Soru:
Türkiye'de protestolar hâlâ devam ediyor, ancak 31 Mayıs 2013'te Taksim Gezi Parkı'nda, hükümetin Osmanlı dönemine ait bir kışlayı ticari ve yerleşim alanına dönüştürme planları doğrultusunda ağaçların sökülmesini protesto etmek amacıyla başlamasındaki ilk günkü ivmesinde değil. Protestolar ertesi gün en az 67 şehre yayıldı. Protestoları sona erdirmek isteyen güvenlik güçleri ile protestocular arasında çatışmalar yaşandı; birçok kişi öldü, yüzlerce protestocu ve polis yaralandı, yüzlerce kişi gözaltına alındı ve kışkırtıcıları bulma gerekçesiyle gözaltılar bugün de devam ediyor. Bu protestoların nedenleri nelerdir, arkasında kimler var ve neyi hedefliyorlar?
Ayrıca dikkat çekici bir husus da protestocuların Cumhurbaşkanı Abdullah Gül'e karşı yumuşak, Erdoğan'a karşı ise sert bir tutum sergilemeleridir; öyle ki protestocular Abdullah Gül'den Erdoğan'dan olduğundan daha fazla razı görünmektedirler. Bu durum, Amerika'nın protestocuların öfkesini dindirmek için ülke yönetiminde Abdullah Gül'ü Erdoğan'ın önüne geçirmeye yöneldiği anlamına mı geliyor? Gelecekte böyle bir şey bekleniyor mu?
Cevap:
Cevabın netleşmesi için aşağıdaki hususları gözden geçireceğiz:
1- Türkiye Başbakanı Erdoğan, bu olayları ateşlemekle iç ve dış güçleri ve uluslararası medyayı suçladı. Protestocuların gösterilerine karşılık halkın kendisine verdiği desteği göstermek amacıyla 17 Haziran 2013'te İstanbul Kazlıçeşme meydanında yüz binlerce taraftarını topladı. Avrupa Birliği'ne olaylar karşısındaki tutumu nedeniyle saldırdı. Açıklamalarında sinirli ve gergindi; alaycı ve saldırgan bir üslup kullanarak protestocuları bir avuç çapulcu ve ayak takımı olarak nitelendirdi. Onların "faiz lobisinden" emir aldıklarını, dış güçlerin elinde kullanılan birer araç olduklarını ve buna benzer tepkiyi artıran, kendisine karşı öfkeyi körükleyen suçlamalarda bulundu. Böyle bir durumun yaşanacağını tahmin etmiyordu; olaylar onun için sürpriz oldu ve Arap ülkelerindeki ayaklanmalara benzemesinden korktu. Bu durum hem onun itibarını hem de Amerika'nın onun üzerinden Arap dünyasına pazarladığı laik demokratik modelin itibarını sarstı.
2- Başbakan Yardımcısı Bekir Bozdağ da protestoculara ve siyasi muhalefet güçlerine saldırarak şu suçlamalarda bulundu: "Gezi Parkı protestolarına katılanlar, 2007'deki protestolara katılan ve 'orduyu göreve' yani darbe yapmaya çağıran kişilerle aynıdır. Bunların çoğu CHP, BDP ve PKK mensubudur ve sol maskesi kullanmaktadırlar." Protestoların halkçı bir hareket olduğunu reddetti ve arkasında iç ve dış güçlerin olduğunu belirtti. Kapitalizme karşı olduklarını söyleyip nasıl küresel sermaye kuruluşlarından fonlandıklarını ve onlar hesabına çalıştıklarını sordu. Ayrıca Alevilere kendi hükümetleri döneminde ilk kez resmi olarak hitap edildiğini, dini tezahürlerinin ve cemevlerinin (Kemalist) devrim kanunlarının uygulanması nedeniyle CHP döneminde yasak olduğunu hatırlattı. (Radikal, 21.06.2013) Bozdağ, bu protestolara katılanların 2007 protestolarına katılanlar olduğunu belirtmiş ancak bunun önceden bilinçli bir planlama ile yapıldığını söylememiştir. Sol, liberal ve sosyalist eğilimli tüm muhalefet partilerini suçlamaktaki amacı, onları resmi siyasi muhalefetle sınırlandırmak ve halkçı karakterinden uzaklaştırmaktır. İçişleri Bakanı Muammer Güler ise şunları söyledi: "İş bırakma ve grev gibi yasadışı eylemlerle insanları sokağa dökme iradesi var. Gösterilere devam etme ısrarını anlamak imkansızdır." (AFP, 17.06.2013) Bu açıklama, yüz binlerce üyesi olan iki büyük işçi ve memur sendikası konfederasyonunun, polisin göstericilere yönelik şiddetini kınamak için Türkiye genelinde genel grev çağrısı yapmasının ardından geldi. Yani İçişleri Bakanı, olayların belirli hedefler için kullanılmak üzere devam etmesini isteyen güçler olduğunu düşünmektedir.
3- Hükümetin olayların gelişiminden ciddi şekilde korktuğu görülmektedir. Bu durum Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç'ı şu açıklamayı yapmaya mecbur bırakmıştır: "Polis protestoları bitirmek için tüm gücünü kullanacaktır, eğer bu yeterli olmazsa şehirlerde Türk Silahlı Kuvvetleri'ni bile kullanabiliriz." (Reuters, 17.06.2013) Aynı zamanda Erdoğan protestocuları tehdit ederek şöyle dedi: "Sabrımız tükenmeye başladı, sizi son kez uyarıyorum." (TRT, 13.06.2013) Hürriyet gazetesinin 21.06.2013 tarihli haberine göre, Başbakan Erdoğan Cumhurbaşkanı Abdullah Gül ile görüştü, ardından MİT Müsteşarı Hakan Fidan ile bir araya geldi ve son olarak Genelkurmay Başkanı Necdet Özel ile acil bir toplantı yaptı. Tüm bu görüşmeler 21.06.2013 tarihinde gerçekleşti ve toplantılarda protestolar konusu ele alındı. Bu durum, olayların nihai olarak çözülmemesi durumunda uzun vadeli olumsuz sonuçlarından korktuğunu göstermektedir. Olayların üzerinden üç hafta geçmesine rağmen tamamen durmamıştır ve 25.06.2013'te Milli Güvenlik Kurulu protestolarla mücadeleyi görüşmek üzere toplanacaktır.
4- Buna rağmen Cumhurbaşkanı Abdullah Gül'ün tutumu yumuşaktı ve anlayış gösteriyordu, bu da ona destek kazandırdı. Abdullah Gül, "demokrasiyi" övüp "toplumun en büyük zenginliği" olarak nitelendirdikten sonra Taksim olaylarından duyduğu üzüntüyü dile getirerek şöyle dedi: "Olaylar kaygı verici bir noktaya ulaştı. Hepimizin olgunluk göstermesi gerekir ki bu kaygı verici protestolar yatışsın." Ayrıca "Bu sabah Başbakan ve diğer hükümet ve devlet yetkilileriyle bir araya geldim, olayların bize yakışan bir üslupla yatıştırılması için konuyu mütalaa ettim" dedi. (Star gazetesi, 01.06.2013) Bu açıklamasında hükümeti ve Başbakanı kastetmektedir. Yani hükümeti ve Başbakanı, protestoların yatışması için olgun davranmaya davet etmektedir. Erdoğan'ın bu olaylardan sonra, aralarında son dönemde görülen soğukluğun ardından Cumhurbaşkanı'na yakınlaşmaya çalıştığı gözlemlendi. 21.06.2013'te Kayseri ziyaretinde partisi büyük bir miting düzenlediğinde, halkın desteğini tazelemek için halkı överek "Kayseri kardeşim Abdullah Gül'ün memleketidir" dedi. Bu, açıklamaları Erdoğan'ın açıklamalarının tersi yönde olan Abdullah Gül ile bir uzlaşma çabası olarak yorumlandı.
5- CHP'nin tutumuna gelince; olaylarla ilgisi olmadığını açıkladı. CHP Milletvekili Erdal Aksünger şunu vurguladı: "Partimiz bu gösterileri organize etmiyor, aksine Türk gençliği Erdoğan'ın kişisel özgürlüklerine müdahale eden kararlarından yorulduğu için bu çağrıyı yapıyor." (Sky News Arabia, 04.06.2013) CHP protestoları sahiplenmedi, onlara liderlik etmeye çalışmadı ve yetkililerinin açıkladığı gibi şiddetten sorumlu tutulma korkusuyla bayraklarının açılmasını engelledi. Ancak bir muhalefet partisi olarak olayları kendi lehine kullanmaya çalıştı.
6- Amerikan tutumu: ABD Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Jen Psaki şunları söyledi: "Türkiye'de istikrar, güvenlik ve refahı sağlamanın en iyi yolu, bu kişilerin kullandığı görülen ifade, toplantı ve dernek kurma özgürlüklerini desteklemektir." Ayrıca protestolarda yaralananlar için endişesini dile getirdi. (Al Jazeera, 01.06.2013) ABD'nin Ankara Büyükelçisi Francis Ricciardone, AK Parti Genel Merkezi'ni ziyaret ettikten sonra şunları söyledi: "Türkiye, zor zamanlarda ve kriz durumlarında bile ABD'nin dostu ve müttefikidir. Türkiye ile ABD arasında demokratik ilkeler açısından bir fark yoktur." (Milliyet, 20.06.2013) Burada Amerikalılar, fikirlerini ifade etmek isteyenlerin ifade ve dernek kurma özgürlüğünü desteklediklerini iddia ederken Erdoğan'a olan desteklerini de gösterdiler. Ancak Amerikan Christian Science Monitor gazetesi 04.06.2013'te olaylarla ilgili şu yorumu yaptı: "Türkiye'de Recep Tayyip Erdoğan'ın İslamcı eğilimli partisinin artan otoriter yönetimine karşı düzenlenen barışçıl protestolar bir devrim değil, düzeltici bir protestodur ve demokrasiyi kurtarmak için lidersiz, cesur bir ayaklanmayı ifade etmektedir." Amerikalılar, Türkiye'de meydana gelen herhangi bir hareketi, diğer dünya ülkelerinde yaptıkları gibi kendi kontrollerinden çıkmaması için kontrol altına almak istediler. Bu nedenle herhangi bir demokratik hareketi sahiplenirler ve dünya liderliklerini kanıtlamak ve durumun kontrollerinden çıkmasını engellemek için kendi ajanları olsa bile buna uymayanları eleştirirler; böylece her türlü muhalefeti kontrol altına almaya çalışırlar. Özellikle Türkiye'de Amerikan politikasını destekleyen ve önceden Erdoğan destekçisi olan bazı yazar ve gazeteciler bir süredir onu eleştirmeye ve "diktatör" olarak nitelendirmeye başlamışlardır.
7- Avrupa tutumuna gelince; başta İngiltere ve resmi yayın organı BBC (Erdoğan onu ismen eleştirmiştir) olmak üzere istisnasız tüm Avrupa ülkeleri ve dış politika haberleriyle ilgisi olmayan yerel medya organları bile olayları ilgiyle takip etti ve Erdoğan ile hükümetine karşı, protestocuların yanında bir tutum sergiledi. Brüksel'deki AB ülkeleri, "barışçıl ve meşru şekilde gösteri yapan kişilere karşı polisin aşırı şiddetinden ve sert müdahalesinden derin endişe duyduklarını" belirterek Türkiye'yi barışçıl göstericilere karşı sert önlemler almaması konusunda uyardı. (Dünya Bülteni, 20.06.2013) Dışişleri Bakanı Davutoğlu, Avrupa ülkelerinin bildirisini eleştirerek "Bize iletildiğinde derhal reddedeceğiz" dedi. (Aynı kaynak). 21.06.2013'te Almanya, polisin protestoculara yönelik baskısı hakkında açıklama istemek üzere Türkiye'nin Berlin Büyükelçisi'ni çağırdı; bu, Almanya'nın Türk hükümeti karşısında protestocuların yanında yer aldığının diplomatik bir ifadesidir. Almanya Başbakanı bu baskıyı çok sert olarak nitelendirdi, Türkiye de buna tepki olarak Almanya'nın Ankara Büyükelçisi'ni çağırdı. Almanya ve Hollanda, bu baskı nedeniyle Türkiye'nin AB müzakerelerinde yeni bir fasıl açılmasına karşı çıktı ve Almanya'da Aleviler tarafından düzenlenen gösterilere izin verdi. Bu durum, Avrupa'nın Türkiye'nin Amerikan politikasına bağlılığı nedeniyle olayları ve Alevileri Türkiye'ye karşı kullanmak istediğini, Türkiye'nin AB üyeliğini reddetmesini gerekçelendirmek ve önüne yeni engeller koymak istediğini göstermektedir.
8- Aleviler olarak adlandırılanların konusu da gündeme geldi; bunların çoğu sol, komünist, liberal, demokrat veya Kemalist örgütlerde, ayrıca şu anda başında onlardan birinin bulunduğu Kemalist CHP'de yer almaktadırlar. Yani İslam karşıtı her harekete dahil olmakta ve İslam veya Osmanlı Devleti ile ilgili her şeyi protesto etmek için fırsat kollamaktadırlar. Hükümetin Boğaz'da inşa ettiği üçüncü asma köprüye "Yavuz Sultan Selim" isminin verilmesine, bu padişahın İslam Devleti'ne isyan etmek istediklerinde kendilerine zulmettiği gerekçesiyle karşı çıkmaktadırlar. Cumhurbaşkanı Abdullah Gül buna işaret ederek "İstanbul'daki üçüncü köprüye Sultan Selim isminin verilmesine karşı bazı hassasiyetler gördüğünü" belirtti ve "Gelecekteki bazı projelere Alevi toplumunun önde gelen isimlerinden Pir Sultan Abdal ve Hacı Bektaş Veli'nin isimlerinin verileceğini" ifade etti. (Cihan Haber Ajansı, 19.06.2013) Böylece protesto hareketlerine karşı yumuşak bir tavır sergilemeye çalıştı.
9- Bazıları olayları kışkırtmada parmağı olduğu gerekçesiyle İran'ı suçladı ve devlet, olayları körüklemeye katılmakla suçlanan İranlıları araştırmaya başladı. İran'a muhalif Aleviler de mevcuttur; "Dünya Ehlibeyt Vakfı Başkanı" Özdemir Özdemir şu açıklamayı yaptı: "İran, özellikle son üç yıldır Türkiye'de Sünni-Alevi çatışması çıkarmak için çabalarını yoğunlaştırdı. Taksim gösterilerini bu senaryoyu gerçekleştirmeye yönelik olayların bir parçası olarak görüyorum. Tahran, yıkıcı planını İstanbul, Ankara ve İzmir'deki 4 Alevi derneği üzerinden yürütüyor." (Cihan Haber Ajansı, 20.06.2013) Erdoğan da Kayseri'deki konuşmasında taraftarlarına hitaben bu meseleye değindi: "Aleviler üzerinden tehlikeli bir oyun oynamak isteyenler var. CHP bu kirli oyunda başrolü oynuyor. CHP Genel Başkanı ve bu partiye mensup bazı milletvekilleri bu oyunda ana rolü üstleniyorlar. Aynı şekilde Türkiye dışındaki bazı odaklar da bu kirli oyunda rol alıyorlar." Ayrıca "Gezi Parkı olaylarını çözmek için vardığımız çözümü sabote etmek isteyenler var; olayları ateşlemek ve devam ettirmek, polise ateş açmak istiyorlar" dedi. CHP ve solculara hitaben, durumu provoke ettiklerini, terörist, aşırı ve yasadışı hareketleri takip ettiklerini söyledi. (Milliyet, 21.06.2013) Kendilerine "RedHack/Kızıl Hackerlar" adını veren bir sol örgüt, Twitter üzerinden atılan tweetlerin sorumluluğunu üstlendi. Polis 5 milyon tweetin gönderilmesini soruşturuyor. Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç buna yorum yaparak "Sosyal medya platformlarının suça ve şiddete teşvik için kullanıldığını ve caydırıcı önlemler alınacağını" söyledi. (UPI, 20.06.2013) İran'ın bu olayları kullanmakta bir çıkarı vardır; Alevilerle iletişim kurmakta ve onları kontrol altına almaya çalışmaktadır. Tıpkı diğer güçlerle iletişim kurup kendi çıkarlarını gerçekleştirmek için onları kendi tarafına çekmeye çalıştığı ve kendisine tabi olanlar ve destekçiler bulduğu gibi. Ancak bu, Türk hükümetini devirmek için ana bir rol üstlendiği veya ciddi bir iş yaptığı noktasına varmaz. Kaldı ki Türk hükümeti ile ilişkileri bozulmamış, ilişkiler hala devam etmekte ve kötü değildir; aralarındaki ticari ilişkiler güçlüdür. Ayrıca hem Türkiye hem de İran Amerikan yörüngesinde hareket etmektedir.
10- İslamcı kabul edilen ve Amerikan politikasını destekleyen bazı gruplardan Erdoğan'a yönelik eleştiriler geldi. Yazarları Erdoğan'ı kendine hayran olmakla suçlayarak nasihatlere, yani kendi gruplarına kulak vermesi ve kendisine fazla güvenmemesi gerektiğini söylediler; Abdullah Gül'ü ise mütevazı bir demokrat olarak övdüler. Görünen o ki bu gruplar, daha doğrusu Türk kamuoyunda bilinen belirli bir grup olan "Fethullah Gülen Cemaati", bu hükümet döneminde elde ettikleri büyük çıkarları korumak ve daha fazlasını elde etmek istiyorlar; meseleleri bundan başka bir şey değildir. İki yıl önce, 12 Haziran 2011 seçimlerinde aday listelerine kendilerine mensup veya yakın kişileri koymaya çalıştılar; bunu başaramayınca Erdoğan'ın politikasını eleştirmeye başladılar, hatta iktidar partisine olan desteklerini çekmekle tehdit ettiler. Erdoğan, onlara bağlı bazı emniyet yetkililerini görevden aldı. Çünkü bu grubun devlet kurumlarına daha fazla sızıp kontrol etmesini, dolayısıyla onların merhametine kalıp karşısında konumunun zayıflamasını ve onu yönetmeye başlamalarını istemedi; bu yüzden kanatlarını budamak istedi. Bu grup, çok sayıda ferdi barındırsa da siyasi bir ağırlığı olacak kadar büyük değildir; çünkü siyasi bir hareket değildir ve siyasi çalışma yürütmez. Ancak maddi menfaatler elde etmek, fertlerinin sayısını artırmak ve devlet kurumlarında mümkün olduğunca çok makama gelmek gibi kendi öz çıkarlarını gerçekleştirmek için siyasi çalışmayı ve partilere verdikleri desteği kullanırlar. Buna rağmen Erdoğan'ın partisi o seçimleri %50 oy oranıyla kazandı. Son olaylar yaşandığında bu grup ve lideri, Başbakan'a yönelik doğrudan ve dolaylı eleştirilerde bulundu; sanki intikam almak için fırsat kolluyorlardı. Erdoğan geçen ay ABD ziyareti sırasında gazetecilere yaptığı açıklamada, "Geçmişe dayanan kardeşlik ve dostluk ilişkileri hakkında yayılan olumsuz dedikoduları ortadan kaldırmak için Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç'ı ABD'de yaşayan bu grubun liderine görüşmek üzere gönderdiğini" söyledi. (Haber Aktüel, 19.05.2013) "Sayın Abdullah Gül, yeni bir anayasa yapılması konusundaki umudunu yitirdiğini söyledi, siz de umudunuzu yitirdiniz mi?" şeklindeki bir soruya ise şöyle cevap verdi: "Açıkça söyleyeyim, ben de umudumu yitiriyorum. Başkanlık sistemi konusunu tartışmaya açmak istiyoruz." Muhalefete saldırarak bu konuyu tartışmaktan kaçmakla suçladı ve "Bu sistemden neden korkuyorsunuz, tasfiye olacağınızı mı düşünüyorsunuz?" diye sordu. Şunu ekledi: "Eğer bu gerçekleşmezse anayasa taslağımız var ve 'C Planı'na başvururuz." Yani sadece kendi partisinin oylarıyla yetinip nisabı tamamlamak için bazı oylar aramak. Parlamentoda referanduma gitmek için 330 oya ihtiyacı olduğunu ancak partisinin 326 sandalyesi olduğunu belirtti. Oylamanın gizli yapılacak olması nedeniyle kendi üyelerinin buna oy vermemesinden korktuğunu ifade etti. Gerekli oy sayısını bulursa 2014 yılında üç seçime gideceğini söyledi: yerel seçimler, cumhurbaşkanlığı seçimi ve anayasa referandumu. Görünen o ki Amerika, başkanlık sistemiyle ilgili anayasa değişikliğine artık pek önem vermiyor; çünkü şu an hayal ettiği şeyi, yani cumhurbaşkanlığının, hükümetin, başbakanlığın ve yargının elinde olmasının yanı sıra ordu komutasını da kontrol altına almayı başardı. Bu nedenle bunu gerçekleştirmek için ağırlığını koymuyor ve ajanlarına bunun arkasında durmaları için baskı yapmıyor.
11- Tüm bunlardan anlaşılan odur ki, protestolar kendiliğinden patlak vermiş ve ardından Erdoğan'a muhalif olan ve farklı siyasi eğilimlere sahip olanlar tarafından kullanılmıştır. Dolayısıyla önceden planlanmış ve hazırlanmış olduğu görülmemektedir. Erdoğan'ı devirmek ve ondan intikam almak için fırsat kollayan birçok kişi vardır; özellikle de tasfiyelerden zarar gören ve birçoğu hapse atılan "İngilizlerin adamları". Bunun dışında, Erdoğan'ın İslamcı olduğu ve İslam'ı geri getirmek için çalıştığı yönünde bir vehme kapılan, onun laikliğini başa gelene kadar bir tür nifak ve takiye olarak gören laik eğilimli insanlar da vardır. Özellikle bu kişiler İslam'ı anlamamakta ve Erdoğan hükümetinin bazı dini tezahürlere izin vermesini iddialarının kanıtı saymaktadırlar; oysa Erdoğan'ın Hilafet ve İslam'ın hükmü için davet edenlerle savaştığını, dindarlığa ancak laikliğin izin verdiği ölçüde izin verdiğini fark etmemektedirler.
12- Bu protestoların sistemi değiştirecek bir devrime dönüşmesi uzak bir ihtimaldir; çünkü protestocular belirli bir eğilime sahip küçük bir kesime mensuptur. Halkın yarısı Erdoğan'ı destekliyor, muhalefetin yarısının ise protestocularla birlikte hareket etmesi beklenmiyor; çünkü onlar sola mensup değiller, aksine demokratların bölümlerine göre sağcı sayılan ve sola karşı olan bir muhalefettirler. Sol muhalefet partileri ise protestoları sahiplenmedi ve yönetmedi, sadece oy kazanmak için onları kullanmaya çalıştı. Dolayısıyla protestolar dar bir kesimle sınırlı kalmakta ve onu aşmamaktadır. Bu protestolar, özellikle Avrupa medyası ve takipçileri tarafından medya yoluyla büyütüldü. Avrupalıların buradaki amacı, Türkiye'nin AB üyeliğine karşı çıkışlarını gerekçelendirmek ve katılım sürecini engellemekti. Bunun yanı sıra İngilizler, Erdoğan'ın kendi ajanlarını tasfiye etmesi, onları hapse atması ve ordu yönetiminden uzaklaştırması nedeniyle onun konumunu sarsmak için bu tür hareketleri kullanmaya çalışmaktadırlar. Ne olursa olsun, bu olaylar ve Erdoğan hükümetinin bunlara karşı tutumu, Erdoğan'ın Amerika hesabına ve onu razı etmek için İslam'ın yönetime dönmesini engellemek amacıyla İslam dünyasına pazarladığı Türk laik demokratik modelinin itibarını sarsmıştır. Bu imajın sahte olduğu, bu laik demokratik sistemin aslında baskıcı bir sistem olduğu ve muhaliflerini ezmeye hazır olduğu ortaya çıkmıştır. Şunu da belirtmek gerekir ki, bu sistem, daveti fikri ve siyasi olarak taşıyan ve kesinlikle şiddete başvurmayan Hilafet ve Allah'ın hükmünün uygulanması davetçilerini ezmekte, onları hapse atmakta ve onlara sokaklarda ve meydanlarda şiddet uygulayanlara verdiğinden daha ağır cezalar vermektedir. Ancak yerel ve uluslararası medya, bunu öne çıkarmak çıkarlarına uygun olmadığı ve mesele İslam ile ilgili olduğu için buna karşı karartma politikası uygulamakta ve olaylara çifte standartla yaklaşmaktadır. Amerika'nın ise, oluşabilecek her türlü hareketi kontrol altına almak ve ülkedeki nüfuzunu korumak için bazı eleştiriler getirse de ondan vazgeçtiği görülmemekte, aksine ona olan desteğini göstermektedir.
14- Amerika'nın protestocuların öfkesini dindirmek için ülke yönetiminde Abdullah Gül'ü Erdoğan'ın önüne geçirmeye başladığı söylemine gelince; bu doğru değildir. Aksine Erdoğan, Amerika'nın çıkarlarını Gül'ün yapamayacağı bir güçle yerine getirmektedir. Her ikisi de Amerika'ya sadık olsa da Amerika her birini kendisi için uygun olan mevkide kullanmaktadır. Ayrıca Amerika'nın protesto meselelerini ele alma politikası, işler tamamen kontrolden çıkmadığı sürece "Amerikan küstahlığı" nedeniyle yumuşaklıktan ziyade sertliğe meyillidir; olaylar henüz bu duruma gelmemiştir. Dolayısıyla hem Erdoğan'ın hem de Abdullah Gül'ün konumu, en azından öngörülebilir gelecekte Amerika'nın çıkarları için hala en uygun olanıdır. Gelecekte ne beklendiğine gelince; Allah'ın izniyle gelişmeleri takip edeceğiz, eğer farklı etkisi olan yeni durumlar ortaya çıkarsa, o zaman her olay kendi şartları içinde değerlendirilir.
Allah Sübhânehu ve Teâlâ'dan Türkiye'de hakkı hakim kılmasını, batılı yok etmesini, dava taşıyıcılarına yardım etmesini ve ümmetin kalplerini onlarla ve onlar vasıtasıyla birleştirmesini niyaz ederiz. Öyle ki Hilafet yeniden doğsun ve doksan yılı aşkın bir süre önce veda ettiği ülkeye geri dönsün. İşte o zaman sömürgeci kâfirlerin nüfuzu sona erecek, o nüfuzun sona ermesiyle ajanları da bitecek ve "İslambol" yeniden Hilafet ile nimetlenecektir. Bu, Allah'a hiç de zor değildir.