Hizb-ut Tahrir Emiri Celil Âlim Ata bin Halil Ebu’r Raşte’nin Facebook Sayfasındaki Takipçilerinin Sorularına Verdiği Cevaplar Serisi
Soru-Cevap
Osama Alshanab’a
Soru:
Selamun Aleykum ve Rahmetullahi ve Berakatuhu,
Öncelikle size teşekkür eder, mübarek çabalarınızı takdir ederim. Yüce Allah’tan sizi yardımıyla desteklemesini, bu davaya Sa’d bin Muaz gibi ensarlar nasip etmesini, ümmetin sıkıntılarını gidermesini ve onu eski izzetli günlerine döndürmesini niyaz ederim.
İki önemli sorum var ve mümkün olduğunca detaylı cevap vermenizi rica ediyorum. Yayınlanan cevapların her zaman detaylı olduğunu bilsem de, bu konuların tam olarak anlaşılması için şer’î delillerle birlikte kapsamlı bir açıklama arzuluyorum. Sorularım şunlardır:
Birincisi: İşgalciye karşı cihat edebilmek veya dine yardım etmek amacıyla; bir zalimden (veya nüfuz sahibi, imkânları olan herhangi bir otorite sahibinden -ister münafık, ister fasık, hatta kafir olsun-) mal veya yardım talep ederek ona meyletmek (rukn) neden caiz değildir?
İkincisi: Çoğunluğu Müslüman olan bir ülkede bulunsam ve orada başkanlık seçimleri olsa; adayların biri hariç hepsi Allah’ın indirdikleriyle hükmetmeyi reddetse, o bir kişi ise Allah’ın indirdiklerinin bir kısmıyla hükmetmek istese ve bazı İslami şiarları koruyacağını vaat etse; diğerleri ise o ülke halkının bir kısmını sürecek, İslami tezahürlerin çoğunu yok edecek, rezilliği ve alçak değerleri yayacak olsa; bu durumda (halk tabiriyle "belanın küçüğü" mantığıyla) ehven-i şer olan kişiyi seçmem şer’an caiz midir? Aynı zamanda Müslümanların bu zilleti durduracak bir otoritesi yoksa ve bu bir vakıa ise; eğer kötüyü bırakırsam Müslüman kardeşlerimi sürecek veya katledecek, ancak en az kötü olan kişiye oy verirsem de Allah’ın indirdikleriyle hükmetmeyi istemeyen birinin beni yönetmesini kabul etmiş olacağım.
Cevap:
Ve Aleykum Selam ve Rahmetullahi ve Berakatuhu,
Birincisi: İlk sorunuzla ilgili olarak, cevap aslında sorunuzun içinde saklıdır...
1- Siz, [İşgalciye karşı cihat edebilmek veya dine yardım etmek amacıyla; bir zalimden (veya nüfuz sahibi, imkânları olan herhangi bir otorite sahibinden -ister münafık, ister fasık, hatta kafir olsun-) mal veya yardım talep ederek ona meyletmek (rukn) neden caiz değildir?] diye soruyorsunuz. Sanki "zalime meyletmek" ifadenizle Allah Teâlâ’nın şu kavline işaret ediyorsunuz:
وَلَا تَرْكَنُوا إِلَى الَّذِينَ ظَلَمُوا فَتَمَسَّكُمُ النَّارُ وَمَا لَكُمْ مِنْ دُونِ اللهِ مِنْ أَوْلِيَاءَ ثُمَّ لَا تُنْصَرُونَ
"Zulmedenlere meyletmeyin; sonra size ateş dokunur. Sizin Allah’tan başka dostlarınız yoktur. Sonra size yardım da edilmez." (Hûd Suresi 113. Ayet)
İşaret ettiğiniz ayetten, zulmedenlere meyletmenin haram olduğu açıkça görülmektedir. Öyleyse bunun caizliğini nasıl sorabiliyorsunuz?!
2- Kurtubi tefsirinde bu ayetle ilgili şu bilgiler yer almaktadır:
["...Burada dört mesele vardır: Birincisi - Allah Teâlâ’nın (وَلَا تَرْكَنُوا) kavli: Rukûn, gerçekte bir şeye yaslanmak, dayanmak, güvenmek ve ondan razı olmaktır. Katâde dedi ki: Bunun anlamı 'onları sevmeyin ve onlara itaat etmeyin'dir. İbn Cüreyc: 'Onlara meyletmeyin' dedi. Ebu'l Aliye: 'Amellerinden razı olmayın' dedi. Bunların hepsi birbirine yakın anlamlardır...
Üçüncüsü - Allah Teâlâ’nın (إِلَى الَّذِينَ ظَلَمُوا) kavli: 'Şirk koşanlar' olduğu söylenmiştir. Ayetin genel olduğu, Allah Teâlâ’nın 'Ayetlerimiz hakkında ileri geri konuşanları gördüğün zaman...' kavlinde olduğu gibi günahkarları da kapsadığı söylenmiştir. Ayetin anlamında sahih olan da budur; yani bu ayet, küfür ehlini, bidat ehlini ve diğer günahkarları terk etmeye (hicret etmeye) delalet eder. Çünkü onlarla arkadaşlık etmek küfürdür veya günahtır, zira arkadaşlık ancak sevgiyle olur...
Dördüncüsü - Allah Teâlâ’nın (فَتَمَسَّكُمُ النَّارُ) kavli: Yani onlarla karışmanız, arkadaşlık etmeniz ve (Hakk'tan) yüz çevirmelerinde onlara yardım edip işlerinde onlara uymanız sebebiyle ateş sizi yakar..."] (Bitti).
Bu ayetin tefsirinden de açıkça anlaşılacağı üzere, zalime meyletmenin hükmü şüphesiz haramdır. İster o zalim kafir olsun, isterse günahkar bir Müslüman olsun fark etmez. Zalime sevgi besleyerek, itaat ederek, ona meylederek, ona dayanarak, onu överek veya zulmüne sessiz kalarak meyletmek; bunların tamamı 'meyletmek' (rukûn) kapsamına girer ve kerim ayetin nassı ile haramdır.
3- Ayrıca sorunuza göre bu zalim; kafir bir yönetici olabileceği gibi, bugünkü Müslümanların yöneticilerinin durumunda olduğu üzere İslam dışı hükümlerle hükmeden günahkar veya münafık bir yönetici de olabilir...
a- Eğer yönetici kafir ise, cihat etmek için ondan mal almak şeklinde olsa bile ondan yardım istemek şer’an caiz değildir. Çünkü ondan mal almak, şüphesiz o malı alan taraf üzerinde onun için bir otorite (sultan) oluşmasına yol açar. Bu durum, özellikle savaşan gruplar ve milisler söz konusu olduğunda bizzat gözlemlenen bir vakıadır; zira bu gruplar kendilerini finanse eden devletlerin rehinesi haline gelmekte ve iradeleri ellerinden alınmaktadır. İşlerin hakikatine dair azıcık bilgisi olan herkes bilir ki devletler sadaka vermezler. Dünyadaki herhangi bir devlet, kendi tebaası dışındaki bir tarafa verdiği her kuruşu belirli hedeflerine ulaşmak için verir; yardım ettiği tarafın maslahatı onu ilgilendirmez... Dolayısıyla bireylerin, grupların ve hiziplerin işgalciyle savaşmak ve cihat etmek için yabancı kafir devletlerden para almaları, kesinlikle yabancıya bağlanmak ve siyasi bir intihardır. Bu durum kafirlerin Müslümanlar üzerinde bir otorite (sultan) sahibi olmasına yol açar. Oysa Allah Sübhânehu şöyle buyurmaktadır:
وَلَنْ يَجْعَلَ اللهُ لِلْكَافِرِينَ عَلَى الْمُؤْمِنِينَ سَبِيلاً
"Allah, müminlerin aleyhine kafirlere asla bir yol (yetki/üstünlük) vermeyecektir." (Nisâ Suresi 141. Ayet)
b- Eğer yönetici, İslam beldelerindeki mevcut yöneticilerin vakıasında olduğu gibi günahkar ise; o da dışarıdaki herhangi bir tarafa ancak belirli hedeflere ulaşmak için mal verir. Çoğunlukla bu hedefler, sömürgeci kafir devletlerin çizdiği planlar dahilindedir; zira İslam beldelerindeki yöneticiler sömürgeci kafir devletlerin ajanlarıdır... Bu nedenle, İslam beldelerindeki herhangi bir yöneticiye bağlanan ve ondan yardım ve destek alan taraf, o yöneticinin elinde istediği gibi yönlendirdiği bir araç haline gelir. Şam topraklarında birçok grubun ve örgütün, bölge devletlerinin sunduğu "kirli siyasi para"ya bağımlı hale gelmesi gözümüzün önündedir... Ayrıca bu yardımları alan tarafların zalim yöneticilere yönelik övgüleri, onlara dostluk göstermeleri, imajlarını parlatmaları ve münkerlerini reddetmemeleri gibi durumlar da cabasıdır. Tüm bunlar şüphesiz haramdır; çünkü Müslümanların haklarının ve hedeflerinin zayi edilmesine yol açar, malı alan kişiyi ise zalimin hizmetkarı, ümmetine ve dinine hain kılar.
4- Dahası, Allah yolunda cihat ve dine yardım, kafir yöneticilerden veya zalim yöneticilerden yardım isteyerek olmaz. Çünkü kafir yöneticiler Müslümanların düşmanıdır ve ümmetin onlara karşı cihat etmesi ve karşı durması gerekir. Onlarla cihat etmenin, onlardan yardım ve mal alarak yapılacağı düşünülemez; bu bariz bir çelişkidir. Bilakis cihat ve dine yardım, ümmete dayanarak ve onu güç ve fedakarlık kaynağı kılarak olur.
Ayrıca İslam beldelerindeki zalim yöneticiler kafirlerin elindeki araçlardır. Ümmetin düşmanı olan kafirlerin elinde ucuz birer araç olan, ümmete en şiddetli azabı tattıran, sadık mücahitlere ve ihlaslı davet taşıyıcılarına savaş açan bu kişilerden; kafirlerle savaşmak ve dine yardım etmek için bir Müslüman nasıl yardım ve mal alabilir?!
İkincisi: İkinci sorunuza gelince:
Ehven-i şer ve iki zararın hafifi kaidesi (veya sorunuzda dediğiniz gibi "belanın küçüğü") hakkında 29/08/2010 tarihinde detaylı bir cevap vermiştik, o cevabın metni şöyledir:
["'Ehven-i Şerreyn veya İki Zararın Hafifi' Kaidesi.
Bu, birçok fakihe göre şer’î bir kaidedir. Bu kaideyi kabul eden âlimlere göre bu, tek bir anlama gelir: O da, şayet mükellef iki haramdan birini yapmak durumunda kalırsa ve her ikisini birden terk etmesi mümkün değilse (yani bu her yönden onun gücünün/vüsunun dışındaysa), bu iki haram fiilden daha hafif olanını işlemesinin caiz olmasıdır.
Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur:
لَا يُكَلِّفُ اللهُ نَفْساً إِلَّا وُسْعَهَا
"Allah hiçbir nefse gücünün yeteceğinden fazlasını yüklemez." (Bakara Suresi 286. Ayet)
Ve yine Sübhânehu şöyle buyurmuştur:
فَاتَّقُوا اللهَ مَا اسْتَطَعْتُمْ
"Öyleyse gücünüz yettiğince Allah’tan korkun." (Tegâbun Suresi 16. Ayet)
Yani bu kaide, onu kabul edenlere göre, ancak her iki haramdan da kaçınmanın imkânsız olduğu ve her ikisinden birden kaçınmanın daha büyük bir haramın işlenmesine yol açtığı durumlarda uygulanır; o vakit iki zararın daha hafifi tercih edilir. Ayrıca bu âlimler, zararın hafif olanını belirlemeyi heva ve hevese göre değil, şer’î hükümlere göre yaparlar. Örneğin; iki nefsi korumak bir nefsi korumaktan evladır, üç nefsi korumak ikiden evladır vb. Canın korunması malın korunmasından öncedir. Dar-ül İslam’ın korunması dinin korunması kapsamına girer ve bu canın ve malın korunmasından daha önceliklidir. Aynı şekilde cihat ve İmamet-i Uzma (Hilafet) da dinin korunması kapsamında en öncelikli zaruretlerdendir. Âlim Şâtıbî El-Muvafakat adlı eserinde şöyle der: 'Nefisler muhteremdir, korunmuştur ve yaşatılması istenir. Öyle ki iş, nefislerin yaşatılması ile malın bu uğurda telef edilmesi ya da nefislerin telef olup malın korunması arasında dönerse, nefislerin yaşatılması daha evladır...'
Bu kaidenin uygulanmasına dair bu âlimlerin zikrettiği örneklerden bazıları:
1- Bir annenin doğumu zorlaştığında ve hem anne hem de cenini birlikte kurtarmak mümkün olmadığında hızlı bir karar gerekiyorsa: Ya anne kurtarılacak ki bu ceninin ölümünü gerektirir ya da cenin kurtarılacak ki bu annenin ölümünü gerektirir. Eğer durum öylece bırakılır ve birini kurtarmak için diğerinin feda edilmesi yoluna gidilmezse, her ikisinin de ölümü söz konusu olabilir. İşte böyle bir durumda ehven-i şerreyn veya iki haramın küçüğü ya da iki mefsedetin hafifi denilir ki bu da kurtarılması istenen (anne) için bir eylemde bulunmaktır, bu eylem diğerinin ölümüne yol açsa bile.
2- Bir kişinin boğulma tehlikesi geçirmesi veya bir başkası tarafından öldürülme tehlikesi altında olması, ya da vücuduna ve azalarına ağır bir zarar gelme ihtimali bulunması veya bir kadının ırzına geçilmek istenmesi durumunda; orada bulunan ve bu münkerleri engelleyebilecek olan mükellef kişinin üzerine vakti çıkmak üzere olan farz bir namaz varsa: Ya o haramı engelleyecek ve böylece vacip olan namazın vaktini kaçıracaktır ya da vacibi vaktinde eda edip o haramın işlenmesine göz yumacaktır. Vakit her ikisini birden yapmaya yetmemektedir. İşte burada kaide uygulanır ve ölçü yine bizzat şeriat tarafından belirlenmiştir; şeriat, söz konusu haramların engellenmesini, o vacibin edasından daha tekidli kılmıştır. Eğer her iki vacibi birden yapmak mümkün olsaydı, her ikisi de vacip olurdu.
3- İmam Gazali ve İzzeddin bin Abdüsselam (rahimehumullah) tarafından zikredilen diğer örneklerde ehven-i şer kaidesinin nasıl işlediği ve hükümler arası dengeler görülmektedir. İzzeddin bin Abdüsselam Kavaidü’l-Ahkâm fi Mesalihi’l-Enâm adlı kitabında şöyle der: 'Sadece mefsedetler bir araya gelirse, eğer onları defetmek mümkünse defederiz. Eğer hepsini defetmek imkânsızsa, en kötü olandan başlayarak (en kötüsünü, sonra ondan sonrakini) defederiz...' Sonra örnekler zikrederek der ki: 'Bir Müslümanı öldürmeye zorlanan kişi, öldürmediği takdirde kendisi öldürülecekse; öldürme mefsedetini, öldürülmeye sabrederek defetmesi gerekir. Çünkü öldürülmeye sabretmesi, cinayet işlemesinden daha az bir mefsedettir...' Bu, iki mefsedet veya iki haramdan birinden kurtuluşun olmadığı durumlarda daha hafif olanın seçilmesine dair açık bir örnektir. Eğer her iki mefsedeti de engellemek mümkün olsaydı, bu ona vacip olurdu.
Başka bir örnekte şöyle der: 'Aynı şekilde, yalan yere şahitlik etmeye veya batıl bir hüküm vermeye ölümle zorlanırsa; eğer hakkında şahitlik veya hüküm verilecek konu birinin öldürülmesi, bir azasının kesilmesi veya haram olan bir cinsel ilişkinin helal kılınması ise, bu şahitlik ve hüküm caiz olmaz. Çünkü öldürülmeye teslim olmak; bir Müslümanın suçsuz yere öldürülmesine, bir uzvunun haksız yere kesilmesine veya haram bir cinsel ilişkiye girmeye sebebiyet vermekten daha evladır...' Yani ya öldürülecek ya da başkası aleyhine öldürülmesine, uzvunun kesilmesine veya ırzına saldırılmasına yol açacak yalan bir şahitlikte bulunacaksa; şahitlik yapması caiz değildir, öldürülmeye sabreder. Çünkü kendi ölümüne teslim olması, başka bir Müslümanın öldürülmesinden daha evladır...
Yani iki haramın veya iki mefsedetin hafifiyle amel etmeye başvurulan durum; her iki haramdan da kaçınmaktan veya her ikisini birden engellemekten aciz olma durumudur.
Bunlar, bu kaideyi kabul eden âlimlerin zikrettiği ehven-i şer kaidesinin uygulama örnekleridir. Ancak bu kaidenin örnekleri arasında saray ulemasının ya da Müslümanları yanıltmaca ve batıllarla şer’î hükümlerden saptırmak isteyenlerin pazarladığı şeyler yoktur.
Hapse girmekten veya işinden atılmaktan korktuğu için şu haramı değil de bu haramı işleyen ve eylemini bu kaideyle gerekçelendirenlerin yaptığı bu kaideye girmez.
Aynı şekilde; 'Yönetim makamlarını tamamen fasıklara bırakmamak için küfür yönetimine katılıyoruz, çünkü yönetimi onlara bırakmak daha büyük haramdır' diyenlerin durumu da bu kaidenin bir uygulaması değildir. Bilakis bu, 'Kafir açıp parayı o kazanacağına, biz bir meyhane açalım da parayı biz kazanalım' diyenin durumu gibidir...
Önüne iki haram seçenek sunulan birinin, her ikisinden de kaçınmaya gücü yettiği halde 'Birincisi bize yardım ediyor, ikincisi etmiyor' veya benzeri gerekçelerle hevasına göre daha hafif olanı seçmesi bu kaidenin uygulaması değildir. Burada denilecek olan şudur: Önümüzdeki her iki seçenek de haramdır. Seküler birini seçmek, onu vekil tayin etmek veya Müslümanı temsil etmesi için yetki vermek caiz değildir; çünkü o İslam’a bağlı kalmaz, ayrıca teşri (yasama), haram projelere onay verme, haramları talep etme ve kabul etme gibi asilin (vekil verenin) yapması caiz olmayan haram fiilleri işler. Kısacası o, münkeri emreder ve maruftan nehyeder. Bu nedenle her iki adayı da seçmek caiz değildir; çünkü birini veya diğerini seçmek haramdır, her ikisini de seçmemek ise kişinin gücü (vus) dâhilindedir.
Bir Müslümanın iki haram fiille karşılaşıp her ikisinden de kaçınmaya gücü yettiği halde, 'İki haramı da terk etmekte zorluk var' iddiasıyla hevasına göre hafif olanı seçip yapması 'ehven-i şerreyn' uygulaması değildir! Bilakis, şer’î hükümlere göre gücü yettiği sürece tüm haramlardan kaçınması vaciptir.
İşte 'ehven-i şerreyn' veya 'iki zararın hafifi' kaidesinin kısa özeti budur."] (Önceki soru-cevaptan nakil bitti).
Umarım bu yeterli olmuştur. Allah en iyi bilen ve en doğru hüküm verendir.
Kardeşiniz Ata bin Halil Ebu’r Raşte
23 Zilhicce 1444 H. 11/07/2023 M.
Emir'in (Allah onu korusun) Facebook sayfasındaki cevap linki: https://www.facebook.com/HT.AtaabuAlrashtah/posts/828230945530943