Soru:
Bu soruda bir hassasiyet varsa, özellikle de ikinci kısmında, özür dilerim; fakat bu soru bir süredir içimde tekrarlanıp duruyor... Her halükârda, bir cevap verilirse hayırdır, verilmezse de hayırdır. Ben biliyorum ki sorulan, böyle bir durumda cevap için uygun şartları takdir etmede sorandan daha ehildir... Sorum iki kısımdan oluşmaktadır:
Birinci kısım: Hizb’in üzerinden 60 yıldan fazla zaman geçti ve çok az grubun maruz kaldığı zor şartlar altında çalışıyor. Bu emaneti gençlerin tamamı taşıyamayabilir ve bazıları terk edebilir... Peki, neden onların şartları takdir edilip bir mazeret aranmıyor da terk edenlere karşı "sakin olmayan" tavırlar takınılıyor?
Sorunun ikinci kısmı ise: Hedefe ulaşmadan geçen bu uzun yıllar, nusreti (yardımı) talep etmenin iyi yapılmadığı anlamına gelmez mi?
Başta söylediğimi tekrar ediyorum: Sorunun hassasiyetinin, özellikle de ikinci kısmının farkındayım... Bir cevap olursa hayırdır, olmazsa da hayırdır... Ben kalbim Hizb’e karşı sevgiyle dolu olarak ve fikrinin ve metodunun doğruluğunu görerek soruyorum. Bu sorudan amacım sadece hayırdır, kargaşa veya fitne çıkarmak değildir... Allah gözlerin hainliğini ve sinelerin gizlediğini bilir. Vesselamu aleykum ve rahmetullahi ve berakatuhu.
Cevap:
Ve Aleykum Selam ve Rahmetullahi ve Berakatuhu
Evet, sorunun ikinci kısmında bir hassasiyet var... Belki de bunun için uygun yer yayınlanacak bir soru cevabı değil, bir buluşmadır... Ancak nerede olurlarsa olsunlar hak sözün ve ehlinin peşine düşen, kötülüğü ve ehlini ise serbest bırakan zalim tağutları Allah kahretsin...
Her halükârda bu, zalimlerin, diktatörlerin ve ruveybidahların hüküm sürdüğü her devirde hakka davet eden nebilerin ve salihlerin siretidir... Fakat akıbet muttakilerindir.
Daha önce bu tür sorulara ima yoluyla veya açıkça değinmiştik; ancak bunlar İslam'a ve ehline kin besleyen, hakkı öğrenmek için değil, sadece kargaşa çıkarmak ve elde edecekleri bir dünya menfaati uğruna insan şeytanlarına ve yandaşlarına hizmet etmek için soran kimselerdi... Biz onların cevaplarıyla meşgul olmuyorduk çünkü onlar hakkı öğrenmek için sormuyorlardı ki cevap onlara fayda versin. Bilakis, fitne çıkarmak için münakaşa etmek ve kelimeleri yerlerinden saptırmak için soruyorlardı; oysa kendilerinin fitneye düştüklerini fark etmiyorlardı! Bu yüzden onların sorularına önem vermiyorduk.
Fakat senin sorunda samimiyet, edep ve güzel bir üslup fark ettim. Bu nedenle, özellikle sorunun ikinci kısmına yönelik olarak, detaylara girmeden -ki burası yeri değildir- seni aydınlatacak kadar cevap vereceğim. Şöyle ki; başarı Allah’tandır:
1- Sorunun Birinci Kısmının Cevabı:
Soruda geçtiği üzere "sakin olmayan" tavırlar ifadesi net değil; muhtemelen kötü davranışları nedeniyle sempati duymadığımız ve önemsemediğimiz bazı terk edenlerin özel durumları kastediliyor... Eğer anladığım doğruysa, mesele şöyledir:
Biz, bir gencin kendi şartları nedeniyle davet yükünü taşıyamamasını anlayışla karşılıyoruz; özellikle de davetin her yönden birikmiş zorluklarla çevrili olduğu bu zamanda. Davet yükü bazı gençlere ağır gelebilir, bu yüzden taşımaktan geri durabilir, zorluklar karşısında zayıf düşebilir ve dünya sevgisi ile süsü, Allah’ın rızasına ve ahiret sevgisine galip gelebilir... Ona neden bıraktığını sorduğunda, sana dürüstçe şartlarının daveti taşımaya imkân vermediğini ve inşallah tekrar dönmek için bu şartları aşmaya çalışacağını söyler... Biz bu gibilerin durumunu anlıyor, onlarla ilişkimizi iyi tutuyor ve Allah'ın onları en doğru işe iletmesi, davet yükünü tekrar taşımaya dönmeleri ve geri kalmalarının günahını güzel amellerle telafi etmeleri için dua ediyoruz; zira iyilikler kötülükleri inşallah silip götürür.
Ancak "kötü davranışları nedeniyle sempati duymadığımız ve önemsemediğimiz" -ki senin sorunda "sakin olmayan tavırlar" dediğin- kimseler; yoldan sapan, terk eden ve geri kalmaları ile sapmalarından dolayı Allah’tan af dileyip tövbe ederek bunu güzel amel ve sözle telafi edecekleri yerde, Hizb’e, liderliğine ve sorumlularına iftiralar atarak geri kalmalarını ve sapmalarını haklı çıkarmaya çalışanlardır... Allah'ın dininde çok büyük bir günah olan yalanı basite alırlar... Müslim Sahih’inde rivayet etmiştir:
وَإِيَّاكُمْ وَالْكَذِبَ فَإِنَّ الْكَذِبَ يَهْدِي إِلَى الْفُجُورِ وَإِنَّ الْفُجُورَ يَهْدِي إِلَى النَّارِ وَمَا يَزَالُ الرَّجُلُ يَكْذِبُ وَيَتَحَرَّى الْكَذِبَ حَتَّى يُكْتَبَ عِنْدَ اللَّهِ كَذَّابًا
"Yalandan sakının! Çünkü yalan fücura (günah ve kötülüğe), fücur ise ateşe götürür. Kişi yalan söylemeye ve yalan aramaya devam ettikçe, Allah katında çok yalancı (kezzâb) olarak yazılır." (Müslim)
Buna rağmen iftira atar ve yalan söylerler! Birisi terk edip de tabiri caizse hem kendi rahat edip hem de başkalarını rahat bırakmaz; aksine yalan ve bühtanla dolu kara sayfalar yayınlamaya başlar... İşte bunlar, kötü davranışları nedeniyle sempati duymadığımız ve önemsemediğimiz kimselerdir.
Kendi şartları nedeniyle bu ağır yük karşısında zayıf düştüklerini dürüstçe söyleyenlere gelince; onların durumunu anlıyor, onlarla güzel konuşuyor ve o şartları aşmaları için elimizden gelirse yardımcı oluyoruz...
İşte şahidi olduğum şu olay:
Bazı ülkelerde sorumlu olduğum dönemde, ikinci Şeyhimizden (Allah ona rahmet etsin) terk edenlerden biriyle görüşmem ve geri dönmesini konuşmam için talimat gelmişti; çünkü o adam önceden bildiğimiz kadarıyla bilinç ve anlayış açısından hayırlı biriydi... Yanına gittim:
Neden Hizb'e dönmüyorsun? dedim. "Ey Ebu Yasin, ben bu ağır yükü taşıyacak kadar güçlü değilim. Gözaltına alındım ve birkaç gün bile dayanamadım, Hizb'i inkâr edip çıktım. Anladım ki gücüm bu ağır yükten daha zayıf..." dedi. Onu dönmeye ikna edememiş olsam da Hizb'i desteklemeye devam etti ve düşmanlık yapmadı... İşte böyle doğru söyleyen birine saygı duyar ve onun için hayır dua ederiz... Ancak zayıflığını başkalarını suçlayarak meşrulaştırmaya çalışan, "falan sorumlu şöyleydi, filan böyleydi" diyerek terk ettiğini söyleyen ve hak etmedikleri halde onlara iftiralar atan, böylece iyi bir iş yaptığını sanan kimseye gelince...! Allah'tan af dileyip tövbe edeceği yerde, terk etmiş olduğu halde intikam sahibi olan Cebbar Allah'tan korkmadan Hizb'e ve liderliğine düşmanlık ve iftira eder... İşte böyle terk edenler bir mazeret aranmayı hak etmezler; evet, kötü davranışları nedeniyle onlara sempati duymayız ve onları önemsemeyiz.
2- Sorunun İkinci Kısmına Gelince:
Cevap vermeden önce, Resulullah'ın ﷺ nusret talebi hakkında bazı bilgilerle cevaba giriş yapayım:
Kendisine en büyük destekçi olan müminlerin annesi Hatice (ra) ve Resulullah'ı ﷺ Kureyş'in eziyetlerinden koruyan amcası Ebu Talib'in vefatından sonra -ki bu hicretin onuncu yılındaydı ve o yıla Hüzün Yılı denmişti- Allah Subhânehu, Resulü’nü ﷺ iki büyük işle onurlandırdı: İsra ve Mirac ile nusret talebi izni... Resulullah ﷺ Sakif, Beni Amir, Beni Şeyban, Beni Hanife vb. kabilelerden on küsur kez nusret talep etti. Onlardan hiçbiri ona ﷺ icabet etmedi; bilakis bazıları Resulullah'ı ﷺ kötü bir şekilde reddetti ve mübarek kanını akıttılar... Daha sonra ﷺ Mus’ab’ı Medine’ye gönderdi, Allah ona fethi nasip etti ve Ensar'dan güç ve kuvvet ehli bir topluluk ona icabet etti. Hac mevsiminde Mekke'ye gelip nusret biatı olan İkinci Akabe Biatı'nı verdiler. Ardından Resulullah ﷺ Medine'ye hicret etti ve devlet kuruldu.
Soru şu: Acaba Resulullah ﷺ nusret talebini iyi yapamadı da bu yüzden mi ona icabet edilmedi? Yoksa Mus’ab nusret talebini Resulullah'tan ﷺ daha mı iyi yaptı? Cevap kesinlikle hayırdır. Her şeyin bir vakti vardır:
إِنَّ اللَّهَ بَالِغُ أَمْرِهِ قَدْ جَعَلَ اللَّهُ لِكُلِّ شَيْءٍ قَدْرًا
"Şüphesiz Allah, emrini yerine getirendir. Allah her şey için bir ölçü koymuştur." (Talak Suresi 3)
Biz de ey kardeşim, Resulullah'ı ﷺ örnek alıyoruz; nusret talebinde ciddiyetle çalışıyor, her işimizde Allah Subhânehu'ya tevekkül ederek bu talebi mümkün olan en iyi ve en mükemmel şekilde takip ediyoruz. İşin Allah'ın izniyle gereği gibi yerine getirildiğinden emin olmak için onu titizlikle inceliyoruz...
Ancak biz bu yolda kalplerimizde ve zihinlerimizde şu iki hususla ilerliyoruz:
Birincisi: Hilafeti ikame etmek için yapılan amel ne kadar iyi olursa olsun, onun ne zaman ve nerede kurulacağına karar verecek olan tek güç sahibi ve Aziz olan Allah'tır...
İkincisi: Allah'ın sünneti, Hilafetin tembel ve oturanların elleriyle kurulmamasını, ne de gökten meleklerin inip bizim adımıza Hilafeti kurmak için çalışmalarını gerektirir. Bilakis Allah'ın izniyle; Allah zaferi kendilerine çabuklaştırdığında şükredenlerden olan, geciktiğinde ise Allah'ın rahmetinden ümit kesmeden ve Allah'ın hükmünü ikame etmek için çalışmaktan geri durmadan, Allah'ın emri gelene kadar sabreden, ciddi ve gayretli müminlerin elleriyle kurulur...
Özetle:
1- Hilafetin kurulmasıyla gelecek olan zaferin gecikmesi, mutlaka nusret talebinin iyi yapılmadığı anlamına gelmez. Zira Resulullah ﷺ on küsur kez nusret talep etti ve ona icabet edilmedi; oysa o ﷺ ameli en mükemmel şekilde yapıyordu... Mus’ab (ra) ise ameli Resulullah ﷺ kadar mükemmel yapamadığı halde ona icabet edildi... Dolayısıyla her şeyin bir vakti vardır.
2- Biz Allah'ın izniyle meseleleri gereği gibi kavrıyor ve onları en güzel şekilde takip ediyoruz... Aziz ve Hakim olan Allah'ın, bizden önce iman eden kardeşlerimize gerçekleştirdiği şeyi bizim için de gerçekleştireceğine dair kalplerimiz mutmain olarak çalışıyoruz:
وَاذْكُرُوا إِذْ أَنْتُمْ قَلِيلٌ مُسْتَضْعَفُونَ فِي الْأَرْضِ تَخَافُونَ أَنْ يَتَخَطَّفَكُمُ النَّاسُ فَآوَاكُمْ وَأَيَّدَكُمْ بِنَصْرِهِ وَرَزَقَكُمْ مِنَ الطَّيِّبَاتِ لَعَلَّكُمْ تَشْكُرُونَ
"Hatırlayın ki bir zamanlar siz yeryüzünde azınlıktınız, güçsüzdünüz; insanların sizi kapıp kaçırmasından korkuyordunuz. Derken Allah sizi barındırdı, yardımıyla sizi destekledi ve temiz şeylerden size rızık verdi ki şükredesiniz." (Enfal Suresi 26)
Fakat sadece "barındırmakla" kalmaz, aynı zamanda "yardımıyla destekler" ve "temiz şeylerden rızıklandırır". Alemlerin Rabbi olan Allah'a hamdolsun.
Son olarak, soruyu sorana selamlarımı iletiyor ve onun için hayır dua ediyorum.
10 Şevval 1439 H 24/06/2018 M