Soru Cevap
Suriye Hakkındaki Son Formül
Soru: Dera'da rejimin yıllardır kendisine direnen bir bölgeye hızla girmesi, ardından Kuneytra, ondan önce Guta ve daha önce Halep ve benzerlerinde yaşananlar ile şimdi gözlerin İdlib'e çevrilmiş olması; üzerinde durulması ve anlaşılması gereken meseleler olduğunu göstermektedir. Amerika'nın rolünü ve manipülasyonlarını, destekçi tarafların rollerini ve manipülasyonlarını, Türkiye gibi "gerginliği azaltma" garantörü ülkelerin zımni onayını veya Rusya gibi ülkelerin fiili katılımını gördük. Peki, gerçekte neler oldu ve neler oluyor? Bu devletler Suriye devrimi üzerinde bu şekilde oynamayı nasıl başardılar? Hangi rolleri üstlendiler? Bundan sonra ne olacak?
Cevap:
1- 2011 yılında başlamasından ve Amerika'nın ajanı Beşşar'ı devirme tehdidinden, İslami durumun derin bir şekilde yayılmasından ve bölgenin çehresini İslam'a doğru değiştirme tehdidinden sonra Suriye devrimi, iki son derece önemli açıdan dönüm noktası niteliğinde bir olaydı. Birinci açıdan; ne Amerika'ya ne de Avrupa'ya sadık olmayan sağlam yerel güçleri ortaya çıkardı. Böylece ilk kez bu boyutta, kafirlerin üzerinde hiçbir otoritesinin olmadığı, ümmetin bağrından yeşeren eşsiz bir güç haline geldi. İkinci açıdan ise; Suriye'de ve dünyada baskın güç olan Amerika, bu durumu tedavi etmekten aciz kaldı ve bu neredeyse bir mucize gibiydi! Suriye'de uluslararası bir çatışma yoktur; aksine çatışma bir yanda Amerika, takipçileri ve ajanları, diğer yanda ise Suriye halkı arasındadır. Suriye'de, örneğin Yemen ve Libya'da olduğu gibi Avrupa'nın bir nüfuzu yoktur; bilakis rejimi, takipçileri ve ajanları kontrol eden Amerika'dır. Dolayısıyla çatışma, Amerika ve uzantıları ile Suriye halkının ihlaslı evlatları arasındadır. Buna rağmen Suriye devrimi Amerika'nın uykularını kaçırmaya devam etti, hatta eski Başkan Obama, saçlarının Suriye yüzünden ağardığını belirtti: "Başımın üzerindeki beyazların büyük kısmının Suriye konusunda yaptığım toplantılardan kaynaklandığından eminim." (Rai el-Yevm, 05.08.2016)...
2- Amerika, bölgedeki en yüksek hedefi olan Suriye devrimini ortadan kaldırmak ve ajan yönetimin devamını sağlamak için iki farklı yol izledi:
a- Birinci yol; Şam'daki rejimin çökmemesi için her türlü mali ve askeri desteği sağlamaktı. Buna İran ve milislerini Suriye'ye iterek Beşşar'ın yanında savaştırmak, ardından Rusya'yı da aynı yola sokmak dahildir. Nitekim Rusya Devlet Başkanı Putin, Eylül 2015 sonunda New York'ta eski ABD Başkanı Obama ile yaptığı görüşmeden hemen sonra Suriye'ye müdahale edeceklerini açıklamıştı. Amerika, kimyasal silah kullanımına varan ağır suçlara rağmen tüm uluslararası kurum ve kuruluşların Beşşar rejimine karşı anlamlı bir kınama yapmasını engelledi. Amerika, kimyasal silah kullanması durumunda rejimi tehdit etmiş olsa da, rejimi koruma endişesiyle bu tehdidini yerine getirmedi. Rejim 21.08.2013 tarihinde Guta'da kimyasal silah kullandığında Amerika savaş gemilerini bir darbe vurmak için gönderdi ancak rejimin moralini etkilememesi için geri adım attı! Kendi kurduğu Suriye Ulusal Koalisyonu'nun boşluğu doldurma kapasitesine sahip olmadığını gördüğü için rejimin alternatif ajan yetişmeden düşmesini istemiyordu. Amerika'nın ajanları ve müttefikleriyle olan ilişkisi ifşa olduğu için geri çekildi ve bu geri çekilme, kimyasal saldırının vahşetine rağmen Amerika'nın rejimi koruduğunun açık bir kanıtıydı... Buna rağmen Suriye'deki devrim direnmeye ve sahada ilerleme kaydetmeye devam etti.
b- İkinci ve daha tehlikeli yol ise; "içerme" (containment) politikasıydı. Amerika, grupları aldatmak için Suriye devriminin yanında olduğunu ilan etti. Oysa Amerika onlarla alenen savaşmıyordu, eğer gruplar anlasalardı işi başkalarına havale ettiğini bilirlerdi! Nitekim 11.10.2015 tarihli bültenimizde şöyle demiştik: "...İşte felaket buradaydı; Amerika kendisini devrimcilerin yanındaymış gibi gösteriyordu ve onlarla alenen savaşmak ona zor geliyordu. Onlar rejime zarar vermişlerdi ve Amerikan alternatifi henüz olgunlaşmamıştı. Bu kirli oyun gereği Rusya bu görevi üstlendi; görevi rejimi alenen desteklemek ve devrimcilere alenen karşı durmaktı. Onlara karşı savaş o zaman meşrulaştırıldı ve rejim, Amerika'nın emriyle Rusya'yı davet etmeye hazırdı... Rusya, Amerika'ya hizmet etmek için Suriye'de bu şerli ve kirli rolü oynamayı kabul etti!..." Böylece Amerika, muhalefeti para ve silahla desteklediğini iddia ediyordu ama bu sadece boş bir gürültüydü! Çünkü Amerika, Türkiye veya Ürdün üzerinden devrime etkili herhangi bir silahın ulaşmasını engelliyordu. Sadece devrimin yanındaymış fikrini yerleştirmek için kurşun geçirmez yelek gibi bazı yardımlar gönderiyordu. Sayıları bazen beşi geçmeyen birkaç kişiye verilen destek ve eğitimleri duyuruyordu; amaç grupları kendisine çekmekti. Amerika bu iddiasının er ya da geç ortaya çıkacağını biliyordu, bu yüzden bölgedeki takipçilerinden, özellikle de Kral Selman dönemindeki Türkiye ve Suudi Arabistan'dan yardım istedi. Bu iki devlet, devrimi içermek, grup liderlerinin sadakatini kazanmak ve devrimin İslami kimliğini sulandırmakla görevlendirildi. Bu amaçla istihbarat araçlarını, kirli mali desteği, kötü alimleri kullandılar; sığınak, güvenli liman, medya platformu ve zehirli paralar sağladılar.
3- Suriye'deki devrim o dönemde hedefleri ve İslamiyeti açısından sağlam olduğu için, Amerikan nüfuzunun bu araçları yoğun bir şekilde kullanması gerekiyordu. Hatta bazı kaynaklar Suriye'deki bazı grupların yaklaşık bir milyar dolar aldığını belirtti! Bu yoğun mali destek, medya platformu ve güvenli liman aracılığıyla Amerika'nın takipçileri olan "Suudi Arabistan ve Türkiye", bu ülkelerin istihbaratlarına bağlanan askeri gruplar ve muhalefet üzerinde nüfuz sahibi oldular. Öyle ki bu iki devlet, özellikle mali ve medya gücü sayesinde bazı liderleri ön plana çıkarıp yükselterek onlar aracılığıyla bu grupları kontrol etmeyi başardılar! Amerika, bölgedeki ajanlarını ve araçlarını tam anlamıyla kullanarak Suriye devrimini rotasından saptırmak ve hedeflerini dağıtmak istiyordu. Bu yüzden Suriye'deki görevinin ve uluslararası koalisyonun amacının "terörizmle" mücadele, yani Suriye devrimci gruplarıyla savaşmak olduğunu ilan etti. 2014'ten beri Suriye savaşına dahil olmasına rağmen bombardımanları "terörist" dediği grupları vurmakla sınırlıydı; Beşşar'ın güçlerini vurmuyor ve Rusya ile koordinasyon kuruyordu. Ancak birçok silahlı grup lideri ona güvendi ve operasyonlarını MOM ve MOC adlı istihbarat odalarıyla koordine etmeye başladılar, hatta onun "terörle mücadele" dediği yola girdiler. Böylece iç çatışmalar ve haram kan dökülmesi devrimi sarstı. Devrim artık iki cephede savaşır hale geldi: "rejimi devirme" olan asıl cephenin yanına eklenen "teröre" karşı Amerikan cephesi. Gruplar, Amerikan cephesine daha fazla dahil olmaları ve asıl cepheden uzaklaşmaları için uluslararası baskının yanı sıra Türkiye ve Suudi baskısına maruz kalıyorlardı! Türkiye'nin "Fırat Kalkanı" müdahalesi bu yönelimin zirvesiydi; Türkiye kendisine bağlı gruplardan Halep savaşlarından çekilmelerini ve DEAŞ ile savaşmak için kuzeye yönelmelerini istedi. 2016 sonunda Beşşar güçleri ve müttefikleri Rusya ile İran, Türkiye'nin Halep'i Ruslara ve dolayısıyla rejime teslim etmesine benzeyen bir operasyonla Halep'i işgal edene kadar bu böyle devam etti! Silahlı grupların Türkiye'ye icabet edip Halep'ten çekilmeleri ve Amerika'nın "teröre" karşı cephesine dahil olmaları son derece tehlikeli bir göstergeydi. Bu, milyonlarca dolar emen grup liderlerinin grupları üzerinde güçlü bir etkiye sahip olduğunu ve Amerika'nın uzun bir bekleyişten sonra Suriye devrimini bitirme umudu taşıyan bir sayfa açabileceğini gösteriyordu. Amerikan siyaseti, Suriye sahasını devrimin tasfiyesine doğru yönlendirmeye başladı; Amerika ve takipçileri birçok askeri grup liderinin sadakatini kazanmayı başardıktan sonra bu hedefi mümkün gördüler... Ardından Erdoğan, Fırat Kalkanı konusunu tekrarladı; rejimin İdlib'e girişini kolaylaştırmak için Zeytin Dalı harekâtını uydurdu. Suriye rejimi İdlib'e ilerleyip Ebu Duhur havaalanını kuşatırken, Erdoğan savaşı Afrin'e kaydırdı! Feylak eş-Şam'ın askeri liderlerinden Yaser Abdurrahim'in teyit ettiği gibi operasyona yaklaşık 25 bin muhalif katıldı ( "Özgür Suriye Ordusu'ndan yaklaşık 25 bin silahlı unsur Türkiye'nin Afrin'deki askeri operasyonuna katılıyor..." Russia Today, 23.01.2018). Bu durum Amerika'nın bilgisi ve onayı dahilindeydi. Türkiye Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu, Pazartesi akşamı (15.01.2018) Kanada'da ABD Savunma Bakanı James Mattis ile "Suriye krizini ve sınır güvenlik birimleri meselesini görüştüğünü" açıkladı (Anadolu Ajansı, 17.01.2018). Bunu teyit eden Amerikan açıklamaları da Zeytin Dalı, Afrin meselesi ve Türk ordusu ile ÖSO'nun hareketlerinin tamamen Amerika'nın ve Amerika ile koordineli olarak Rusya'nın rızasıyla olduğunu göstermektedir: (ABD Ordusu Merkez Komutanlığı, Türkiye'nin kendilerini Suriye'nin Afrin şehrindeki askeri operasyon hakkında bilgilendirdiğini söyledi... Kudüs Press, 21.01.2018).
4- Halep'in teslim edilmesinden sonra Suriye'deki Amerikan politikasının ana hatları şu şekilde netleşti:
a- Suriye sahasının soğutulması: Bu hedefin en belirgin başlığı Astana süreciydi. Türkiye, kendisine bağlı silahlı grupları Beşşar, İran ve Rusya ile ateşkes müzakereleri yapmaları için bu sürece adeta zorla taşıdı. Bu yönelim, bir bölgeden diğerine taşınan "gerginliği azaltma" anlaşmalarıyla zirveye ulaştı. Daha önce Astana müzakerelerine katılmayan güneydeki gruplar da sonunda katıldı! Bu iki yıllık müzakereler sırasında Türkiye, Rusya ve İran'ın yanında anlaşmanın garantör devleti olarak öne çıktı. Devrimin ilk yıllarındaki sağlamlığı herhangi bir ateşkesi engellemişti ve bu Obama yönetimi için uzak bir hedefti ancak 2016'da o yönetimin sonunda ve ardından Trump yönetiminin gelişiyle bu hedef gerçekleşmeye başladı. Suriye sahasının soğutulması, Amerika için Beşşar rejimini askeri olarak devirme tehdidi olmadan, rejimin meşruiyetini teyit eden müzakerelere yol açmak anlamına geliyordu. Bu yüzden hiçbir karar Beşşar'ın uzaklaştırılmasına atıfta bulunmadı. Amerika, kontrol ettiği Birleşmiş Milletler ve Güvenlik Konseyi'ni kullandı; Kofi Annan'dan el-Ahdar el-İbrahimi'ye, ondan da De Mistura'ya kadar siyah, yeşil, beyaz temsilcilerini gönderdi. Muhalefeti rejimle bir araya getirmek için 30.06.2012'de düzenlenen Cenevre 1 Konferansı'ndan itibaren Cenevre konferanslarını topladı; bunların hepsi rejimi tanımak ve korumak içindi. Aynı şekilde 2015'te Viyana 1 ve 2 konferansları yapıldı. Viyana 2 konferansının en önemli maddelerinden biri Suriye devletinin laik kimliğinin ve kurumlarının korunmasıydı. Uluslararası kararlar çıkartıldı; bunların sonuncusu 18.12.2015'te bizzat Amerika tarafından sunulan ve Konsey tarafından oybirliğiyle kabul edilen 2254 sayılı karardır. Bu karar, Suriye ile ilgili Cenevre ve Viyana konferanslarının tüm kararlarını ve sonuçlarını tek bir metinde özetlemektedir. Bu karar Suriye'deki siyasi çözümün referansı oldu ve tüm devletler, hatta destekçi devletlerin etkisiyle silahlı gruplar bile bunun uygulanmasını talep etti. Oysa bu karar Beşşar'ın uzaklaştırılmasını öngörmemektedir! Bu da Amerika'nın onu ve rejimini koruduğunu teyit etmektedir. Halep'in teslimine kadar durum böyleydi, sonrasında silahlı grupların cepheleri açmamasını zorunlu kılmak, ardından ateşkesi tam olarak uygulamaları için üzerlerinde baskı kurmak ve rejimi; Rusya ve İran (diğer iki gerginliği azaltma garantörü) ile birlikte devrimci bölgeleri birer birer tek başlarına ezmeye terk etmek mümkün hale geldi! Üçüncü garantör olan Türkiye ise bu ihlallere karşı kılını bile kıpırdatmadı! Rejim 2017 başında henüz gerginliği azaltma anlaşmasının mürekkebi kurumadan Vadi Barada bölgesini vurmaya başladığında, bu garantörün gözü önünde yaptı! Hatta rejim Doğu Guta savaşlarını başlattığında Türkiye'nin işbirliği o dereceye vardı ki, istihbaratı Guta'daki "terörle mücadele" operasyonlarına bizzat katıldı. (Cumhurbaşkanlığı Sözcüsü İbrahim Kalın, bugün resmi haber kanalı TRT'ye verdiği basın toplantısında, Türkiye'nin Doğu Guta'da radikal bir örgütün varlığını istemediğini söyledi. Reuters, 15.03.2018). Rejim, Rusya, İran ve takipçileri Guta'yı vahşice bombalarken bunu söylüyor; sanki Erdoğan Türkiyesi onlara bunu meşrulaştırıyordu!
b- "Terörle Mücadele" Adı Altında Amerikan Siyasetine Dahil Olmak: ABD Başkanı Trump'ın DEAŞ'tan kurtulma niyetini açıklamasından sonra, Musul savaşının bir uzantısı olarak Amerika bu politikayı dört cephede yürüttü:
Birinci cephede; Amerikan ordusu, DEAŞ'ı Rakka'dan çıkarmak için Amerika destekli Kürt gruplara liderlik etti. Aynı şekilde Suriye'nin doğusunda DEAŞ ile savaşmak için diğer gruplara da liderlik etti. Kürtler, Suriye'nin kuzeyinde ve özellikle Kürt bölgelerinde büyük bir statü kazandılar. Buradaki en belirgin güç, ABD'nin büyük desteğiyle DEAŞ kontrolündeki en önemli bölgeleri geri alan ve Fırat'ın doğusunun tamamına, yani Suriye yüzölçümünün yüzde 28'ine hakim olan Suriye Demokratik Güçleri (SDG) oldu. Burası petrol, gaz, su ve tarım kaynakları açısından en zengin bölgedir; Kobani'den Rakka'ya, el-Bukemal ve Deyrizor'a kadar... Bu durum rejimi etkilemiyordu zira Kürt güçleri Amerika'nın emriyle hareket ediyor ve dolayısıyla rejimin karşısında durmuyorlardı. Son zamanlarda birçok medya organı, Amerika'nın emriyle SDG'nin en büyük bileşeni olan YPG'nin, Şam ve Kamışlı'da yapılan anlaşmalar uyarınca birçok bölgeyi Suriye rejimine teslim ettiği haberlerini geçti. (Suriye Kürt Ulusal Konseyi liderlerinden Fuad Aliko, PYD'yi Suriye rejimi ile gizli bir anlaşma yapmaya ve Fırat'ın doğusundaki Haseke'nin el-Neşve mahallesi dahil Kürt güçlerinin kontrolündeki bölgeleri rejime teslim etmeye iten nedenleri ve değişkenleri açıkladı. 16.07.2018, arabi21.com). Hierapolis sitesi ise ismini vermediği özel bir kaynaktan naklen, geçen Cumartesi günü "SDG'ye bağlı Münbiç Askeri Konseyi'ni temsil eden şahsiyetler ile Esed rejimine bağlı yetkililer arasında Halep şehrindeki Baas Partisi şubesinde bir toplantı gerçekleştiğini" aktardı. Habere göre "Münbiç şehrindeki güvenlik merkezinin ve şehrin güneydoğusundaki el-Şüheda Barajı'nın (Teşrin Barajı) rejim milislerine teslim edilmesi" tartışıldı (11.07.2018, qasioun-news.com). Suriye'nin kuzeyindeki Kürt grupların liderleri artık Amerika'nın ipoteği altındadır; eğer Amerika onların ajanı Beşşar'ın kucağına dönmelerini isterse reddetmeyeceklerdir. Bunun işaretleri de vardır; nitekim Rai el-Yevm sitesi 07.06.2018'de Kürt lider Salih Müslim'den rejimle müzakereye koşma konusunda şunu nakletti: "Kapılarımız her zaman herkese açıktı ve son zamanlarda Esed'in dilinde bir değişiklik bulduk; iki ay önce bizi terörist olarak tanımlıyordu, şimdi ise müzakereden bahsediyor, bu bir ilerlemedir... Herkes çıkarlarını düşündüğü gibi biz de düşüneceğiz." Daha önce rejim Dışişleri Bakanı Velid Muallim de el-Arab el-Lendeniye gazetesinin 27.09.2017 tarihli haberine göre şöyle demişti: "Suriyeli Kürtler Suriye Arap Cumhuriyeti sınırları içinde bir tür özerklik istiyorlar. Bu konu müzakere edilebilir ve tartışılabilir." Rejim ve Kürtler, siyasi çözüm için engel teşkil etmeyen birer Amerikan kartıdır; Amerika onlara ne isterse, ister 2011 öncesi gibi kalsınlar ister Suriye içinde özerk olsunlar, ne onlar ne de rejim bunu reddeder...
İkinci cephede ise; Türkiye, 24.08.2016'da Halep'in kuzeyinde Fırat Kalkanı harekatına, ardından 20.01.2018'de Zeytin Dalı harekatına öncülük etti. Bu durum rejimin Halep'e ve İdlib'in güneyine girişini kolaylaştırdı; çünkü bu gruplar Türkiye'nin emriyle rejimle savaşlarını bırakıp Fırat Kalkanı ve Zeytin Dalı'ndaki çatışmalara dahil oldular, böylece Halep ve güney İdlib kaybedildi ya da kaybedilmek üzere! Türkiye ondan önce ve Amerika'nın telkiniyle bugün de devam eden başka bir rolü İdlib'de oynuyordu. 07.10.2017'den itibaren keşif birimleriyle bölgeye girdi, ardından Rusya ve İran ile yapılan gerginliği azaltma anlaşması çerçevesinde güçlerini konuşlandırıp gözlem noktaları kurdu... Bu durum Erdoğan'ın 21.09.2017'de New York'ta ABD Başkanı Trump ile görüşmesinden sonra geldi; o gün Trump "Erdoğan benim dostum oldu" demişti (Anadolu Ajansı, 21.09.2017). Aralarındaki konuşma Suriye'deki durum üzerine odaklanmıştı. Trump, Türkiye'nin İdlib'e girmesine onay vermişti (Sky News Arabia, 09.10.2017). Enab Baladi sitesi 13.05.2018 tarihinde Türk operasyonunun hala devam ettiğini belirterek şöyle dedi: (Türkiye İdlib'de başlattığı adımları iki yönde tamamlıyor: Birincisi Astana'da kararlaştırılan gözlem noktalarını yerleştirmek, diğeri ise bölgedeki grupların askeri yapısını organize etmek; ancak bugüne kadar İslami gruplarla bir anlaşma sağlanamadı...) Site ayrıca şunu ekledi: (Yılbaşından bu yana Türk gözlem noktaları İdlib'in doğu sınırlarına yayıldı ancak batı şeridine kurulmadı, bu da noktaların neden sadece doğuyla sınırlı kaldığı sorusunu akıllara getirdi!... Kaynaklara göre gruplar Türkiye'den sadece bir kez destek aldı... Türk hareketliliğine rağmen Rus hava saldırıları İdlib'in günlük tablosundaki en çetrefilli konu olmaya devam ediyor... Enab Baladi muhabirlerine göre Rus uçakları İdlib'in güney kırsalını tüm İdlib'den duyulan şiddetli patlayıcı füzelerle hedef alıyor.)
Üçüncü cephede; Amerika, uluslararası koalisyona katılan Suudi rejimini harekete geçirdi. Suudi rejimi, Amerika hesabına ve onun liderliğinde Suriye'ye kara birlikleri göndermeye hazır olduğunu ilan ediyordu. Bu rejim de Türk rejimi gibi kirli bir rol oynadı; parasıyla zehirlediği silahlı grupları etkisi altına aldı ve bu grupların Şam'ın kalbine ilerlemesini engelledi, oysa denildiği gibi Şam onlara bir görüş mesafesi, hatta bir taş atımı uzaklıktaydı! Onları rejimle müzakereleri kabule zorlayan da oydu; finansmanının etkisi altına giren grupları Riyad'a getirip müzakerelere katılmayı kabul ettirdi. 11.12.2015'te Riyad 1 toplantısı yapıldı ve Riyad bildirisi yayınlandı; 22-24 Kasım 2017'de Riyad 2 konferansı yapıldı ve Amerika'nın telkini ve planlamasıyla rejimle Cenevre ve Viyana'da müzakere etmek üzere ortak bir heyet oluşturuldu. Suudi rejimi hala Amerika'ya hizmet sunmaya hazır. Suudi Veliaht Prensi İbn Selman, Amerika'daki efendileriyle görüştükten sonra kendisine söylenmesi telkin edilenleri Time dergisine 06.04.2018'de şöyle açıkladı: "Beşşar Esed'in şu an için kalıcı olduğunu düşünüyorum. Beşşar'ın bir savaş olmadan gideceğini sanmıyorum ve kimsenin bu savaşı başlatmak istediğini de sanmıyorum."
Dördüncü cephede ise; Türkiye'nin temel bölgelerde "gerginliği azaltma" garantisi vermesinden sonra Beşşar, İran ve Rusya güçleri harekete geçti. Bu cephenin güçleri Palmira'da savaştı ve Deyrizor'a ulaştı; tüm bunlar Türkiye ve Suudi Arabistan'ın işbirliği ve gruplar üzerindeki etkileriyle onları zalimle savaşmaktan alıkoyup "terörle mücadele" bahanesiyle başka cephelere yönlendirmeleri sayesinde oldu. Böylece rejim nefes aldı ve devrim yılları boyunca aldığı birçok yenilginin tozunu üzerinden attı; Cenevre ve Astana'daki müzakere turlarında bir güç pozisyonundan konuşmaya, müzakerelerden çekilmeye başladı. Rejim çökmekten kurtulmak için barışçıl çözüme muhtaçken, artık gruplar devletlerden rejimin barışçıl çözümü kabul etmesi için baskı yapmalarını ister hale geldi!
c- Parazit Yapan Tarafların Uzaklaştırılması: Amerika'nın Avrupa ülkelerini Suriye sahnesinden uzaklaştırması ve meseleyi uluslararası düzeyde kendisiyle Rusya arasına hasretmesinin yanı sıra -ki Rusya Suriye'de Amerika'dan ayrı bir taraf değildir, ancak Amerika Rusya'yı ve Beşşar'ın yanındaki duruşunu Suriye konusunda uluslararası müzakerelerde bir vitrin olarak kullanmış ve Avrupa ülkelerinin müdahalesini engellemiştir- Amerika, bölgesel parazit tarafları "Katar ve Ürdün" kısıtlamaya çalışmıştır. Katar konusunda; Amerika, 2017 ortalarında Suudi Arabistan ve Mısır'ı Katar'a karşı kışkırtmış, ona boykot uygulamış ve Suriye'de "terörü" desteklemekle suçlamıştır. Böylece Katar'daki rejim kendisini Amerikan ajanlarının doğrudan tehdidi altında bulmuş, Suriye'de parazit yapmaya devam etmekten kaçınmış ve etkin rolü sona ermiştir. Ürdün konusunda ise; Ürdün ve istihbaratı, Suriye'nin güneyindeki gruplarla güçlü ilişkiler kuruyordu ve bu, İngiltere'nin lehine Suriye'de bir miktar nüfuz elde etme ümidiyle yapılıyordu... Bunu sınırlamak için bizzat Amerika, Suriye'nin güneyindeki "gerginliği azaltma" hilesi hakkında Rusya ile müzakereleri başlattı. Böylece rejimin güneyde neredeyse tam kontrol sağlamasına imkan tanıdı ve ardından Ürdün'ün etkin nüfuzu sona erdi ya da bitme noktasına geldi...
5- Amerikan siyasetini ve takipçileri olan Türkiye, Suudi Arabistan ve iç sorunları nedeniyle daha az ölçüde Mısır'ın siyasetini incelediğimizde, Amerika'nın Suriye için çizdiği yukarıda belirtilen tüm ana hatlarda aynı anda ilerlediğini görürüz. Rejimin, Rusya'nın ve İran'ın muhalefeti askeri olarak vurma çabalarına kapıyı ardına kadar açık bırakıyor ve muhalefetin Amerika'nın yardıma gelebileceğine dair her türlü şüphesini gideriyor. Rejim, Rus uçaklarının desteğiyle Dera ve güney bölgesine operasyon başlattığında Amerika, 23.06.2018'de Ürdün'deki büyükelçiliği aracılığıyla ÖSO gruplarına bir mesaj göndererek şunları söyledi: "Kararınızı kendi çıkarlarınıza, ailenizin ve grubunuzun çıkarlarına göre vermeniz gerektiğini anlıyoruz ve kararınızı bizim tarafımızdan yapılacak bir askeri müdahale varsayımı veya beklentisi üzerine kurmamalısınız" (Enab Baladi, 23.06.2018). Yani Amerika, kendisiyle işbirliği yapan grupların yardıma geleceğine dair her türlü ümidini kesiyor! Bazı medya organlarının naklettiği gibi, sanki bazıları gafletlerinden uyanıp Amerika'nın kendilerini aldattığını söylemişler! Şimdi mi?
Böylece Amerika fiilen Suriye'deki silahlı grupları rejim, İran ve Rusya aracılığıyla kökten kazıma siyaseti izliyor ve bunun önüne hiçbir engel koymuyor; ancak bundan önce ve sonra Türkiye ve Suudi Arabistan'ın etkin katkısı söz konusu! Amerikan desteğine gelince; bu sadece açıklamalarla veya sadakat karşılığında liderlere ödenen paralarla sınırlı kaldı. Gelen Amerikan silahları ise basit, az, etkisiz ve savunma amaçlıydı (yani öldürücü olmayan). Bu geçmişte, devrimcileri Amerika'nın yanlarında olduğuna ve onlara sadık kalmaları için desteklediğine ikna etmek içindi. Bugün ise Beşşar'ın askeri üstünlüğü ağır bastıktan sonra bu laflar bitti ve Amerika'nın bu konudaki açıklamaları da sona erdi; bu dosya Amerika ve takipçileri Türkiye ile Suudi Arabistan tarafından kapatıldı.
6- Siyasi müzakere sürecine gelince; Amerika bunu devrim yok edilene ve Beşşar ayağa kalkana kadar erteliyordu. Bu yüzden takipçilerini ve ajanlarını, siyasi çözüm şartları olgunlaşana kadar ana koltuğun kendisine kalması için yan görüşmelerle ortamı hazırlamakla meşgul etti... Bu nedenle yıllarca süren siyasi müzakere süreci boyunca Amerika'nın Suudi Arabistan ve Türkiye'deki ajanları ve takipçileri, Suriye muhalefeti için toplantılar ve konferanslar düzenlemekle meşguldüler; siyasi sahnede bazı liderleri ön plana çıkarıp bazılarını uzaklaştırıyorlardı. Tüm bunlar, rejim ayağa kalkana kadar bir al-ver süreciydi, sonunda Amerika çözümü Rusya'lı veya Rusya'sız üstlenecekti... Ancak Beşşar ve müttefiklerinin Halep şehrinde, ardından Vadi Barada ve Kalemun'da, sonra Doğu Guta'da elde ettikleri büyük askeri kazanımlar ve başkent Şam çevresindeki tehlikelerin giderilmesi, ardından Humus ve Hama kırsalları ve bugün Dera'daki durum; tüm bu büyük kazanımlar Amerikan siyasi çözümünün yaklaştığını hissettiriyor ancak bu İdlib sonrasına ertelenmiş durumda. Görünüşe göre bunun için hazırlanıyorlar; Fua ve Kefraya anlaşmasının uygulanmasını tamamladılar. 17.07.2018'de Rusya ve Türkiye arasında İdlib ilinde gruplar tarafından kuşatılmış olan rejime sadık Fua ve Kefraya kasabalarının sakinlerinin tahliyesini öngören nihai bir anlaşma imzalandı. Amaç, grupların elinde hiçbir baskı kartı kalmaması ve rejim bölgeye saldırıp katliam yaptığında zor durumda kalmamasıdır... Dolayısıyla Amerikan siyasi çözümünün önünde sadece İdlib ve onunla birlikte Halep'in batı kırsalı kaldı; burası devrimcilerin büyük bir topluluğunun bulunduğu önemli bir bölgedir. Ancak Türkiye'nin buradaki birçok silahlı grup üzerinde büyük bir nüfuzu vardır ve muhtemelen Türkiye onlara ağır silahları rejime teslim etmeleri ve onunla barışmaları için baskı yapacaktır; bu, rejim, Rusya ve İran ile savaşmaktan daha tehlikelidir, her ne kadar her ikisi de tehlike ve zarar olsa da... Suriye devriminden askeri güç çekilirse, Amerikan siyasi çözümü hazırlık ve uygulama aşamasına girmiş olacaktır... Muhtemelen Amerika, Beşşar'ı kendi siyasi çözümünün bir parçası olarak "geçiş" dönemi için tutmak istiyor; bu dönemde muhaliflerin tasfiye edildiğinden emin olacak ve ardından Beşşar gibi Suriye'deki nüfuzunu korumaya devam edecek bir ajan getirecektir. Aynı şekilde Filistin'i gasp eden Yahudi varlığının güvenliğini de koruyacaktır; bu varlık Suriye'de Beşşar gibi güvenliğini koruyan, kendisine tek bir mermi bile sıkılmayan bir ajan istiyor. Nitekim Netanyahu 12.07.2018 Perşembe günü Moskova'dan ayrılmadan önce gazetecilere şunları söylemiştir: "Kırk yıl boyunca Esed rejimleriyle (baba ve oğul) bir sorunumuz olmadı, Golan Tepeleri'nden tek bir mermi sıkılmadı. Suriye Devlet Başkanı Beşşar Esed'in istikrarına karşı değiliz ancak sınırlarımızı korumak için çalışacağız." (Yahudi Haaretz, 12.07.2018).
7- Suriye rejiminin sahip olduğu askeri güç, siyasi çözümden sonra Suriye'yi kontrol etmek için zayıf ve yetersizdir; Beşşar'ın ordusu büyük ölçüde yıpranmıştır. Rusya, İran veya diğer çeşitli Amerikan kanalları üzerinden sağlanan kesintisiz silah desteğine rağmen, insan gücü temel sorunu olmaya devam etmektedir. Bu nedenle, herhangi bir Amerikan siyasi çözümünün onu koruyabilecek bir güce dayanması beklenmektedir ve Amerika şu iki yoldan birini veya her ikisini birden izleyebilir:
a- İran'a, partisine ve İranlı, Afgan, Pakistanlı vb. diğer milislerine güvenmeye devam etmek. Bu da onların yerleştirilmesini ve vatandaşlığa alınmasını gerektirir. Bazı haberler Suriye rejiminin bugün bunu yaptığını göstermektedir. Bir uzman Alman DW ajansına (30.04.2018) verdiği demeçte bu milislerin sayısını 45, unsurlarının sayısını ise 40 bine yakın olarak tahmin etmiştir. Uzman şöyle demiştir: ("İnancıma göre bu milisler Suriye'de kalacak... Şam kuşağında bir yerleşim sürecine tanık olduk; Şii milisler Seyyide Zeyneb mahallesinde ve diğer bölgelerde mevcutlar... Bence İran, Haşdi Şabi örneğinde olduğu gibi bunları vatandaşlığa geçirmeye veya bölgede kalmalarına yardımcı olacak başka yollar izlemeye çalışıyor.") Rejim, yeniden kontrolü altına aldığı bölgelerin gençlerini orduda zorunlu hizmete zorlasa da, sadakat şüpheleri onu devrim yılları boyunca yanında savaşan bu milislerin desteğine muhtaç bırakmaktadır.
b- "Barışı koruma" amacıyla bölgesel güçlere güvenmek; bu amaçla Mısır, Suudi ve Türk kuvvetleri getirilebilir. Bu yeni bir söylem değildir; Cezire Net, bir Amerikan dergisinden (08.04.2016) naklen şöyle demiştir: (The National Interest dergisi, yıllardır Suriye'yi kasıp kavuran savaşa atıfta bulunarak, bataklığa saplanan ülkenin çatışmanın sonu ne olursa olsun barış gücüne ihtiyacı olduğunu söyledi.) Beşşar'ın askeri başarılarına rağmen dışarıdan asker getirmeyi öngören bu Amerikan vizyonu sona ermemiştir; Cezire Net (17.04.2018) şöyle aktarmıştır: (Wall Street Journal gazetesi, Başkan Donald Trump yönetiminin, DEAŞ'ın yenilgisinden sonra ülkenin kuzeydoğusunda istikrarı korumak için Suriye'deki Amerikan birliklerinin yerine Arap birliklerini yerleştirmeyi planladığını bildirdi. Gazete, ABD Ulusal Güvenlik Danışmanı John Bolton'un, Kahire'nin bu girişime karşı tutumunu öğrenmek için Mısır İstihbarat Başkanı Vekili Abbas Kamil ile görüştüğünü belirtti. Ayrıca bu güçlere katılmaları ve onlara mali destek sağlamaları için Körfez ülkeleriyle de iletişime geçildiğini ekledi; yönetim yetkilileri Arap ülkelerinin Trump'ın talebine, özellikle mali destek konusunda olumlu yanıt vermesini bekliyor.)
8- Suriye'deki Amerikan siyaseti etrafında gerçekleşen ve gerçekleşmekte olan olayların delalet ettiği husus budur... Bunlar üzerinde düşünüldüğünde, rejimin devam etmesinin ve yıkılmamasının temel nedeninin rejimin gücü veya Amerika ve takipçileri Rusya, İran ve milislerinin gücü, hatta Türkiye ve Suudi Arabistan gibi takipçi ve ajanların gücü olmadığı -ki bunların etkisi olsa da- asıl nedenin; grup liderlerinin çoğunun Amerika'nın yanlarında olduğuna dair ona güvenmeleri ve onun tüm eylemlerinde İslam ve Müslümanların düşmanı olduğunu unutmaları nedeniyle yaptıkları ihanet, aldatmaca ve işbirliği olduğu görülür... Aynı şekilde onun takipçileri ve ajanları olan Türkiye ve Suudi Arabistan'a duyulan güvendir; Halep'in nasıl Fırat Kalkanı cephesi açılarak ve savaşçıların oradan çekilerek teslim edildiğini, ardından Zeytin Dalı ile savaşçıların oraya yönlendirilip güney İdlib'in Rusya ve rejime nasıl kolay bir lokma olarak bırakıldığını unuttular... Suudi Arabistan'a gelince; o gruplar, Suudi'nin kendilerini zalim rejimle müzakere etmeye, rejimi devirmekten ziyade onu meşrulaştıran toplantılara ve müzakerelere nasıl hazırladığını unuttular. İşte Suudi Veliaht Prensi gizli olanı ifşa ederek Beşşar'ın kalıcı olduğunu ilan ediyor... Daha da acısı, Rusya onları vahşice bombalarken hala onunla müzakere etmeleri ve ağır-orta silahlarını ona teslim etmeleridir! Rusya'nın onların tanklarını ve toplarını teslim alması, kendilerinin ise zillet ve boyun eğmeye yakın bir halde olmaları ne kadar acı bir manzaradır... Tüm bunlar olan bitenin temel sebebidir; yıllarca rejimle savaşıp bölgelerinde ilerlediler ancak birkaç gün içinde Türkiye'nin işbirliğiyle Halep'ten çıktılar, ondan daha kısa sürede Suudi Arabistan'ın işbirliğiyle Suriye'nin güneyinden ve özellikle Dera'dan çıktılar. Her iki durumda da silah depoları rejim ordusundan ganimet aldıkları silahlarla doluydu... Yıllarca rejim, Rusya, İran ve milislerinin varil bombalarına, yıkıcı füzelerine ve ölümcül silahlarına karşı direnip de, birkaç gün içinde işbirliği ve ihanetle tek bir mermi sıkmadan yerlerini, hatta ağır ve orta silahlarını teslim etmeleri ve yurtlarını terk edip tehcir edilmeleri gerçekten çok üzücü bir durumdur!! Bunun üzerinde düşünen kişi görür ki, asıl sebep grupların İslam ve Müslüman düşmanlarına, ajanlara ve takipçilere güvenmesidir; ister o grup liderleri bilerek yapsınlar ister cahil olsunlar, ister kasten yapsınlar ister hata yoluyla olsun, her ikisi de acıdır... Bir soran çıkıp haklı olarak şöyle diyebilir: "Madem Hizb-ut Tahrir bu derece bilinçli, öngörülü ve olayların gidişatını kavrıyor, o halde neden gruplara nasihat etmedi ve onları uyarmadı da bu duruma düştüler?" Bu soruyu soran kişiye derim ki: Onlara nasihat etmekten, onları uyarmaktan ve gerçekleri delillerle açıklamaktan dillerimizde tüy bitti... Onlara nasihat ve rehberlik etmek için yanlarına gitmekten ayaklarımıza kara sular indi; onlara giden bazı yollar arabaların geçemeyeceği kadar zordu ve biz o yolları yürüyerek geçtik, hatta onlarla o kadar çok iletişim kurduk ki bazıları bizi kendilerinden sandı!! Bu soruyu soran kişi yayınlarımıza ve soru-cevaplarımıza baksa -ki bunlar çok fazladır- bizim bu konuda üzerimize düşeni, hatta gücümüzün ötesini yaptığımızı görürdü; ancak o liderlerin çoğu ne söz dinliyor ne de Allah'tan korkuyorlardı. Hatta biz onları hain devletlerden aldıkları o pis paralar konusunda uyardığımızda şöyle diyorlardı: "Peki parayı nereden bulacağız? Hizb-ut Tahrir bize para vermiyor." Böylece kafirlerden ve hainlerden para almayı kendilerine meşrulaştırıyorlardı! Onlara "Böylece onların elinde rehine olacaksınız" dediğimizde "Hayır!" diyorlardı; sonuçta onlar gafletleri içinde bocelerken kaybedilenler kaybedildi... Onlara "Siz rejimden çok fazla silah ganimet alıyorsunuz, neden o hainlerin kapısında bir parça silah için kendinizi zillet altına sokuyorsunuz?" dediğimizde, "Peki silahı nereden alacağız, Hizb-ut Tahrir bize silah vermiyor ki?" diyorlardı. Onlara "Boyunlarınız bu silahla onlara bağlanacak" dediğimizde ise "Düşmandan alırız, düşmanla savaşırız!" diyorlardı. Sonra iş işten geçtikten sonra anladılar ki, en çok ihtiyaç duydukları anda silah onlardan esirgendi; hatta o hainlerin işbirliğiyle silahlarını bizzat teslim ettiler... İşte böyle, onlara nasihat ettik ama onlar nasihat edenleri sevmezler! Örnek olarak 05.04.2018 tarihli yayınımızdan bir kısmı zikrediyorum:
(...Parti, bu grupları bilinçlendirmek ve olup bitenler hakkında onları uyarmak için hiçbir çabayı esirgememiş olsa da, onlar bu çevrelerin peşinden gitmelerini, kendilerine para ve silah desteği verdikleri, Partinin ise buna gücünün yetmediği, sadece nasihatle destek verdiği gerekçesiyle savunuyorlardı... Ve bu nasihatin kılıç darbeleri karşısında bir işe yaramayacağını ekliyorlardı! Anlamadılar ki kılıç, onu tutanın elinde iki ucu keskin bir araçtır; bilinçli ve öngörülü birinin elinde onu düşmanının şerrinden koruyan bir kalkan ve düşmanını yenmek için güçlü bir araçtır... Ancak mücrimlerin desteğinin peşinden koşan aldatılmış birinin elinde ise parçalanmış bir kalkandır, içinden telleri fırlar ve düşmanından önce sahibini öldürür!
Biz, uyanış çağrımızı ve uyarılarımızı reddeden o gruplara yöneliyoruz... Bunların savaşta hiçbir işe yaramayan sözler olduğunu söylüyorlardı; aksine Müslümanların hainleri olan Araplar, Türkler ve Farslar nezdinde buldukları para ve silah desteğini istiyorlardı. Hatta bazıları, o kirli parayı onlardan almalarının Şam için savaşmalarına engel olmayacağını sanarak, Rus ve Amerikan mücrimlerinden bile olsa alacaklarını ekliyorlardı... Tüm bunlara diyoruz ki: İşte eylemlerinizin ve sözlerinizin sonucunu görüyorsunuz; yurtlarınızdan ve evlatlarınızdan bile kovulmuş, tehcir edilmiş hale geldiniz!)
9- Sonuç olarak diyoruz ki: Geriye İdlib'den başka yer kalmadı ve Erdoğan'ın heybesinde İdlib ve çevresini hiçbir kıpırtı göstermeden kaybedecek başka kalkanlar ve dallar olabilir... Gruplara sesleniyor ve onlara diyoruz ki; Erdoğan'ın hareketlerine aldanmayın ve İdlib'i rejime bırakmayın... Halep'te başınıza gelenleri unutmayın ve Rasulullah ﷺ'in Buhari tarafından Ebu Hüreyre (ra)'dan rivayet edilen şu hadisini hatırlayın:
لَا يُلْدَغُ الْمُؤْمِنُ مِنْ جُحْرٍ وَاحِدٍ مَرَّتَيْنِ "Mümin, bir delikten iki defa sokulmaz." (Buhari)
Peki ya defalarca kez sokulmuşsa?!
إِنَّ فِي ذَلِكَ لَذِكْرَى لِمَنْ كَانَ لَهُ قَلْبٌ أَوْ أَلْقَى السَّمْعَ وَهُوَ شَهِيدٌ "Şüphesiz bunda, kalbi olan yahut şahit olarak kulak veren kimse için bir öğüt vardır." (Kaf [50]: 37)
Son söz olarak şunu teyit ediyoruz: Günler devran günüdür. Bu ümmet, Haçlılar ve Tatarlar gibi bundan daha şiddetli imtihanlara maruz kalmış, sonra yeniden ayağa kalkmış, onların köklerini kazımış ve dünyaya yeniden hükmetmiştir... Doğrudur ki o günlerde İslam'ın hükmü yürürlükteydi ve zayıf da olsa Hilafet mevcuttu; dolayısıyla ümmetin, düşmanıyla savaşmak, hakkı ikame edip batılı yok etmek için kendisini toparlayan bir başı vardı, böylece düşmanını yendi ve yeniden ayağa kalktı... Bugün ise İslam ile hüküm yok, Hilafet yok; o halde Müslümanları savaş için kim toparlayacak? Birisi böyle diyebilir ve bu vakıf tespiti doğrudur; ancak Hilafet için çalışma Allah'ın izniyle güçlü bir şekilde devam etmektedir. Hilafet, kendi ülkelerindeki Müslümanlar için temel bir talep haline gelmiştir; onlar bunu söz ve eylemle gözetlemekte, Hilafetin kaldırıldığı o kara günleri (26, 27, 28 Recep 1342 h.) tersine çevirmek için harekete geçmektedirler. O kara günleri silmek ve Allah'ın takdir ettiği bir günde Hilafetle yeniden aydınlığa kavuşturmak için yola çıkmışlardır. Bu Allah'a zor değildir; o zaman zalimler, hainler ve mücrimler hangi inkılaba uğrayacaklarını göreceklerdir... Müslümanlar Allah'ın rahmetinden ümit kesmemelidir; Şam, Şam olarak kalacaktır, zira o İslam diyarının merkezidir: Nuaym b. Hammad el-Fiten'de Kesir b. Murra'dan Rasulullah ﷺ'in şöyle buyurduğunu rivayet etmiştir:
عُقْرُ دَارِ الْإِسْلَامِ بِالشَّامِ "İslam diyarının merkezi Şam'dır."
Parti, Allah'ın yardımından emindir; bu yardım sadece nebilere ve resullere değil, aynı zamanda sadık müminlere de gelecektir; sadece ahirette değil, dünyada da gelecektir:
إِنَّا لَنَنْصُرُ رُسُلَنَا وَالَّذِينَ آمَنُوا فِي الْحَيَاةِ الدُّنْيَا وَيَوْمَ يَقُومُ الْأَشْهَادُ "Şüphesiz ki biz, peygamberlerimize ve iman edenlere dünya hayatında da, şahitlerin şahitlik edecekleri günde de yardım edeceğiz." (Mümin [40]: 51)
İşte o gün müminler Allah'ın yardımıyla sevinecekler, mücrimler ise dünyada zillet, ahirette ise acıklı bir azaba uğrayacaklardır. Allah intikam alan, Cebbar, Aziz ve Hakim'dir.
16 Zilkade 1439 H. 29.07.2018 M.