Hizb-ut Tahrir Emiri Celil Âlim Ata İbn Halil Ebu el-Raşta’nın Facebook Sayfasındaki Takipçilerinin Sorularına Verdiği Cevaplar Serisi
“Fıkhî”
Soru-Cevap
Abdur Rahman Al-Umari'ye
Soru:
Selamu Aleykum ve Rahmetullahi ve Berakatuhu,
Bilindiği üzere demokrasi için oy kullanmak haramdır. Ancak insanların aşağıdaki gerekçelerle oy kullanılabileceğini düşündüğü birçok delil bulunmaktadır:
- Ehven-i Şerayn (İki zararın en hafifi)
- Bizden öncekilerin şeriatı (Şer'u men kablemâ)
- Zaruretler mahzurları (yasakları) mübah kılar
- Makasıdı Şeriat: Dinin, canın ve Müslümanların malının korunması.
Bu kaideler, ümmetin maslahatı için oy kullanmanın mübah veya vacip olduğuna dair şer'î hüküm elde etmek için geçerli midir?
Allah sizi hayırla mükâfatlandırsın ve sizi mübarek kılsın.
Cevap:
Ve Aleykum Selam ve Rahmetullahi ve Berakatuhu,
Değerli kardeşim, daha önce bu sorulara geçmiş soru-cevaplarda yanıt vermiştik. O cevaplardan bazı kısımları sana aktarıyorum:
1- 29/08/2010 tarihli, "Ehven-i Şerayn" ve "İki Zararın En Hafifi" kaidesi hakkındaki soruya verilen cevapta şöyle geçmektedir:
["'Ehven-i Şerayn' veya 'İki Zararın En Hafifi' Kaidesi."
Bu, bir kısım fakihe göre şer'î bir kaidedir. Bu kaideyi kabul eden âlimlere göre bu, tek bir anlama gelir: Mükellef kişi her iki haramı birden terk edemiyorsa ve her iki haramdan birini yapmaktan başka bir çaresi kalmamışsa; yani her yönüyle bu durum güç yetirilemez (vüs dışı) bir hal almışsa, bu iki haram fiilden daha az haram olanını yapmanın caiz olmasıdır.
Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur:
لَا يُكَلِّفُ اللَّهُ نَفْسًا إِلَّا وُسْعَهَا
“Allah kimseye gücünün yettiğinden fazlasını teklif etmez.” (Bakara [2]: 286)
Ve yine şöyle buyurmuştur:
فَاتَّقُوا اللَّهَ مَا اسْتَطَعْتُمْ
“Gücünüz yettiği kadar Allah’tan korkun.” (Tegabun [64]: 16)
Yani bu kaideyi söyleyenlere göre bu kural, ancak her iki haramdan da uzak durmak imkânsız hale geldiğinde ve her iki haramdan aynı anda vazgeçmek daha büyük bir haramın işlenmesine yol açacaksa uygulanır. İşte o zaman iki zararın en hafifi tercih edilir. Ayrıca bu âlimler, iki zararın hangisinin daha hafif olduğunun belirlenmesini heva ve hevese göre değil, şer'î hükümlere göre yaparlar...
Bu âlimlerin bu kaidenin uygulanmasına dair zikrettikleri örneklerden bazıları şunlardır:
- Bir annenin doğumu zorlaşırsa ve hem anne hem de cenini birlikte kurtarmak mümkün olmazsa ve hızlı bir karar verilmesi gerekirse: Ya anne kurtarılacak ve bu ceninin ölümünü gerektirecek ya da cenin kurtarılacak ve bu annenin ölümünü gerektirecektir. Eğer mesele olduğu gibi bırakılır ve birini kurtarmak için diğeri feda edilmezse, bu her ikisinin de ölümüne yol açabilir. İşte böyle bir durumda "Ehven-i Şerayn", "İki Haramın En Küçüğü" veya "İki Mefsedetin En Hafifi" denilir. Bu durumda, kurtarılması gerekeni (anneyi) kurtaracak olan eylem, bu eylemin kendisi diğerinin ölümüne yol açsa bile gerçekleştirilir... vb.
Kişiye iki haram iş arz edildiğinde ve her ikisinden de uzak durmaya gücü yettiği halde bunlardan daha hafif olanını yapması bu kaidenin uygulamalarından değildir. Örneğin, laik, kafir veya fasık olsa bile 'falan kişiyi seçin' veya 'falanı destekleyin, diğerini desteklemeyin; çünkü birincisi bize yardım ediyor, ikincisi etmiyor' diyenlerin sözü gibi durumlar bu kapsama girmez. Burada söylenmesi gereken şudur: Önümüzdeki her iki seçenek de haramdır. Laik birini seçmek caiz olmadığı gibi, onu Müslümanın görüşünü temsil etmesi için vekil veya temsilci tayin etmek de caiz değildir. Çünkü o İslam’a bağlı kalmaz; yasama yapmak, haram projeleri onaylamak, haram olan şeyleri talep edip kabul etmek ve bunlarla yürümek gibi müvekkilin (asıl kişinin) yapması caiz olmayan haram eylemleri gerçekleştirir. Kısacası o, marufu nehyeder ve münkeri emreder. Bu nedenle, bunlardan herhangi birini seçmek caiz değildir; zira birini veya diğerini seçmek haramdır. Birini veya diğerini seçmeyi terk etmek ise kişinin gücü (vüs'ü) dahilindedir...] (Son).
Konunun tamamı yukarıda bahsi geçen soru-cevapta mevcuttur, oraya müracaat edebilirsin.
2- Bizden öncekilerin şeriatına gelince; o bizim için bir şeriat değildir. Bunu 03/05/2014 tarihli soru-cevapta şu şekilde açıklamıştık:
Cevap: Evet, bazı "saray mollaları" bu tür görüşler ileri sürmektedirler ancak bunlar herhangi bir hüccet teşkil etmez. Çünkü Allah’ın indirdikleriyle hükmetmenin delilleri gayet açık, net, sūbutu kati ve delaleti katidir; bunlar imamlar arasında tartışma konusu değildir. Allah’ın indirdikleriyle hükmetmek farzdır. Allah Sübhânehu şöyle buyurmaktadır:
فَاحْكُمْ بَيْنَهُمْ بِمَا أَنْزَلَ اللَّهُ وَلَا تَتَّبِعْ أَهْوَاءَهُمْ عَمَّا جَاءَكَ مِنَ الْحَقِّ
“Aralarında Allah'ın indirdiğiyle hükmet ve sana gelen haktan ayrılarak onların arzularına uyma.” (Maide [5]: 48)
Ve yine şöyle buyurmaktadır:
وَأَنِ احْكُمْ بَيْنَهُمْ بِمَا أَنْزَلَ اللَّهُ وَلَا تَتَّبِعْ أَهْوَاءَهُمْ وَاحْذَرْهُمْ أَنْ يَفْتِنُوكَ عَنْ بَعْضِ مَا أَنْزَلَ اللَّهُ إِلَيْكَ
“Aralarında Allah'ın indirdiği ile hükmet. Onların arzularına uyma ve Allah'ın sana indirdiğinin bir kısmından seni şaşırtmalarından sakın.” (Maide [5]: 49)
Bu anlamdaki nasslar oldukça fazladır. Allah’ın indirdikleriyle hükmetmemek ve beşerî kanunlarla hükmetmeye başvurmak ise; eğer yönetici buna inanarak yapıyorsa küfürdür; eğer buna inanmadan yapıyorsa zulüm veya fısktır. Bu durum şu ayetlerde belirtilmiştir:
وَمَنْ لَمْ يَحْكُمْ بِمَا أَنْزَلَ اللَّهُ فَأُولَئِكَ هُمُ الْكَافِرُونَ
“Kim Allah'ın indirdiği ile hükmetmezse işte onlar kâfirlerin ta kendileridir.” (Maide [5]: 44)
وَمَنْ لَمْ يَحْكُمْ بِمَا أَنْزَلَ اللَّهُ فَأُولَئِكَ هُمُ الظَّالِمُونَ
“Kim Allah'ın indirdiği ile hükmetmezse işte onlar zalimlerin ta kendileridir.” (Maide [5]: 45)
وَمَنْ لَمْ يَحْكُمْ بِمَا أَنْزَلَ اللَّهُ فَأُولَئِكَ هُمُ الْفَاسِقُونَ
“Kim Allah'ın indirdiği ile hükmetmezse işte onlar fasıkların ta kendileridir.” (Maide [5]: 47)
Saray mollalarının delil getirdiği hususlara gelince, dediğimiz gibi bunlar hüccet teşkil etmez...
- Maslahatın bir delil olarak kullanılmasına gelince, bu da yerinde olmayan bir istidlaldir ve bunu şu şekilde inceleyebiliriz:
Fıkıh usulü âlimleri arasında maslahatı bir delil olarak kabul edenler vardır, ancak onlar bunun için şeriatta o konuda bir emir veya nehyin bulunmaması şartını koşmuşlardır. Eğer o konuda bir emir veya nehiy varsa, maslahatın hükmü alınmaz, bilakis şeriatta gelen hüküm alınır. Muteber usul âlimlerinden hiç kimse, maslahatın bunu gerektirdiği bahanesiyle vahiyle gelen nassların askıya alınacağını söylememiştir.
Örneğin faiz haramdır, şeriat vahiyle gelen nasslarla bunu haram kılmıştır. Eğer maslahatlar faizi gerektiriyorsa bile, şeriat bunu reddeder ve haram kılar. Eğer "âlim" olarak isimlendirilen bazıları buna fetva verirse, verdikleri fetva reddedilir ve vahiyle gelen şeriatla çatışır.
Allah’ın indirdiğinden başkasıyla hükmetme meselesi de tıpkı faizin haramlığı gibi kesin bir haramdır; çünkü buna dair nasslar vahiyle gelmiştir. Dolayısıyla maslahatı hakem kılacak hiçbir yer kalmaz; zira şeriat nerede ise maslahat oradadır, aksi değil.
Biz bu araştırmamızda masalih-i mürsele konusunda müsamahalı davranan usul âlimlerine uysak bile, onların mezhebine göre dahi maslahatla istidlal edilecek bir yer yoktur. Kaldı ki gerçekte masalih-i mürsele diye bir şey yoktur; bu sadece şeriatın bazı konuları emir veya nehiy buyurmadan bıraktığını düşünenlerin görüşüdür ve bu alanda maslahatı kullandıklarını söylerler. Oysa gerçek şu ki, şeriat hiçbir şeyi hükmünü açıklamadan bırakmamış, bilakis her şeyin hükmünü açıklamıştır:
تِبْيَانًا لِكُلِّ شَيْءٍ
“...her şeyi açıklayan...” (Nahl [16]: 89)
مَا فَرَّطْنَا فِي الْكِتَابِ مِنْ شَيْءٍ
“...Biz Kitap’ta hiçbir şeyi eksik bırakmadık...” (En'am [6]: 38)
الْيَوْمَ أَكْمَلْتُ لَكُمْ دِينَكُمْ وَأَتْمَمْتُ عَلَيْكُمْ نِعْمَتِي وَرَضِيتُ لَكُمُ الْإِسْلَامَ دِينًا
“...Bugün size dininizi ikmal ettim, üzerinize olan nimetimi tamamladım ve size din olarak İslam’dan razı oldum.” (Maide [5]: 3)
- Özetle şudur ki: Küfür sistemlerine katılmak ve Allah’ın indirdiğinden başkasıyla hükmetmek; eğer Allah’ın indirdiğinden başkasıyla hükmeden yönetici bu hükme inanıyorsa küfürdür; eğer bu hükme inanmıyorsa (yukarıdaki ayetlerde geçtiği üzere) zulüm ve fısktır. Müslümanın Allah’ın indirdiğinden başkasıyla hükmetmeye katılabileceğini söyleyenlerin ne bir delili ne de bir delil şüphesi vardır; zira bunu men eden nasslar sübut ve delalet bakımından katidir.
Allah’ın izniyle cevabın açık, yeterli ve şifa verici olduğunu umuyorum.
4 Recep 1435 h. - 03/05/2014 m.] (Cevap sonu).
Mesele, soru-cevapta tüm detaylarıyla açıklanmıştır. Orada Yusuf Aleyhisselam konusu ve Resulullah ﷺ'in gıyabî cenaze namazını kıldığı Necaşi konusu da yer almaktadır... Oraya müracaat edebilirsin. Oradan da açıkça anlaşılacağı üzere bu durumlar; demokratik seçimlerin caizliğine, beşerî yasama görevlerine ve küfür yönetimine güven duyulmasına vb. delil teşkil etmez.
Bilmelisin ki, sorduğun "Makasıdı Şeriat" konusunu bazıları maslahatın gerçekleştiği yerler olarak tevil etmekte ve bunları hükümlerin 'illeti kılmaktadırlar. Onlara göre eğer bir işin içinde kendi takdirlerine göre bir maslahat varsa, o iş caiz olur. Bu yanlıştır. Allah’ın hükümlerden muradı olan ve bunları teşri kılmasındaki gayesini açıkladığı hususlar, Allah’ın o hükümlerdeki hikmetleridir, 'illetleri değildir. Bu nedenle onlara kıyas yapılamaz, içerdikleri anlamlar üzerine de kıyas yapılamaz. Bunlar her bir hükmün kendisine özeldir ve onu aşmaz. Gerçekleşebilir de gerçekleşmeyebilir de; bunların şer'î 'illetlerle veya kıyasla bir ilgisi yoktur, bilakis bunlar hükmün Allah katındaki hikmetidir.
Bu araştırma, İslam Şahsiyeti Cilt 3 - Makasıdı Şeriat Bölümü - Maslahatların Celbi ve Mefsedetlerin Defi başlığı altında detaylandırılmıştır. Orada şöyle geçmektedir:
(...Maslahatların celbi ve mefsedetlerin defini, bir bütün olarak İslam Şeriatı'nın şer'î 'illeti ve her bir şer'î hükmün bizzat şer'î 'illeti sayan ve her bir hükümde maslahata dair şer'î bir delil bulunmasını şart koşan birinci gruba gelince; onlara verilecek cevap şudur: Maslahatların celbi ve mefsedetlerin defini 'illet saymak ya aklen ya da şer'an sabit olmalıdır. Eğer akıl buna delalet ediyorsa, bunun hiçbir kıymeti ve delaletinin bir itibarı yoktur...
Buna göre, maslahatların celbi ve mefsedetlerin defini akla dayalı bir 'illet saymak batıldır ve bir kıymeti yoktur. Bu 'illetin sadece akıl cihetinden değil, şeriat cihetinden belirlenmesi gerekir; özellikle de 'illetin mutlak bir 'illet değil, şer'î bir 'illet olması gerektiği dikkate alınmalıdır.
Maslahatların celbi ve mefsedetlerin defini 'illet saymak için Kur’an, Hadis ve İcma ile getirdikleri deliller de batıldır. Kur’an ve Hadis hususunda ise; delil getirdikleri ayetler ne sığa (form) ne de vakıa bakımından 'illete delalet etmez. Onlar Allah Teâlâ’nın şu sözünü delil getirmişlerdir:
وَمَا أَرْسَلْنَاكَ إِلَّا رَحْمَةً لِلْعَالَمِينَ
“Seni ancak âlemlere rahmet olarak gönderdik.” (Enbiya [21]: 107)
Ve yine:
وَرَحْمَتِي وَسِعَتْ كُلَّ شَيْءٍ
“...Rahmetim ise her şeyi kuşatmıştır...” (A'raf [7]: 156)
Ve Resulullah ﷺ’in şu kavli:
لاَ ضَرَرَ وَلاَ ضِرَارَ
“Zarar vermek ve zarara zararla karşılık vermek yoktur.” (Hâkim rivayet etmiştir).
Bunların iddialarına dair hiçbir delalet yoktur.
Zira bu nasslar, maslahatların celbi ve mefsedetlerin definin şer'î hükümlerin 'illeti olduğuna delalet etmez. En fazla delalet ettiği şey, bir bütün olarak İslam Şeriatı'ndan mefsedetlerin nefyedilmesidir (uzaklaştırılmasıdır). Bu ise ne bir bütün olarak şeriat için ne de şeriatın herhangi bir hükmü için bir 'illiyet (nedensellik) ifade etmez; çünkü sadece zararın bu şekilde nefyedilmesi gerekçelendirme (talil) ifade etmez. Dolayısıyla bu, ne bir bütün olarak şeriatın teşri kılınma 'illetidir, ne de şeriatın herhangi bir hükmünün bizzat teşri 'illetidir.
Buna göre, Kur’an ve Hadis nassları şeriattan elde edilen sonucun maslahatların celbi ve mefsedetlerin defi olduğuna delalet etse de; maslahatların celbi ve mefsedetlerin definin şeriatın teşrii için bir 'illet olduğuna veya her bir şer'î hükmün bizzat 'illeti olduğuna delalet etmez. Dolayısıyla bunlarla yapılan istidlal düşer.
İddia ettikleri icmaya gelince; bunun fıkıh imamlarının icması olduğunu söylerler ki bunun bir kıymeti yoktur. Çünkü şer'î delil sayılan icma sadece Sahabe İcmasıdır; bu nedenle delil getirdikleri icma delil kabul edilmez...
Buna göre; ne külli bir yönden, ne külli nasslarla, ne bir grup nassla ne de şeriatın toplamıyla itibar edilen hiçbir maslahat yoktur. Dolayısıyla maslahatı şer'î bir 'illet saymak temelden batıldır. Zira şeriatta teşri için 'illet kabul edilen ne şer'î bir maslahat ne de gayrişer'î bir maslahat bulunmaktadır...)
Bu araştırma Şahsiyye Cilt 3'te tamamlanmıştır, daha fazla detay istersen oraya bakabilirsin...
3- "Zaruretler mahzurları (yasakları) mübah kılar" kaidesine gelince; buna 26/01/2016 tarihinde cevap vermiştik ve orada şöyle geçmektedir:
("Bazı âlimler 'Zaruretler mahzurları mübah kılar' kaidesini almışlardır. Bu kaideyi söyleyenler şu ayet gibi delillere dayanmışlardır: Bakara Suresi 173. ayet:
إِنَّمَا حَرَّمَ عَلَيْكُمُ الْمَيْتَةَ وَالدَّمَ وَلَحْمَ الْخِنْزِيرِ وَمَا أُهِلَّ بِهِ لِغَيْرِ اللَّهِ فَمَنِ اضْطُرَّ غَيْرَ بَاغٍ وَلَا عَادٍ فَلَا إِثْمَ عَلَيْهِ إِنَّ اللَّهَ غَفُورٌ رَحِيمٌ
“Allah size ancak leşi, kanı, domuz etini ve Allah'tan başkası adına kesileni haram kıldı. Ama kim mecbur kalırsa, (başkasına ait olanı yemekle) sınırı aşmadan ve zaruret miktarını geçmeden (bunlardan yemesinde) ona bir günah yoktur. Şüphesiz Allah çok bağışlayandır, çok merhamet edendir.”
Maide Suresi 3. ayet:
فَمَنِ اضْطُرَّ فِي مَخْمَصَةٍ غَيْرَ مُتَجَانِفٍ لِإِثْمٍ فَإِنَّ اللَّهَ غَفُورٌ رَحِيمٌ
“...Kim şiddetli açlıkta kaçınılmaz olarak bunlardan yemek zorunda kalırsa, günaha eğilim göstermeksizin (yiyebilir). Çünkü Allah çok bağışlayandır, çok merhamet edendir.”
Nahl Suresi 115. ayet:
إِنَّمَا حَرَّمَ عَلَيْكُمُ الْمَيْتَةَ وَالدَّMَ وَلَحْمَ الْخِنْزِيرِ وَمَا أُهِلَّ لِغَيْرِ اللَّهِ بِهِ فَمَنِ اضْطُرَّ غَيْرَ بَاغٍ وَلَا عَادٍ فَإِنَّ اللَّهَ غَفُورٌ رَحِيمٌ
“Allah size ancak leşi, kanı, domuz etini ve Allah'tan başkası adına kesileni haram kıldı. Ama kim mecbur kalırsa, sınırı aşmadan ve zaruret miktarını geçmeden (yemesinde bir sakınca yoktur). Şüphesiz Allah çok bağışlayandır, çok merhamet edendir.”
Bu kaideye bakan kişi bunun doğru olmadığını açıkça görür:
Bu kaideyi ileri sürenlerin getirdiği deliller vardıkları sonuca delalet etmez. Bilakis bu delillerin delalet ettiği en uzak nokta; açlık sebebiyle mecbur kalındığında leş ve benzerlerinden yemenin caiz olduğudur: “Kim şiddetli açlıkta (mahmase) mecbur kalırsa”. Mahmase ise açlık ve helak olmaya yakın bir kıtlık halidir... İşte o zaman haramdan yemesi caiz olur... Ayette açıkça görüldüğü üzere zaruret hali (helak olmaya yakın) açlık ile sınırlandırılmıştır ve onu aşmaz. Dolayısıyla lafız genel veya mutlak değildir ki delaleti sınırları aşsın, bilakis açlık ile mukayyettir (sınırlıdır)...
Buna göre, bu kaidenin söyleyenlerin nassında geçtiği gibi genelleştirilerek uygulanması doğru değildir. Delillerin gösterdiği doğru husus şudur: Müslümana, zaruret halinde haram kılınan gıdalardan yemesi veya içmesi için ruhsat verilmiştir; bunun dışındaki durumlara delalet etmez. Diğer durumlardaki zaruret ruhsatı ise başka delillere ihtiyaç duyar.
Şunu belirtmek gerekir ki; bu kaide çağımızda, zaruret kelimesini kendi zaruret yorumlarına göre birçok şeyi içine alan esnek bir kelime haline getirerek her haramı mübah kılmak için bir dayanak haline gelmiştir. Öyle ki zaruret adı altında harama düşenler çoğalmıştır!...
16 Rebiülahir 1437 h. - 26/01/2016 m.]
Mesele soru-cevapta tüm detaylarıyla açıklanmıştır... Oraya müracaat edebilirsin. Oradan da açıkça anlaşılacağı üzere bu durum; mevcut demokratik seçimlerin caizliğine, beşerî yasama görevlerine ve küfür yönetimine güven duyulmasına vb. delil teşkil etmez.
4- Aynı şekilde 03/02/2016 ve 19/06/2022 tarihlerinde seçimlere katılımın hükmü hakkında detaylı cevaplar vermiştik. Bahsi geçen cevaplara bakabilirsin, orada yeterli açıklama mevcuttur. Allah en iyi bilendir ve en iyi hüküm verendir.
Kardeşiniz Ata İbn Halil Ebu el-Raşta
18 Zilkade 1445 h. Muvafık 26/05/2024 m.
Emir’in (Allah onu korusun) sayfasındaki cevabın linki: Facebook