Soru:
Hükümlerin uygulanmasında kademeliliğin (tadarruj) caiz olmadığını biliyoruz. Hükümlerin bir kısmını uygulayıp bir kısmını terk etmek caiz değildir; aksine İslam hükümlerinin tamamının uygulanması istenir. Öyleyse, kademelilik davetçilerinin öne sürdüğü ve hükümlerin bir kısmının uygulanıp bir kısmının terk edilmesinin caiz olduğunu söyledikleri şu iki hadisi nasıl anlamalıyız? Başka bir ifadeyle, bu iki hadis reddedilmeli midir yoksa bu hadisler ile kademeliliğin caiz olmadığına ve İslam hükümlerinin tamamının uygulanmasının vacip olduğuna dair deliller arasında bir cem (birleştirme) yapılabilir mi? Bahsi geçen iki hadis şunlardır:
1 - Muaz b. Cebel (ra) hadisi: İbn Abbas (ra)’dan rivayet edildiğine göre şöyle demiştir:
قَالَ رَسُولُ اللَّهِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ لِمُعَاذِ بْنِ جَبَلٍ حِينَ بَعَثَهُ إِلَى الْيَمَنِ إِنَّكَ سَتَأْتِي قَوْمًا أَهْلَ كِتَابٍ فَإِذَا جِئْتَهُمْ فَادْعُهُمْ إِلَى أَنْ يَشْهَدُوا أَنْ لَا إِلَهَ إِلَّا اللَّهُ وَأَنَّ مُحَمَّدًا رَسُولُ اللَّهِ فَإِنْ هُمْ أَطَاعُوا لَكَ بِذَلِكَ فَأَخْبِرْهُمْ أَنَّ اللَّهَ قَدْ فَرَضَ عَلَيْهِمْ خَمْسَ صَلَوَاتٍ فِي كُلِّ يَوْمٍ وَلَيْلَةٍ فَإِنْ هُمْ أَطَاعُوا لَكَ بِذَلِكَ فَأَخْبِرْهُمْ أَنَّ اللَّهَ قَدْ فَرَضَ عَلَيْهِمْ صَدَقَةً تُؤْخَذُ مِنْ أَغْنِيَائِهِمْ فَتُرَدُّ عَلَى فُقَرَائِهِمْ فَإِنْ هُمْ أَطَاعُوا لَكَ بِذَلِكَ فَإِيَّاكَ وَكَرَائِمَ أَمْوَالِهِمْ وَاتَّقِ دَعْوَةَ الْمَظْلُومِ فَإِنَّهُ لَيْسَ بَيْنَهُ وَبَيْنَ اللَّهِ حِجَابٌ
"Rasulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem Muaz b. Cebel’i Yemen’e gönderirken ona şöyle dedi: 'Sen ehli kitaptan bir kavme gidiyorsun. Onlara gittiğinde, onları önce Allah’tan başka ilah olmadığına ve Muhammed’in Allah’ın Rasulü olduğuna şehadet etmeye davet et. Eğer buna itaat ederlerse, Allah’ın onlara her gün ve gecede beş vakit namazı farz kıldığını onlara haber ver. Eğer buna da itaat ederlerse, Allah’ın onlara, zenginlerinden alınıp fakirlerine verilecek bir sadakayı (zekâtı) farz kıldığını onlara haber ver. Eğer buna da itaat ederlerse, mallarının en kıymetlilerini almaktan sakın. Mazlumun bedduasından da kork; çünkü onunla Allah arasında hiçbir perde yoktur.'"
2 - Osman b. Ebi’l-As hadisi:
عَنِ الْحَسَنِ عَنْ عُثْمَانَ بْنِ أَبِي الْعَاصِ أَنَّ وَفْدَ ثَقِيفٍ قَدِمُوا عَلَى رَسُولِ اللَّهِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ فَأَنْزَلَهُمْ الْمَسْجِدَ لِيَكُونَ أَرَقَّ لِقُلُوبِهِمْ فَاشْتَرَطُوا عَلَى النَّبِيِّ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ أَنْ لَا يُحْشَرُوا وَلَا يُعْشَرُوا وَلَا يُجَبُّوا وَلَا يُسْتَعْمَلَ عَلَيْهِمْ غَيْرُهُمْ قَالَ فَقَالَ إِنَّ لَكُمْ أَنْ لَا تُحْشَرُوا وَلَا يُعْشَرُوا وَلَا يُسْتَعْمَلَ عَلَيْكُمْ غَيْرُكُمْ وَقَالَ النَّبِيُّ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ لَا خَيْرَ فِي دِينٍ لَا رُكُوعَ فِيهِ قَالَ وَقَالَ عُثْمَانُ بْنُ أَبِي الْعَاصِ يَا رَسُولَ اللَّهِ عَلِّمْنِي الْقُرْآنَ وَاجْعَلْنِي إِمَامَ قَوْمِي
"Hasan’dan, o da Osman b. Ebi’l-As’tan rivayet ettiğine göre: Sakif heyeti Rasulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem’e geldiler. Rasulullah, kalplerinin yumuşaması için onları mescide yerleştirdi. Onlar, Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem’e (cihada) çağrılmamak, öşür (zekât) vermemek, namaz kılmamak (rüku etmemek) ve üzerlerine kendilerinden başkasının tayin edilmemesi şartlarını koştular. Rasulullah buyurdu ki: 'Sizin için (cihada) çağrılmamak, öşür vermemek ve üzerinize sizden başkasının tayin edilmemesi kabul edilmiştir.' Rasulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem (devamında) şöyle buyurdu: 'İçinde rüku (namaz) olmayan bir dinde hayır yoktur.' Osman b. Ebi’l-As dedi ki: 'Ey Allah’ın Rasulü, bana Kur’an’ı öğret ve beni kavmimin imamı yap.'"
Cevap:
Hükümlerin bir kısmını uygulayıp bir kısmını terk etmek şeklindeki kademelilik konusuyla ilgili zikredilen iki hadise cevap vermeden önce şu hususları açıklığa kavuşturmak isterim:
1 - Bir mesele hakkında şer’î hüküm istinbat edilirken, o meselenin vakıası iyi incelenir, sonra bu vakıa ile ilgili deliller toplanır ve şer’î hükmü istinbat etmek için bu deliller usulî bir incelemeye tabi tutulur.
2 - Öncelikle delilleri birleştirmek (cem) için çaba sarf edilir; zira iki delili birden işletmek, birini ihmal etmekten evladır.
3 - Eğer birleştirme mümkün olmazsa, takip edilen usul kurallarına göre tercihe (tarjih) gidilir: Muhkem olan müteşabih olanın, kat’î olan zannî olanın hakimi ve belirleyicisidir. Eğer iki zannî delil karşı karşıya gelirse, sened ve umumilik bakımından delilin gücü incelenir. Senedi kuvvetli olan daha az kuvvetli olana, hususi (has) olan umumi (amm) olana, mukayyet olan mutlak olana, mantuk olan mefhum olana tercih edilir... Bu konu, usul ilminde detaylandırıldığı gibidir.
Şimdi kademelilik ve hükümlerin bir kısmının uygulanıp bir kısmının terk edilmesi konusunu tartışalım, sonra bu iki hadisin nasıl anlaşılması gerektiğini görelim:
1 - Kademelilik ve bir kısmını uygulayıp diğerini terk etmek caiz değildir. Bunun delilleri hem sübut hem de delalet açısından kat’îdir. Bazılarını zikredelim:
Allah Teala şöyle buyurmaktadır:
وَأَنِ احْكُم بَيْنَهُم بِمَا أَنزَلَ اللّهُ وَلاَ تَتَّبِعْ أَهْوَاءهُمْ وَاحْذَرْهُمْ أَن يَفْتِنُوكَ عَن بَعْضِ مَا أَنزَلَ اللّهُ إِلَيْكَ
"Aralarında Allah’ın indirdiği ile hükmet ve onların arzularına uyma. Allah’ın sana indirdiği hükümlerin bir kısmından seni saptırmalarından sakın." (Sûre Maide [5]: 49)
Bu, Allah’tan Rasulü’ne ve ondan sonraki Müslüman yöneticilere; ister emir ister nehiy olsun, Allah’ın indirdiği tüm hükümlerle hükmetmenin vacip olduğuna dair kesin bir emirdir. Çünkü ayette geçen (مَا) "ma" lafzı umum (genellik) ifade eden kalıplardandır, dolayısıyla indirilen tüm hükümleri kapsar.
Allah, Rasulü’nü ve ondan sonraki Müslüman yöneticileri insanların heva ve heveslerine uymaktan ve arzularına boyun eğmekten nehyederek şöyle buyurmuştur:
وَلاَ تَتَّبِعْ أَهْوَاءهُمْ
"Onların arzularına uyma."
Aynı şekilde Allah, Rasulü’nü ve ondan sonraki Müslüman yöneticileri insanların onu fitneye düşürmesinden ve Allah’ın ona indirdiği hükümlerin bir kısmını uygulamaktan vazgeçirmelerinden sakındırmıştır. Aksine o, insanların ne istediğine bakmaksızın Allah’ın kendisine indirdiği tüm hükümleri (emir ve yasakları) uygulamak zorundadır. Nitekim şöyle buyurmuştur:
وَاحْذَرْهُمْ أَن يَفْتِنُوكَ عَن بَعْضِ مَا أَنزَلَ اللّهُ إِلَيْكَ
"Allah’ın sana indirdiği hükümlerin bir kısmından seni saptırmalarından sakın."
Allah Teala ayrıca şöyle buyurmaktadır:
وَمَن لَّمْ يَحْكُم بِمَا أَنزَلَ اللّهُ فَأُوْلَـئِكَ هُمُ الْكَافِرُونَ
"Kim Allah’ın indirdiği ile hükmetmezse, işte onlar kâfirlerin ta kendileridir." (Sûre Maide [5]: 44)
İkinci bir ayette "işte onlar zalimlerdir", üçüncü bir ayette ise "işte onlar fasıklardır" buyurmuştur. Allah bu üç ayette; emir veya yasak olsun, Allah’ın indirdiği hükümlerin tamamıyla hükmetmeyen kimseyi kâfir, zalim ve fasık kılmıştır. Çünkü bu üç ayette geçen (مَا) "ma" ifadesi umum lafızlardandır ve Allah’ın indirdiği tüm şer’î hükümleri kapsar.
Hulefa-i Raşidin de fethedilen yerlerde İslam hükümlerini bu şekilde uygulamışlardır. Onlar Allah’ın kitabını ve Rasulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem’in hükümleri nasıl uyguladığını en iyi bilen kimselerdir. Onların hükümleri uygulaması, herhangi bir geciktirme, oyalama veya kademelilik olmaksızın bir defada (def’aten vahideten) olmuştur. İslam’a girenlerin örneğin bir yıl boyunca içki içmelerine veya zina etmelerine izin verip sonra bunu yasaklamış değillerdir... Bilakis tüm hükümler uygulanırdı. Bu durum, fethedilen beldelerde hükümlerin uygulanması hususunda tevatür derecesinde yaygın ve bilinen bir gerçektir.
Buna göre, bu hüküm üzerinde herhangi bir zannî delilin etkisi olmaz. Zira kademeliliğin haramlığı ve İslam hükümlerinin tamamının uygulanmasının vacipliği kat’î nass ile sabittir.
2 - Bu şu anlama gelir: Kat’î olanın zıddına delalet şüphesi barındıran herhangi bir zannî delil varsa, kat’î olan o zannî delilin hakimidir. Yani zannî delil, kat’î delille çelişmeyecek şekilde anlaşılmalıdır. Diğer bir ifadeyle, mümkünse zannî olanı kat’î olanla çelişmeyecek şekilde anlayarak her iki delili birden işletmeye çalışılır; aksi takdirde tercihe gidilir, yani kat’î olan alınır ve zannî olan reddedilir.
3 - Peki, şimdi her iki delili birden işletmek mümkün müdür? Yani zannî delili kat’î olanla çelişmeyecek şekilde anlamak mümkün müdür?
Birinci hadis olan Muaz b. Cebel hadisinden başlayalım:
(...Onları Allah’tan başka ilah olmadığına ve Muhammed’in Allah’ın Rasulü olduğuna şehadet etmeye davet et. Eğer buna itaat ederlerse, Allah’ın onlara beş vakit namazı farz kıldığını onlara haber ver... Eğer buna da itaat ederlerse, Allah’ın onlara bir sadaka (zekât) farz kıldığını onlara haber ver... Eğer buna da itaat ederlerse, mallarının en kıymetlilerini almaktan sakın ve mazlumun bedduasından kork...)
a - Hadis sened ve metin bakımından sahihtir, herhangi bir muzdariplik yoktur; Buhari tarafından tahric edilmiştir.
b - Bu hadisten hükümlerde kademeliliğin caiz olduğu anlaşılamaz; aksi takdirde kat’î delille çelişir ki bu doğru değildir. Çünkü kademeliliğin haramlığı kat’î delille sabittir ve sahabe fetihlerde buna göre amel ederek İslam’ı fethedilen beldelerde eksiksiz uygulamışlardır. Bu durum mütevatir ve yaygındır.
c - Hadis namaz ve zekât hakkında bir nasstır. Fakihlerden hiç kimse bu hadisi, zekât istenmeksizin sadece namazın istenebileceğine dair bir cevaza delil olarak kullanmamıştır. Yani kademeliliği savunanlar dahi namaz ile zekât arasında bir ayrım yapmazlar; bir Müslümanın namaz kılıp zekâtı terk etmesini caiz görmezler. Bilakis onlar, hadisin namaz ve zekâtla ilgili (mefhumuna) dayanarak diğer hükümlerin uygulanmasında kademeliliğe kıyas yapmaktadırlar. Bu batıldır; çünkü kıyas yaptıkları asıl hüküm (namaz ve zekâtın birbirinden ayrılması) kendilerince de geçerli değildir. Onlar namaz ve zekâtta kademelilik demezler ama hadis açıkça namaz ve zekâttan bahsettiği halde diğer fer’î hükümlerde kademelilik derler.
d - Bu nedenle, bu hadis kademeliliğe delil getirilmeye uygun değildir; çünkü hadiste zikredilen asıl (namaz ve zekâtta kademelilik) kademeliliği savunanlar dâhil hiç kimse tarafından uygulanmamaktadır.
e - Dolayısıyla, bu hadisten bir kısmını uygulayıp diğerini terk etme şeklindeki kademeliliğin caiz olduğu anlaşılamaz. Çünkü bu durumda ilk olarak, kademeliliği haram kılan kat’î delil ile çelişir; ikinci olarak da asıl (namaz ve zekâtta kademelilik) uygulanmadığı için üzerine kıyas yapılamaz.
f - O halde hadis reddedilmeli midir yoksa kat’î delille çelişmeyecek şekilde işletilebilir mi? Cevap şudur: Hadis şu şekilde anlaşılabilir:
Hadisin mantuku (açık sözü), hükümlerin bir kısmının uygulanıp bir kısmının terk edilmesine delalet etmez; buna delalet eden mefhumdur. Hadisin metni şöyledir:
«...Onları şehadet etmeye davet et... Eğer buna itaat ederlerse, Allah’ın onlara beş vakit namazı farz kıldığını onlara haber ver... Eğer buna da itaat ederlerse, Allah’ın onlara bir sadaka (zekât) farz kıldığını onlara haber ver...»
Mantuk; onları imana davet etmeni, iman ederlerse namaza davet etmeni, namaz kılarlarsa zekâta davet etmeni ifade eder. Fakat mantukta "eğer iman etmezlerse onları namaza davet etme" veya "eğer namaz kılmazlarsa onları zekâta davet etme" ifadesi yoktur. Bilakis bu, şartlı mefhum-u muhalefetten anlaşılmıştır; yani "eğer iman etmezlerse namaza davet etme", "namaz kılmazlarsa zekâta davet etme" gibi.
Bir nasstaki şart mefhumu, eğer kat’î veya zannî başka bir nassın mantukuna aykırı düşerse devre dışı kalır. Çünkü mantuk mefhumdan önce gelir. Yani sadece kat’î olanın mantukuna aykırı olduğunda değil, zannî olanın mantukuna aykırı olduğunda bile mefhum devre dışı bırakılır ve onunla amel edilmez.
Bu nedenle hadis mantuku ile anlaşılır ve orada durulur; İslam hükümlerinin tamamının alınmasının vacipliğine dair sarih delillerin mantukuna muhalefet ettiği için mefhum-u muhalefetiyle amel edilmez.
Mefhum-u muhalefetin mantuk ile devre dışı bırakılması usul ilminde sabit bir kuraldır; mefhum ile amel edenler ile etmeyenler arasında ittifak edilen bir konudur.
Örneğin Allah Teala'nın şu kavli:
وَلاَ تُكْرِهُوا فَتَيَاتِكُمْ عَلَى الْبِغَاءِ إِنْ أَرَدْنَ تَحَصُّنًا
"Eğer iffetli kalmak isterlerse, cariyelerinizi fuhşa zorlamayın." (Sûre Nur [24]: 33). Mantuk; iffetli kalmak istedikleri takdirde onları zinaya zorlamanın haramlığıdır. Şartın sonucundaki mefhum-u muhalefet ise, iffetli kalmak istemezlerse zorlanabilecekleri anlamını verir. Fakat bu mefhum, şu ayetin mantuku ile devre dışı kalmıştır:
وَلاَ تَقْرَبُوا الزِّنَا إِنَّهُ كَانَ فَاحِشَةً وَسَاءَ سَبِيلاً
"Zinaya yaklaşmayın. Zira o, bir hayâsızlıktır ve çok kötü bir yoldur." (Sûre İsra [17]: 32). Bu nedenle "eğer iffetli kalmak isterlerse" ayetindeki mefhum-u muhalefet ile amel edilmez, sadece ayetin mantukunda durulur. Yani iffetli kalmak isterlerse zinaya zorlanmazlar; iffetli kalmak istememeleri durumundaki hüküm ise bu ayetin mefhumundan değil, zinayı mutlak olarak haram kılan diğer delillerden alınır.
Yine örneğin Allah Teala’nın şu kavli:
وَإِذَا ضَرَبْتُمْ فِي الأَرْضِ فَلَيْسَ عَلَيْكُمْ جُنَاحٌ أَنْ تَقْصُرُوا مِنَ الصَّلاَةِ إِنْ خِفْتُمْ ...
"Yeryüzünde sefere çıktığınızda, eğer korkarsanız namazı kısaltmanızda size bir günah yoktur..." (Sûre Nisa [4]: 101). Ayetin mantuku korku halindeki kasr (kısaltma) işlemidir. Şart mefhumu ise korku olmazsa kasr olmayacağıdır. Fakat bu mefhum, ayette "eğer korkarsanız" şartı zikredilmesine rağmen güven halindeyken kasrın caiz olup olmadığını soran kimseye Rasulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem’in verdiği şu cevabın mantuku ile devre dışı kalmıştır:
«صدقة تصدق الله بها عليكم فاقبلوا صدقته»
"Bu, Allah’ın size verdiği bir sadakadır; O’nun sadakasını kabul edin." Dolayısıyla ayetin mantuku ile amel edilir, yani korku halinde kasr yapılır; güven halindeki kasr ise ayetin mefhumundan değil, Rasulullah’ın güven ve korku halindeki kasrın cevazını bildiren mezkûr hadisinden alınır.
Aynı şekilde Muaz hadisinde de hadisin mantuku ile amel edilir ancak oradaki şart mefhumu ile amel edilmez. Namaz kılmamaları durumunda zekâtın hükmü diğer delillerden alınır; o deliller ise namaz kılsın veya kılmasın zekâtın genel ve mutlak bir farz olduğunu bildirir.
Yani, hükümlerin bir kısmını uygulayıp bir kısmını terk etme şeklindeki kademeliliğin haramlığına dair deliller hem mantuk hem de mefhum olarak uygulanır; Muaz hadisi ise mantukuyla uygulanır, mefhumuyla uygulanmaz. Böylece takip edilen fıkhi usul kurallarına göre delillerin tamamı işletilmiş olur.
İkinci hadise gelince:
Osman b. Ebi’l-As hadisi: Osman b. Ebi’l-As’tan rivayet edildiğine göre; Sakif heyeti Rasulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem’e geldiler. Rasulullah, kalplerinin yumuşaması için onları mescide yerleştirdi. Onlar, Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem’e (cihada) çağrılmamak (hşr), öşür (zekât) vermemek (aşr), namaz kılmamak (tacebbi) ve üzerlerine kendilerinden başkasının vali tayin edilmemesi şartlarını koştular. Rasulullah; "Sizin çağrılmamaya, öşür vermemeye ve üzerinize kendinizden başkasının vali tayin edilmemesine hakkınız vardır" dedi ve sonra Rasulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem; "İçinde rüku (namaz) olmayan bir dinde hayır yoktur" buyurdu. Osman b. Ebi’l-As dedi ki: "Ey Allah’ın Rasulü, bana Kur’an’ı öğret ve beni kavmimin imamı yap." Bu lafız Ebu Davud’a aittir. "La yujabbu" ifadesi et-tecbîye (التجبية) kökünden gelir ki rüku anlamındadır ve burada namazdan mecaz olarak kullanılmıştır.
Bu hadis hakkında şunları söyleriz:
a - Münzirî, "Hasan el-Basri’nin Osman b. Ebi’l-As’tan (hadis) işitmediği söylenmiştir" dese de, buradaki ifade meçhul kalıptadır; dolayısıyla bu hadis hüccet olarak kullanılabilir.
Birinci hadis için söylediklerimizin aynısını bu hadis için de söyleriz:
Bu hadisten hükümlerin bir kısmını uygulayıp diğerini terk etme şeklindeki kademeliliğin caiz olduğu anlaşılamaz. Çünkü kademeliliğin haramlığına dair kat’î deliller sabittir.
Dolayısıyla hadis ya kat’î delillerle çelişmeyecek şekilde anlaşılır (yani kat’î ve zannî her iki delil birden işletilir) ya da eğer birleştirme mümkün olmazsa kat’î olanla amel edilip zannî olan reddedilir. Bilindiği üzere kat’î olan zannî olanın hakimidir.
Bu hadiste Rasulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem Sakif heyetinden (cihada çağrılmamak, öşür vermemek ve üzerlerine kendilerinden başkasının tayin edilmemesi) şartlarını kabul etmiş, ancak namazı terk etmelerini kabul etmemiştir. Üzerlerine kendilerinden başkasının tayin edilmemesi, yani bölgelerine atanacak valinin kendilerinden olması meselesinde bir mahzur yoktur; aralarında ehil biri varsa bu başlangıçta caizdir. Peki, (la yuhsharu ve la yu’sharu) ne anlama gelir? Lisânü'l-Arab’da "la yuhsharun" (cihada çağrılmamak) hakkında şöyle denir: "Savaşlar için çağrılmamaları ve üzerlerine seferberlik yazılmaması... Bir görüşe göre de zekât mallarının sadakasını alması için zekât memurunun ayağına çağrılmamalarıdır." Aynı şekilde Lisânü'l-Arab’da "la yu’sharun" (öşür vermemek) hakkında ise: "Mallarının öşrünün alınmamasıdır, bir görüşe göre bununla vacip olan sadakayı (zekâtı) kastetmişlerdir." denilmiştir. Dolayısıyla bu hadis şu şekilde anlaşılabilir: "La yuhsharu" ifadesi, zekât memurunun ayağına gitmeyip zekâtlarını kendi yerlerinde ödemeleri anlamında alınabilir (memur onların yanına gelir). "La yu'sharu" ifadesi ise mallarından öşür (ticaret vergisi gibi) değil, sadece zekât alınması anlamında alınabilir.
Böylece onların şart koştuğu ve Rasulullah’ın kabul ettiği husus; zekâtlarını kendi bulundukları yerlerde ödemeleri ve onlardan öşür değil sadece zekât alınmasıdır. Müslüman olmak isteyen birinin zekâtını bulunduğu yerde vermeyi ve kendisinden öşür değil sadece zekât alınmasını şart koşması caizdir, bunda bir beis yoktur. Bu şekilde hadis ile kat’î deliller birleştirilmiş olur. Ancak Ebu Davud’un Vehb yoluyla gelen ikinci bir rivayeti şöyledir: "Cabir’e Sakif biat ettiğinde durumlarını sordum, şöyle dedi: 'Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem’e üzerlerine sadaka (zekât) ve cihat yüklenmemesini şart koştular. Rasulullah’ın şöyle dediğini duydum: Müslüman olduklarında sadaka verecekler ve cihat edecekler.'" Bu rivayet, "la yuhsharun"un cihat etmemek, "la yu'sharun"un ise zekât vermemek anlamında olduğunu güçlendirmektedir.
Bu durumda hadis Sakif heyetine özel (has) olur. Onların cihat ve zekât yükümlülüğünü (başlangıçta) kabul etmemek, sadece onlara mahsus özel bir nasstır ve başkalarına teşmil edilemez. Çünkü hususi hüküm sahibini aşmaz. Hususi hükmün başkasına geçmemesi için bir karineye ihtiyacı vardır; buradaki karine ise Rasulullah’ın "Müslüman olduklarında sadaka verecekler ve cihat edecekler" diyerek haber vermesidir. Şartları vakıada karşılık bulmayacaktır ve gayb bilgisi Rasulullah’tan başkasına verilmemiştir; bu durum hükmün onlara özel olduğunun karinesidir.
Hususi hükümler mevcuttur; örneğin Huzeyme’nin şahitliğini Rasulullah iki kişinin şahitliği yerine saymıştır, bu ona özeldir. Yine Ebu Burde’nin altı aylık bir keçiyi kurban etmesi ona özeldir, başkasına geçmez; çünkü keçi cinsinden kurban ancak bir yaşını doldurunca caiz olur.
Böylece her iki delil ile de amel edilmiş olur: Kat’î deliller gereği hükümlerin uygulanmasında kademelilik haramdır; cihat ve zekât konusundaki bu durum ise Sakif heyetine hastır, çünkü Rasulullah onların Müslüman olduklarında cihat edip zekât vereceklerini vahiy ile bilmektedir.
Özetle:
- Kat’î deliller nedeniyle hükümlerin bir kısmını uygulayıp diğerini terk etmek şeklindeki kademelilik haramdır.
- Muaz b. Cebel hadisinin mantuku ile amel edilir, zikredilen şartın mefhum-u muhalefeti ile amel edilmez.
- Ebu Davud hadisinin her iki rivayetinde de Rasulullah onlara namazı terk etme konusunda onay vermemiş; cihat ve zekât şartlarını kabul etmesi ise o heyete özel bir hükümdür. Çünkü Rasulullah, vahiy yoluyla onların şartlarının bir gerçekliğinin olmayacağını, Müslüman olduklarında zaten cihat edip zekât vereceklerini biliyordu.
Yani her iki hadis de reddedilmez; kademeliliğin haramlığına dair kat’î delillerle yukarıda açıkladığımız şekilde birleştirilir (cem edilir).
Soru:
Gençlerden biri 11/02/2006 tarihinde kademelilik hakkındaki cevabımıza bir not göndererek açıklama istemiştir. (Soru uzun olduğu için buraya tamamını almadık ancak önemli kısımlarını cevap içinde belirttik).
Cevap:
Mesele size biraz karışık gelmiş görünüyor. Şöyle diyorsunuz: "Muaz hadisi: Eğer hadisin şart mefhumu devre dışıysa... aynı şekilde hadisin mantuku ile de hiç kimse istidlal etmemişse..." Mantukun kimse tarafından söylenmediğini nereden çıkardınız? Cevapta geçen ifade şuydu: "Hadis namaz ve zekât hakkında bir nasstır ve fakihlerden hiç kimse bu hadisi, zekât istenmeksizin sadece namazın istenebileceğine dair bir cevaza delil olarak kullanmamıştır..." Herkes mantukla amel eder; yani iman ederse namaza davet et, namaz kılarsa zekâta davet et... Ancak amel edilmeyen husus, şartın mefhum-u muhalefetidir; yani "namaz kılmazsa zekâta davet etme" kısmı... Dolayısıyla hiç kimsenin amel etmediği husus namaz ve zekâtta kademeliliktir; yani namaz kılana kadar ona zekâtı emretmemek. Hiç kimse bununla amel etmez. Fakat kademeliliği savunanlar, bizzat kendilerinin bile amel etmediği bu husus üzerine kıyas yapmaktadırlar. "Hadis önce namaza sonra zekâta davet et diyor, bu da hükümlerde kademelilik demektir" diyorlar. Onlara "Bunu nasıl anladınız?" diye sorduğunuzda, "Hadise kıyasen; namazı istiyor, kılınca zekâtı istiyor" derler. O zaman "Yani namaz kılmadıkça zekâta davet edilmeyeceğini mi söylüyorsunuz?" derseniz, susarlar. Çünkü namazla zekât arasını ayırmayı ağır bir mesele olarak görürler. Onlar hadiste geçen namaz ve zekât üzerinden diğer hükümlerde kademeliliği kıyaslarken, aslında namaz ve zekâtın arasını ayırmazlar. Mesele budur.
Hadisin mantuku ile amel edilir; bir kimseyi iman ettikten sonra namaza davet etmek doğrudur ve bu hadisin mantukudur. Onu hem namaza hem de zekâta davet etmek ise diğer nasslardan alınır.
Bir adam namaz davetine icabet edip namaz kıldıktan sonra onu zekâta davet etmek caizdir. Bunu anlamak için kendinize şunu sorun:
Bir adamı zekâttan bahsetmeden sadece namaza davet etseniz, bu caiz olur mu olmaz mı? Sadece namaza davet etmeniz de caizdir, hem namaz hem zekâta davet etmeniz de caizdir.
Peki namaz kıldığını gördüğünüzde onu zekâta davet etseniz caiz olur mu olmaz mı? Onu namazdan önce de sonra da zekâta davet etmeniz caizdir. Ancak caiz olmayan şey; "namaz kılmadıkça zekâta davet edilmesi caiz değildir, kılmazsa davet edilemez" diye görmektir.
Yani doğru olmayan husus, şartın mefhum-u muhalefetidir.
Hadisin mantukuyla amel edilir ve bunda bir sorun yoktur; ancak cevapta belirttiğimiz gibi şart mefhumu devre dışıdır. Hiç kimsenin amel etmediği şey, namaz ve zekâtı ayırma hususunda şart mefhumuyla amel etmektir. Namaz ve zekâtta kademelilik ile amel edilmediği sürece, diğer hükümlerdeki kademelilik buna kıyas edilmemeliydi. Hadis ikisi hakkında açık nass olmasına rağmen namaz ile zekâtın arasını ayırmayıp, sonra hadisin mefhumuna dayanarak diğer hükümlerde kademeliliğe cevaz vermek bizim "hata" dediğimiz şeydir. Çünkü asıl (namaz ve zekâtın ayrılması) üzerinde amel edilmediği için kıyas sahih değildir.
2 - Nasıl dersiniz ki: "Öyle görünüyor ki hadisi delil getirenler onun mefhumunu delil alıyorlar, mantukunu veya şartın mefhum-u muhalefetini değil!" Bunu nasıl söylersiniz?
Mefhumunu delil alıp şartın mefhum-u muhalefetini almadıklarını nasıl söylersiniz?
Hadisin şarttan başka bir mefhumu mu var? Hadiste "Gaddar/öfkeli iken kadı hüküm vermesin" hadisindeki gibi illet bildiren bir vasıf yoktur; öfke, o haldeki kadının hüküm vermesini engelleyen bir illettir. Hadisteki önce namaz sonra zekât talebi ise bir illet içermez; yani namaz ve zekât lafızları, aralarını ayırmayı gerektiren bir illet vasfı taşımazlar. Hadiste "Sonra orucu geceye kadar tamamlayın" ayetindeki gibi bir "gaye" (sınır) da yoktur ki gecenin oruç zamanı olmadığı mefhumu çıksın.
Hadiste "Zina eden kadın ve erkeğin her birine yüz sopa vurun" ayetindeki gibi bir "adet" (sayı) da yoktur ki azı veya çoğu olmasın mefhumu çıksın.
Mefhum-u muhalefet ile bunlarda amel edilir.
Aynı şekilde hadiste; "Onlara öf bile deme" (daha fazlasını da deme) gibi aşağıdan yukarıya veya "Kendisine bir kantar emanet etsen onu sana iade eder" (daha azını hayli hayli iade eder) gibi yukarıdan aşağıya bir "mefhum-u muvafakat" da yoktur. Ya da "Kabın bağını ve örtüsünü muhafaza et" gibi gerekli bir ilişki mefhumu da yoktur.
Öyleyse nasıl olur da "mefhumu ile amel ediyorlar ama şart mefhumu ile değil" dersiniz?!
Her halükârda, sizin dediğiniz gibi amel ettiklerine hiç rastlamadım; eğer (farz-ı mahal) öyleyse bile anlayışları yanlıştır; bu ne mantuktur ne de mefhumdur.
3 - Sizin farazi sorunuza gelince; "Eğer biri namaz ve zekâtta kademelilik ile amel etseydi, bu hadisi kademeliliğin cevazına delil getirmek caiz olur muydu?"
Eğer asıl (hadisin şart mefhumundan çıkan namaz ve zekât kademeliliği) ile amel etmek sahih olsaydı, evet usul kurallarına göre bu asıl üzerine kıyas yapmak mümkün olurdu.
Bu söz, şart mefhumunun burada geçerli olduğu varsayımı üzerine doğrudur; yani kişinin namaz kılıp bir süre sonra zekât vermesi ve bundan dolayı günahkar olmaması varsayımıyla. Eğer bu mefhumla amel etmek sahih olsaydı, evet ona kıyas yapılırdı. Ancak görüyorsunuz ki bu mefhum, kişinin namaz kılmadan zekâttan muaf tutulmayacağına, bilakis namaz kılsa da kılmasa da zekâttan sorumlu olduğuna delalet eden pek çok kat’î nass ile devre dışı kalmıştır. Namaz, zekâtın sıhhat şartı değildir.
Dolayısıyla soru farazidir; çünkü namaz kılınmadıkça zekâttan dolayı günahın olmayacağı düşüncesi pek çok delille yanlıştır ve şart mefhumu devre dışıdır.
Ancak bir an için (farz-ı mahal) bu mefhumun devre dışı olmadığını ve namaz kılmadıkça zekâtla mükellef olmadığını varsayalım. Eğer bu varsayım doğru olsaydı, geri kalan tüm hükümlerde kademelilik buna kıyas edilirdi; böylece kişi bir hükmü alır uygular, bir istirahat döneminden sonra başka bir hükmü alır uygular ve bu böyle giderdi!! Bunun kat’î olarak yanlış olduğu ise apaçıktır.
4 - Hadis için zikrettiğiniz (a, b, c) şeklindeki anlayış mantuktur ve doğrudur: Onları İslam’a davet et... Namaza davet et... Zekâta davet et... Bunu size (1). maddede açıklamıştım.
Sorun mantuktan anlamaya çalışmakta değil; ister kısa ister uzun açıklayın, sorun mefhumdadır, yani:
Sözünüzde (a) maddesinde diyorsunuz ki: (...onlara Allah’ın beş vakit namazı farz kıldığını haber ver, eğer itaat ederlerse onlara Allah’ın bir sadaka farz kıldığını haber ver...). "Haber ver" ve "itaat ederlerse" ifadelerini nasıl tefsir ederseniz edin, bunlar mantuk üzerine bir araştırmadır ve bunda bir sorun yoktur. Ancak soru mefhumdadır. Size soruyorum: Mantuk, Müslüman olduktan sonra namaz farzını haber vermeni, eğer itaat ederlerse zekât farzını haber vermeni gerektiriyor. Mefhum ise; eğer namazda sana itaat etmezlerse onlara zekât farzını haber verme demektir; bu doğru mudur? Buradaki "itaat ederlerse" ifadesinin inkâr değil, uygulama anlamına geldiği açıktır; çünkü bu durum İslam’a girdikten sonra gerçekleşmektedir. Dolayısıyla mefhum; bir Müslümandan namaz kılmasını istemedikçe zekâtı isteme demektir... Mantuku nasıl tefsir ederseniz edin bu doğru olmaz.
Hadisin reddedilip edilmemesi meselesine gelince; bu sizin sandığınızdan daha basittir. Biz hadisi reddetmedik, bilakis başka nasslarla devre dışı kaldığı için mefhumuyla değil mantukuyla amel ettik.
Hadisin mefhumunun devre dışı bırakılması, mantuku kat’î bir nassla çelişmediği ve soruya verdiğimiz cevapta açıkladığımız üzere onunla birleştirilebildiği sürece hadisin reddi anlamına gelmez.
Buhari’nin rivayet ettiği şu hadise gelince:
فَإِذَا نَهَيْتُكُمْ عَنْ شَيْءٍ فَاجْتَنِبُوهُ وَإِذَا أَمَرْتُكُمْ بِأَمْرٍ فَأْتُوا مِنْهُ مَا اسْتَطَعْتُمْ
"Size bir şeyi yasakladığımda ondan kaçının; bir şeyi emrettiğimde ise gücünüz yettiği ölçüde onu yerine getirin."
Buradaki "emir", İslam hükümlerinden tek bir hüküm demektir; örneğin namaz, oruç... Müslim’in diğer rivayetlerindeki "Size bir şeyi emrettiğimde" ve "Size emrettiğim şeyi" ifadeleri de bunu destekler.
Buradan açıkça anlaşılmaktadır ki; emredilen şey tek bir hükümdür, bir bütün olarak İslam hükümleri değildir.
Bu nedenle bildiğim kadarıyla hiçbir müçtehit, bu hadisin; bir kişi namaza güç yetiremezse oruç tutmasını veya oruca güç yetiremezse zekât vermesini ifade ettiğini söylememiştir... Dolayısıyla oruca güç yetirmek namazı eda etmenin şartı olmadığı gibi; namaza güç yetirmek orucu, zekâta güç yetirmek orucu veya oruca güç yetirmek zekâtı eda etmenin şartı değildir. Bilakis güç yetirmek (istitaat), o hükmün kendisinin eda edilmesinin şartıdır. Yani oruca güç yetiremezse onu kaza eder, ayakta namaz kılamazsa oturarak kılar, suyla abdest alamazsa teyemmüm eder...
Burada dikkate almalısınız ki; hüküm, istitaat ölçüsünde kendi cinsinden yerine getirilmelidir ve bu istitaat bizim arzumuza göre değil, delillerle şer’î olarak belirlenmiştir. Rasulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem bir hükmü emrettiğinde, onu şer’î delillerle açıkça belirlenmiş olan istitaat ölçüsünde yerine getiririz.
Dolayısıyla bu hadis; bu yıl namazı, bir yıl sonra zekâtı, bir yıl sonra faizden kaçınmayı... güç yetirememe bahanesiyle uygulamadaki kademeliliğe delalet etmez. Zira burada bahsedilen istitaat (güç yetirme) bu kapsamda değildir.
12 Muharrem 1427 h. 11/02/2006 m.