Soru:
Fildişi Sahili’nde neler oluyor? 28/11/2010 tarihinde yapılan ikinci tur başkanlık seçimlerinin ardından, mevcut Cumhurbaşkanı Laurent Gbagbo’yu destekleyen Anayasa Konseyi, başkanın %51,45 oyla kazandığını ilan etti. Diğer yandan Seçim Komisyonu, rakibi Alassane Ouattara’nın %54,1 oyla kazandığını duyurdu. Bunun üzerine Amerika, Birleşmiş Milletler ve BM Güvenlik Konseyi, Seçim Komisyonu’nun açıkladığı sonuçları ve Alassane Ouattara’nın zaferini tanıdı. Cumhurbaşkanı Gbagbo ise Anayasa Konseyi’nin ilan ettiği sonuçlara dayanarak kendisini kazanan ilan etti, iktidarda kalmakta ısrar etti ve ordu tarafından desteklendi. Bu durum kabilevi veya dini bir seçim rekabeti midir? Yoksa siyasi bir çatışma mıdır? Eğer öyleyse, bu çatışma kimler arasındadır? Bu seçim sorununun çözümünde ne beklenmektedir?
Cevap:
Bu soruyu cevaplamak için şu hususları gözden geçirmemiz gerekir:
1- Tarihsel olarak bilindiği üzere Fransa, 1843 yılında Fildişi Sahili’ne girmiş ve burayı Fransız himayesi ilan etmiştir. Ancak Müslümanlar buna direnmiş, Fransızları yenilgiye uğratmış ve İslam Şeriatı’nın uygulandığı bir İslam Emirliği ilan etmişlerdir. Fakat Fransızlar, komşu ülkelerdeki bazı kabilelerin yardımıyla burayı işgal etmeyi ve kontrolleri altına almayı başarmış, 1893 yılında burayı Fransız sömürgesi ilan etmişlerdir. 1960 yılında, o dönemdeki uluslararası koşullar nedeniyle De Gaulle Fransası tarafından birçok Afrika ülkesine verilen şekli bağımsızlığa benzer şekilde, Fildişi Sahili’ne de kağıt üzerinde bir bağımsızlık verilmiştir. Ülkeyi o yıldan ölümüne (1993) kadar, doğrudan Fransa’ya ve onun güçlerine dayanan Fransız ajanı Felix Houphouët-Boigny yönetmiştir. Boigny, iktidarı boyunca Fransa’nın dikte ettiği şekilde ülkeyi şu kısımlara ayırmıştır:
- Ülke nüfusunun %65’ine ulaşmalarına rağmen (Batılı kaynaklar bilinen politikalar gereği bu oranı %40 veya daha altına çekmektedir), kuzeyde yaşayan, kakao tarlalarında çalışan, yoksulluk, mahrumiyet ve dışlanmışlık içinde bırakılan, zulüm ve baskıya maruz kalan Müslümanlar.
- İslam’ın putperestler arasında yayılmasını engellemek ve onları Hristiyanlaştırmak amacıyla, güneyde yaşayan, durumu iyi olan putperestler ve sonradan Hristiyanlaşan kesim (ülkenin başkanları ve ordu komutanları da bu kesimdendir).
2- Fildişi Sahili kakao açısından oldukça zengindir; dünya üretiminin yaklaşık %40’ını karşılamaktadır ve bu kaynak Fransız şirketleri tarafından sömürülmektedir. Bunun yanı sıra bakır, elmas, kobalt ve uranyum gibi diğer maden zenginlikleri de mevcuttur ve bunları da çoğunlukla Fransızlar işletmektedir. Hatta bölgedeki finansal kurumların çoğunluğu Fransızların kontrolündedir. Ülkenin nizamı, yöneticileriyle birlikte Fransa’ya bağlı olduğu gibi ekonomisi ve güvenliği de öyledir. Ülkede hâlâ, iktidardaki zümreyi destekleyen ve sayıları 15 ile 20 bin arasında tahmin edilen Fransız yatırımcıları koruyan 900 kişilik bir Fransız askeri birliği bulunmaktadır. Ülke, Atlantik kıyısında Gine Körfezi’nde yer alması nedeniyle stratejik bir konuma sahiptir ve çevresi Fransız nüfuzu altındaki eski Fransız sömürgesi olan birçok Afrika ülkesiyle çevrilidir. Fildişi Sahili, Fransa’nın kendi dilini ve kültürünü dayattığı Frankofon dünyasının kalelerinden biri sayılmaktadır. Bu nedenle, ekonomik ve stratejik yönünün yanı sıra Fransız sömürgeciliği için kültürel bir öneme de sahiptir.
3- Amerika, Fildişi Sahili’ni Fransız nüfuzundan çıkarıp kendi nüfuzu altına almaya büyük önem vermiştir. Bu nedenle ülke, bu çatışmadan kaynaklanan olaylara ve çalkantılara sahne olmaya başlamıştır. 1999 yılı sonunda bir askeri darbe yaşanmış ve darbe lideri Robert Guéï, 22/10/2000 tarihinde gerçekleşen bir seçim vaadinde bulunmuştur. Bu süreçte Fransa, Amerikan karşı hamlelerine rağmen adamı Laurent Gbagbo’yu seçimlerle iktidara getirerek yönetimi elinde tutmayı başarmıştır.
Buna rağmen Amerika’nın yöntemleri ve çeşitli baskı araçları durulmamıştır. Öyle ki Fransa, bir sonraki seçimlerde Gbagbo’nun düşmesinden korkmuştur. Bu nedenle Gbagbo, görev süresi 2005’te dolmasına rağmen, kendisi ve rejimi üzerindeki artan Amerikan baskısı, uluslararası izolasyon ve yaptırımlar nedeniyle bu yıla kadar seçimleri altı kez ertelemiştir. Nihayetinde ilk tur geçtiğimiz Ekim ayının sonunda, ikinci tur ise 28/11/2010 tarihinde yapılmıştır.
4- Sonuç olarak; mevcut Cumhurbaşkanı Laurent Gbagbo’yu destekleyen Anayasa Konseyi, başkanın %51,45 oyla kazandığını ilan ederken, Seçim Komisyonu rakibi Alassane Ouattara’nın %54,1 oyla kazandığını duyurdu. Amerika, Birleşmiş Milletler ve Güvenlik Konseyi, Seçim Komisyonu’nun sonuçlarını ve Ouattara’nın zaferini tanıdı. Gbagbo ise Anayasa Konseyi’nin kararını öne sürerek kendisini galip saydı, iktidarda kalmakta diretti ve ordunun desteğini aldı.
Amerika’nın, BM’nin ve Güvenlik Konseyi’nin Seçim Komisyonu ilanını, yani Gbagbo’nun düşüşünü tanıması; ayrıca Amerika’nın Gbagbo’yu iktidardan çekilmeye zorlamak için tehdit ve cazip teklifleri kullanması, Gbagbo’nun Amerikan politikasına karşıt bir çizgide olduğunu ve Fransa’ya olan sadakatini koruduğunu göstermektedir.
5- Alassane Ouattara’ya gelince; kendisi daha önce IMF Başkan Yardımcılığı görevini yürütmüştü. Boigny, Amerika’nın belirginleşen baskısını hafifletmek ve onları yatıştırmak için onu Başbakanlığa getirmişti. Fransa, Ouattara’nın IMF’deki görevi sırasındaki eğilimlerini biliyordu ancak güçlü ve deneyimli ajanı Boigny varken ondan korkmuyordu; aynı zamanda bu hamleyle Amerika’nın baskılarını dindiriyordu. Fakat 1993’te Boigny ölünce Fransa, nüfuzunun sarsılmasından ve IMF politikalarını orada uygulamaya başlayan Ouattara’nın yıldızının parlamasından korktu. Bunun üzerine Parlamento Başkanı Henri Konan Bédié’yi geçiş dönemi başkanı olarak getirdi ve Ouattara’nın başkanlık seçimlerine girmesini engelleyecek bir yasa çıkartarak 1995’te Bédié’yi fiili başkan yaptı.
Tüm bunlar, Alassane Ouattara’nın IMF bünyesinde bulunduğu dönemden beri Amerika’ya olan sadakatini koruduğunu göstermektedir. Bu yüzden Amerika onu desteklemiş, kazanan ve ülkenin meşru başkanı olarak görmüş ve bu konuda uluslararası bir kamuoyu oluşturmuştur. BM Genel Sekreteri Ban Ki-moon aracılığıyla ona destek vermiş ve 09/12/2010 tarihinde BM Güvenlik Konseyi’nden, Ouattara’yı Fildişi Sahili başkanı olarak tanıyan ve Gbagbo’ya uyarıda bulunan bir karar çıkartmayı başarmıştır. Kararda: "Güvenlik Konseyi üyeleri, halkın iradesini yıkmaya, seçim sürecinin bütünlüğünü veya özgür ve adil seçimleri baltalamaya yönelik her türlü girişimi mümkün olan en sert dille kınamaktadır" denilmiştir. Amerika aynı şekilde Afrika Birliği’nden de Ouattara’nın zaferini destekleyen bir karar çıkartmıştır. Amerika, Gbagbo’nun çekilmesi ve iktidarı Ouattara’ya devretmesi için tehdit ve baskıların yanı sıra cazip teklifler de sunmaktadır. Bu doğrultuda harekete geçirdiği Afrika Birliği, 09/12/2010 tarihinde "Gbagbo iktidarı teslim edene kadar Fildişi Sahili’nin üyeliğinin askıya alındığını" duyurmuştur. Aynı şekilde Batı Afrika Devletleri Ekonomik Topluluğu (ECOWAS) da Gbagbo’nun çekilmesini ve iktidarı kazanan olarak gördükleri Ouattara’ya devretmesini talep etmiştir. Böylece Amerika, dünya kamuoyunu, uluslararası ve bölgesel kurumları Gbagbo ve rejimine karşı kışkırtmakta, ülkede karışıklıklar çıkarmakta, parçalanma uyarısında bulunmakta, yaptırım ve izolasyonla tehdit etmektedir. Bunun yanında ona cazip teklifler de sunmaktadır. Reuters haber ajansının 10/12/2010 tarihinde bir Amerikalı yetkiliden aktardığına göre: "Obama, Gbagbo’ya çekilmesi durumunda kendisinin bu kararı öven ilk dünya lideri olacağını, onu bölgede demokrasinin güçlendirilmesini görüşmek üzere Beyaz Saray’a davet edeceğini ve ona oynayabileceği bir rol vereceğini teklif etmiştir. Reddetmesi durumunda ise Amerika, Gbagbo’ya izolasyon uygulanması ve çekilmemesi halinde sorumlu tutulması çabalarını destekleyecektir."
6- Amerika’nın baskıları, siyasi hamleleri, tehditleri ve "havuç-sopa" politikası olarak bilinen cazip teklifleri öyle sıkıdır ki, Fransa ve Avrupa Birliği’ni bir anlaşma karşılığında Ouattara’nın seçim zaferini tanımaya zorlayan uluslararası bir kamuoyu oluşturmuştur. Şu an Fransa’nın öncülük ettiği ve başta İngiltere olmak üzere AB’nin desteklediği bu anlaşma, Kenya modeline benzer bir "iktidar paylaşımı" önermektedir; buna göre Gbagbo Cumhurbaşkanı olarak kalacak, Ouattara ise Başbakan olacaktır. Fransa, Fildişi Sahili’ndeki kendi ordusunu ve güçlü nüfuz sahibi olduğu Fildişi ordusunu, bu anlaşmayı kabul ettirmek için bir baskı aracı olarak kullanmaya çalışmaktadır. İngilizler de Afrika’daki ajanları vasıtasıyla Fransa lehine bu yönde harekete geçmişlerdir. Güney Afrika Dışişleri Bakanlığı aracılığıyla yapılan açıklamada: "Pretoria, rakip liderleri itidale ve ulusal uzlaşı için çalışmaya çağırmakta, birliğin bu dönemde mutlak öncelik olması gerektiğini belirtmektedir" denilmiştir (BBC, 09/12/2010). Güney Afrika, Ouattara’ya desteğini açıklamamış, aksine ülke birliğine ve Gbagbo’nun iktidarda kalmasını sağlayacak bir uzlaşıya önem verdiğini iddia etmiştir. İngilizler ayrıca, bu uzlaşıyı sağlaması için eski Güney Afrika Başkanı olan ajanları Thabo Mbeki’yi, görünüşte Afrika Birliği adına harekete geçirmişlerdir. Mbeki’nin Ouattara ile yarım saatlik görüşmesinin ardından Ouattara, Mbeki’ye: "Ondan (Mbeki’den) Laurent Gbagbo’dan iktidara tutunmamasını istemesini talep ediyorum" demiştir (AFP, 06/12/2010). Bu, Mbeki’nin Gbagbo’yu görevden uzaklaştırmak için değil, yerini sabitlemek için çalıştığını göstermektedir. Mbeki’nin görüşme sonrası yaptığı şu açıklama da bunu teyit etmektedir: "Durum çok tehlikeli, önemli olan şiddet eylemlerinden kaçınmak, savaşa dönmemek ve barışçıl bir çözüm bulmaktır." (Aynı kaynak). Yani Mbeki için önemli olan, Amerika’nın istediği ve dayattığı gibi Gbagbo’nun çekilip Ouattara’nın gelmesi değil, şiddetten kaçınılması, Fransız nüfuzunu sarsacak bir savaşa girilmemesi ve barışçıl bir çözüm, yani Gbagbo ile Ouattara arasında uzlaşmacı bir formül bulunmasıdır. İngilizlerin Amerikan nüfuzuna karşı çalışmaları Fransa’nın kara kaşı kara gözü için değildir; aksine Fildişi Sahili’ndeki Fransız nüfuzunun çökmesinin, kendi hakimiyetlerindeki Afrika ülkelerini de etkileyeceğini bildikleri içindir. Eski sömürgecilik döneminden beri İngilizler, kendi nüfuzlarını korumak için sık sık Fransızlarla anlaşmış ve bu uğurda iş birliği yapmışlardır. Amerika sahneye çıkıp onları sömürgelerinden tasfiye etmek için hamle başlattığında, ona karşı iş birliklerini daha da artırmışlardır. Öte yandan, Kuzey Afrika ülkelerinde olduğu gibi, Fransızların kontrolündeki yerlerde İngilizlerin nüfuz kurması daha kolaydır; ancak muazzam imkanlara sahip Amerika ile rekabet etmek onlar için hiç de kolay değildir. Özellikle Amerika’nın onları sömürgelerinden ve nüfuz alanlarından tamamen kazımaya çalıştığını bildikleri için bu durum daha da zordur.
7- Sonuç olarak, Fildişi Sahili’ndeki seçim sorunu, iki bariz tarafı Fransa ve Amerika olan bir uluslararası çatışma sorunudur. Beklenen odur ki, iktidar paylaşımı anlaşması ancak taraflardan her biri istediğini tam olarak gerçekleştiremediğinde geçerli olur. Ancak taraflardan biri istediği her şeyi alabiliyorsa veya alabileceğini düşünüyorsa, anlaşma şansı zayıflar. Fildişi Sahili’nde olup bitenler ve Amerika’nın Gbagbo’ya karşı harekete geçirmeyi başardığı uluslararası kamuoyu göz önüne alındığında, Amerika’nın bu fırsatı kaçırmayıp Gbagbo’nun uzaklaştırılması ve Ouattara’nın iktidara gelmesi için anlaşmaya yanaşmayacağı tahmin edilmektedir. En azından yakın vadede beklenen budur, ancak bir anlaşma ihtimali de tamamen dışlanamaz. Amerika, yaşananları, askeri darbe olmaksızın "seçimler yoluyla" bir Afrika ülkesini ele geçirmek için eline geçmiş bir fırsat olarak görmektedir. Bu durum Amerika’ya, ajanlarını açıkça sahiplenmek ve savunmak için daha "inandırıcı" gerekçeler sunmaktadır; zira bu kişiler "halkın iradesiyle, seçimle gelmiş meşru liderler" olarak kabul edilecektir. Böylece Amerika, ajanları darbeyle geldiğinde maruz kaldığı "diktatörlükleri destekleme" suçlamasından da kurtulmuş olacaktır.
Dolayısıyla beklenen, Amerika’nın Gbagbo üzerindeki baskılarından, tehditlerinden ve çekilmesi yönündeki tekliflerinden vazgeçmeyeceğidir. Amerikan yönetimi, başkanı, dışişleri bakanı ve diğer yetkilileriyle, iç çatışma ve silahlı mücadele pahasına bile olsa tüm ağırlığını bu meseleye koymuştur. Amerika, Ouattara’nın zafer kartına tutunmakta ve oradaki nüfuzunu tesis etmek için onu iktidar koltuğuna oturtana dek tüm gücüyle desteklemektedir. ABD Dışişleri Bakanı Hillary Clinton şöyle demiştir: "Alassane Ouattara’nın Fildişi Sahili’nin meşru şekilde seçilmiş başkanı olduğu ve seçim sonuçlarına saygı duyduğu konusunda tam bir mutabakat içindeyiz." (BBC Radio, 03/12/2010). Görünüşe göre Amerika bu sefer başarılı olacaktır. Bu nedenle Amerika’nın, Gbagbo’nun başkan kalıp Ouattara’nın başbakan olacağı güç paylaşımı formülünü reddetmesi muhtemeldir. Özellikle Gbagbo rejiminin, Müslüman olsalar bile kendi halkına zulmetmesiyle tanınması, Amerika için Fildişi Sahili ve tüm bölgedeki Fransız nüfuzunu söküp atmak adına yürüttüğü kampanyada bir bahane teşkil etmektedir. Amerika vatandaşlarını oraya gitmemeleri konusunda uyarmış ve Dışişleri Bakanlığı açıklamasında: "Gösterilerin gerçekleşmesi muhtemeldir ve şiddete dönüşmesi ihtimal dışı değildir" demiştir (AFP, 05/12/2010). Bu, sanki buna bir çağrı yapmakta veya Gbagbo çekilmezse buna hazırlanmaktadır. Bu durum, Fransa’nın iktidarı paylaşma konusundaki ısrarına karşı Amerika’nın, Fransız nüfuzunun yerine tamamen kendi nüfuzunu yerleştirme konusundaki kararlılığını göstermektedir.
8- Böylece, bir İslam ülkesi sayılan ve halkının çoğunluğu Müslüman olan bu ülkenin kaderi, uluslararası çatışmaların ve zenginliklerini yağmalayan sömürgecilerin çekişme alanı olmaya devam etmektedir. Fransa, Fildişi Sahili’nde etkili bir rol oynamaya devam etmek isterken, Amerika burayı tamamen tek başına kontrol etmeyi arzulamaktadır. Oysa Fildişi Sahili, halkının çoğunluğu Müslüman olan, daha önce İslam ile yönetilmiş bir İslam beldesidir. Vacip olan, halkının sömürgeci kâfirlerin müdahalesi olmadan kendi kaderine el koymasıdır. Ancak tüm dünyadaki Müslümanların durumu gibi, dünyadan Hilafet kalktığından beri onların da bir koruyucusu yoktur. Fildişi Sahili de diğer Müslüman beldeleri gibi, kendisini sömürgeci kâfirlerin nüfuzundan kurtaracak, onu Hilafet Devleti’nin bir parçası ve vilayeti kılacak olan Hilafet Devleti’nin kurulmasını beklemektedir. Bu ise Allah için hiç de zor değildir.