Hizb ut-Tahrir Emiri Celil Âlim Ata bin Halil Ebu el-Raşta’nın Facebook Sayfasındaki Takipçilerinden Gelen Sorulara Verdiği Cevaplar Serisi "Fıkhi"
Soru Cevabı
Yeni Camii’ye
Soru:
Şahsiyet 1. Cilt sayfa 307’de delaletlerin asli delalet ve tabii delalet olarak ikiye ayrıldığı belirtiliyor... Ancak Şahsiyet 3. Cilt sayfa 129’da delaletlerin mantuk ve mefhum olarak ikiye ayrıldığı, mantukun iki kısım olduğu (mutabakat ve tazammun), mefhumun yani iltizam delaletinin ise çeşitli türleri olduğu ve bu türlerden birinin de işaret delaleti olduğu ifade ediliyor. İşaret delaleti açıklanırken verilen örnekler, Şahsiyet 1. Cilt’te bazılarına göre "tabii delalet" için verilen örneklerin aynısıdır. Bu durum, 1. Cilt ve 3. Cilt’teki taksimatlar arasında bir karışıklığa yol açtı. Acaba asli delalet "mantuk", tabii delalet ise "mefhum" mudur? Yoksa bu delalet taksimatlarının her birinin kullanıldığı ayrı bir yön mü vardır? Ve bu delaletlerin taksimatı aynı dönemlerde mi yoksa farklı dönemlerde mi yapılmıştır? Allah sizi hayırla mükafatlandırsın.
Cevap:
1- Sorduğunuz konu, İslami Şahsiyet kitabının 1. Cilt'inde, "Ümmetin Bugün Müfessirlere Olan İhtiyacı" babında (word dosyası sayfa 305-307), asli delalet ve tabii delalet kavramlarını tam olarak açıklamaktadır:
[Kur’an’ın kelimeleri açısından vakıasına baktığımızda, onda sözlük anlamı itibarıyla hem hakikat hem de mecaz olarak uygulanan kelimeler görürüz. Bazen sözlük ve mecazi anlam bir arada kalır ve kastedilen anlam her bir terkipten (cümle yapısından) karine yoluyla bilinir. Bazen sözlük anlamı unutulur ve sadece mecazi anlam kalır; böylece kastedilen sözlük anlamı değil, o mecazi anlam olur. Yine onda, mecazi anlamda kullanılmayıp sadece sözlük anlamının uygulandığı kelimeler de görürüz; zira onları sözlük anlamından çevirecek bir karine yoktur. Ayrıca hem sözlük anlamının hem de sözlük anlamından farklı olan yeni bir şer’i anlamın (ne şer’i hakikat ne de mecaz olarak) uygulandığı kelimeler de vardır ki bunlar farklı ayetlerde hem sözlük hem de şer’i anlamda kullanılırlar; hangisinin kastedildiğini ise ayetin terkibi belirler. Ya da sadece şer’i anlamda kullanılır, sözlük anlamında kullanılmazlar. Örneğin "karye" (köy/şehir) kelimesi sadece sözlük anlamında kullanılmıştır:
حَتَّى إِذَا أَتَيَا أَهْلَ قَرْيَةٍ اسْتَطْعَمَا أَهْلَهَا
"Nihayet bir köy halkına varıp onlardan yiyecek istediler." (el-Kehf [18]: 77)
أَخْرِجْنَا مِنْ هَذِهِ الْقَرْيَةِ
"Bizi bu köyden (şehirden) çıkar." (en-Nisâ [4]: 75)
Bu kelime mecazi anlamda da kullanılmıştır:
وَاسْأَلِ الْقَرْيَةَ الَّتِي كُنَّا فِيهَا
"İçinde bulunduğumuz köye (halkına) sor." (Yûsuf [12]: 82)
Köyün kendisine soru sorulmaz, kastedilen köy halkıdır ve bu anlam mecazidir. Yine Allah Teâlâ şöyle buyurur:
وَكَأَيِّن مِّن قَرْيَةٍ عَتَتْ عَنْ أَمْرِ رَبِّهَا
"Nice şehir (halkı) Rablerinin emrine karşı geldi..." (et-Talâk [65]: 8)
Burada da kastedilen köy halkıdır... Yine Allah Teâlâ’nın şu kavli gibi:
أَرَأَيْتَ الَّذِي يَنْهَى * عَبْداً إِذَا صَلَّى
"Namaz kılarken bir kulu engelleyeni gördün mü?" (el-Alak [96]: 9-10)
Burada kastedilen şer’i anlamdır (namazdır). Allah Teâlâ’nın şu kavlinde ise:
يُصَلُّونَ عَلَى النَّبِيِّ
"...Peygamber'e salât ederler." (el-Ahzâb [33]: 56)
Burada kastedilen sözlük anlamı olan "dua"dır. Yine şu ayetlerde olduğu gibi:
فَإِذَا قُضِيَتِ الصَّلَاةُ
"Namaz kılınınca..." (el-Cuma [62]: 10)
يَا بُنَيَّ أَقِمِ الصَّلَاةَ
"Yavrucuğum, namazı kıl." (Lokmân [31]: 17)
İçinde "salat" (namaz) kelimesi geçen tüm ayetlerde bu kelime sadece şer’i anlamında kullanılmıştır.
Bu durum kelimeler açısındandır. Terkipler (cümle yapıları) açısından ise; Arap dili, anlamlara delalet eden lafızlardan oluşur. Bu lafızları, terkipler içindeki varlıkları bakımından (ister terkipteki tekil anlamları, isterse cümlenin toplam anlamı olsun) incelediğimizde, iki bakış açısının dışına çıkmazlar. **Birincisi; mutlak anlamlara delalet eden mutlak lafızlar ve ifadeler olmaları yönünden bakılmasıdır ki bu, asli delalettir. İkincisi ise; mutlak lafız ve ifadelere hizmet eden anlamlara delalet eden lafızlar ve ifadeler olmaları yönünden bakılmasıdır ki bu da tabii delalettir.**...
İkinci kısıma, yani terkiplerin mutlak lafızlara hizmet eden anlamlara delalet eden ifadeler olmasına gelince; cümlede söylenen her haber, o haberle ilgili olarak cümlede kastedilenin açıklanmasını gerektirir. Cümle; haber veren, haber verilen ve haberin kendisi bakımından, bulunduğu hal ve sevk edildiği bağlam (mesak) çerçevesinde; açıklık, kapalılık, kısalık (icaz), uzunluk (itnab) gibi üslup türlerine göre o kastı yerine getirecek bir duruma konur. Eğer haber verilecek kişiye önem verilmiyorsa, başlangıçta "Zeyd kalktı" dersin. Eğer haber verilene önem veriliyorsa "Zeyd, o kalktı" dersin. Bir soruya cevap olarak veya soru sorulmuş gibi bir durumda "Şüphesiz Zeyd kalktı" dersin. İnkâr eden birine cevap olarak "Vallahi şüphesiz Zeyd kalktı" dersin. Zeyd'in kalkmasını bekleyen birine haber verirken "Zeyd kalktı bile" (kad kâme) dersin. Bunlar Arapça metinlerde dikkat edilmesi gereken hususlardır. Kur’an bu iki bakış açısını da tam olarak karşılamıştır. Onda mutlak anlamlara delalet eden mutlak lafızlar ve ifadeler geldiği gibi; belagatin çeşitli vecihleriyle mutlak anlamlara hizmet eden mukayyet lafızlar ve ifadeler de gelmiştir. Tabii delalet olan hizmetçi anlamların gözetildiği en harika yerlerden biri de Kur’an’da tek bir surede veya farklı surelerde tekrarlanan ayetler ve ayet parçalarıdır; aynı şekilde Kur’an’da tekrarlanan kıssalar ve cümleler, mahmulün mevzu üzerine takdim edilmesi, bağlama göre tek bir tür veya çeşitli türlerle yapılan tekitler, inkâri istifhamlar ve tabii delaletin en üst türlerini içeren diğer sanatlardır. Bir ayeti, ayet parçasını, cümleyi veya kıssayı bir surede belli bir bağlamda, başka bir surede başka bir şekilde, üçüncü bir yerde ise daha farklı bir şekilde görürsün... Haber'in Mübteda'dan önce gelmesi, haberin tekit edilmesi, normalde zikredilenlerin yerine bir kısmıyla yetinilmesi gibi asli durumundan çevrilmiş hiç bir ifade bulamazsın ki, arkasında ayetteki lafız ve ifadelerin içerdiği mutlak anlamlara hizmet eden bir belagat nüktesi olmasın.] (Alıntı bitti).
2- Gördüğün gibi asli delalet, mutlak anlamlara delalet eden mutlak lafızlar ve ifadeler olmaları yönünden bakılan delalettir; bu asli delalettir. Yani lafızların; takdim-tehir, itnab-icaz, hakikat-mecaz gibi dil üsluplarına göre olan delaletidir. Diğer bir ifadeyle bu, metnin mantukudur. Şahsiyet 3. Cilt sayfa 180'de belirtildiği gibi mantuk: (Hitabın hükme delaleti eğer lafızdan ise bu mantuk delaletidir, eğer lafızın delalet ettiği anlamdan ise bu mefhum delaletidir. Mantuk, lafızın telaffuz edildiği yerde kesin olarak delalet ettiği şeydir, yani arada bir vasıta veya ihtimal olmaksızın doğrudan lafızdan anlaşılandır... Allah Teâlâ’nın şu kavlinden anlaşılan Ramazan orucunun vücubiyeti gibi:
فَمَن شَهِدَ مِنكُمُ الشَّهْرَ فَلْيَصُمْهُ
"Sizden kim bu aya yetişirse onda oruç tutsun." (el-Bakara [2]: 185)
Bu, lafızın mantuku ile anlama delalet etmesidir ve buna lafzi delalet denir. Lafızın mutabakat veya tazammun yoluyla delalet ettiği şey mantuktur, sözün gelişinden (sevk-i kelam) anlaşılan değil. Çünkü lafız, tek başına delalet etmesi bakımından üç kısma ayrılır: Mutabakat, tazammun ve iltizam. Lafızın anlamının tamamına delalet etmesi mutabakattır ve mantuktandır. Lafızın isimlendirilenin bir kısmına delalet etmesi tazammundur ve o da mantuktandır. Eğer hitap hükme mantuku ile delalet ederse, öncelikle şer’i hakikate hamledilir. Nitekim Allah Resulü ﷺ şöyle buyurmuştur:
لَيْسَ مِنَ الْبِرِّ الصِّيَامُ فِي السَّFَرِ
"Yolculukta oruç tutmak birilikten (iyilikten) değildir." (Ahmed)
Burada sözlük anlamı değil, şer’i anlamdaki oruç kastedilir; çünkü Nebi ﷺ şer’i olanı açıklamak için gönderilmiştir. Eğer lafız şer’i hakikat değilse veya ona hamledilmesi mümkün değilse, Peygamber ﷺ döneminde mevcut olan örfi hakikate hamledilir; zira zihne ilk gelen odur ve şeriat yeminler gibi pek çok hükümde örfü dikkate almıştır. Şer’i hakikate ve Resul ﷺ dönemindeki örfi hakikate hamledilmesi imkânsız ise sözlük hakikatine (lugavi hakikat) hamledilir. Şer’i nasslar teşrii lafızlardır ve İslam şeriatını açıklamak için gelmişlerdir; dolayısıyla delaletlerinde asıl olan şer’i anlam, sonra örfi anlam, sonra lugavi anlamdır. Bu, şer’i ve örfi kullanımın lugavi olandan önce gelecek kadar çok olması durumundadır. Eğer böyle değilse, müşterek olur ve bir karine olmaksızın biri diğerine tercih edilemez. Eğer her üç hakikat de mümkün değilse, kelamın ihmal edilmemesi için mecazi anlama hamledilir...).
3- Böylece görüyorsun ki asli delalet, mantuk delaletidir ve her ikisi de lafızın delaleti anlamına gelir. Hitabın hükme delaleti lafızdan ise bu mantuktur. Asli delalet ise mutlak anlamlara delalet eden mutlak lafızlar ve ifadeler yönünden bakılan delalettir. Tabii delalet ise asli delalete hizmet eden, onu anlamın ve yapının güzelliğini ortaya koyan bedii bir üslup ile açıklayan delalettir. Yani mantukun hizmetçisidir; onu hakikat-mecaz, itnab-icaz, takdim-tehir vb. yönlerden açıklar ve beyan eder. Yani anlamı açıklayan ve onun (belagat yönünü ve mucizelik esasını) öne çıkaran her şeydir. *Bu demektir ki, tabii delalet mantukun bir açıklamasıdır, onun hükmünü pekiştirir ve başka bir hükmü beyan etmek için değildir. Asli delaletin yani mantukun anlamını açıklamak için onun hizmetçisidir, farklı bir hüküm icat etmek için değildir. Yani tabii delalet, ne mefhumdur ne de onun türlerinden biridir...* Mantuk, lafızın delaletinden anlaşılandır. Mefhum ise lafızın medlulünden yani lafızın anlamından anlaşılandır. Nitekim Allah Teâlâ’nın şu kavli gibi:
فَلاَ تَقُل لَّهُمَا أُفٍّ
"Onlara 'öf' bile deme." (el-İsrâ [17]: 23)
Lafzın delaleti onlara öf denilmemesidir ve bu mantuktur. Ancak lafızın medlulü, yani öf demenin yasaklanması, onlara vurulmamasının da gerektiğini anlatır. Dolayısıyla ayetin mefhumu "onlara vurma"dır. Anne ve babaya vurmanın haramlığı ayetin mefhumundan anlaşılmaktadır...).
4- Bilgi olarak belirtelim ki, mantuk ve mefhum üzerine usul âlimleri tarafından hicri 204’te vefat eden Şafii döneminden beri odaklanılmıştır. Cüveyni’nin el-Burhan’da dediği gibi bu konu, hicri beşinci yüzyılda özellikle Haremeyn İmamı Cüveyni (v. 478) ve Gazali’nin el-Mustasfa (v. 505) adlı eserlerinde zirveye ulaşmıştır. Gazali’nin el-Mustasfa’da söylediklerinden bir kısmını zikredelim:
- Sayfa 25’te: [Birinci Bölüm: Lafızların Anlamlara Delaleti Hakkında]
- Sayfa 246’da: [Beşincisi: Fahve’l-hitab ile anlaşılan mefhumdur; tıpkı öf demenin yasaklanmasından babaya vurmanın haramlığının anlaşılması gibi. Bu, lafza dayanmasa bile nas gibi kesindir...]
Ardından usul âlimleri bu yolu takip etmiştir; İbnü’l-Arabi (v. 543) el-Mahsul, Razi (v. 606) el-Mahsul, İbn Kudame (v. 620) Ravdatu’n-Nazır, Âmidi (v. 631) el-İhkâm... ve sonraki usul âlimleri.
5- Daha sonra delaletlerin asli ve tabii olarak taksim edilmesi gündeme gelmiştir. Bu konuya en çok odaklanan ve açıklayan kişi İmam Şatibi (v. 790) olmuştur. el-Muvafakat kitabının birinci cildinde "Arapça Anlamların Türleri ve Mertebeleri" babında (sayfa 51-52) şöyle der:
[(3) Arapça Anlamların Türleri ve Mertebeleri... Arapların hitabındaki adetlerindendir ki -Şatibi'nin belirttiği gibi- dilin iki delaleti vardır: Birincisi: Mutlak anlamlara delalet eden mutlak lafızlar ve ifadeler olması yönündendir. Bu asli delalettir ve tüm diller bu konuda ortaktır, konuşanların maksatları buna dayanır, bir millete has değildir, başka dillere tercüme edilebilir ve Kur’an tefsiri ile avama anlamının açıklanması buna göre yapılır. İkincisi: Hizmetçi anlamlara delalet eden mukayyet lafızlar ve ifadeler olması yönündendir. Bu da asli delalete bağlı olan tabii delalettir. Bu delalet Arap diline hastır... ("Zira her haber bu yönden; haber veren, haber verilen, haberin kendisi, bulunulan hal ve bağlam, açıklık-kapalılık, icaz-itnab gibi üslup türlerine göre ona hizmet eden hususlar gerektirir... Bunlar sınırlanamayacak kadar çoktur.") Şatibi bu ikinci delalet hakkında şunları ekler: ("Bu, belagat ilminde araştırılan konudur ve belagatçılar buna 'terkiplerin gerekleri' derler. Bunlar, kelamın değerini yükselten nazım özellikleridir. Kur’an'ın lugavi lafızlar olması itibarıyla bir asli delaleti, bir de (belagat yönü ve mucizelik esası olan) tabii delaleti varsa; ikincil anlam açısından tercümesi mümkün değildir. Zemahşeri el-Keşşaf'ta şöyle demiştir: 'Arap kelamında, özellikle de Kur’an'da öyle latif anlamlar vardır ki hiçbir dil onları tam olarak eda edemez.' Başka bir dile aktarılabilen ise asli anlamdır.") (Alıntı bitti).
6- Şunu belirtmek gerekir ki; bu mesele usul âlimleri arasında ihtilaflıdır. Bazıları bizim zikrettiğimiz gibi tabii delaletin yeni bir hüküm getirmeyip asli delaleti açıklayan bir hizmetçi olduğunu söylerken; bazıları -özellikle Şatibi'nin de belirttiği gibi- tabii delaleti mefhumdan sayarlar ve özellikle hamilelik süresinin en az miktarının belirlenmesi gibi örneklerde olduğu gibi onu işaret delaleti kabul ederler. Biz Şahsiyet 3. Cilt sayfa 186’da işaret delaletini mefhumun bir türü olarak şöyle açıkladık:
[İşaret Delaleti: İşaret delaleti, kelamın bir hükmü beyan etmek için sevk edilmiş olması veya bir hükme delalet etmesi, ancak ondan beyan için sevk edildiği hükmün dışında başka bir hükmün anlaşılmasıdır. Bu ikinci hüküm kelamdan asıl olarak kastedilmemiştir. Kelamın sevk edilmediği ve (doğrudan) delalet etmediği halde anlaşılan bu hükme delaleti "işaret delaleti"dir. Örneğin Allah Teâlâ’nın şu iki kavlinin toplamından:
وَحَمْلُهُ وَفِصَالُهُ ثَلَاثُونَ شَهْراً
"Onun taşınması ve sütten kesilmesi otuz aydır." (el-Ahkâf [46]: 15)
وَفِصَالُهُ فِي عَامَيْنِ
"...sütten kesilmesi de iki yıl içindedir." (Lokmân [31]: 14)
Lafızdan asıl kastedilen bu olmasa da, hamileliğin en az süresinin altı ay olduğu anlaşılır. Keza Allah Teâlâ’nın:
فَالآنَ بَاشِرُوهُنَّ
"Şimdi artık onlara yaklaşın." (el-Bakara [2]: 187) kavli;
حَتَّى يَتَبَيَّنَ لَكُمُ الْخَيْطُ الأَبْيَضُ مِنَ الْخَيْطِ الأَسْوَدِ مِنَ الْفَجْرِ
"...fecrin beyaz ipliği siyah ipliğinden sizce ayırt edilinceye kadar..." (el-Bakara [2]: 187) kavliyle sabah vaktine kadar cinsel ilişkiyi mübah kılmıştır. Burada asıl maksat budur; ancak bununla beraber, Ramazan gecesinde cinsel ilişkide bulunup sabahleyin cünüp olarak uyanan kişinin orucunun bozulmayacağı sonucu da çıkar. Çünkü gecenin sonunda cinsel ilişkide bulunanın boy abdesti zorunlu olarak gündüze kalacaktır...]
Şatibi, asli ve tabii delalet âlimlerinden bazıları bu görüşü savunduğunu, yani tabii delaletin işaret delaleti olduğunu ve bizim işaret delaleti için verdiğimiz örneklerin aynısını verdiğini el-Muvafakat 2/151-154'te "Beşinci Mesele" başlığı altında açıklar. Şatibi her iki görüşü de değerlendirdikten sonra şöyle der:
[Hasılı kelam, hükümlerde ikinci yön (tabii delalet) ile istidlal sabit değildir, dolayısıyla onunla amel etmek asla sahih değildir... Hamilelik süresinin en azı ise ikinci yönden değil, birinci yönden alınmıştır; cünüp olarak sabahlamanın orucu bozmaması meselesi de öyledir... Dolayısıyla doğru olan, mutlak olarak (tabii delaletin hüküm getirmesinin) engellenmesidir, Allahu Âlem.] Yani Şatibi birinci grubun değil, ikinci grubun görüşünü alır. Ancak şunu da ekler:
[Fasıl: Meselede delillerin çatıştığı ve engelleyenlerin yönünün daha güçlü olduğu ortaya çıkmıştır. Dolayısıyla tabii delalet olan ikinci yönün, artı bir şer’i hükme asla delaleti yoktur... Ancak onda başka bir bakış açısı kalmaktadır ki, o da asli anlamın dışında şer’i adaplar ve güzel ahlaklara delalet etmesidir...]
7- Özetle:
a- Asli delalet mantuktur ve her ikisi de lafızın delaleti demektir. Mantuk delaleti, hitabın hükme doğrudan telaffuz edildiği yerde kesin olarak delalet etmesidir. Asli delalet ise mutlak anlamlara delalet eden mutlak lafızlar ve ifadeler olması yönündendir. Hem mantuk hem de asli delalet doğrudan lafızdan gelen delaletlerdir.
b- Tabii delalet, mantukun hizmetçisidir; onu anlamın ve yapının güzelliğini ortaya koyan bedii bir üslup ile açıklar. Yani mantukun hizmetçisidir; onu hakikat, mecaz, icaz, itnab, takdim ve tehir yönünden beyan eder. Bu demektir ki tabii delalet, mantuku açıklayan ve hükmünü pekiştiren bir unsurdur, başka bir hükmü beyan etmek için değildir. Yani tabii delalet ne mefhumdur ne de işaret delaleti dahil onun türlerinden biridir.
c- Bilgi olarak; bu mesele usul âlimleri arasında ihtilaflıdır. Bazıları bizim belirttiğimiz gibi tabii delaletin yeni bir hüküm getirmeyip asli delaleti açıklayan bir hizmetçi olduğunu söylerken, yukarıda açıklandığı üzere bazıları tabii delaleti mefhumdan ve özellikle işaret delaletinden (hayız süresi, hamilelik süresi, cünüp sabahlamak gibi) saymışlardır. Ancak bizim yanımızda tercih edilen görüş (raci olan), az önce zikrettiğimizdir.
Kardeşiniz Ata bin Halil Ebu el-Raşta
06 Şaban 1444 H. 26/02/2023 M.
Emir’in (Allah onu korusun) Facebook sayfasındaki cevap linki: https://www.facebook.com/HT.AtaabuAlrashtah/posts/753479056339466