Hizb-ut Tahrir Emiri Celil Âlim Ata b. Halil Ebu’r Raşte’nin Facebook Sayfası Takipçilerinin "Fıkhî" Sorularına Verdiği Cevaplar Serisi
Soru Cevap
İçtihatta Külli Delil, Cüz’i Delil ve Meleke
Yeni Camii’ye
Soru:
Selamun Aleykum ve Rahmetullahi ve Berakatuhu,
Yüce Allah’tan bu mesajımın size ulaştığında sağlık, afiyet ve Allah’ın rızası içinde olmanızı; söz ve amellerinizde size muvaffakiyet ve doğruluk nasip etmesini niyaz ederim.
Şahsiyet 1. Cilt kitabına çalışırken, içtihat konusundaki bazı hususları anlamakta zorlandım. Bu konuda bana cevap lütfetmenizi rica ediyorum. Allah ecrinizi artırsın ve size çokça teşekkür ederim:
Birincisi: İslâm Şahsiyeti 1. Cilt sayfa 203’te (Arapça baskı), içtihat konusunda şu ifadeler yer almaktadır: "Çünkü içtihat, nass’tan hüküm istinbat etmektir. Bu, ister külli bir delilden külli bir hüküm istinbat etmek olsun -Şâri’nin hırsızlık için el kesmeyi had olarak belirlemesinden, yağmacıya da ceza verileceği hükmünün çıkarılması gibi-; isterse cüz’i bir delilden cüz’i bir hüküm istinbat etmek olsun -Allah Resulü ﷺ’in bir işçi tutmasından icare hükmünün istinbat edilmesi gibi...-"
Aynı kitabın 3. Cilt 445. sayfasında, Külli Kaideler konusunda şöyle geçmektedir: "Külli kaideler ve şer’i tarifler külli hükümlerdir; Şer’i hüküm ise cüz’i bir hükümdür." Sorum şudur:
1- Külli delil ve cüz’i delil nedir? Hırsızın elinin kesilmesine dair delil neden külli delil, icarenin mubahlığına dair delil ise neden cüz’i delil olarak adlandırılmıştır? (Şer’i hüküm, içtihat bahsinde vasfedildiği gibi hem külli hem de cüz’i bir hüküm müdür; yoksa sadece cüz’i bir hüküm olup sadece şer’i tariflerde ve külli kaidelerde mi külli olarak adlandırılır?)
İkincisi: Sayfa 213’teki içtihat şartları bahsinde: "Meleke; kavrama ve bağlantı kurma gücü demektir. Bu, şer’i ve lügavi bilgilerden bir miktarını bilmekle beraber üstün zekâdan kaynaklanabilir ve şer’i-lügavi bilgileri bütünüyle kuşatmayı gerektirmez."
8/8/2017 tarihli bir soru cevabınızda ise şöyle geçmektedir: "Fıkıhtaki melekeden kasıt, kişiden kişiye değişen fıtri yön ve fıtri istidat değildir. Aksine kastedilen öğrenme, ders görme, derinleşme ve pratik yapma ile kazanılan iktisabi melekedir... Fıtri istidatlar fıkhi melekenin oluşmasına ve hızla gelişmesine katkıda bulunsa da kastedilen meleke bu fıtri istidatlar değildir."
2- Sorum şu: Cevapta geçenler, fıtri istidatların meleke oluşumundaki ilişkisi açısından kitaptaki bilgilerle çelişiyor mu? Zira kitap melekenin temelini kavrama ve bağlantı kurma gücü olarak belirlerken, cevap ise temeli kazanılmış bilgilere (müktesebata) dayandırmaktadır?
Allah sizi mübarek kılsın ve hayırla mükafatlandırsın.
Cevap:
Ve Aleykum Selam ve Rahmetullahi ve Berakatuhu,
Bazı hususlar hakkında soruyorsun... İşte cevapları:
Birincisi: Külli Delil ve Cüz’i Delil: Bu konu Şahsiyet 3. Cilt - Külli Kaideler bölümünde, aynı şekilde Şahsiyet 1. Ciltte ve Kurâse’de detaylandırılmıştır; oraya başvurabilirsin. Ancak cevabı senin için kısaca özetleyeyim:
Eğer bir delilden (veya delillerden), nass’ta açıkça geçmeyen diğer şer’i hükümlerin altına girdiği şer’i bir kaide istinbat etmek mümkünse -ki bu kıyas yoluyla değil, yani yeni hükümlerin nass’ta zikredilene kıyaslanmasıyla değil de o kaidenin cüzleri/parçaları olarak altına girmesiyle oluyorsa- o zaman o kaide küllidir ve altına giren hüküm de küllidir. Genellikle kaide ile altına giren hüküm arasında illet benzeri (illet mesabesinde) bir durum veya bazen gerçek bir illet bulunur. Şahsiyet 3. Cilt, Külli Kaideler bölümü sayfa 455’te şöyle denilmektedir: "Buradan anlaşılmaktadır ki külli kaide; bir hükmü, başka bir külli hükmün sebebi olması, yani ondan kaynaklanması veya ona bağlanması nedeniyle o külli hükmün illeti mesabesinde kılar; ya da onu bir külli hükmün gerçek illeti kılar. Dolayısıyla külli kaide, cüzlerine uygulanan külli bir hükümdür. Bu yüzden, tıpkı kendisini getiren delilin uygulanması gibi, kendisine uyan her hükme uygulanır ve ona kıyas yapılmaz. Aksine cüzleri onun altına girer; yani tıpkı delilin delaletine girmesi gibi, onun mefhumuna veya mantukuna tam olarak dahil olur ve onunla istidlal etmek, delille istidlal etmek gibidir. Külli kaide, kıyas muamelesi görür... Ancak külli kaideler, kıyas gibi şer’i bir delil veya şer’in asıllarından bir asıl değildir. Aksine o, diğer şer’i hükümler gibi istinbat edilmiş şer’i bir hükümdür, bu yüzden delil olmaz."
İkincisi: Bunu açıklamak için Şahsiyet 3. Cilt sayfa 454-455’ten, birinde "illet mesabesinde" diğerinde ise "illet" olan iki örnek zikredelim:
1- Örneğin Allah Teâlâ’nın şu kavli:
وَلَا تَسُبُّوا الَّذِينَ يَدْعُونَ مِنْ دُونِ اللَّهِ فَيَسُبُّوا اللَّهَ عَدْواً بِغَيْرِ عِلْمٍ
"Allah’tan başkasına tapanlara sövmeyin; sonra onlar da bilgisizce haddi aşarak Allah’a söverler." (En'âm [6]: 108)
Buradaki "fe" (فَيَسُبُّوا) harfi, sizin onların putlarına sövmenizin, onların da Allah’a sövmelerine yol açacağını ifade eder ki bu haramdır. Buna bağlı olarak, bu durumda sizin onların putlarına sövmeniz haram olur. Bu durum sanki bir illet gibidir. Kâfirlerin putlarına sövmenin nehyedilmesi hükmün delilidir. Bu delil, hükme delalet etmesinin yanı sıra, "feyesubbullahe" (Allah'a söverler) dediğinde ona bağlı olan başka bir şeye daha delalet etmiştir. İşte bu ayetten şu kaide istinbat edilmiştir: "Harama vesile olan şey haramdır..."
2- Örneğin Resulullah ﷺ şöyle buyurmuştur:
الْمُسْلِمُونَ شُرَكَاءُ فِي ثـَلاَثٍ: فِي الْكَلإِ وَالْمَاءِ وَالنَّارِ
"Müslümanlar üç şeyde ortaktırlar: Merada, suda ve ateşte." (Ebû Dâvûd)
Ayrıca Allah Resulü ﷺ’den, Taif ve Medine halkının suyu ferdi mülkiyet olarak sahiplenmelerini onayladığı sabit olmuştur. Ferdi mülkiyete izin verdiği suların durumundan, cemaatin onlara ihtiyacı olmadığı anlaşılmıştır. Dolayısıyla insanların bu üç şeyde ortak olmasının illeti, bunların "toplumun temel ihtiyaçlarından (merafık-ul cemaat)" olmasıdır. Delil hükme delalet etmiş ve illete delalet etmiştir. Yani hem hükme delalet etmiş hem de hükmün teşri edilmesine sebep olan başka bir şeye delalet etmiştir. Buradan şu kaide istinbat edilmiştir: "Toplumun temel ihtiyaçlarından (merafık-ul cemaat) olan her şey kamu mülkiyetidir..."
Bundan sonra kitap şunu ekler:
"Buradan anlaşılmaktadır ki külli kaide; bir hükmü, başka bir külli hükmün sebebi olması nedeniyle o külli hükmün illeti mesabesinde kılar... Tıpkı külli kaide gibi külli tarif de böyledir; ona uyan her şey onun hükmünü alır, ancak aykırı bir şer’i nass gelirse o zaman nass ile amel edilir..."
Üçüncüsü: Şimdi hırsızlık ve icare ile ilgili ilk soruna gelelim:
Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur:
وَالسَّارِقُ وَالسَّارِقَةُ فَاقْطَعُوا أَيْدِيَهُمَا جَزَاءً بِمَا كَسَبَا نَكاَلاً مِنَ اللَّهِ وَاللَّهُ عَزِيزٌ حَكِيمٌ
"Hırsızlık eden erkek ve kadının, yaptıklarına karşılık bir ceza ve Allah'tan bir ibret olmak üzere ellerini kesin. Allah Azizdir, Hakimdir." (Mâide [5]: 38)
Bu delilden, "İnsanların mallarına tecavüz etmek haramdır ve cezayı gerektirir" şeklinde külli bir kaide istinbat edilebilir. Çünkü hırsızlık nassının, el kesme ile hırsızlık arasındaki bağı kurarak illet benzeri veya illet mesabesinde bir husus taşıdığı söylenebilir... El kesme cezası, "fe" harfi ile hırsızlığa bağlanmıştır ki buradaki "fe" sebebiyet bildirir. Dolayısıyla hüküm olan "faktau eydiyehuma" (ellerini kesin) ile kesmeyi gerektiren hırsızlık "vessariku vessarikatu" arasında bir bağ vardır. El kesme cezası sadece hırsızlık içindir; ancak hüküm ile sebebi arasındaki bu bağın varlığı, müçtehidin altına giren durumları kapsayan külli bir hüküm oluşturmasına imkân tanır. Böylece "Başkalarının mallarına tecavüz etmek haramdır ve cezayı gerektirir" denilir... Bu hükmün altına, ayette zikredilmemesine rağmen "yağmacıya (nâhib) ceza verileceği" hükmü de girer. Bu yüzden ayet, hırsızın haddinin el kesme olduğunu ifade ettiği gibi, dil yapısı itibarıyla başkasının malına tecavüz edenin cezayı hak ettiğini de ifade etmiştir. Bu sebeple hırsızın elinin kesilmesine dair delil, külli bir hüküm ifade eden külli bir delildir...
Ancak örneğin Allah Resulü ﷺ’in:
اسْتَأْجَرَ رَجُلاً مِنْ بَنِي الدِّئْلِ هَادِياً خِرِّيتاً
"Benî Dil’den mahir bir kılavuzu ücretle tuttu" (Buhari)
hadisinden alınan icare hükmünde külli bir durum veya bir şeyin bir şeye bağlanması söz konusu değildir. Aksine bu, sadece icarenin caizliğini ifade eden bir delildir; dolayısıyla cüz’i bir hüküm ifade eden cüz’i bir delildir... Başka bir ifadeyle, icare delili ecir (işçi) dışındaki konularla ilgili değildir ve altına icare dışındaki diğer akitler giremez. Bu yüzden cüz’i bir delildir... Bu durum, icarenin tarifinden farklıdır; çünkü tarif "külli" olmakla vasıflandırılır ve tarifin altına icarenin tüm türleri girer. Tarif bu açıdan küllilik vasfına sahiptir, ancak icare delilinin kendisi külli olarak vasıflandırılmaz çünkü icare konusu dışındakileri kapsamaz.
Dördüncüsü: İkinci sorunla ilgili olarak: (Şer’i hüküm hem külli hem de cüz’i bir hüküm müdür, yoksa sadece cüz’i bir hüküm olup sadece şer’i tariflerde ve külli kaidelerde mi külli olarak adlandırılır?)
Kardeşim; külli kaideler, şer’i tarifler ve şer’i hükmün kendisi, bunların hepsi şer’i hükümlerdir. Ancak hüküm, illet veya illet mesabesinde bir bağ ile külli bir lafza nispet edilirse o zaman külli bir hüküm olur. "Harama vesile olan şey haramdır" dediğinde, sen burada haramlığı "harama vesile olan şey"e yani külli bir lafza nispet etmiş olursun. Bu yüzden istinbat edilen hüküm külli bir hüküm olur ve bu kaidenin (külli şer’i hükmün) altına cüzler girer... Harama yol açan her vesileyi kapsar.
Şer’i hükmü "Şâri’nin, kulların fiillerine iktiza, vaz’ veya tahyir yoluyla yönelik hitabıdır" şeklinde tarif ettiğinde, sen tarifi külli bir lafız (Şâri’nin kulların fiillerine yönelik hitabı...) üzerine bina etmiş olursun. Böylece tarif külli olur ve altına cüzler girer... İster farz, ister sebep, ister mubah olsun kulların fiilleriyle ilgili olan her şeyi kapsar.
Ancak şu ayetteki gibi "Meyte (leş) haramdır" dersen:
حُرِّمَتْ عَلَيْكُمُ الْمَيْتَةُ
"Ölmüş hayvan (meyte) size haram kılındı." (Mâide [5]: 3)
Bu nass sadece meyteye uygulanır ve ondan şarabın haram olduğu anlaşılmaz; yani altına giren cüzler yoktur. Bu yüzden buna cüz’i denilmiştir... Başka bir ifadeyle, nass’ta zikredilen hükmü aşmaz, bu yüzden cüz’iyetle vasıflandırılmıştır.
Fakat külli kaide, külli şer’i tarifler ve cüz’i hükümlerin hepsi şer’i delillerden istinbat edildikleri için şer’i hükümlerdir. Fıkhi taksimat babından, kaidelere ve tariflere "külli", nass’ta gelenden başkasına uygulanmayan şer’i hükümlere ise "cüz’i" denilmiştir; oysa hepsi şer’i hükümdür. Özetle; bir şer’i hüküm eğer külli bir kaide veya şer’i bir tarif değilse, o zaman cüz’i bir hükümdür...
Dolayısıyla Şahsiyet 1. Cilt s. 207-208’deki ifadeler ile Şahsiyet 3. Cilt s. 451’deki "Külli kaideler ve şer’i tarifler külli hükümlerdir; Şer’i hüküm ise cüz’i bir hükümdür" ifadesi arasında bir çelişki yoktur.
Beşincisi: Bilgi olarak; küllilik ve cüz’iyet aslında müfred (tekil kelime) vasıflarıdır, ancak mecaz yoluyla mürekkeb (cümle) için de kullanılır. İslâm Şahsiyeti 3. Cilt sayfa 451’de şöyle denmektedir:
"Şer’i hükümdeki küllilik ve cüz’iyeti kavramak için, bu kullanımın hakikat değil mecaz türünden olduğuna dikkat etmek gerekir. Zira küllilik ve cüz’iyet müfredin delaletlerindendir, mürekkebin (terkibin) delaletinden değildir; terkibin delaletinde bunların yeri yoktur. Şer’i hüküm ise ister bir hüküm, ister bir kaide, ister bir tarif olsun, müfred bir isim değil mürekkeb bir cümledir. 'Meyte eti haramdır' sözün mürekkeb bir cümledir. 'İcare, bir bedel karşılığında menfaat üzerine yapılan bir akittir' sözün mürekkeb bir cümledir. 'Harama vesile olan şey haramdır' sözün mürekkeb bir cümledir. Bunlara küllilik veya cüz’iyet (teknik olarak) girmez; çünkü bunlar ismin yani müfredin delaletlerindendir.
Ancak, isimdeki külli kavramı; mefhumunda 'insan', 'hayvan', 'yazar' gibi pek çok ferdin ortak olabildiği şey olduğu için ve tarif de pek çok ferdin ortak olabildiği bir şey olduğu için -zira icare tarifi özel işçiye, ortak işçiye, ev kiralamaya, araba kiralamaya, arazi kiralamaya vb. uyar- mecaz yoluyla ona 'külli hüküm' denilmiştir. Külli kaide de böyledir.
İsimdeki cüz’i kavramı ise; bir erkeğe isim olan 'Zeyd', bir kadına isim olan 'Fatma' gibi veya 'o' (erkek/kadın) zamirleri gibi pek çok ferdin ortak olamadığı şey olduğu için ve şer’i hüküm de 'meyte eti haramdır', 'şarap içmek haramdır' gibi pek çok ferdin ortak olamadığı bir şey olduğu için -zira bu sadece meyteye, diğeri sadece şaraba uyar- mecaz yoluyla ona 'cüz’i hüküm' denilmiştir. Yani fertlere delalet edip etmemesi açısından mecazen külli ve cüz’i denilir; fakat vakıası itibarıyla o, şer’i bir delilden istinbat edilmiş şer’i bir hükümdür. Kaide, tarif ve hüküm arasında bu açıdan fark yoktur."
Altıncısı: Meleke konusundaki soruna gelince:
1- 8 Ağustos 2017 tarihli soru cevabında bahsi geçen meleke, mutlak bir meleke değil, özellikle "fıkhi meleke"dir ve "fakih"in tarifi ile ilgilidir. Istılahta fakih, kendisinde fıkıh melekesi hâsıl olan kimsedir. Fakih için melekeden kasıt ise cevapta belirttiğimiz gibi: "Fıkıhtaki melekeden kasıt, kişiden kişiye değişen fıtri yön ve fıtri istidat değildir. Aksine kastedilen öğrenme, ders görme, derinleşme ve pratik yapma ile kazanılan iktisabi melekedir... Fıtri istidatlar fıkhi melekenin oluşmasına ve hızla gelişmesine katkıda bulunsa da fakih için kastedilen meleke bu fıtri istidatlar değildir..."
Müçtehit için meleke ise İslâm Şahsiyeti 1. Cilt sayfa 213’te geçtiği gibidir:
"...Çünkü meleke; kavrama ve bağlantı kurma gücü demektir. Bu, şer’i ve lügavi bilgilerden bir miktarını bilmekle beraber üstün zekâdan kaynaklanabilir ve şer’i-lügavi bilgileri bütünüyle kuşatmayı gerektirmez..."
Özetle; fakihte temel olan husus, öğrenme, ders görme ve şer’i bilgileri kuşatma ile kazanılan iktisabi melekedir... Fıtri istidatlar bunun hızla gerçekleşmesine katkı sağlar.
Müçtehitte temel olan husus ise, kavrama ve bağlantı kurma gücü, üstün zekâ ve istinbat yeteneğidir... Bununla beraber şer’i ve lügavi bilgilerden bir miktarını bilmesi yeterlidir, bu bilgileri bütünüyle kuşatması gerekmez.
Buna göre, soru cevabında zikredilen meleke "fakih" ile ilgili olduğu için, İslâm Şahsiyeti 1. Ciltte zikredilen ve "müçtehit" ile ilgili olan meleke arasında bir çelişki yoktur.
Mevzunun netleşmiş olmasını umarım.
Kardeşiniz Ata b. Halil Ebu’r Raşte
25 Cemaziye’l Âhir 1444 H. 18/01/2023 M.
Emir’in (Allah onu korusun) sayfasındaki cevap linki: Facebook