Home About Articles Ask the Sheikh
Soru & Cevap

Soru Cevap: Organ Nakli, Otopsi ve İhtilatın Şer’i Hükmü

December 30, 2018
11816

Hizb-ut Tahrir Emiri Alim Ata bin Halil Ebu’r Raşta’nın Facebook Sayfası Takipçilerinin Sorularına Verdiği Cevaplar Serisi (Fıkhî)

Soru Cevap

Organ Nakli, Otopsi ve İhtilatın Şer’i Hükmü

Lotfi Fékih’e

Soru:

Hizb-ut Tahrir Emiri'ne sorular, Esselamu aleykum ve rahmetullahi ve berekatuhu,

S1: Şeyh Abdulkadim Zellu m (rahimehullah)’ın “Klonlama, Organ Nakli... Şer’i Hükmü” adlı kitapçığında Hizb-ut Tahrir, kalp nakli gibi bir insanı kesin ölümden kurtaracak olsa bile veya kornea nakli gibi bir hastalığı tedavi edecek olsa bile, ölüden diriye organ naklini haram kılmaktadır. Bu kitapçıktan ve fıkhi dosyalardan otopsinin de haram olduğu anlaşılmaktadır.

Bildiğim kadarıyla İslam, bazı ilaçlardaki alkol gibi, haram olan bir şeyle dahi olsa tedaviyi teşvik etmektedir.

S2: Otopsinin haram kılınması, tıp fakültesi öğrencilerinin insan vücudunu öğrenmesini ve tanımasını engellemektedir. İnsan vücudunu bilmeden nasıl çalışacaklar ve örneğin nasıl cerrahi operasyon yapacaklar? Ayrıca otopsinin haram kılınması, adli tabibi suçun ayrıntılarını bilmekten mahrum bırakmaktadır; bu durumda polise suçun aydınlatılmasında yardımcı olacak ve çözümünü kolaylaştıracak bilgiler veremez.

İhtilat (kadın-erkek karışıklığı) ile ilgili tüm şer’i hükümleri öğrenmek istiyorum. Teşekkürler.

Lütfi el-Fakih - Tunus’ta Eczacı Pharmacien Lotfi Fékih 11/11/2018

Cevap:

Ve aleykumüsselam ve rahmetullahi ve berekatuhu,

Özellikle birinci ve ikinci sorularını cevaplamadan önce, şer’i hükümlerin delillerinden alındığını belirtmek isterim. Müctehidin hüküm istinbat ederken yaptığı iş, kendisine uygun gördüğü veya ihtiyaç duyduğunu düşündüğü hükmü çıkarmak değil, şer’i hükmü öğrenmek için şer’i nassları konuşturmaktır. Zira içtihattan murat, aklın hükmünü değil, Şer’in hükmünü bilmek için vüsatince çaba sarf etmektir. Şer’i hükümler istinbat edilirken, insanların ihtiyaçlarına veya arzularına uygun bir hüküm arayışına girilmesi doğru olmaz; çünkü bu durumda elde edilen hüküm Şer’in değil, müstambitin (hüküm çıkaranın) ve aklın hükmü olur. Oysa içtihat esnasında talep edilen, Şer’in hükmüdür. Şer’i deliller belirli bir meselede belirli bir hükme delalet ediyorsa, muteber olan o hükümdür ve insanların ihtiyaçları bu şer’i hükme göre yönlendirilir, tersi değil. Yani şer’i hükmün insanların ihtiyacına veya ihtiyaç zannettikleri şeylere uydurulması caiz değildir; aksine insanların ihtiyaçları şer’i hükme uyacak şekilde ayarlanmalıdır. Çünkü Allah Subhanehu’nun hükmü, uyulması vacip olan haktır...

Şimdi üç sorunun cevabına gelelim:

Birincisi: Organ nakli ile ilgili sorunla ilgili olarak, "Klonlama" kitapçığında açıklandığı üzere, kanı masum (dokunulmaz) olan bir ölünün organlarının diriye nakledilmesinin haramlığına dair delilleri incelediğin anlaşılıyor. Kitapçıkta, ölüden diriye organ naklinin haramlığına dair iki husus delil getirilmiştir:

1- Ölümünden sonra hiç kimse ölünün bedenine malik değildir. Şer’i delillerin gösterdiği üzere ne ölünün kendi bedeni üzerinde ne de varislerinin ölünün bedeni üzerinde bir yetkisi vardır. Dolayısıyla ne ölü ne de varisleri, mülkiyetlerinde ve otoriteleri altında olmadığı için ölünün vücudundan bir organ bağışlayamazlar.

2- Ölüye tecavüz etmek, eziyet etmek ve aynı şekilde müsle (organlarını keserek bedene zarar vermek) yapmak caiz değildir. Şöyle ki:

a- Tecavüz ve eziyetin haramlığı konusunda, "ölünün, dirinin hürmetine (dokunulmazlığına) sahip olduğunu, ölüye yönelik tecavüz ve eziyetin tıpkı diriye yönelik tecavüz ve eziyet gibi olduğunu açıkça gösteren hadisler varid olmuştur. Dirinin karnını yarmak, boynunu kesmek, gözünü çıkarmak veya kemiğini kırmak nasıl caiz değilse; ölünün de karnını yarmak, boynunu kesmek, gözünü çıkarmak veya kemiğini kırmak caiz değildir. Diriyi azarlamak, dövmek veya yaralamak suretiyle ona eziyet etmek nasıl haramsa; ölüyü sövmek, dövmek veya yaralamak yoluyla ona eziyet etmek de öylece haramdır." Bu hadislerden bazıları şunlardır:

Müminlerin annesi Aişe (r.anha)’dan rivayet edildiğine göre Resulullah ﷺ şöyle buyurmuştur:

كَسْرُ عَظْمِ الْمَيِّتِ كَكَسْرِهِ حَيّاً

"Ölünün kemiğini kırmak, onu hayattayken kırmak gibidir." (Ahmed, Ebu Davud ve İbn Hibban)

Ahmed, Amr bin Hazm el-Ensari yoluyla rivayet ettiğine göre o şöyle demiştir: Resulullah ﷺ beni bir kabre yaslanmış halde gördü ve şöyle buyurdu:

لَا تُؤْذِ صَاحِبَ الْقَبْرِ

"Kabir sahibine eziyet etme."

Müslim ve Ahmed, Ebu Hureyre’den rivayet ettiğine göre Resulullah ﷺ şöyle buyurmuştur:

لَأَنْ يَجْلِسَ أَأَحَدُكُمْ عَلَى جَمْرَةٍ مُتَحَرِّقَةٍ خَيْرٌ لَهُ مِنْ أَنْ يَجْلِسَ عَلَى قَبْرٍ

"Sizden birinizin kor ateş üzerine oturup elbisesini, hatta derisini yakması, bir kabir üzerine oturmasından daha hayırlıdır."

b- Müsle (bedeni parçalama) konusuna gelince; "ölünün gözünü çıkarmak, kalbini, böbreğini, karaciğerini veya akciğerlerini almak için karnını yarmak ve bunları ihtiyacı olan başka birine nakletmek, ölüye müsle yapmak sayılır. İslam ise müsleyi yasaklamıştır":

Buhari, Abdullah bin Zeyd el-Ensari’den rivayet ettiğine göre o şöyle demiştir:

نَهَى رَسُولُ اللهِ ﷺ عَنِ النُّهْبَى وَالْمُثْلَة

"Resulullah ﷺ yağmacılığı ve müsleyi (cesetlere işkence yapmayı/parçalamayı) yasakladı."

Ahmed, İbn Mace ve Nesai, Safvan bin Assal’dan rivayet ettiğine göre şöyle demiştir: Resulullah ﷺ bizi bir seriyyeye gönderirken şöyle buyurdu:

سِيرُوا بِاسْمِ اللهِ، وَفِي سَبِيلِ اللهِ، قَاتِلُوا مَنْ كَفَرَ بِاللهِ، وَلَا تُمَثِّلُوا وَلَا تَغْدُرُوا وَلَا تَقْتُلُوا وَليداً

"Allah’ın ismiyle ve Allah yolunda yürüyün. Allah’ı inkâr edenlerle savaşın. Müsle yapmayın, ahdi bozmayın ve çocukları öldürmeyin."

Yukarıda zikredilen delillere dayanarak, kanı masum olan bir ölüden bir organın diriye nakledilmesinin şer’en haram olduğu açıkça görülmektedir. Şeriatın ilaçlardaki alkol gibi haram olan şeylerle tedaviye izin verdiği, dolayısıyla haram olsa bile ölüden diriye organ naklinin caiz olacağı söylenemez. Çünkü Şeriatın onayladığı tedavi, başkasına tecavüz etmeden veya zarar vermeden haram ve necis olan şeylerle tedavidir. İbn Mace, Tarık bin Süveyd el-Hadrami yoluyla rivayet ettiğine göre o şöyle demiştir:

قُلْتُ يَا رَسُولَ اللَّهِ إِنَّ بِأَرْضِنَا أَعْنَابًا نَعْتَصِرُهَا فَنَشْرَبُ مِنْهَا قَالَ لَا فَرَاجَعْتُهُ قُلْتُ إِنَّا نَسْتَشْفِي بِهِ لِلْمَرِيضِ قَالَ إِنَّ ذَلِكَ لَيْسَ بِشِفَاءٍ وَلَكِنَّهُ دَاءٌ

"Dedim ki: 'Ey Allah'ın Resulü! Topraklarımızda üzümler var, onları sıkıp içiyoruz.' 'Hayır' buyurdu. Tekrar sordum: 'Biz onunla hastalarımızı tedavi ediyoruz.' Şöyle buyurdu: 'O şifa değildir, bilakis derttir (hastalıktır).'" Bu, necis veya haram olan "şarabın" ilaç olarak kullanılmasının nehyidir. Ancak Resulullah ﷺ necis olan "deve idrarı" ile tedaviye izin vermiştir; Buhari Enes (ra) yoluyla rivayet etmiştir:

أَنَّ نَاسًا مِنْ عُرَيْنَةَ اجْتَاوَوْا الْمَدِينَةَ فَرَخَّصَ لَهُمْ رَسُولُ اللَّهِ ﷺ أَنْ يَأْتُوا إِبِلَ الصَّدَقَةِ فَيَشْرَبُوا مِنْ أَلْبَانِهَا وَأَبْوَالِهَا...

"Ureyne kabilesinden bazı insanlar Medine’de hastalandılar. Resulullah ﷺ onlara zekât develerine gidip onların sütlerinden ve idrarlarından içmelerine ruhsat verdi..."

اجتووا المدينة: Yani havası onlara yaramadı da hasta oldular. Resulullah ﷺ necis olmasına rağmen deve idrarı ile tedavi olmalarına izin vermiştir. Aynı şekilde Resulullah ﷺ haram olan "ipek giyme" ile tedaviye izin vermiştir; Tirmizi ve Ahmed’in Enes yoluyla rivayetine göre:

أَنَّ عَبْدَ الرَّحْمَنِ بْنَ عَوْفٍ وَالزُّبَيْرَ بْنَ الْعَوَّامِ شَكَيَا الْقَمْلَ إِلَى النَّبِيِّ ﷺ فِي غَزَاةٍ لَهُمَا، فَرَخَّصَ لَهُمَا فِي قُمُصِ الْحَرِيرِ. قَالَ: وَرَأَيْتُهُ عَلَيْهِمَا

"Abdurrahman bin Avf ve Zübeyr bin Avvam bir gazvede Peygamber ﷺ'e bitten şikâyet ettiler. O da onların ipek gömlek giymelerine ruhsat verdi. (Enes dedi ki:) 'Onların üzerinde o ipek gömlekleri gördüm.'" Bu iki hadis, İbn Mace’nin hadisindeki nehyin kesin (cazim) olmadığına karinedir; yani necis ve haramla tedavi mekruhtur.

Bu deliller göstermektedir ki Şeriat, necis ve haramla tedaviye kerahetle birlikte izin vermiştir. Ancak necis (deve idrarı) ve haram (ipek giyme) ile tedavi, başkalarına tecavüzü içeren haramla tedavi etmekten farklıdır. İkincisi, vakıasının farklılığı nedeniyle haramla tedavi istisnasına girmez... Örneğin, böbreğe ihtiyacı olan bir hastayı tedavi etmek için hayatta olan bir kişiye saldırıp böbreğini zorla almak şer’en caiz midir? (Üçüncü dünya ülkeleri denilen yerlerde, çocukların veya yetişkinlerin organlarının çalınıp birinci dünya ülkelerindeki hastalara nakledilmesi için kaçırılmalarında olduğu gibi). Cevap elbette bunun haram olduğudur ve başkasına tecavüz içerdiği için caiz değildir. Tedavi için kullanılması caiz olan haram, başkasına tecavüz içeren haramı kapsamaz; çünkü haramla tedavi ruhsatının delilleri buna uygulanmaz. Bu nedenle, ölünün vücuduna bir tecavüz olduğu için ve haramla tedavi istisnasının delilleri buna uymadığı için, ölünün vücudundan diriye organ naklederek tedavi olmak caiz değildir.

İkincisi: Otopsi hakkındaki soruna gelince; bunun haram kılınmasının öğrencilerin öğrenmesini ve insan vücudunu tanımasını engelleyeceği, dolayısıyla nasıl iş yapacakları sorusu ile otopsi yasağının adli tabibi suçun ayrıntılarını bilmekten mahrum bırakacağı yönündeki soruna gelince...

Kardeşim, yukarıda açıklandığı üzere şer’i deliller ölünün bedenine yönelik tecavüzün haramlığı konusunda birleşmiştir. Durum böyleyken, diğer hiçbir mülahazaya bakılmaksızın ölünün cesedini otopsi yapmak (parçalamak) şer’en haramdır; çünkü bu ölüye bir tecavüzdür... Konunun daha net anlaşılması için sana soruyorum: Öğrencilerin tıp öğrenmesi ve insan vücudunu tanıması ihtiyacı gerekçesiyle, canlı bir insanın vücuduna tecavüz edip, onu öldürmeden ama karnını yararak iç organlarını incelemek caiz midir? Cevabın elbette bunun caiz olmayacağıdır; çünkü bu, o canlı insanın vücuduna bir tecavüzdür... Öyleyse, Nebi ﷺ:

كَسْرُ عَظْمِ الْمَيِّتِ كَكَسْرِهِ حَيّاً

"Ölünün kemiğini kırmak, onu hayattayken kırmak gibidir" buyurmuşken, bunun ölü için caiz olabileceği aklına nasıl gelebilir? Şer’i hüküm, uyulmaya en layık olandır ve hiçbir gerekçe ile ondan vazgeçilmesi caiz değildir...

Tıp öğrencilerinin öğrenimi ve insan vücudunu tanımalarına gelince; mubah olan vesileler çoktur. Müslümanlar, öğrencilerin otopsiye başvurmadan insan vücudunu daha iyi tanımasını sağlayacak modern araçlar geliştirmelidir. Örneğin, öğrencilerin insan organlarının üç boyutlu yapısıyla elektronik ortamda etkileşim kurmasını sağlayan bilgisayar programları, vücut dışından içeriyi görmeyi sağlayan görüntüleme teknikleri veya modern teknolojinin benzeri araçları geliştirilmelidir. Kaldı ki, bazı tıp öğrencilerinden duyduğuma göre, otopsi dersinden pek bir fayda görmemişlerdir; zira kadavralar kasların ve damarların yapısını bozan maddeler içinde tutulmakta ve canlı vücudun doğasından çok farklılaşmaktadır.

Aynı şekilde suçun gerçeğini ortaya çıkarmak için de Allah’ın haram kıldığı otopsiye başvurmak caiz değildir; tıpkı suçun gerçeğini öğrenmek için şüpheliye işkence yapmanın şer’en caiz olmaması gibi... Çözüm, mubah olan araştırma ve gerçekleri ortaya çıkarma yol ve yöntemlerini aramaktır; Şer’in emrine muhalefet ederek ve ikramı defnedilmek olan ölünün bedenine tecavüz ederek değil.

Üçüncüsü: İhtilat (kadın-erkek karışıklığı) hakkındaki soruna gelince; bu belirsiz bir sorudur. Sen "ihtilatla ilgili tüm şer’i hükümleri öğrenmek" istiyorsun! Bir cevap verebilmemiz için belirli bir şeyi sorman daha iyi olurdu... Her halükarda, ihtilat konusuna dair geçmiş cevaplarımızdan bazılarını buraya ekleyeceğim, umulur ki sorduğun yönlerden bazılarını kapsar. Eğer bu cevaplarda zikredilmeyen özel bir meselen varsa onu belirtirsin:

  • 28/02/2010 tarihli soru cevaptan bir bölüm:

(Resulullah ﷺ’in onayladığı İslami hayatta erkeklerin ve kadınların bir arada bulunması ve erkekler ile kadınlar arasındaki şer’i muameleleri düzenleyen şer’i deliller... bunların hepsi açıkça belirtilmiştir. Bu konuda birden fazla cevap yayınlanmıştır ve meselede bir kapalılık kalmamasını umuyorduk.

Buna rağmen, bu mektupta Allah’ın izniyle konuyu daha da netleştireceğim:

  • Kamusal hayat (el-Hayat el-Ammah), girmek için izin gerektirmeyen umumi yerlerde erkeklerin ve kadınların bulunması demektir. Bu durumun, bu süreçte erkekleri ve kadınları düzenleyen şer’i hükümleri vardır.

Özel hayat (el-Hayat el-Khassah) ise evler gibi girmek için izin gerektiren yerlerdir. Bunların da erkekleri ve kadınları düzenleyen şer’i hükümleri vardır.

  • Özel hayatın (evlerin) durumu açıktır ve daha fazla açıklamaya gerek yoktur. Kadınlar burada yabancılarla değil mahremleriyle birlikte yaşarlar. Ancak sıla-i rahim gibi belirli bir durum hakkında nass varid olmuşsa, yakın bir erkeğin mahremi olmasa bile kadın akrabasını ziyaret etmesi caizdir. Örneğin amca oğlunun bayramlarda amca kızına gidip selam vermesi gibi; tabii ki halvet (baş başa kalma) olmadan ve avret yerleri açılmadan... Babası veya amcasıyla birlikte gidip, mahremi olmasa bile akrabalık bağını (sıla-i rahmi) yerine getirir.

  • Kamusal hayata gelince; Şer’in erkeklerin ve kadınların bir arada bulunmasını onayladığı bir ihtiyaç varsa, bu birliktelik şer’i şekliyle caizdir. Şer’i şekliyle diyoruz çünkü bu birlikteliği şu şekilde düzenleyen şer’i hükümler vardır:

1- Şer’in erkek ve kadınların bir arada olmasını onayladığı ihtiyaç, bir araya gelenlerin tek bir amacı içinse; örneğin namaz için, bir ilim dersi veya davetle ilgili bir konferans için veya davet çalışmalarından genel bir çalışma için erkek ve kadınların bulunması gibi durumlarda erkek saflarının kadın saflarından ayrılması (fasıllı olması) vaciptir. Bu durumlar bazen "özel hükümlü kamusal hayat" olarak adlandırılır; yani erkek ve kadınların bir arada bulunmasının özel bir keyfiyeti vardır.

2- Şer’in erkek ve kadınların bir arada olmasını onayladığı ihtiyaç, bir araya gelenlerin farklı amaçları içinse; örneğin çarşıda, sokakta, parkta veya toplu taşıma araçlarında erkek ve kadınların bulunması gibi durumlarda safların ayrılması vacip değildir. Bu da iki türdür:

a- Farklı amaçların ancak ihtilatla yani yan yana bulunma ve konuşma (hılta) yoluyla yerine getirilebildiği durumlar; örneğin çarşıda alışveriş yapmak gibi. Bu türde ihtilata (karışıklığa) izin verilmiştir.

b- Farklı amaçların ihtilat olmadan yani yan yana bulunma ve konuşma (hılta) olmadan yerine getirilebildiği durumlar; örneğin toplu taşıma araçlarına binmek, parklar ve sokakta yürümek gibi... Bu türde, erkek ve kadınların ihtilat olmadan, yani yan yana bulunup konuşmadan bir arada bulunmaları caizdir. Aksine herkesin kendi amacı doğrultusunda birbirleriyle konuşmadan yan yana bulunması mümkündür; sokakta yürümek, parklar ve toplu taşımadaki durum gibi...

  • Gördüğün gibi, erkeklerin ve kadınların bir arada bulunma hükümleri özel hayat ve kamusal hayatta açık ve nettir:

Özel hayat (ev), girmek için izin gerektiren yerdir. Kamusal hayat ise girmek için izin gerektirmeyen yerdir. Bu kamusal hayatın bir kısmı safların ayrılmasını gerektirirken bir kısmı gerektirmez. Aynı şekilde kamusal hayatın bir kısmında ihtilat yani yan yana bulunma ve konuşma caizken, bir kısmında bu caiz değildir; sadece konuşmadan yan yana bulunmak caizdir...) Bitti.

Umuyorum ki bu yeterli olmuştur.) Bitti.

  • 06/02/2011 tarihli soru cevaptan bir bölüm:

(...Ancak orduda savaş yaralılarını tedavi etmek için hemşirelik ekiplerinin bulunmasına gelince; bu konuda Resulullah ﷺ'in kadınların hemşirelik ve tedavi için savaşta bulunmalarına izin verdiği varid olmuştur, dolayısıyla tedavi durumunda bir arada bulunmak caizdir. Nitekim Buhari, el-Edebü'l-Müfred ve et-Tarihu's-Sağir’de Elbani’nin sahihlediği bir isnadla Mahmud bin Lebid’den şöyle rivayet etmiştir:

لَمَّا أُصيبَ أَكْحَلُ سَعْدٍ يَوْمَ الخَنْدَقِ فَثَقُلَ، حَوَّلوهُ عِنْدَ امْرَأَةٍ يُقالُ لَها: رُفَيْدَة، وَكانَتْ تُداوي الجَرْحى، فَكانَ النَّبِيُّ ﷺ إِذا مَرَّ بِهِ يَقولُ: كَيْفَ أَمْسَيْتَ؟ وَإِذا أَصْبَحَ: كَيْفَ أَصْبَحْتَ؟ فَيُخْبِرُهُ

"Hendek günü Sa’d (bin Muaz) kol damarından yaralanıp durumu ağırlaşınca, onu Rufeyde denilen bir kadının yanına naklettiler. O, yaralıları tedavi ederdi. Peygamber ﷺ ona uğradığında: 'Akşamı nasıl ettin?' sabahladığında 'Sabahı nasıl ettin?' diye sorar, o da haber verirdi." Bu Rufeyde, Eslem kabilesinden yaralıları tedavi eden bir kadındır.

  • İhtilat, daha önce zikrettiğim gibi, yabancı erkek ve kadınların, Şer’in onayladığı ve ancak bir arada bulunmakla yerine getirilebilecek bir ihtiyaç olmaksızın bir araya gelmeleridir. Bir ihtiyaç olmaksızın bu durum caiz değildir. Ancak Şer’in onayladığı ve ancak bir arada bulunmakla yerine getirilebilecek bir ihtiyaç içinse caizdir.

İster özel hayatta ister kamusal hayatta olsun, Şer’in belirlediği ihtiyaçlar için bir araya gelmeyi onaylayan deliller varid olmuştur. Örneğin özel hayatta sıla-i rahim, yemek ve hasta ziyareti... Kamusal hayatta ise savaşlarda yaralıların tedavisi... Çarşılara gitmek, mescitlerde namaz kılmak, ilim meclislerine katılmak, hac... Bunların hepsi, mescitler ve genel konferanslar gibi safların ayrılması gereken yerlerde veya çarşı ve hac gibi ayrılmanın gerekmediği yerlerde şer’i hükümlere göredir.

Sıla-i rahim sadece mahrem akrabalar için değil, amca kızı gibi mahrem olmayan akrabalar için de geçerlidir... (Sosyal Nizam'daki sıla-i rahim konusuna bakınız). Akrabaların bayramlarda veya özel günlerde birbirlerini ziyaret etmeleri ve bir arada oturmaları caizdir. Ancak bu sıla-i rahim içindir,

yani sağlık ve genel durumlarını sormak, hastalarını ziyaret etmek, ihtiyaçlarını gidermek ve benzeri şeyler içindir. Yoksa bir araya gelip "örneğin kâğıt oynamaları" veya birlikte gezintiye çıkıp parkta oturup sohbete dalmaları caiz değildir.

Böylece akrabaların birbirlerini ziyaret etmesi, erkek ve kadınların birlikte oturması, sıla-i rahim olduğu sürece caizdir. Yani birlikte oturmak sıla ile alakalı olduğu ölçüde olur. Eğer oturma, sıla-i rahim dışındaki konularda sohbete dalmaya dönüşürse, kadınlar bir odada erkekler bir odada oturur... Aynı şekilde yemek yerken de bir arada oturmaları caizdir. Yemek bittiğinde ise kadınlar bir odada erkekler bir odada oturur...

فَإِذَا طَعِمْتُمْ فَانْتَشِرُوا وَلا مُسْتَأْنِسِينَ لِحَدِيث

"Yemeği yeyince hemen dağılın, sohbete dalmayın." (Ahzâb [33]: 53). Sıla ve yemek hakkında deliller varid olmuştur.

Tabii ki kadınlar avret yerlerini örtmüş olmalı ve Sosyal Nizam’da belirtildiği gibi mahremi veya kocası yanında bulunmalıdır.) Bitti.

  • 06/06/2016 tarihli soru cevaptan bir bölüm:

(a- İhtilat yani yabancı erkek ve kadınların bir araya gelmesi, Şer’in onayladığı bir ihtiyaç olmaksızın haramdır... Ancak Şer’in onayladığı ve ancak bir arada bulunmakla yerine getirilebilecek bir ihtiyaç içinse caizdir.

b- İster özel hayatta ister kamusal hayatta olsun, Şer’in belirlediği ihtiyaçlar için bir araya gelmeyi onaylayan şer’i deliller varid olmuştur. Örneğin özel hayatta akrabalarla sıla-i rahim, yemek, hasta ziyareti... Kamusal hayatta ise savaşlarda yaralıların tedavisi... Çarşılara gitmek, mescitlerde namaz kılmak, ilim meclislerine katılmak, hac... Bunların hepsi, mescitler ve genel konferanslar gibi safların ayrılması gereken yerlerde veya çarşı ve hac gibi ayrılmanın gerekmediği yerlerde şer’i hükümlere göredir.

c- Sıla-i rahim sadece mahrem akrabalar için değil, amca kızı gibi mahrem olmayan akrabalar için de geçerlidir... (Sosyal Nizam'daki sıla-i rahim konusuna bakınız). Akrabaların bayramlarda veya özel günlerde birbirlerini ziyaret etmeleri ve bir arada oturmaları caizdir. Ancak bu sıla-i rahim içindir, yani sağlık ve genel durumlarını sormak, hastalarını ziyaret etmek, ihtiyaçlarını gidermek ve benzeri şeyler içindir. Yoksa bir araya gelip "örneğin kâğıt oynamaları" veya birlikte gezintiye çıkıp parkta oturup sohbete dalmaları caiz değildir...) Bitti.

Üç soruna verilen bu cevapların yeterli olmasını umuyorum.

Kardeşiniz Ata bin Halil Ebu’r Raşta

23 Rebiulahir 1440 H. 30/12/2018 M.

Emir’in (Allah onu korusun) Facebook sayfasındaki cevap linki: Facebook

Emir’in (Allah onu korusun) Google Plus sayfasındaki cevap linki: Google Plus

Emir’in (Allah onu korusun) Web sayfası cevap linki: Web

Makaleyi Paylaş

Bu makaleyi ağınızla paylaşın