Home About Articles Ask the Sheikh
Soru & Cevap

Soru-Cevap: Nehirlerle İlgili Şerî Kaideler

November 13, 2016
6342

Soru:

Nehirlerin ister kaynağı ile döküldüğü yer arasındaki kısmı Hilafet Devleti içinde olsun, isterse Hilafet Devleti ve diğer devletlerin topraklarından geçiyor olsun, nehirlerle ilgili şerî kaideler var mıdır? Allah sizi hayırla mükâfatlandırsın.

Cevap:

İslam’da meydana gelmiş, gelmekte olan veya gelecekte meydana gelecek her sorun için çözümler mevcuttur. Zira Allah Sübhânehu bu dini tamamlamıştır:

الْيَوْمَ أَكْمَلْتُ لَكُمْ دِينَكُمْ وَأَمَّمْتُ عَلَيْكُمْ نِعْمَتِي وَرَضِيتُ لَكُمُ الْإِسْلَامَ دِينًا

“Bugün sizin için dininizi kemale erdirdim, üzerinizdeki nimetimi tamamladım ve sizin için din olarak İslam’dan razı oldum.” (Mâide [5]: 3)

Allah Teâlâ küçük büyük her meselede Allah'ın şeriatına başvurmamızı farz kılarak şöyle buyurmuştur:

وَأَنِ احْكُمْ بَيْنَهُمْ بِمَا أَنْزَلَ اللَّهُ وَلَا تَتَّبِعْ أَهْوَاءَهُمْ وَاحْذَرْهُمْ أَنْ يَفْتِنُوكَ عَنْ بَعْضِ مَا أَنْزَلَ اللَّهُ إِلَيْكَ

“Aralarında Allah’ın indirdiği ile hükmet, onların arzularına uyma ve Allah’ın sana indirdiğinin bir kısmından seni saptırmalarından sakın.” (Mâide [5]: 48)

Buradaki "mâ" (ما) kelimesi bilindiği üzere umum (genellik) ifade eden kalıplardandır. Dolayısıyla Allah Sübhânehu, hiçbir istisna ve parçalama olmaksızın her konuda İslam ile hükmedilmesini farz kılmıştır:

وَاحْذَرْهُمْ أَنْ يَفْتِنُوكَ عَنْ بَعْضِ مَا أَنْزَلَ اللَّهُ إِلَيْكَ

“Allah’ın sana indirdiğinin bir kısmından seni saptırmalarından sakın.” (Mâide [5]: 48)

Aziz ve Hakim olan Allah, insanların bu dünyada karşılaştığı hiçbir sorunu bırakmamıştır ki, İslam’da onun çözümünü nass (kesin delil) olarak veya şerî usul kaidelerine göre istinbat yoluyla beyan etmemiş olsun. Bizi yaratan ve işlerimizi neyin ıslah edeceğini bize bildiren Allah Sübhânehu Latif ve Habîr’dir:

أَلَا يَعْلَمُ مَنْ خَلَقَ وَهُوَ اللَّطِيفُ الْخَبِيرُ

“Yaratan bilmez mi? O, en ince işleri görüp bilendir ve her şeyden haberdardır.” (Mülk [67]: 14)

Bu nedenle, evet, nehirlerin ister Hilafet Devleti içinde olsun, isterse diğer devletlerin topraklarından da geçiyor olsun, idaresine dair şerî kaideler mevcuttur... Bu hususlardan bazılarını kısaca zikredeceğim; bunların detayları ise inşallah, kurulması için Allah’a yakardığımız ve yakın olmasını dilediğimiz Hilafet Devleti kurulduğunda tam olarak görülecektir. Şüphesiz Allah Aziz’dir, Hakim’dir:

  1. Büyük nehirler kamu mülkiyetidir (el-milkiyetü’l-âmme) ve kamu mülkiyetinin iki türü kapsamına girer: Birincisi, toplumun temel ihtiyaçlarından (kamu tesislerinden) olmasıdır ki buna Rasulullah ﷺ’in şu hadisi delalet eder:

الْمُسْلِمُونَ شُرَكَاءُ فِي ثَلَاثٍ: فِي الْكَلَإِ، وَالْمَاءِ، وَالنَّارِ

“Müslümanlar üç şeyde ortaktırlar: Merada, suda ve ateşte.” (Ebu Davud rivayet etmiştir). İkincisi ise, yaratılış itibarıyla fertlerin özel mülkiyetine geçirilmesine engel olan varlıklardan olmasıdır; bu da Nebi ﷺ’in şu hadisinden alınmıştır:

مِنًى مُنَاخُ مَنْ سَبَقَ

“Mina, ilk varanın konak yeridir.” (Tirmizi rivayet etmiştir). Tüm bunların ayrıntıları Hilafet Devletinde Mallar kitabında ve İslam İktisat Nizamı kitabında mevcuttur, oralara müracaat edilebilir.

  1. Nebi ﷺ’den günümüze kadar Müslümanlar, Dicle, Fırat ve Nil gibi büyük nehirlerin kamu mülkiyeti olduğunu, kimsenin bunlara tek başına sahip olamayacağını veya kullanımını tekelleştiremeyeceğini kavramışlardır. Devlet, insanların büyük nehirlerden içme suyu ve evsel ihtiyaçlar (şefe hakkı), arazileri ve ekinleri sulama (şirb hakkı) ile ulaşım ve taşımacılık amacıyla yararlanmalarını sağlıyordu. Devlet, insanların bu nehirlerden faydalanabilmesi için nehir yataklarını düzenliyor ve temizliğini (kerî) yapıyordu. Bunların tamamı tarih ve İslam fıkhı kitapları incelendiğinde açıkça görülür. Müslümanların büyük nehirlere ve onlardan faydalanmayı kolaylaştırmaya verdikleri önemi gösteren bazı fıkhi metinleri zikredeyim:

- Hicri 540 civarında vefat eden Semerkandi’nin Tuhfetü’l-Fukaha kitabında şöyle denilmektedir:

“...Fırat, Dicle, Ceyhun ve benzeri büyük nehirler üzerinde kimsenin özel bir hakkı yoktur, aksine bunlar kamunun hakkıdır. Arazisini bunlardan sulamaya gücü yeten herkesin buna hakkı vardır. Aynı şekilde, büyük nehre zarar vermemek şartıyla su değirmeni ve dolap kurmak da caizdir. Eğer nehre zarar veriyorsa buna engel olunur. Büyük nehirlerin temizlenmesi (kerî), menfaati kamuya döndüğü için masrafları Beytülmalden karşılanmak üzere Sultan’a aittir. Zira bu masraf kamunun malı olan Beytülmaldendir...” (Bitti).

- Kuveyt Fıkıh Ansiklopedisi’nde şöyle geçer:

Kerî: Nehir yatağından çamur çıkarılması, kazılması ve kıyılarının ıslah edilmesidir. Kerî ve her türlü ıslah masrafı, kamu yararı için olduğundan Müslümanların Beytülmalinden karşılanır. Eğer Beytülmalde bir şey yoksa, zararı defetmek ve kamu yararını gerçekleştirmek adına insanlar nehri ıslah etmeye mecbur edilir...

Nil, Dicle ve Fırat gibi genel nehirlerin temizlenmesi Sultan’ın görevidir ve masrafı Beytülmalden karşılanır. Çünkü bu temizliğin faydası tüm Müslümanlaradır; dolayısıyla masrafı da Beytülmaldendir. Zira Nebi ﷺ şöyle buyurmuştur: 'Hiraç (kazanç), sorumluluk karşılığındadır...' Eğer bu nehirlerin taşmasından korkulursa, setlerin ıslahı Sultan tarafından Beytülmalden yapılır.”

- Mecelle Şerhi Durerü’l-Hukkâm’da şöyle denilmektedir:

  • [ (MADDE 1238) MÜLK OLMAYAN GENEL NEHİRLER]

Madde (1238) - “Mülk olmayan genel nehirler. Bunlar bir grubun mülkiyetindeki kanallara girmemiş olan nehirlerdir; Nil, Fırat, Tuna ve Tunca gibi mülk olmayıp mübahtır.” Mülk olmayan genel nehirler, bir topluluğun mülkiyetindeki mecralara girmemiş, denizler ve göller gibi kimsenin mülkü olmayan nehirlerdir, aksine bunlar mübahtır. Bu nedenle Madde (1254)’te açıklandığı üzere, kamuya zarar vermemek şartıyla herkes bunlardan yararlanabilir. Yani kanal açabilir, oradan arazisine su akıtabilir, arazisini sulayabilir, değirmen kurabilir, su dolabı ve iskele yapabilir (Behcetü’l-Fetâvâ).

Ancak suyun taşıp insanların haklarına zarar vermesi veya gemilerin seyrine engel olması gibi kamuya zarar verecek bir durum söz konusu olursa, herkesin bunu engelleme hakkı vardır. Bu nehirler hakkındadır; denizlerde ise zarar verse bile yararlanılabilir; bu husus Kuhistani tarafından açıkça belirtilmiştir ve Madde 1263 ve 1264 şerhlerinde bu mesele ele alınacaktır.

Büyük nehirlerde kamuya zarar versin veya vermesin, herkesin şefe (içme) hakkı vardır. Mülk olmayan genel nehirler; Mısır’da akan Nil Nehri, Irak’ta akan Fırat ve Dicle nehirleri, Şattü’l-Arap (Dicle ve Fırat’ın birleşmesiyle oluşur), bir kısmı Romanya topraklarında bulunan Tuna Nehri ve Edirne şehrinden geçen, Meriç Nehri olarak da adlandırılan Tunca Nehri gibidir. Bu büyük nehirler kimsenin mülkü değildir; çünkü Madde (1249)’a göre mülkiyet, ihraz (ele geçirme) ve el koyma ile olur. Bu nehirleri ihraz etmek ve üzerlerinde el koyma kurmak mümkün değildir. Madde (1234) uyarınca bu nehirler insanlar arasında ortaktır ve Madde (1265) uyarınca her insanın bunlardan yararlanma hakkı sabittir (Tenvîru’l-Ebsâr, Reddü’l-Muhtâr ve Zeylaî).

  • [(MADDE 1265) HERKES, MÜLK OLMAYAN NEHİRLERDEN ARAZİSİNİ SULAYABİLİR]

Madde (1265) - “Herkes mülk olmayan nehirlerden arazisini sulayabilir; arazisini sulamak ve değirmen kurmak için kanal ve mecra açabilir. Ancak başkalarına zarar vermemek şart koşulmuştur; bu nedenle eğer su taşar da mahlukata zarar verirse veya nehrin suyu tamamen kesilirse yahut gemilerin işlemesine engel olunursa buna müsaade edilmez.”

Mülk olmayan nehirlerde herkesin şirb (sulama) ve şefe (içme) hakkı vardır. Yani arazisini sulayabilir. Şöyle ki, eğer biri söz konusu nehrin yakınında mevat (atıl) bir araziyi ihya ederse, o araziye nehrin suyunu akıtmak için kanal açma hakkına sahiptir (Şerhü’l-Mecma’). Bu, kanalın açıldığı yer kendisine ait ise geçerlidir. Ayrıca herkes o nehirden su içebilir, abdest alabilir, elbiselerini yıkayabilir; arazisini sulamak veya değirmen kurmak için kendi mülkünde veya mevat arazilerde yeni kanallar açabilir veya mevcut olanları artırabilir (el-Hindiyye).

Aynı şekilde, mülk olmayan büyük bir nehir birinin bağının yakınındaysa ve bağ sahibi bağını sulamak için nehir üzerinde başkalarına zarar vermemek kaydıyla bir su dolabı kurmak isterse, bağının alt tarafında bulunan bağ ve dolap sahiplerinin rızaları olmadığını ileri sürerek buna engel olma hakları yoktur.

Şüphesiz biliyorsunuz ki Mecelle-i Ahkâm-ı Adliyye, Osmanlı Devleti’nde uygulanan kanunlardı. Yani yukarıda zikredilen bu hükümler devlet tarafından uygulanıyor ve esas alınıyordu. Tüm bunlar, İslam Devleti’nin büyük nehirlerden yararlanma konusuna nasıl yaklaştığını göstermektedir.

  1. Eğer büyük bir nehrin tamamı, kaynağından döküldüğü yere kadar İslam Devleti’nin otoritesi altındaysa, yukarıda bazılarını zikrettiğimiz şerî hükümler çerçevesinde suyunun kullanımında ve ulaşımda herhangi bir sorun yaşanmaz. Nehrin birden fazla vilayetten geçmesi bir sorun teşkil etmez; çünkü tüm vilayetler devletin otoritesi altındadır ve belirli coğrafi sınırlara bölünmeleri idari bir meseledir. Eğer büyük nehirlerden yararlanmak vilayetler arasında belirli düzenlemeleri gerektiriyorsa, Halife, farklı vilayetlerin bu nehirlerden en iyi şekilde yararlanmasını sağlayacak koordinasyon ve idari tedbirleri alır.

  2. Büyük nehirlerin kullanımının ve suyundan yararlanılmasının düzenlenmesi devletin detaylı bir nizam koymasını gerektiriyorsa, devlet sulama, ulaşım ve diğer hususları düzenleyen idari nizamlar (yönetmelikler) belirler. Günümüzdeki maddi ve teknolojik gelişmeler ışığında, sulama projelerini düzenlemek, suları evlere ve çiftliklere ulaştırmak, nehirlerdeki seyahat ve ulaşım trafiğini organize etmek devletin yetkisindedir. Devlet bu kullanımlar için belirli ücretler koyabilir; buradan elde edilen kâr ise kamu mülkiyeti gelirleri faslından Müslümanların Beytülmaline aktarılır.

  3. Eğer büyük nehrin bazı kısımları İslam Devleti’nin otoritesi dışında kalıyorsa, devlet gerektiğinde ilgili devletle şerî hükümler çerçevesinde ikili anlaşmalar yapar. Bu anlaşmalar, İslam Devleti’nin çıkarlarına zarar vermeden ve kamu mülkiyetine dair şerî hükümler doğrultusunda nehrin kullanımını düzenlemeyi amaçlar. Eğer diğer devletler büyük nehrin suyunu İslam Devleti’nden keserek veya Müslümanların çıkarına zarar verecek şekilde kullanarak tecavüzde bulunursa; devlet, diğer devletlerden kaynaklanan bu zararı ortadan kaldırmak için siyasi, ekonomik ve askeri her türlü önlemi alır. Gerekirse haklarını geri almak için saldırgan devlete karşı savaşa kadar gidebilir.

  4. Şuna dikkat çekmek isterim ki, büyük nehirler üzerinde kıyıdaş olan devletler (uluslararası nehirler), geçmiş asırlarda birbirlerinin nehir suyundan yararlanmasına engel olmazlardı; aksine tüm kıyıdaş devletler nehirden sorunsuz bir şekilde faydalanırdı. Uluslararası nehir problemleri ancak, nehirleri sömürgecilik aracı olarak ve diğer devletler üzerinde siyasi ve ekonomik baskı kurmak için kullanan Batılı sömürgecilik çağında ortaya çıkmıştır.

  5. Kamu mülkiyeti hakkı İslam Devleti tebaasına aittir, diğer devletlere değil. Bu nedenle devlet, kendi otoritesi altındaki nehirleri kullanan diğer devletlerden ücret talep eder; onlara su veya oradan üretilen elektriği satabilir. Elde edilen kârlar, şerî hükümlerin izin verdiği şekilde harcanmak üzere Beytülmale konur.

  6. Devlet, büyük nehirlerden yararlanma, suların taksimi ve ulaşım konusunda koyduğu düzenlemelerde bu nehirlerin kurumamasını, yataklarının kesilmemesini, suların kirlenmemesini veya başka bir zarar oluşmamasını gözetir. İstem dışı oluşan her türlü zararı derhal gidermeye çalışır. Su hisselerinin dağıtımında adaleti esas alan, aynı zamanda bu su kaynaklarını mümkün olan en iyi şekilde koruyan su politikaları izler. Tüm bunlar, devletin belirlediği genel ekonomi ve çevre politikalarından ayrı düşünülemez.

  7. Yukarıda zikredilenlere, devletin büyük nehirlerdeki balıkçılık faaliyetlerini düzenlemesi, insanların avlanmasına imkân tanıması vb. hususlar da dâhildir.

Umarım bu kısa cevap yeterli olmuştur. Bu konunun tam olarak uygulanması inşallah vakti geldiğinde olacaktır.

12 Safer 1438 H. 12/11/2016 M.

Makaleyi Paylaş

Bu makaleyi ağınızla paylaşın