tarihinde Fransa, Libya Ulusal Geçiş Konseyi'ni tanıdığını açıkladı ve Avrupa Birliği'ni de tanımaya çağırdı. Avrupa Birliği bugün, 11.03.2011 tarihinde Brüksel'deki olağanüstü toplantısında Ulusal Konseyi tanımaya yaklaştı; onu resmi bir muhatap taraf olarak kabul etti ve Kaddafi'den derhal istifa etmesini talep etti... Aynı zamanda Amerika, Avrupa kadar hevesli görünmüyor. Oysa olanların, Amerika için İngiliz nüfuzunun yerine geçmek üzere kendi lehine kullanacağı bir fırsat olması beklenirdi... Neden Avrupa müdahale konusunda Amerika'dan daha fazla heves gösteriyor?
4- Peki ya "devrimciler"? Silahlarla donatılmış ve gizli değil, alenen cani ve habis bir yaklaşım sergileyen, Libya'yı yanan bir ateş yapacağını ilan eden Libya tağutuna karşı direnebilirler mi?
Bu konuların açıklığa kavuşturulmasını rica ediyoruz, Allah sizi hayırla mükafatlandırsın.
Cevap:
1- Tunus, Mısır, hatta Libya ve Yemen'deki olayların kendiliğinden başladığı doğrudur... Bu olayların, insanlardaki yöneticilere karşı olan korku duvarını yıkması ve İslami duyguların hakim olması bakımından olumlu bir etkisi olmuştur. İnsanlar, yöneticilerin baskısından korkmadan hareket etmekte ve tekbir getirmektedirler; halkı harekete geçirmek açısından bunun faydaları vardır... Bu nedenle, bu yönüyle olaylar güzel ve mübarektir.
Diğer taraftan, bu hareketler duygusal olarak genel sloganlarla başlamıştır. Bu tür hareketlerin, ülkedeki nüfuz sahibi uluslararası güçler ve onların uşakları tarafından sızılması (penetre edilmesi) kolaydır. Bu sebeple Tunus'taki Avrupalı güçler (İngiltere ve Fransa), ayaklananların arasına sızan eğitimli ajanları vasıtasıyla bu hareketlere sızmayı başarmışlardır. Böylece rejimin temel yapısını ve söz konusu güçlerin nüfuzunun devamlılığını, bir nevi "estetik cerrahi" ile korumayı başarmışlardır...
Aynı durum Mısır'da da gerçekleşmiştir; tek fark, orada ayaklananların arasına kendi uşakları vasıtasıyla sızan tarafın Amerika olmasıdır...
Bu mesele, her şuurlu ve ihlaslı kişi tarafından idrak edilmekteydi: Bu hareketler duygusaldır ve uluslararası güçler ile uşaklarının bunlara sızması kolaydır. Bu nedenle, bu ihlaslı güçler (Hizb-ut Tahrir), olan bitenler hakkında onları bilinçlendirmek ve aydınlatmak, dökülen kanlarını boşa çıkarmamaları için onları teşvik etmek ve ayaklanmalarının taleplerini uğruna tekbir ve tehlil getirdikleri dinlerinin hükümlerine uygun hale getirmeleri için ayaklananlarla olan temaslarını yoğunlaştırdılar...
Ayaklananlara yönelik bu ciddi, samimi ve yoğun çabalara rağmen, diğer güçler kendi yandaşlarını ve imkanlarını seferber ederek ayaklananlar üzerinde öyle bir etki kurdular ki; Mısır’daki Tahrir Meydanı’nda binlerce kişi cemaatle namaz kılıyor, tehlil ve tekbir getiriyor, coşkulu İslami duygular taşıyordu; ancak buna rağmen talepleri olarak İslam’ın hükmünü zikretmediler. Hatta Filistin’i gasp eden Yahudi varlığına karşı cihattan, dahası Camp David anlaşmasının iptalinden bile bahsetmediler!
Bu durum, doğru değişimin gerçekleştirilmesinin iki şeye bağlı olduğunu söyleyen hikmetli sözün doğruluğunu teyit etmektedir:
- Sadece genel bir kanaat değil, genel bir bilinçten doğan bir kamuoyu.
- Ve herhangi bir yardım değil, güç ehlinin nusreti.
Ayaklananlar bu iki hususta basiret sahibi değillerdi; bu yüzden sonuç, siyasi yapıyı değiştirmeksizin sadece estetik bir cerrahiden ibaret kaldı.
2- Tunus ve Mısır’da Bin Ali ve Mübarek’in sayılı günler içinde devrilmesi ile Libya ve Yemen’de olayların Tunus ve Mısır’dan daha uzun sürmesi arasındaki farka gelince: Bunun sebebi, Tunus ve Mısır’daki nüfuz sahibi uluslararası güçlerin her birinin kendi nüfuz alanında kontrolü elinde tutmaya devam etmesidir. Avrupa Tunus’ta dizginleri elinde tuttu ve meseleyi kademeli olarak, zamana yayarak yönetti... Halk ne zaman feryat etse onlara bir yüz değiştirdiler, ancak kapitalist laik sistemin yapısı değişmeden aynı kaldı. Aynı şekilde Mısır’da da Amerika, önceki dönemde ve mevcut dönemde siyasi güçlerle temas kurmada tek eldi ve meseleyi benzer şekilde kademeli olarak yönetti; ayaklananlar ne zaman feryat etse onlara bir yüzü başka bir yüzle değiştirdiler!
Böylece Bin Ali ve Mübarek’in sayılı günler içinde gidişini kolaylaştıran şey, sahadaki uluslararası oyuncunun tek olmasıydı: Tunus’ta Avrupa, Mısır’da Amerika... Bu iki oyuncu, ülkede onlarca yıl eski rejimin kucağında yetişmiş uşakları vasıtasıyla ayaklananların arasına sızmayı başardılar. Onların feryatlarından daha yüksek sesle bağırmayı, Tunus ve Mısır’daki zalim yöneticilerin dayattığı zulüm, baskı ve kısıtlamalara karşı ayaklananların gürültüsünden daha şiddetli taleplerde bulunmayı başardılar ve böylece ayaklananlara karşı hileyi pekiştirdiler!
Yani Tunus ve Mısır’da çatışan taraflar şunlardı:
Zulme karşı fıtri duygularla ayaklananlar...
Tunus’ta uşakları vasıtasıyla Avrupa ve Mısır’da yine uşakları vasıtasıyla Amerika...
Böylece özgürlük ve demokrasi adı altında, kapitalist laik rejimin yapısını korumayı başardılar. Bu, daha sonra ortaya çıkacak olan ancak iş işten geçtikten sonra anlaşılacak bir estetik operasyondu!
Libya ve Yemen'de ise durum farklıdır. Avrupa, Amerika’nın ne Libya’ya ne de Yemen’e müdahale etmesini engelleyemedi. Sahne her iki ülkede de Avrupa’ya has kalmadı ki olayları istediği gibi kontrol edebilsin. Başlangıçta yapmaya çalıştığı gibi, insanları şekli bir değişiklikle razı edip kendi iki uşağını (Libya’da Kaddafi, Yemen’de Ali Salih) ikna edici girişimlerde bulunarak yerinde tutmaya çalıştı. Onlara bu konuda fırsat da verdi; ta ki onların çokça kan döküp katliamlar yapsalar bile kendi çıkarlarını gerçekleştirmeye devam etmede başarısız oldukları netleşene kadar. Her iki ülkedeki etki güçleri çöktü, yani rollerini tükettiler. Bu yüzden Avrupa şimdi Libya ve Yemen’de oluşturduğu siyasi sınıftan alternatifler üretmeye çalışıyor. Ancak bu durum onun için Tunus’taki kadar kolay olmadı; çünkü karşısında Libya ve Yemen’e ciddi ve azimli bir şekilde göz diken başka bir sömürgeci devlet (Amerika) vardı... Böylece sahne ona has kalmadı, aksi takdirde Tunus’ta olduğu gibi meseleyi kolayca çözerdi. Aksine Amerika, ilk günlerden itibaren ya gün ışığında ya da perde arkasından temaslarla devreye girdi... Yani her iki ülkedeki çatışan taraflar üç taneydi:
Zulme karşı fıtri duygularla kendiliğinden ayaklananlar...
Libya’da İngiltere ve Fransa, Yemen’de İngiltere olmak üzere; yüzleri değiştirerek eski nüfuzunu korumaya çalışan Avrupa...
Ve her iki ülkede de nüfuzunun etkili olmasını isteyen Amerika...
Bu iki uluslararası taraf, temaslarında ve medyalarında sanki yöneticilere, tağutlara ve müstebitlere karşıymış gibi görünmeye çalıştılar. Sanki Avrupa ve Amerika daha önce bu yöneticilerin istibdadından gafletteymiş gibi davrandılar! Oysa bu sömürgeci kâfir devletler, kendi çıkarlarını gerçekleştirdikleri sürece Müslümanların topraklarındaki o zalim tağut yöneticilerin arkasındaki asıl güçtür. Roller tükendiğinde ise onları kapı dışarı ederler ve onlarınkinden daha az siyah yüzler aramaya başlarlar!
Yani Libya ve Yemen’de uluslararası bir çatışmanın varlığı, buralardaki hareketlerin Tunus ve Mısır’dakinden daha uzun sürmesine neden olmuştur ve olmaktadır.
3- Müdahale konusuna gelince; Amerika, olayların başlangıcında 17.02.2011’den itibaren müdahale ve uçuşa yasak bölge konusuyla ilgilendiğini gösterdi ve gemilerini Libya kıyılarına yakınlaştırdı... Her zamanki gibi yasak bölgesini tek başına domine etmek ve bu meseleyi sanki "devrimcileri" koruyormuş gibi kullanarak Libya’da Kaddafi’ye alternatif üretmek için girmek istiyordu; böylece kendi nüfuzu İngiliz nüfuzunun yerini alacaktı...
Ancak İngiltere’nin harekete geçmesi gecikmedi; uçaklarını Kıbrıs’a gönderdi, ardından Fransa ile dayanışma içinde yasak bölge konusunda aktifleşti. Hatta Bingazi’deki Geçiş Konseyi’ne bir heyet gönderdi ki konsey onları geri çevirdi.
Avrupa'nın müdahalesi Amerika'nınkinden farklıdır. İngiltere’nin Libya’daki nüfuzu sırasında oluşturduğu bir siyasi sınıfı vardır. Kaddafi ve takipçileri, iktidarı boyunca İngiliz çıkarlarına hizmet etmiştir. O düştüğünde veya düşmeye yaklaştığında, İngiltere için önemli olan, uçuşa yasak bölge bahanesiyle Libya'daki uşaklarının yanında yer almak ve Kaddafi’ye alternatif üretme sürecindeki siyasi durumu yönetmektir. Bu nedenle, herhangi bir uygun "yasal" yöntemle müdahalesi, onu Libya’daki uşaklarına yakınlaştırmakta; böylece halk nezdinde yüzü kapkara olan Kaddafi’nin yerine daha az siyah bir yüze sahip olanı getirmeyi hedeflemektedir! Bu şekilde askeri müdahalesi, Libya’daki takipçileriyle yürüttüğü siyasi çalışma için bir kılıf olmaktadır. Bu durum, İngiltere ve Fransa’nın uçuşa yasak bölge konusundaki faaliyetlerini ve Avrupa Birliği’nin bugünkü (11.03.2011) olağanüstü toplantısındaki kararlarını açıklamaktadır.
Diğer Avrupa devletlerinin (Fransa, İtalya...) büyük ekonomik çıkarları olduğu bilinmektedir; çıkarlarını korumak için müdahale etmek onların yararınadır ve İngiltere, Amerika karşısında orada onlarla güç kazanmaktadır... İngiltere, Kaddafi’nin düşmesi durumunda yönetimi devralmaları için içerideki ve dışarıdaki uşakları vasıtasıyla hazırlık yapmaya başladı; Libya’da halkın önünde yüzlerini değiştirebilecek siyasetçilere sahiptir.
Amerika’ya gelince; Kaddafi onunla birlikte yürüyecek bir siyasi sınıf bırakmadı. Bu yüzden Amerika, askeri müdahaleden önce kendine bağlı takipçilerin varlığını garanti altına almak istiyor.
Buna binaen Amerika, devrimciler kendisini (Amerika’yı) Kaddafi’nin ateşinden kurtaracak tek güç olarak algılayana kadar müdahaleyi geciktiriyor. Öyle ki ona yalvarsınlar, hatta müdahale etmesi için yalvarmayı artırsınlar istiyor. Özellikle Amerika, kendisi olmadan uçuşa yasak bölgenin sorunu çözmeyeceğini biliyor.
Dolayısıyla Amerika müdahale etmek istemediği için değil, müdahale ettiğinde kendine bağlı uşakların varlığını garanti altına almak için oyalıyor. Yani müdahaleye girişmeden önce, müdahalenin yüklerine değecek sonuçları garanti altına almak istiyor. Amerika’nın müdahalesi büyük yükler demektir:
Amerika üçüncü bir savaşı yürütecek güçte değildir; hâlâ Afganistan ve Pakistan’da savaşmakta, Irak’taki durumu henüz sonlandırmamıştır. Bunun yanı sıra, her ne kadar verilen teminatlar ve raporlar doğru kabul edilmese de henüz iyileşemediği bir mali kriz içerisindedir. Hillary Clinton, ABD Temsilciler Meclisi’ndeki konuşmasında buna işaret ederek Dışişleri Bakanlığı bütçesinin yarıya indirilmesinden şikayet etmiş ve bunu "zor zamanlar için yetersiz bir bütçe" olarak nitelendirmiştir. ABD Savunma Bakanı Robert Gates ise şunu belirtmiştir: "Askeri önlemlerin, çok dikkatli incelenmesi gereken dolaylı sonuçları olabilir." (Washington Post 02.03.2011). Amerika’nın doğrudan üçüncü bir savaşa bulaşması, diğer bölgelerde ve kendi içinde yaşadığı sıkıntılar gölgesinde yüklerini artıracak ve onu tüketecektir. Bu yüzden Gates, 01.03.2011’de "Kearsarge" ve "Ponce" adlı iki savaş gemisine Libya kıyılarına yaklaşma emri vermesini, insani yardım sağlamak gerekçesiyle savundu. Amerika kuvvetlerini insani bir görev bahanesiyle gönderiyor! İşte böyle...! Oysa gerçek, bu gemilerin askeri görevlerde durumu izlemesi ve gerekirse yakından müdahale etmesi, Kaddafi rejimini korkutması ve Libya’ya saldırı düzenleyerek en kötü ihtimallere hazırlanmasıdır.
Tüm bunlarla birlikte Amerika, ayaklananlar ve devrimcilerle temas kurmaya çalışmaktadır; Clinton bunu açıklamıştır. Ayrıca Kahire’ye yapacağı ziyarette başka temaslarda bulunacağını da ilan etmiştir. Doğrudan müdahale etmeksizin onları desteklemeye çalışarak içerideki liderleri kazanmak suretiyle bir nüfuz elde etmeye çabalıyor. Dışarıdan Kaddafi’yi sıkıştırıyor; ta ki bazı liderleri kazandığında veya kendine çektiğinde ve Libya içinde uygun bir sızma gerçekleştirdiğinden emin olduğunda, o zaman askeri müdahalesinin yüklerini üstlenmeye değecek bir bedel bulmuş olacaktır.
Amerika’nın müdahalesini veya devrimcilerle ilişkisini ilan etmekte yavaş davranmasının sebepleri bunlardır; yani Libya içinde etkili bir siyasi sızmayı garanti altına almayı beklemektedir. Görünen o ki Amerika bu yolda ilerliyor ve sona yaklaşıyor...
4- "Devrimcilerin" direnişine gelince; suçlu Kaddafi karşısındaki sebatları ortadadır. Bunun delili, Kaddafi’nin ağır silahlarına karşı koyma konusundaki ısrarları ve korkusuzluklarıdır. Korku duvarını yıktılar, silaha sarıldılar, ordudan bazı güçler onlara katıldı, birçok bölgeyi kontrol altına aldılar ve birçok kabile onlara dahil oldu. Yeni duruma alıştılar ve İslami duyguları alevlenmiş durumda... Tüm bunlar, Kaddafi’nin paralı askerlerine karşı büyük kahramanlıklarla atılmalarını sağlıyor...
Ancak ellerindeki imkanlar ile Libya tağutunun sahip oldukları arasındaki silah farkı çok ama çok büyüktür. Kaddafi, "yakılmış toprak" taktiğiyle devrimcilerin üzerine ateş yağdırıyor... Sömürgeci güçler, Avrupa ve Amerika, Kaddafi’nin silah üstünlüğünü kullanarak devrimcilere yardım ediyormuş gibi görünüyorlar. Sömürgeci güçlerin, Kaddafi’nin işlediği kanlı katliamları durdurmak için "insani" dedikleri bir müdahale bahanesi bulmalarından korkulmaktadır...
Asıl üzücü, hatta utanç verici olan ise, Libya’daki kanlı katliamlara komşu olan Arap yöneticilerin parmaklarını bile kıpırdatmamalarıdır. Orduları kışlalarında çakılı kalmış durumdadır; onları sadece kendi halklarını öldürmek için çıkarırlar. Libya’daki mazlum kardeşlerine yardım etmek için ise harekete geçirmezler. Aksine onlar sağır, dilsiz ve kördürler, akıl etmezler...
Korkulan husus budur: Sömürgeci kâfirlerin, Libya tağutunun işlediği kanlı katliamları istismar etmesi. Böylece bu sömürgeciler, Libya’ya askeri müdahale için bir yol bulacaklardır; nitekim devam eden vahşi katliamlar sonucunda onları buna çağıran Arap veya Libyalı taraflar eksik olmayacaktır. Arap Birliği Genel Sekreteri de bu duruma imada bulunmuştur.
Bu endişeye bir başkası daha eklenmektedir: Kaddafi rejimi düştüğünde İngiltere’nin kendi uşaklarını ayaklanmanın dizginlerini ele geçirecek şekilde konumlandırmaya çalışması; aynı şekilde Amerika’nın da eğer uşaklar bulabilir ve yeni vicdanlar satın alabilirse dizginleri ele geçirme çabasıdır. Durum şu ana kadar ne ihlaslılar için, ne İngiliz uşağı Kaddafi rejimi için, ne onun yerine geçecek İngiliz uşakları için, ne de Amerikan uşakları için kesinleşmiş değildir. Ayaklanma galip gelip Kaddafi’yi devirse bile, sömürgeci devletlerin müdahaleleri, gizli rekabetleri ve halk arasında dizginleri ele geçirmeye çalışan uşaklarının varlığı nedeniyle durum kısa sürede netleşmeyecektir. Libya halkını bu durumdan kurtaracak tek şey; İslam'ı devlette, toplumda ve tüm işlerde açık ve net bir şekilde hayat nizamı olarak benimsemektir... Ortaya atılan "ulusal slogan" altında ise her gelen bu çatının altına girecek ve her taraf dizginleri ele alıp insanları yönetmeye çalışacaktır. Sonuçta dökülen temiz kanlar, gölgesinde huzur ve emniyet içinde yaşanacak adil bir hüküm (İslam) tesis edilmeden heba olup gidecektir.
Komşu yöneticilerin onları yalnız bırakması, sömürgeci kâfirlerin Müslüman beldeleri üzerindeki pususu ve Libya tağutunun eliyle gerçekleştirilen kanlı katliamların dehşeti nedeniyle Libya’daki Müslümanlar için korktuğumuz husus budur...
Ümmetin üzerine düşen görev, yöneticilerine, özellikle de Mısır, Cezayir ve Tunus gibi Libya’ya komşu olanlara baskı yaparak tağutun elini tutmalarını sağlamaktır. Ordular o tağutu yerle bir etmeli ki o, yardımcıları ve paralı askerleri yaptıklarının vebalini tatsınlar: Dünyada rüsvalık azabını, ahirette ise cehennem azabını. Bu ise Allah’a hiç de güç değildir.