Home About Articles Ask the Sheikh
Soru & Cevap

Soru Cevap: Nebiler ve Resuller Arasındaki Fark (Aleyhimusselam)

May 03, 2023
4239

Hizb-ut Tahrir Emiri Celil Âlim Ata bin Halil Ebu el-Raşta’nın Facebook Sayfasındaki Takipçilerinin Sorularına Verdiği Cevaplar Serisi

Om Qutibah Odah’ın Sorusuna Cevap

Soru:

Selamun Aleykum ve Rahmetullahi ve Berakatuhu,

Şahsiyet el-İslâmiyye kitabının birinci cildinde, "Nebiler ve Resuller" dersinde, sayfa 130’da (Arapça baskısında) aynen şu ifadeler geçmektedir:

"Musa (as) bir nebidir, çünkü kendisine bir şeriat vahyedilmiştir; aynı zamanda bir resuldür, çünkü kendisine vahyedilen şeriat onun için bir risalettir. Harun (as) ise bir nebidir, çünkü kendisine bir şeriat vahyedilmiştir; ancak bir resul değildir, çünkü başkalarına tebliğ etmesi için kendisine vahyedilen şeriat onun kendi risaleti değil, Musa’nın risaletidir."

Şahsiyet el-İslâmiyye kitabında zikredilen bu husus ile Kur'an'da sabit olan şu ayetler arasında nasıl bir bağ kurabiliriz? Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur:

فَأْتِيَاهُ فَقُولا إِنَّا رَسُولا رَبِّكَ

"Ona gidin ve deyin ki: Biz senin Rabbinin elçileriyiz." (Tâhâ Suresi, 47)

فَأْتِيَا فِرْعَوْNَ فَقُولا إِنَّا رَسُولُ رَبِّ الْعَالَمِينَ

"Firavun’a gidin ve deyin ki: Şüphesiz biz âlemlerin Rabbinin elçisiyiz." (Şuarâ Suresi, 16)

Zira tüm tefsirlerde onun (Harun as) hem bir resul hem de bir nebi olduğu belirtilmektedir.

Cevap:

Ve Aleykum Selam ve Rahmetullahi ve Berakatuhu,

Birincisi: Âlimler arasında nebi ile resul arasındaki fark konusunda çeşitli görüşler ortaya çıkmıştır. Bunlardan bazılarını şöyle zikredebiliriz:

1- Nebi; kendisine bir mükellefiyet vahyedilen ancak bunu tebliğ etmekle emrolunmayan kimsedir. Eğer tebliğ etmekle emrolunursa o zaman resuldür. İbn Hacer el-Askalânî’nin Fethu’l Bârî adlı eserinde şöyle geçer:

[Fethu’l Bârî, İbn Hacer (11/112)]

"... Nübüvvet ve risalet lafızları asıl vaz’ı (kelime kökeni) itibarıyla birbirinden farklıdır. Nübüvvet 'nebe' (haber) kökünden gelir. Örfte nebi; Allah tarafından mükellefiyet gerektiren bir işle kendisine haber verilen kimsedir. Eğer bu haberi başkasına tebliğ etmekle emrolunursa o resuldür, aksi takdirde resul olmayan bir nebidir. Buna göre her resul nebidir ancak her nebi resul değildir. Çünkü nebi ve resul, 'haber alma' (nebe) şeklindeki genel bir hususta ortaktırlar, risalet (elçilik) hususunda ise ayrılırlar. 'Falan kişi resuldür' dediğinde, onun 'nebi resul' olduğu anlaşılır. 'Falan kişi nebidir' dediğinde ise bu onun mutlaka resul olmasını gerektirmez..."

2- Resul; tebliğ etmesi için vahyedilen ve beraberinde bir kitap olan kimsedir. Nebi ise beraberinde bir kitap olsun ya da olmasın (Yuşa aleyhisselam gibi) mutlak olarak vahyi tebliğ etmek için gönderilen kimsedir. El-Aynî, el-Binâye Şerhu’l Hidâye’de şunları kaydeder: [el-Binâye Şerhu’l Hidâye (1/116)]

"... Sonra resul ile nebi arasındaki fark şudur: Resul; kendisine bir kitap ile birlikte vahyi tebliğ etmesi için gönderilen kimsedir. Nebi ise ister kitapla olsun ister kitapsız olsun mutlak olarak vahyi tebliğ etmek üzere gönderilen kimsedir; Yuşa aleyhisselam gibi. Bu durumda nebi, resule göre daha umumidir. Şeyh Kıvâmuddîn el-Etrâzî 'Şerh'inde böyle demiştir ve bu hususta en-Nihâye sahibine uymuştur. O (en-Nihâye sahibi) şöyle der: Resul; beraberinde kitap olan nebidir, Musa aleyhisselam gibi. Nebi ise beraberinde kitap olmasa bile Allah'tan haber verendir, Yuşa aleyhisselam gibi. İşte bu noktadan hareketle Nebi Aleyhissalâtu vesselâm şöyle buyurmuştur: 'Ümmetimin âlimleri İsrailoğulları'nın nebileri gibidir.' 'İsrailoğulları'nın resulleri gibidir' dememiştir. Şeyh Ekmelüddîn (rahimehullah) de onlara uymuş ve ikisi arasını bu şekilde ayırmıştır..."

3- (Resul; kendisine bir şeriat vahyedilen ve onu tebliğ etmekle emrolunan kimsedir. Nebi ise başkasına ait bir şeriat kendisine vahyedilen ve onu tebliğ etmekle emrolunan kimsedir. Dolayısıyla resul, kendi şeriatını tebliğ etmekle emrolunan; nebi ise başkasının şeriatını tebliğ etmekle emrolunan kimsedir.) Bu görüş, bizim seçtiğimiz ve eş-Şahsiyye el-İslâmiyye kitabının birinci cildinde açıkladığımız görüştür:

[Nebiler ve Resuller: Nebi ve resul farklı iki lafızdır, ancak her ikisine de şeriat vahyedilmesi noktasında birleşirler. Aralarındaki fark şudur: Resul; kendisine bir şeriat vahyedilen ve onu tebliğ etmekle emrolunan kimsedir. Nebi ise başkasına ait bir şeriat kendisine vahyedilen ve onu tebliğ etmekle emrolunan kimsedir. Dolayısıyla resul, kendi şeriatını tebliğ etmekle emrolunan; nebi ise başkasının şeriatını tebliğ etmekle emrolunan kimsedir. Kadı Beyzâvî, Allah Teâlâ’nın: "Biz senden önce hiçbir resul ve nebi göndermedik ki..." mealindeki ayetin tefsirinde şöyle demiştir: "Resul; Allah Teâlâ’nın insanları kendisine davet etmesi için yeni bir şeriatla gönderdiği kimsedir. Nebi ise Allah’ın önceki bir şeriatı yerleştirmek (takrir etmek) için gönderdiği kimsedir." Bu bağlamda Musa (as) bir nebidir, çünkü kendisine bir şeriat vahyedilmiştir; aynı zamanda bir resuldür, çünkü kendisine vahyedilen şeriat onun için bir risalettir. Harun (as) ise bir nebidir, çünkü kendisine bir şeriat vahyedilmiştir; ancak bir resul değildir, çünkü başkalarına tebliğ etmesi için kendisine vahyedilen şeriat onun kendi risaleti değil, Musa’nın risaletidir. Muhammed (as) bir nebidir, çünkü kendisine bir şeriat vahyedilmiştir; aynı zamanda bir resuldür, çünkü kendisine vahyedilen şeriat onun için bir risalettir...]

Bu görüş, görüşlerin en dakik olanı ve doğruya en yakın olanıdır... Nebi'nin (sav) hadisleri de nebinin gerçeğini ve resul ile arasındaki farkı açıklamaktadır... Örneğin Ebû Hâzim’den rivayet edilen muttefekun aleyh (Buhârî ve Müslim'in ittifak ettiği) bir hadiste şöyle geçer: Ebû Hureyre ile beş yıl birlikte oturdum ve onun Nebi’den (sav) şunu naklettiğini duydum:

كَانَتْ بَنُو إِسْرَائِيلَ تَسُوسُهُمْ الْأَنْبِيَاءُ كُلَّمَا هَلَكَ نَبِيٌّ خَلَفَهُ نَبِيٌّ، وَإِنَّهُ لَا نَبِيَّ بَعْدِي، وَسَيَكُونُ خُلَفَاءُ فَيَكْثُرُونَ. قَالُوا: فَمَا تَأْمُرُنَا؟ قَالَ: فُوا بِبَيْعَةِ الْأَوَّلِ فَالْأَوَّلِ؛ أَعْطُوهُمْ حَقَّهُمْ فَإِنَّ اللَّهَ سَائِلُهُمْ عَمَّا اسْتَرْعَاهُمْ

"İsrailoğulları'nı nebiler yönetiyordu. Bir nebi öldüğünde, onu bir başka nebi takip ediyordu. Benden sonra ise nebi yoktur, ancak halifeler olacaktır ve sayıları da çok olacaktır. 'O zaman bize ne yapmamızı emredersiniz?' diye sordular. Şöyle buyurdu: 'İlk biat edilene vefalı olun, onlara haklarını verin. Zira Allah onlara yönettikleri kimseler hakkında soru soracaktır.'"

Bu hadisten açıkça anlaşılan şudur; İsrailoğulları’nın nebileri, bilindiği üzere onları Musa (as)’ın şeriatı ile yönetiyorlardı. Hadisin kendisi de halifelerin işinin doğasını İsrailoğulları nebilerinin işine benzeterek buna işaret etmektedir. Yani tebaanın yönetimi açısından; nasıl ki İsrailoğulları nebileri insanları Musa (as)’ın şeriatı ile yönetiyor idilerse, halifeler de Müslümanları Muhammed (as)’ın şeriatı ile yönetirler... Bu da demektir ki İsrailoğulları nebileri yeni bir şeriat getirmemişler, aksine Musa (as)’ın şeriatına tabi olmuşlardır. Dolayısıyla bu hadis, nebinin kendisine vahiy gelen ve insanlara tebliğ eden kimse olduğuna, ancak yeni bir şeriat değil, kendisinden önceki bir resulün şeriatını tebliğ ettiğine delalet eder... Buradan ayrıca şu anlaşılır: Resul, kendisinden sonra gelen nebilerin tabi olabileceği yeni bir şeriat getiren kimsedir; Musa (as)’a nispeten İsrailoğulları nebilerinin durumunda olduğu gibi... Yukarıda işaret edilen hadis, nebi ile resul arasındaki farkın gerçeğine dair delillerden biridir.

İkincisi: Hz. Harun (as)’ın durumu:

1- Yukarıda eş-Şahsiyye el-İslâmiyye kitabından iktibas edilen metinde belirttiğimiz gibi şöyle diyoruz: [Musa (as) bir nebidir, çünkü kendisine bir şeriat vahyedilmiştir; aynı zamanda bir resuldür, çünkü kendisine vahyedilen şeriat onun için bir risalettir. Harun (as) ise bir nebidir, çünkü kendisine bir şeriat vahyedilmiştir; ancak bir resul değildir, çünkü başkalarına tebliğ etmesi için kendisine vahyedilen şeriat onun kendi risaleti değil, Musa’nın risaletidir.] Yani biz, nebi ve resul için benimsediğimiz racih tanıma binaen, Harun (as)’ın bu anlamda bir resul değil nebi olduğuna karar verdik. Çünkü Harun (as) şeriat işinde Musa (as)’a tabi idi ve aşağıda açıklanacağı üzere şer’î nasslar da buna tanıklık etmektedir.

2- Soruda zikrettiğiniz iki kerim ayete gelince, bazı tefsir kitaplarından bunların kısa tefsirine bir bakalım:

A- [Nesefî Tefsiri (2/297)]

فَأْتِيَاهُ

"Yani Firavun'a gidin,"

فَقُولا إِنَّا رَسُولا رَبِّكَ

"Sana gönderilen Rabbinin iki elçisiyiz..." Ona gittiler, risaleti eda ettiler ve kendilerine emredilen şeyi ona söylediler.

قَالَ فَمَن رَّبُّكُمَا يا موسى

"(Firavun) Dedi ki: Ey Musa! Sizin Rabbiniz kimdir?" Her ikisine de hitap etti, sonra içlerinden birine seslendi; çünkü Musa nübüvvette asıl olandır, Harun ise onun tabisidir...

Ayrıca [Nesefî Tefsiri (2/464)]’nde şöyle geçer:

فَأْتِيَا فِرْعَوْنَ فَقُولا إِنَّا رَسُولُ رَبِّ الْعَالَمِينَ

"Firavun'a gidin ve deyin ki: Biz âlemlerin Rabbinin elçisiyiz (resul)." Buradaki فَإِنَّا رَسُولا رَبِّكَ ayetinde olduğu gibi ikil (tesniye) olarak değil de tekil olarak (resul) gelmiştir; çünkü resul, gönderilen kişi (mursel) anlamında olabileceği gibi risalet (mesaj) anlamında da olabilir. Birincisinde (Tâhâ suresinde) gönderilen kişi anlamında olduğu için ikil yapılması kaçınılmazdır. Burada ise risalet anlamında kullanılmıştır ki bu durumda tekil, ikil ve çoğul nitelendirmelerinde aynı şekilde kalır. Veya her ikisi tek bir şeriat üzere birleştikleri ve ittifak ettikleri için adeta tek bir resul gibidirler. Ya da kastedilen şudur: "Bizden her birimiz bir resuldür." Buradaki أَنْ أَرْسِلْ ifadesi, elçinin gönderme (irsal) manasını içermesi ve söz anlamı taşıması hasebiyle "gönder" anlamındadır:

مَعَنَا بَنِي إِسْرَائِيلَ

"İsrailoğulları'nı bizimle birlikte (Filistin'e) gönder." Kapısına vardılar ve bir yıl boyunca girmelerine izin verilmedi, ta ki kapıcı şöyle diyene kadar: "Burada âlemlerin Rabbinin elçisi olduğunu iddia eden bir insan var." Firavun: "Girmesine izin ver, belki ona güleriz" dedi. Ona risaleti eda ettiler ve Firavun Musa’yı tanıdı...

B- [Kurtubî Tefsiri (13/93)]

"... Allah Teâlâ’nın: 'Firavun'a gidin ve deyin ki: Şüphesiz biz âlemlerin Rabbinin elçisiyiz' ayeti hakkında Ebû Ubeyde şöyle demiştir: 'Resul, risalet (mesaj) anlamındadır. Buna göre takdir (mana) şöyledir: Biz âlemlerin Rabbinin risaletine sahip olanlarız...' Ebû Ubeyde der ki: 'Resul' kelimesinin iki ve daha fazla kişi için kullanılması caizdir. Araplar: 'Bu benim elçim (resulî) ve vekilimdir', 'Bu ikisi benim elçim ve vekilimdir', 'Bunlar benim elçim ve vekilimdir' derler. Allah Teâlâ’nın: 'Şüphesiz onlar bana düşmandır (aduvvun)' ayeti de buna örnektir. Bir görüşe göre ise bunun anlamı: 'Bizden her biri âlemlerin Rabbinin elçisidir' şeklindedir."

C- Bu iki ayeti ve Harun (as)’ın irsal (gönderilme) ve risalet lafızlarıyla zikredildiği diğer ayetleri incelediğimizde görülmektedir ki; Harun (as)’ın bu lafızlarla anılması her zaman Musa (as) ile birlikte, yani ona tabi olarak gerçekleşmiştir. Örneğin:

ثُمَّ أَرْسَلْنَا مُوسَى وَأَخَاهُ هَارُونَ بِآيَاتِنَا وَسُلْطَانٍ مُبِينٍ

"Sonra Musa’yı ve kardeşi Harun’u mucizelerimizle ve apaçık bir delille gönderdik." (Mü'minûn Suresi, 45)

وَأَخِي هَارُونُ هُوَ أَفْصَحُ مِنِّي لِسَاناً فَأَرْسِلْهُ مَعِيَ رِدْءاً يُصَدِّقُنِي إِنِّي أَخَافُ أَنْ يُكَذِّبُونِ

"Kardeşim Harun'un dili benimkinden daha fasihtir. Onu da beni doğrulayan bir yardımcı olarak yanımda gönder. Zira ben, beni yalanlamalarından korkuyorum." (Kasas Suresi, 34)

وَإِذْ نَادَى رَبُّكَ مُوسَى أَنِ ائْتِ الْقَوْمَ الظَّالِمِينَ * قَوْمَ فِرْعَوْنَ أَلَا يَتَّقُونَ * قَالَ رَبِّ إِنِّي أَخَافُ أَنْ يُكَذِّبُونِ * وَيَضِيقُ صَدْرِي وَلَا يَنْطَلِقُ لِسَانِي فَأَرْسِلْ إِلَى هَارُونَ * وَلَهُمْ عَلَيَّ ذَنْبٌ فَأَخَافُ أَنْ يَقْتُلُونِ * قَالَ كَلَّا فَاذْهَبَا بِآيَاتِنَا إِنَّا مَعَكُمْ مُسْتَمِعُونَ * فَأْتِيَا فِرْعَوْنَ فَقُولَا إِنَّا رَسُولُ رَبِّ الْعَالَمِينَ * أَنْ أَرْسِلْ مَعَنَا بَنِي إِسْرَائِيلَ

"Hani Rabbin Musa’ya: 'O zalimler topluluğuna, Firavun’un kavmine git; hâlâ sakınmayacaklar mı?' diye seslenmişti. Musa: 'Rabbim! Doğrusu beni yalanlamalarından korkuyorum' dedi. 'Göğsüm daralıyor, dilim dönmüyor; onun için Harun’a da elçilik ver. Onların bana isnad ettikleri bir suç da var. Bu yüzden beni öldürmelerinden korkuyorum.' Allah buyurdu ki: 'Hayır, asla! Haydi ikiniz de mucizelerimizle gidin. Şüphesiz biz sizinle beraberiz, (her şeyi) işitmekteyiz. Firavun’a gidin ve deyin ki: Biz âlemlerin Rabbinin elçisiyiz. İsrailoğulları'nı bizimle beraber gönder.'" (Şuarâ Suresi, 10-17)

اذْهَبْ أَنْتَ وَأَخُوكَ بِآيَاتِي وَلَا تَنِيَا فِي ذِكْرِي * اذْهَبَا إِلَى فِرْعَوْنَ إِنَّهُ طَغَى * فَقُولَا لَهُ قَوْلاً لَيِّناً لَعَلَّهُ يَتèذَكَّرُ أَوْ يَخْشَى * قَالَا رَبَّنَا إِنَّنَا نَخَافُ أَنْ يَفْرُطَ عَلَيْنَا أَوْ أَنْ يَطْغَى * قَالَ لَا تَخَافَا إِنَّنِي مَعَكُمَا أَسْمَعُ وَأَرَى * فَأْتِيَاهُ فَقُولَا إِنَّا رَسُولَا رَبِّكَ فَأَرْسِلْ مَعَنَا بَنِي إِسْرَائِيلَ وَلَا تُعَذِّبْهُمْ قَدْ جِئْنَاكَ بِآيَةٍ مِنْ رَبِّكَ وَالسَّلَامُ عَلَى مَنِ اتَّبَعَ الْهُدَى * إِنَّا قَدْ أُوحِيَ إِلَيْنَا أَنَّ الْعَذَابَ عَلَى مَنْ كَذَّبَ وَتَوَلَّى

"Sen ve kardeşin mucizelerimle gidin ve Beni anmakta gevşeklik göstermeyin. Firavun'a gidin, çünkü o azdı. Ona yumuşak söz söyleyin, belki öğüt alır yahut korkar. Dediler ki: 'Rabbimiz! Onun bize karşı aşırı gitmesinden yahut iyice azmasından korkuyoruz.' Buyurdu ki: 'Korkmayın, zira Ben sizinle beraberim; işitirim ve görürüm.' Haydi ona gidin ve deyin ki: Biz senin Rabbinin elçileriyiz. İsrailoğulları'nı bizimle beraber gönder ve onlara azap etme. Biz sana Rabbinden bir mucize ile geldik. Selam hidayete tabi olanların üzerine olsun. Doğrusu bize, yalanlayan ve yüz çeviren kimseye azabın dokunacağı vahyolundu.'" (Tâhâ Suresi, 42-48)

Tüm bu metinlerden açıkça görülmektedir ki, Harun (as) risalet vasfıyla tek başına nitelenmemiş; aksine bu vasıfla zikredilen konuşmalar her zaman Musa ile birlikte ikisi hakkında olmuştur. Yani Harun (as) risalet vasfında bağımsız ve tek başına kalmamıştır.

D- Ancak Kur'an-ı Kerim'de Harun (as) hakkında bağımsız ve müstakil olarak bahsedildiğinde, kendisi resul olarak değil nebi olarak isimlendirilmiştir. Bu durum, Kur'an'ın Musa (as) için hem resul hem de nebi vasfını beraberce ispat ettiği sırada vuku bulmuştur:

وَاذْكُرْ فِي الْكِتَابِ مُوسَى إِنَّهُ كَانَ مُخْلَصاً وَكَانَ رَسُولاً نَبِيّاً * وَنَادَيْنَاهُ مِنْ جَانِبِ الطُّورِ الْأَيْمَنِ وَقَرَّبْنَاهُ نَجِيّاً * وَوَهَبْنÂ لَهُ مِنْ رَحْمَتِنَا أَخَاهُ هَارُونَ نَبِيّاً

"Kitap'ta Musa'yı da an. Şüphesiz o ihlaslı bir kul idi; hem bir resul hem de bir nebi idi. Ona Tur'un sağ yanından seslendik ve onu hususi bir konuşma için yaklaştırdık. Rahmetimizden ona, kardeşi Harun'u bir nebi olarak bahşettik." (Meryem Suresi, 51-53)

Musa (as) için "hem bir resul hem de bir nebi idi" derken, hemen ardından Harun (as) için risalet vasfını zikretmemiş, sadece nübüvvetle nitelendirmekle yetinmiştir: "kardeşi Harun'u bir nebi olarak". Bu durum bizim benimsediğimiz anlayışı teyit etmektedir: Musa (as) resul-nebidir, çünkü yeni şeriat ona gönderilmiş ve onu tebliğ etmekle emrolunmuştur. Harun (as) ise nebidir ancak resul değildir, çünkü o Musa (as)’a tabidir ve kendisi yeni bir şeriatta müstakil olmaksızın Musa (as)’ın risaletini ve şeriatını tebliğ etmekle emrolunmuştur. Bu ayetlerin tefsirinde İbn Kesir şunları söylemiştir:

[İbn Kesir Tefsiri (5/237)]

"... Allah Teâlâ, Halil İbrahim’i zikredip onu övdükten sonra Kelîm (Musa)’yı zikretmeye yönelmiş ve: 'Kitap'ta Musa'yı da an. Şüphesiz o ihlaslı bir kul idi...' demiştir.

'Hem bir resul hem de bir nebi idi' (buyurarak) her iki vasfı onun için bir araya getirmiştir. Çünkü o, büyük resullerden olan 'Ulu'l Azm' (beş büyük peygamber) arasındaydı. Bunlar: Nuh, İbrahim, Musa, İsa ve Muhammed’dir (Allah’ın salat ve selamı onların ve tüm nebilerin üzerine olsun)... 'Rahmetimizden ona, kardeşi Harun'u bir nebi olarak bahşettik' ayeti ise şu anlama gelir: Onun duasına ve kardeşi hakkındaki şefaatine icabet ettik ve onu bir nebi kıldık. Nitekim diğer bir ayette şöyle demiştir: 'Kardeşim Harun'un dili benimkinden daha fasihtir. Onu da beni doğrulayan bir yardımcı olarak yanımda gönder. Zira ben, beni yalanlamalarından korkuyorum.' (Allah da) buyurdu ki: 'Ey Musa! İstediğin sana verildi.' Ve şöyle buyurdu: 'Onun için Harun’a da elçilik ver. Onların bana isnad ettikleri bir suç da var. Bu yüzden beni öldürmelerinden korkuyorum.' İşte bu yüzden selef âlimlerinden bazıları şöyle demiştir: 'Dünyada hiç kimse, bir başkası için Musa’nın kardeşi Harun’un nebi olması için yaptığı şefaatten daha büyük bir şefaatte bulunmamıştır.' Allah Teâlâ şöyle buyurur: 'Rahmetimizden ona, kardeşi Harun'u bir nebi olarak bahşettik.' İbn Cerir dedi ki: Bize Yakub anlattı, bize İbn Uleyye anlattı, o Davud’dan, o da İkrime’den nakletti ki İbn Abbas şöyle demiştir: 'Ona, kardeşi Harun'u bir nebi olarak bahşettik' ayeti hakkında Harun'un Musa'dan daha büyük olduğunu, ancak burada kastedilenin 'ona Harun'un nübüvvetini bahşettiği' olduğunu söylemiştir."

3- Yukarıda zikredilenlerden anlaşılmaktadır ki, nebi ve resul için benimsediğimiz tanıma göre; Musa (as) bir nebidir çünkü kendisine tebliğ etmesi için bir şeriat vahyedilmiştir, aynı zamanda bir resuldür çünkü kendisine vahyedilen şeriat ona aittir. Harun (as) ise bir nebidir çünkü kendisine bir şeriat vahyedilmiştir; ancak bir resul değildir çünkü tebliğ etmesi için kendisine vahyedilen şeriat ona ait bir şeriat değil, kardeşi Musa (as)’a ait olan bir şeriattır.

Bu meselede tercih ettiğimiz ve bizde benimsenen görüş budur. Allah en iyi bilendir ve hüküm sahibidir.

Kardeşiniz Ata bin Halil Ebu el-Raşta

12 Şevval 1444 H 02/05/2023 M

Emir'in (Allah onu korusun) sayfasına ait cevap linki: Facebook

Makaleyi Paylaş

Bu makaleyi ağınızla paylaşın