Home About Articles Ask the Sheikh
Soru & Cevap

Soru-Cevap: İslam’da Bireysel Liderlik

February 20, 2019
4928

(Hizb-ut Tahrir Emiri Celil Âlim Ata b. Halil Ebu’r Raşta’nın Facebook Sayfası Takipçilerinin Sorularına Verdiği Cevaplar Serisi - Fıkhî)

Soru-Cevap

İslam’da Bireysel Liderlik

Mohammad Hadoud’a

Soru:

Selamun Aleykum ve Rahmetullahi ve Berakatuh.

Nasılsınız Şeyhimiz,

Hizbin benimsediği görüşler (mubtanayat) hakkında bir sorum var.

Hizbin benimsediği görüşlerden biri de İslam’da liderliğin bireysel olduğudur; yani Halife devletin tüm yetkilerini elinde bulundurur, bir anlamda Halife devletin kendisidir.

Daha net açıklamak gerekirse; devlet içinde Halife’nin yönetici, kadı ve her şey olma hakkı vardır...

Bu durum, İslam Devleti kitabında geçen ifadelerle çelişiyor gibi görünmektedir. Kitabın 129. sayfasında şöyle denilmektedir:

"Böylece Resulullah sallallahu aleyhi ve sellem İslam Devleti cihazını bizzat kurmuş ve hayattayken onu tamamlamıştır. Devletin bir başkanı vardı; onun yardımcıları, valileri, kadıları, ordusu, daire müdürleri ve istişare için başvurduğu bir meclisi bulunmaktaydı. Bu cihaz, şekli ve yetkileri bakımından izlenmesi gereken vacip bir yöntemdir ve genel olarak tevatürle sabittir."

Bu konuda açıklama yapmanızı rica ediyorum.

Allah sizi hayırla mükafatlandırsın ve ellerinizle fethi müyesser kılsın.

Cevap:

Ve Aleykum Selam ve Rahmetullahi ve Berakatuh,

1- Sorunuzun başında, İslam Şahsiyeti kitabının 2. cildindeki "Emirlik" bahsinde geçen şu ifadelere işaret ediyor gibisiniz:

"...Bu emire gelince; Şeriat onun tek bir kişi olmasını emreder, birden fazla olması caiz değildir. İslam, kolektif liderliği (el-kiyâdetü’l-cemâiyye) ve kolektif başkanlığı tanımaz. İslam'da liderlik sırf bireyseldir; dolayısıyla başkan, emir veya lider tek olmalıdır, birden fazla olması caiz değildir. Bunun delili, daha önce geçen hadislerin metinlerinde ve Resulullah sallallahu aleyhi ve sellem'in fiilinde açıkça görülmektedir. Hadislerin tamamı şöyle der:

أَحَدَهُمْ "onlardan biri"

أَحَدَكُمْ "sizden biri"

'Ahad' kelimesi 'vahid' (bir) kelimesidir ve sayıya delalet eder, yani birden fazla değil, sadece bir kişidir. Bu durum mefhum-u muhaliften anlaşılır. Sayı, sıfat, gaye ve şartta mefhum-u muhalif ile nass olmaksızın amel edilir ve mefhum-u muhalif ancak onu iptal eden bir nassın varlığı durumunda devre dışı kalır... Buna göre Resulullah sallallahu aleyhi ve sellem’in: 'İçlerinden birini emir tayin etsinler', 'Ancak içlerinden birini emir tayin etmeleri gerekir', 'Sizden birini emir tayin edin' şeklindeki sözleri, bu hadislerdeki mefhum-u muhalif delaletiyle, birden fazla kişinin emir tayin edilmesinin caiz olmadığını gösterir. Buradan hareketle emirlik tek bir kişiye aittir ve hadislerin mantuk (sözlü dizimi) ve mefhumu gereği kesinlikle birden fazla kişi için caiz değildir. Resulullah sallallahu aleyhi ve sellem’in fiili de bunu destekler; nitekim emir atadığı tüm olaylarda sadece bir kişiyi emir tayin etmiştir ve asla tek bir yer için birden fazla kişiyi emir atamamıştır... Buna göre, tek bir iş için iki başkan, tek bir yer için iki başkan olması caiz değildir. Aksine başkan sadece tek bir kişi olmalıdır ve bundan fazlası haramdır. Ancak bilinmelidir ki, İslam’da başkanlık, emirlik ve liderlik 'zâmet' (şeflik/önderlik) değildir; çünkü zâmet, o zâime (şefe) tabi olmayı gerektirir. İslam’daki başkanlık ise, başkana, kendisine başkanlık verilen hususta işleri gütme (râyetü’ş-şuun) ve otorite hakkı, ayrıca emir olarak atandığı salahiyetler dahilinde, kendisine başkanlık verilen hususta Şeriatın ona verdiği sınırlar içinde her şeyi yürütme yetkisi verir..." (İslam Şahsiyeti Cilt 2'den alıntı sona erdi.)

2- İslam’da liderliğin ve emirliğin bireysel olduğu yönündeki bu görüş, İslam Devleti kitabında geçen şu ifadelerle çelişmez:

"Böylece Resulullah sallallahu aleyhi ve sellem İslam Devleti cihazını bizzat kurmuş ve hayattayken onu tamamlamıştır. Devletin bir başkanı vardı; onun yardımcıları, valileri, kadıları, ordusu, daire müdürleri ve istişare için başvurduğu bir meclisi bulunmaktaydı. Bu cihaz, şekli ve yetkileri bakımından izlenmesi gereken vacip bir yöntemdir ve genel olarak tevatürle sabittir. Resulullah sallallahu aleyhi ve sellem, Medine’ye ulaştığı andan vefatına kadar devlet başkanı görevlerini yürütmüştür. Ebu Bekir ve Ömer onun iki yardımcısıydı. Ondan sonra Sahabe, Resulullah sallallahu aleyhi ve sellem’in -risalet ve nübüvvette değil (çünkü nübüvvet onunla son bulmuştur)- sadece devlet başkanlığında halefi olacak bir devlet başkanı seçilmesi konusunda icma etmişlerdir. Böylece Resulullah sallallahu aleyhi ve sellem hayattayken devlet cihazını eksiksiz kurmuş; yönetim şeklini ve devlet cihazını tamamen bilinir ve aşikâr bir halde bırakmıştır." (Alıntı bitti.)

Yani bu iki metin çelişkili değil, aksine tam bir uyum içindedir. Şöyle ki; İslam Şahsiyeti kitabının 2. cildindeki birinci metin, ister yolculuk emirliği, ister bir grup emirliği, isterse Müslümanların genel emirliği (Hilafet) olsun, İslam’daki emirlik mahiyetinden bahsetmektedir. İslam’da emirlik bireyseldir, kolektif değildir. Yani yetkiyi kullanan bir grup değil, son kararı verme yetkisine sahip olan tek bir kişidir... Bu durum şer’î bir hüküm olmasının yanı sıra vakıa açısından da böyledir; zira yönetim ve emirlikte yetkinin kolektif olması durumunda işler yürümez. Kararın nihai olarak bir kişiye dönmesi kaçınılmazdır... İşte Hilafet de yani genel emirlik (Müslümanların genel başkanlığı) bireyseldir. Yani yetki sahibi kişi, kendisine Hilafet için biat edilen kişidir. Biat ile yönetim, otorite ve istisnasız tüm hükümleri benimseme (tabanni) yetkilerini elinde bulundurur.

3- Ancak yetkilerin Halife’ye verilmiş olması, Halife’nin tüm yönetim ve otorite işlerini bizzat kendisinin yapacağı anlamına gelmez. Bunun manası şudur: Yetki onundur; yönetim ve otoritede kendisine yetki verilen herkes, bu yetkisini Halife’den alır. Yani Halife onu bu konuda vekil tayin eder. Hilafetteki tüm yöneticiler (yardımcılar, valiler vb.) ve kaza (yargı), idari cihazlar, ordu vb. kurumlarda görev alan yetki sahipleri, bu yetkilerde Halife’nin vekilidirler. Hiç kimse asıl olarak bu yetkilerden hiçbirine sahip değildir; ancak bir şekilde Halife’nin vekili olarak bu yetkiyi kullanabilirler.

4- Dolayısıyla yetkiler (salahiyat) başka bir şeydir, işlerin yürütülmesi (kıyâm bi'l-a'mâl) başka bir şeydir. Resulullah sallallahu aleyhi ve sellem tüm yönetim ve otorite yetkilerine sahipti ancak tüm yönetim işlerini bizzat kendisi yapmıyordu; bilakis İslam Devleti kitabında ve Hizbin diğer kitaplarında açıklandığı üzere başkalarından yardım alıyordu. Resulullah sallallahu aleyhi ve sellem hayattayken tam bir devlet cihazı oluşturmuştur. Onun fiili, bu cihazın şekli ve yetkileriyle takip edilmesi gereken vacip bir yöntem olduğuna delalet etmiştir. Yani bu, koşullara göre değişen bir üslup değil, şer’î bir hükümdür... Devlet cihazının kurulması, yetkilerin Halife’de toplanmasıyla çelişmez. Çünkü Resulullah sallallahu aleyhi ve sellem tüm yetkilere sahip olduğu halde devlet cihazını kurmuş ve ona yetkiler vermiştir. Resulullah sallallahu aleyhi ve sellem’in bu fiili, yetkilerin Halife’de olması ile Halife’nin yetkilerinden türetilen yetkilere sahip bir devlet cihazı kurulması arasında hiçbir çelişki olmadığının en büyük delilidir. Bu organlar, Halife’nin kendilerine verdiği yetkilere dayanarak devlet işlerinin idaresinde Halife’ye yardımcı olurlar... Resulullah sallallahu aleyhi ve sellem döneminde olan da budur. Nebi sallallahu aleyhi ve sellem’in kurduğu devlet (başlangıçta) küçük olsa da, yönetimi yürütmek ve insanların işlerini gütmek için yardım alacağı bir cihaz kurmaya ihtiyacı vardı. Peki ya devlet çok geniş ve muazzam sınırları olan bir yapıya dönüştüğünde durum nasıl olurdu?

5- Yetkiler Halife’de olsa da Halife şer’î hükümlerle kayıtlıdır. Şer’î hükmün dışına çıkarak tebaaya zulmederse veya Allah’ın şeriatını güzelce uygulamazsa, Mezalim Mahkemesi onun durumuna bakar ve şer’î hükümler uyarınca onu azletme yetkisine sahiptir... Şer’î delillerden istinbat edilen Anayasa Mukaddimesi'nin 87. maddesinde şöyle denilmektedir: "Mezalim kadısı; ister tebaadan olsun ister olmasın, devletin otoritesi altında yaşayan herhangi bir kişiye karşı devletten sadır olan her türlü zulmü kaldırmak için atanan bir kadıdır. Bu zulüm ister Halife’den, ister ondan daha aşağı kademdeki yönetici ve memurlardan gelmiş olsun fark etmez." Allah’tan başkasından korkulmamasını garanti altına almak için Halife, kendisinden sadır olan bir zulmü incelerken mezalim kadısını azletme yetkisine sahip değildir... 88. maddede şöyle geçer: "...Halife aleyhindeki bir zulmü incelediği sırada 'mezalim kadısının' azledilmesi sahih değildir." Maddenin şerhinde ise şöyle denilmektedir: "...Çünkü bu durumda azil yetkisinin Halife’nin elinde kalması kadının hükmünü etkileyecektir. Dolayısıyla kadının Halife’yi veya yardımcılarını azletme gücünü sınırlayacaktır. Bu durumda azil yetkisinin Halife’de kalması harama vesile olur; yani bu durumda yetkinin Halife’de kalması haramdır." 90. madde ise hak ettiği takdirde Mezalim Mahkemesi’nin Halife’yi azletme yetkisini teyit ederek şöyle der: "Mezalim Mahkemesi, herhangi bir yöneticiyi veya devlet memurunu azletme hakkına sahip olduğu gibi, zulmün ortadan kaldırılması bu azli gerektiriyorsa Halife’yi de azletme hakkına sahiptir." Bu nedenle yargı önünde Halife’nin hiçbir dokunulmazlığı yoktur; hata yaparsa hesaba çekilir, azli gerektiriyorsa azledilir.

Buna göre, her ne kadar devlette yetkiler Halife’de olsa da, Halife Mezalim Mahkemesi önünde şer’î hükümlerle sınırlıdır. Yukarıda açıkladığımız gibi o, yönetim işlerinde kendisine yardımcı olması ve tebaanın işlerini gütmede kendisine destek olması için, kendilerine verdiği yetkiler çerçevesinde devlet organlarını kurar.

Umarım zihninizdeki çelişki giderilmiş ve yukarıda zikredilen iki metin arasındaki uyum netleşmiştir. Yetkiler bir konudur, Halife’ye devlet işlerinin idaresinde yardım eden ve tebaanın işlerini gütmede ona destek olan organlar ise başka bir konudur.

Kardeşiniz Ata b. Halil Ebu’r Raşta

14 Cemaziye’l-Âhir 1440 H. 19/02/2019 M.

Makaleyi Paylaş

Bu makaleyi ağınızla paylaşın