Home About Articles Ask the Sheikh
Soru & Cevap

Soru Cevap: Bakara Suresindeki Harut ve Marut Melekleri

April 09, 2023
3231

Hizb ut-Tahrir Emiri Celil Âlim Ata bin Halil Ebu’r Raşta’nın Facebook Sayfasındaki Takipçilerinin Sorularına Cevap Serisi “Fıkhî”

Ustadhi Kamsokole'ye

Soru:

Assalam alaykum warahmatullah wabarakatuh First, I would like to introduce a prayer and congratulations for the hard work you are doing in developing this dawa work. My question is in Surat Baqara verse 102 (02: 102) the verse is long and I will not repeat it unless it is long I will ask the elements contained in this verse.

a) Haruta and maruta. Is it an angel? Manake has come out of angelic qualities. There are other sheikhs who say that these are people who are full of knowledge, with Arabic linguistic analysis. And if they are angels, how do they communicate with those humans at that time.

b) The Qur'an says, the devil taught people sorcery and what was sent down to TWO ANGELS in Babylon. Now what is this that they came with or was brought down by the haruta and the haruta?

c) And those haruta and maruta do not teach someone until they give him a warning. Being sie is just a test of blasphemy. Now should we say that these angels have been sent from heaven to bring this scourge of witchcraft and teach people?

Selamun Aleykum ve Rahmetullahi ve Berakatuh.

Öncelikle bu davayı ilerletmek için yaptığınız gayretli çalışmalarınızdan dolayı sizi tebrik eder, size dua ederim.

Sorum Bakara Suresi 102. ayet hakkındadır. Ayet uzun olduğu için tekrar yazmayacağım. Bu ayetin içerdiği şu hususlar hakkında soru sormak istiyorum:

a- Harut ve Marut melek mi? Yoksa melek sıfatlarına sahip bir insan mı? Bazı hocalar, Arap dili analizine dayanarak bunların çok ilim sahibi insanlar olduğunu söylüyorlar. Eğer melekler ise, o zamanki insanlarla nasıl iletişim kurdular?

b- Ayet şöyle diyor: "Lakin şeytanlar kâfir oldular; insanlara sihri ve Babil'de iki meleğe indirilenleri öğretiyorlardı." Harut ve Marut ne getirdiler veya onlara ne indirildi?

c- "Onlar: 'Biz ancak bir imtihanız, sakın kâfir olma' demedikçe hiç kimseye öğretmiyorlardı." Bu iki meleğin gökyüzünden insanlara bu sihir belasını getirmek ve onlara öğretmek için gönderildiğini söyleyebilir miyiz?

Cevap:

Ve Aleykum Selam ve Rahmetullahi ve Berakatuh.

Sorularınızın cevabı [Et-Teysîr fî Usûli’t-Tefsîr - Bakara Suresi Tefsiri] kitabında 101-103. ayetlerin açıklamasında mevcuttur. Eğer kitap yanınızda değilse, ilgili kısmı aşağıya ekliyorum:

[Bakara Suresi Tefsiri kitabı, sayfa 119-125:

Allah Teâlâ'nın şu kavlinin tefsiri:

وَلَمَّا جَاءَهُمْ رَسُولٌ مِنْ عِنْدِ اللَّهِ مُصَدِّقٌ لِمَا مَعَهُمْ نَبَبَذَ فَرِيقٌ مِنَ الَّذِينَ أُوتُوا الْكِتَابَ كِتَابَ اللَّهِ وَرَاءَ ظُهُورِهِمْ كَأَنَّهُمْ لَا يَعْلَمُونَ * وَاتَّبَعُوا مَا تَتْلُو الشَّيَاطِينُ عَلَى مُلْكِ سُلَيْمَانَ وَمَا كَفَرَ سُلَيْمَانُ وَلَكِنَّ الشَّيَاطِينَ كَفَرُوا يُعَلِّمُونَ النَّاسَ السِّحْرَ وَمَا أُنْزِلَ عَلَى الْمَلَكَيْنِ بِبَابِلَ هَارُوتَ وَمَارُوتَ وَمَا يُعَلِّمَانِ مِنْ أَحَدٍ حَتَّى يَقُولَا إِنَّمَا نَحْنُ فِتْنَةٌ فَلَا تَكْفُرْ فَيَتَعَلَّمُونَ مِنْهُمَا مَا يُفَرِّقُونَ بِهِ بَيْنَ الْمَرْءِ وَزَوْجِهِ وَمَا هُمْ بِضَارِّينَ بِهِ مِنْ أَحَدٍ إِلَّا بِإِذْنِ اللَّهِ وَيَتَعَلَّمُونَ مَا يَضُرُّهُمْ وَلَا يَنْفَعُهُمْ وَلَقَدْ عَلِمُوا لَمَنِ اشْتَرَاهُ مَا لَهُ فِي الْآخِرَةِ مِنْ خَلَاقٍ وَلَبِئْسَ مَا شَرَوْا بِهِ أَنْفُسَهُمْ لَوْ كَانُوا يَعْلَمُونَ * وَلَوْ أَنَّهُمْ آمَنُوا وَاتَّقَوْا لَمَثُوبَةٌ مِنْ عِنْدِ اللَّهِ خَيْرٌ لَوْ كَانُوا يَعْلَمُونَ

"Kendilerine Allah katından yanlarındakini (Tevrat’ı) tasdik eden bir peygamber geldiğinde, kendilerine kitap verilenlerden bir grup, sanki hiç bilmiyorlarmış gibi Allah’ın kitabını arkalarına attılar. Süleyman’ın hükümranlığı hakkında şeytanların uydurup söylediklerine uydular. Halbuki Süleyman kâfir olmadı, fakat o şeytanlar kâfir oldular; insanlara sihri ve Babil’de Harut ve Marut adlı iki meleğe indirilenleri öğretiyorlardı. Halbuki o iki melek, 'Biz ancak bir imtihanız, sakın kâfir olma' demedikçe hiç kimseye öğretmiyorlardı. Onlar, o iki melekten karı ile koca arasını ayıracak şeyleri öğreniyorlardı. Oysa büyücüler, Allah’ın izni olmadan hiç kimseye zarar veremezler. Onlar, kendilerine fayda vereni değil de zarar vereni öğreniyorlardı. Andolsun onlar, sihri satın alanın ahiretten hiç nasibi olmadığını biliyorlardı. Kendilerini karşılığında sattıkları şey ne kötüdür! Keşke bilselerdi! Eğer onlar iman edip sakınsalardı, Allah katından alacakları sevap elbette daha hayırlı olurdu. Keşke bilselerdi!" (Bakara [2]: 101-103)

Allah Sübhânehu bu ayetlerde şunları beyan etmektedir:

  1. Yahudiler Resulullah ﷺ'e karşı çıkıyor ve Tevrat üzerinden onunla tartışıyorlardı. Ona ruh, Ashab-ı Kehf ve Zülkarneyn hakkında sordukları gibi Tevrat'tan sorular soruyorlardı. Resulullah ﷺ ise onlara Allah'ın Kur'an'dan vahyettiği ile cevap veriyordu. Buna ek olarak, onların Tevrat'ta değiştirdikleri ve tahrif ettikleri bazı hususları da ortaya çıkarıyordu. Örneğin, zina edenin recmedilmesi hükmünü ve Tevrat'ta geçen Efendimiz ﷺ'in vasıflarını değiştirmeleri gibi. Resulullah ﷺ'in gelişi, Tevrat'ın müjdelediği şeyi tasdik ediyordu. Tevrat ile tartışmanın arzuladıkları gibi sonuçlanmadığını görünce, ondan yüz çevirdiler ve onu arkalarına attılar.

    كَأَنَّهُمْ لَا يَعْلَمُونَ

    "Sanki hiç bilmiyorlarmış gibi" (Bakara [2]: 101). Yani Tevrat'ı arkalarına atmaları, sanki ona inanmayan ve onda yer alan Resulullah ﷺ'in vasıflarının doğruluğunu bilmeyen bir topluluk tarafından yapılmış gibiydi. Bu, Tevrat'ta yer alan peygamberlik delillerinden yüz çevirmelerindeki aşırılığı ifade eder; yani onlar bilerek yüz çevirmişlerdir.

    Tevrat ile Resulullah ﷺ'e karşı çıkma çabalarının başarısız olduğu anlaşılınca, Resul ile tartışmak için Tevrat dışındaki kaynaklarda başka meseleler aramaya başladılar.

  2. Allah, Süleyman'ın bir peygamber olduğunu vahyettiğinde:

    إِنَّا أَوْحَيْنَا إِلَيْكَ كَمَا أَوْحَيْنَا إِلَى نُوحٍ وَالنَّبِيِّينَ مِنْ بَعْدِهِ وَأَوْحَيْنَا إِلَى إِبْرَاهِيمَ وَإِسْمَاعِيلَ وَإِسْحَاقَ وَيَعْقُوبَ وَالْأَسْبَاطِ وَعِيسَى وَأَيُّوبَ وَيُونُسَ وَهَارُونَ وَسُلَيْمَانَ وَآتَيْنَا دَاوُودَ زَبُوراً

    "Şüphesiz biz Nuh'a ve ondan sonraki peygamberlere vahyettiğimiz gibi sana da vahyettik. İbrahim'e, İsmail'e, İshak'a, Yakub'a, torunlarına, İsa'ya, Eyyub'a, Yunus'a, Harun'a ve Süleyman'a da vahyettik. Davud'a da Zebur'u verdik." (Nisa [4]: 163)

    Yahudiler: "Süleyman bir peygamber değil, bir büyücüydü" dediler. Sonra Süleyman'ın hükümdarlığı döneminde şeytanların yardımıyla büyücülerin yazdığı ve Resulullah ﷺ'in şehrinde ellerinde dolaşan kitapları topladılar. "Süleyman bunlarla hükmediyordu" dediler. Onlara uydular ve bunları Resulullah ﷺ ile tartışma konusu yaptılar.

    وَاتَّبَعُوا مَا تَتْلُو الشَّيَاطِينُ عَلَى مُلْكِ سُلَيْمَانَ

    "Süleyman’ın hükümranlığı hakkında şeytanların uydurup söylediklerine uydular."

    مَا تَتْلُو الشَّيَاطِينُ

    "Şeytanların uydurup söyledikleri (okudukları)" ifadesi; şeytanların büyücülerin kitaplarına yazmaları için onlara okudukları, vahyettikleri veya vesvese verdikleri şeylerdir.

    يُوحِي بَعْضُهُمْ إِلَى بَعْضٍ زُخْرُفَ الْقَوْلِ غُرُوراً

    "Aldatmak için birbirlerine yaldızlı sözler fısıldarlar." (En'âm [6]: 112)

    İslam'dan önce şeytanlar gökten kulak hırsızlığı yapar, buna birçok yalan karıştırır ve dostlarına vahyederlerdi. "Gök ehli birbirleriyle konuşur, sonunda haber dünya semasına ulaşınca cinler kulak hırsızlığı yapar, onu dostlarına ulaştırırlar ve onlara (şahaplar) atılır. Getirdikleri şey olduğu gibiyse haktır, fakat ona yalan katar ve eklemeler yaparlar." (Müslim rivayet etmiştir). İslam'dan sonra cinlerin kulak hırsızlığı yapmaları engellenmiştir:

    وَأَنَّا كُنَّا نَقْعُدُ مِنْهَا مَقَاعِدَ لِلسَّمْعِ فَمَنْ يَسْتَمِعِ الآنَ يَجِدْ لَهُ شِهَاباً رَصَداً

    "Halbuki biz (daha önce) göğün bazı kısımlarında dinlemek için oturacak yerler bulup oturuyorduk; fakat şimdi kim dinlemek isterse, kendisini gözleyen bir alev (şahap) buluyor." (Cin [72]: 9)

    عَلَى مُلْكِ سُلَيْمَانَ

    "Süleyman’ın hükümranlığı üzerine" yani Süleyman’ın krallığı döneminde.

  3. O büyü kitaplarını büyücüler iki yoldan yazmışlardır:

    • Birincisi: Şeytanların onlara büyü hakkında fısıldadıkları şeyler.
    • İkincisi: İki melek Harut ve Marut'un insanlara öğrettiği şeyler. Allah onları Babil'e, insanlara büyüyü öğretmek, onu uygulamaktan sakındırmak ve kendilerinin insanlar için bir fitne (deneme) ve imtihan olduklarını haber vermek üzere indirmiştir: وَمَا يُعَلِّمَانِ مِنْ أَحَدٍ حَتَّى يَقُولَا إِنَّمَا نَحْنُ فِتْنَةٌ فَلَا تَكْفُرْ "Halbuki o iki melek, 'Biz ancak bir imtihanız, sakın kâfir olma' demedikçe hiç kimseye öğretmiyorlardı."

    Allah bu yeryüzünde, kullarını şer ve hayır ile imtihan etmek için her ikisini de indirmiştir: وَنَبْلُوكُم بِالشَّرِّ وَالْخَيْرِ فِتْنَةً "Sizi bir imtihan olarak şerle de hayırla da deniyoruz." (Enbiya [21]: 35)

    İnsanlara sihrin öğretilmesi onlar için bir imtihandır; kim sihre inanır ve onunla amel ederse kâfir olur, kim de ona inanmaz ve amel etmezse kurtulur.

    إِنَّمَا نَحْنُ فِتْنَةٌ فَلَا تَكْفُرْ "Biz ancak bir imtihanız, sakın kâfir olma." (Bakara [2]: 102)

  4. Allah Sübhânehu, peygamberi Süleyman’ı (a.s.) Yahudilerin yalan ve iftiralarından beri kılar. Süleyman (a.s.) kâfir olmamıştır. Buradaki ifade onun büyücü olmadığını, büyüye inanmadığını ve dolayısıyla kâfir olmadığını gösterir. O, Allah’ın peygamberidir.

    وَمَا كَفَرَ سُلَيْمَانُ

    "Halbuki Süleyman kâfir olmadı." Yani büyücü değildi ve büyüye inanıp kâfir olmadı. Bu mana tayin edilmiştir çünkü Yahudiler Süleyman’ı (a.s.) büyücülükle suçlamışlardı. İbn Cerir, Şehr bin Havşeb’den şöyle rivayet etmiştir: Yahudiler dediler ki: "Muhammed'e bakın, hakkı batıla karıştırıyor, Süleyman'ı peygamberlerle birlikte anıyor, oysa o rüzgâra binen bir büyücüydü." Yahudiler onu kâfirlikle değil, büyücülükle suçlamışlardı; Allah Sübhânehu onlara şu cevabı verdi:

    وَمَا كَفَرَ سُلَيْمَانُ

    "Süleyman kâfir olmadı." Ayette كَفَرَ fiilinin mecazi kullanımı, Arap dilindeki "müsebbebiyet" (bir sebebin sonucunu zikretmek) ilişkisine göre, büyüye inanıp büyü yapanın kâfir olacağına delalet eder.

    Böylece Süleyman kâfir olmamış, asıl kâfir olanlar şeytanlar olmuştur:

    وَمَا كَفَرَ سُلَيْمَانُ وَلَكِنَّ الشَّيَاطِينَ كَفَرُوا يُعَلِّمُونَ النَّاسَ السِّحْرَ وَمَا أُنْزِلَ عَلَى الْمَلَكَيْنِ بِبَابِلَ هَارُوتَ وَمَارُوتَ وَمَا يُعَلِّمَانِ مِنْ أَحَدٍ حَتَّى يَقُولَا إِنَّمَا نَحْنُ فِتْنَةٌ فَلَا تَكْفُرْ

    "Halbuki Süleyman kâfir olmadı, fakat o şeytanlar kâfir oldular; insanlara sihri ve Babil’de Harut ve Marut adlı iki meleğe indirilenleri öğretiyorlardı. Halbuki o iki melek, 'Biz ancak bir imtihanız, sakın kâfir olma' demedikçe hiç kimseye öğretmiyorlardı."

  5. Sihir (büyü), bir şeyi hayal yoluyla hakikatinin dışında göstermektir. Bu mana şu ayetlerden gelmektedir:

    سَحَرُوا أَعْيُنَ النَّاسِ "İnsanların gözlerini büyülediler." (A'râf [7]: 116)

    يُخَيَّلُ إِلَيْهِ مِن سِحْرِهِمْ أَنَّهَا تَسْعَى "Sihirleri sebebiyle (asalar) ona gerçekten koşuyorlarmış gibi göründü." (Tâhâ [20]: 66)

    Yani asa gerçekte asa olarak kalır, ancak görene sanki koşan bir yılanmış gibi görünür.

    Lügatte Cevherî şöyle der: "Sihir etkilemedir; kaynağı gizli ve ince olan her şey sihirdir." Bir çocuğu kandırdığınızda "onu büyüledim" denir. Bazı Arap divanlarında sihir "adva" (iftira) anlamında geçmiştir. Araplarda "adva", şiddetli bühtan ve yalanı süslemektir. Arap şair şöyle demiştir: "Rabbime sığınırım o üfleyenlerden... İftiracı iftiracının iftirasından."

    Araplar sihri aynı zamanda "gizlilik" anlamında da kullanmışlardır; zira büyücü işini gizli yapar. Sihre gelince; o, sahibinin insanların gözlerini büyüleyerek bir şeyi gerçeğinden farklı görmesini sağlayan bir ilimdir. Yani gerçeklik yeni bir gerçeklikle değişmez, ilk gerçeklik ortadan kalkmaz. Dolayısıyla eğer bir insan, asadan dönüşmüş gibi görünen yılana dokunsaydı onun yine asa olduğunu görürdü; laboratuvarda incelenseydi yine atılan asanın bileşenlerini bulurdu. Bu yüzden büyücüler asalarını attıklarında kendileri onları asa olarak görüyorlardı ama insanların gözlerini büyüledikleri için insanlar onları yılan olarak gördü. Musa (a.s.) asasını attığında ise büyücüler onun asa değil, gerçek bir yılan olduğunu gördüler; o yılan büyücülerin asalarını yutup yok etti. Bunun üzerine bunun büyü olmadığını anladılar, çünkü büyü eşyanın hakikatini yok etmez. Musa’nın (a.s.) dediği gibi bunun Âlemlerin Rabbi’nden bir hakikat olduğunu anladılar ve iman ettiler; onların imanı hayret vericiydi.

  6. Allah Sübhânehu'nun: "Süleyman’ın hükümranlığı hakkında şeytanların uydurup söylediklerine uydular" ve "Fakat o şeytanlar kâfir oldular; insanlara sihri öğretiyorlardı" kavli; sihrin küfür sözlerinin okunmasıyla gerçekleştiğine delalet eder. Bu da şu demektir: Bir ilim olan sihir, tılsımlarında veya işlemlerinde küfür lafızları kullanılarak icra edilir. Bunun dışındakiler -el çabukluğu gibi teknik yollarla bir şeyi olduğundan farklı göstermek veya insanlar üzerinde illüzyon oluşturmak için küfür olmayan bazı sözler kullanmak gibi- bu ayette kastedilen anlamda sihir değildir.

  7. Büyücünün cezası -açıkladığımız üzere- mürtedin cezasıdır; o, daha önce belirtilen anlamda kâfirdir. Sahabeler büyücüyü ölümle cezalandırmışlardır. Müminlerin annesi Hafsa (r.anha), büyü yaptığını itiraf eden bir büyücü kadının öldürülmesini emretmiştir.

    Osman (r.a.)'ın Hafsa'ya karşı çıktığına dair rivayet edilen husus; Hafsa'nın Müslümanların halifesi olan kendisinden izin almadan bu işi yapmasına yöneliktir, ölüm hükmüne değil. Büyücünün öldürülmesi fiili Ömer (r.a.) döneminde de gerçekleşmiştir. Bu, sahabeler arasında bir icmadır; çünkü bu, topluluk içinde açıkça yapılan ve itiraz edilmeyen önemli bir hükümdür. Ahmed, Süfyan'dan, o da Cez bin Muaviye'den (Ahnef bin Kays'ın amcası) şöyle rivayet etmiştir: "Ömer'in vefatından bir yıl önce bize yazdığı mektupta; 'Her erkek ve kadın büyücüyü öldürün' diye emrediyordu."

    İnsanlara açıklanmadığında onları yanıltan bazı teknik gizli işler ve "şeyh" görünümlü kişilerin sahtekârlıklarına gelince; bu kişiler kandırdıkları insanlara verdikleri zarara göre tazir cezası ile cezalandırılırlar. İslam'da tazir cezasının işlenen suçun türüne göre ölüme kadar varabileceği bilinmektedir.

    Ancak "hadden" öldürülmek ile "taziren" öldürülmek arasındaki fark şudur: Birincisi mürteddir; cenaze namazı kılınmaz ve Müslüman mezarlığına gömülmez. İkincisi ise işlediği suçun türüne göre fasık veya facir bir Müslümandır; cenaze namazı kılınır ve Müslüman mezarlığına gömülür.

  8. فَيَتَعَلَّمُونَ مِنْهُمَا مَا يُفَرِّقُونَ بِهِ بَيْنَ الْمَرْءِ وَزَوْجِهِ وَمَا هُمْ بِضَارِّينَ بِهِ مِنْ أَحَدٍ إِلَّا بِإِذْنِ اللَّهِ

    "Onlar, o iki melekten karı ile koca arasını ayıracak şeyleri öğreniyorlardı. Oysa büyücüler, Allah’ın izni olmadan hiç kimseye zarar veremezler." (Bakara [2]: 102)

    Allah Sübhânehu, sihir öğrenen ve onunla amel edenlerin, kendileriyle muhatap olan insanların arasına karı-koca arasını bozacak ve boşanmaya veya ayrılığa götürecek fitneler sokabileceklerini beyan etmektedir. Ardından Allah, büyücünün Allah'ın kudretine sahip olduğu veya Allah'a rağmen bir şeyler yapabileceği yönündeki yanlış anlayışları ortadan kaldırmak için önemli bir akidevi meseleyi açıklar: Allah'ın mülkünde O'nun izni olmadan hiçbir şey gerçekleşmez. Yani O'na rağmen bir şey olmaz. Bu anlam, Allah'ın meşieti (dilemesi) veya Allah'ın iradesi olarak adlandırılan kavramdır. Allah'ın melekûtunda O'na rağmen hiçbir şey olmaz; her şey O'nun izni, meşieti veya iradesiyle gerçekleşir:

    وَمَا تَشَاءُونَ إِلَّا أَن يَشَاءَ اللَّهُ رَبُّ الْعَالَمِينَ

    "Âlemlerin Rabbi olan Allah dilemedikçe siz dileyemezsiniz." (Tekvîr [81]: 29)

    Bu, "Allah o şeyden razıdır" demek değildir; zira Allah küfürden ve günahlardan razı olmaz:

    إِن تَكْفُرُوا فَإِنَّ اللَّهَ غَنِيٌّ عَنكُمْ وَلَا يَرْضَى لِعِبَادِهِ الْكُفْرَ

    "Eğer inkâr ederseniz şüphesiz ki Allah size muhtaç değildir. O, kullarının nankörlüğüne (küfrüne) razı olmaz." (Zümer [39]: 7)

    Bu, nassların istikrasından (taranmasından) elde edilen bir terimdir. O'nun izni veya meşieti; lügatteki "izin vermek", "istemek" veya "razı olmak" şeklindeki sözlük anlamlarıyla değil, dil, fıkıh, usul veya herhangi bir ilim ehlindeki ıstılahi/örfi anlamıyla açıklanır.

    "Allah'ın izniyle" ifadesinin bu makamdaki delaleti çok büyüktür. Zira büyücülerin insanların gözleri önünde sergiledikleri, bir şeylerin hakikatinin dışında görünmesi durumu; sanki haşa Allah gibi bir şeyler yaratıyorlarmış veya Allah'ın iptal edemeyeceği işler yapıyorlarmış gibi bir vehme yol açabilir. Bu yüzden Allah, bunun ancak Kendi izniyle gerçekleştiğini, yani O'na rağmen değil, Kendi irade ve meşietiyle olduğunu vurgulamıştır. Allah onların sihrini iptal etmeye kadirdir; Allah'ın mülkünde O'na rağmen hiçbir şey gerçekleşmez.

    Burada birisi şöyle diyebilir: Öyleyse Allah neden onların sihrini iptal etmiyor?!

    Allah Sübhânehu hayrı şerden ayırmış, hayrın hayırla, şerrin şerle karşılık bulacağını bize beyan etmiştir. Ayrıca Allah isteseydi bizi hayır üzere tek bir ümmet yapabilirdi:

    وَلَوْ شَاءَ رَبُّكَ لَجَعَلَ النَّاسَ أُمَّةً وَاحِدَةً وَلَا يَزَالُونَ مُخْتَلِفِينَ

    "Eğer Rabbin dileseydi, insanları tek bir ümmet yapardı. Fakat onlar ihtilaf etmeye devam edeceklerdir." (Hûd [11]: 118)

    Ancak Allah Sübhânehu, bildiği bir hikmet gereği bizi şer veya hayır arasından istediğimizi seçmekte serbest bırakmış ve buna göre cezalandırılacağımızı veya ödüllendirileceğimizi takdir etmiştir. Böylece bir grup cennete, bir grup cehenneme girecektir:

    وَلَوْ شِئْنَا لَآتَيْنَا كُلَّ نَفْسٍ هُدَاهَا وَلَكِنْ حَقَّ الْقَوْلُ مِنِّي لَأَمْلَأَنَّ جَهَنَّمَ مِنَ الْجِنَّةِ وَالنَّاسِ أَجْمَعِينَ

    "Eğer dileseydik, herkese hidayetini verirdik. Fakat benden: 'Mutlaka cehennemi hem cinlerden hem de insanlardan (suçlularla) dolduracağım' sözü hak olmuştur." (Secde [32]: 13)

    Bu nedenle, "Allah büyücülerin o kötü fiillerini neden iptal etmedi?" veya "Allah neden bizi her emrettiği hayra zorlamadı?" veya "Allah neden bizi şer işlemekten men etmedi de sadece hayır işler olduk?" gibi sorulara yer yoktur. Allah bize hayrı ve şerri açıklamış ve bizi seçmekte serbest bırakmıştır; bu Allah Sübhânehu'nun hikmetidir:

    لَا يُسْأَلُ عَمَّا يَفْعَلُ وَهُمْ يُسْأَلُونَ

    "O, yaptığından sorumlu tutulmaz, onlar ise sorguya çekileceklerdir." (Enbiya [21]: 23)

    Ancak her halükârda inanmalıyız ki, Allah'ın mülkünde O'na rağmen hiçbir şey gerçekleşmez, her şey O'nun izni, iradesi ve meşietiyle olur.

  9. وَلَقَدْ عَلِمُوا لَمَنِ اشْتَرَاهُ مَا لَهُ فِي الْآخِرَةِ مِنْ خَلَاقٍ

    "Andolsun onlar, sihir satın alanın ahiretten hiç nasibi olmadığını biliyorlardı."

    Bu da sihrin tamamen şer olduğu anlamına gelir. Bu, öğrendikleri şey olan sihrin bir vasfıdır: "İnsanlara sihri öğretiyorlardı." Bu vasfın delaleti açıktır ki, öğrendikleri şey kendilerine zarar verir ve fayda sağlamaz. Sihrin tamamı şer ve zarardır, onda hiçbir fayda yoktur.

    Sonra Allah Sübhânehu beyan etmektedir ki, daha önce açıkladığımız şekliyle sihirle uğraşan kimsenin ahirette hiçbir nasibi yoktur; çünkü o Allah'ı ve O'nun ayetlerini inkâr etmiştir.

    اشْتَرَاهُ

    "Onu satın aldı" ifadesi burada mecazi olarak "onu meslek edindi" anlamındadır. Bir şeyi satın almak, o şeyin kendisini tüketerek veya karşılığını alarak ondan yararlanmayı istemektir. Burada sihrin, kendisine gelir getiren bir meslek edinilmesi (zannınca yarar sağlaması) durumu, sanki sihri satın almış gibi ifade edilmiştir.

    ولَقَدْ عَلِمُوا لَمَنِ اشْتَرَاهُ مَا لَهُ فِي الْآخِرَةِ مِنْ خَلَاقٍ

    Bu ifade, terk etme talebi içeren bir haberdir; yani büyücülükle uğraşmayı kesin olarak yasaklayan bir nehiy (yasaklama) anlamındadır.

    وَلَبِئْسَ مَا شَرَوْا بِهِ أَنْفُسَهُمْ لَوْ كَانُوا يَعْلَمُونَ

    "Kendilerini karşılığında sattıkları şey ne kötüdür! Keşke bilselerdi!" Yani kendilerini karşılığında sattıkları şey ne kötüdür ki, kendilerini Allah'ın azabına maruz bırakmışlar ve cehennem ateşi karşılığında feda etmişlerdir. Kendilerini satmaları ve sihre vermeleri karşılığında kendilerine hazırlanan bu bedel, Allah'ın gazabı, azabı ve cehennem ateşidir; bu gerçekten çok kötü ve hüsran dolu bir satıştır.

    لَوْ كَانُوا يَعْلَمُونَ

    "Keşke bilselerdi!" Yani bildiklerinden faydalansalardı. Zira bir ilmi bilip de ondan faydalanmayan, bildiğinin gereğine uymayan kimse, sanki hiç bilmiyor gibidir. Kim sihrin akıbetinin vahim olduğunu bilir de sonra onunla uğraşırsa, sanki hiç bilmiyor gibidir. Bu ifade, konuyu vurgulamak bakımından çok güçlüdür. Allah Sübhânehu her türlü noksanlıktan münezzehtir!

    Resulullah ﷺ fayda vermeyen ilimden Allah'a sığınırdı: "Fayda vermeyen ilimden, huşu duymayan kalpten, doymayan nefisten ve kabul olunmayan duadan sana sığınırım." (Ahmed rivayet etmiştir). Söylediğimiz gibi bu kullanım oldukça güçlüdür ve Allah'ın kitabında başka yerlerde de geçmektedir:

    أَفَلَمْ يَسِيرُوا فِي الْأَرْضِ فَتَكُونَ لَهُمْ قُلُوبٌ يَعْقِلُونَ بِهَا أَوْ آذَانٌ يَسْمَعُونَ بِهَا فَإِنَّهَا لَا تَعْمَى الْأَبْصَارُ وَلَٰكِن تَعْمَى الْقُلُوبُ الَّتِي فِي الصُّدُورِ

    "Yeryüzünde gezmediler mi ki, orada olanları akledecek kalpleri, işitecek kulakları olsun? Ama gerçek şu ki gözler kör olmaz, lâkin göğüsler içindeki kalpler kör olur." (Hac [22]: 46)

    صُمٌّ بُكْمٌ عُمْيٌ فَهُمْ لَا يَرْجِعُونَ

    "Onlar sağır, dilsiz ve kördürler. Artık onlar (hakka) dönmezler." (Bakara [2]: 18)

    Kulağından faydalanmayan, sanki işitmiyor gibidir.

    Gözünden faydalanmayan, sanki görmüyor gibidir.

    Dilinden faydalanmayan, sanki konuşmuyor gibidir.

    Aklından faydalanmayan, sanki akletmiyor gibidir.

    İlminden faydalanmayan ise sanki hiç bilmiyor gibidir.]

İnşallah bu kadarı yeterlidir.

Kardeşiniz Ata bin Halil Ebu’r Raşta

18 Ramazan 1444 H. 09/04/2023 M.

Makaleyi Paylaş

Bu makaleyi ağınızla paylaşın