Soru-Cevap
Soru:
Yemen'deki son gelişmeler, özellikle de 21/09/2014 tarihinde imzalanan "Barış ve Ulusal Ortaklık" anlaşması kafamı karıştırdı; sanki bu gelişmeler kartları yeniden karmış gibi... Husiler, yetkililerin etkili bir direnişiyle karşılaşmadan Sana'ya girmeyi ve orada güç ile nüfuz sahibi olmayı nasıl başardılar? Bu durum, Yemen'de İngiliz nüfuzunun sona erdiği ve Husileri destekleyen ABD'nin etkin bir nüfuz sahibi olduğu veya nüfuzun paylaşıldığı anlamına mı geliyor? Bu hususların açıklığa kavuşturulmasını rica ediyorum, Allah sizi hayırla mükafatlandırsın.
Cevap:
Cevabın netleşmesi için aşağıdaki hususları gözden geçirelim:
1- Yemen'de İngiliz nüfuzu, özellikle Ali Salih'in 1978 yılında iktidara gelmesinden bu yana son on yıllarda istikrar kazanmıştı. Salih, Amerikan nüfuzunun kanatlarını budamış, hatta kesmiş, onun ajanlarını ve takipçilerini kovalamıştı. Yemen'deki etkin siyasi sınıf, neredeyse tamamen İngilizlere ve onların ajanlarına mahsus hale gelmişti. Bu durum, insanların Ali Salih'in zulmüne ve tek adam yönetimine karşı ayaklandığı 2011 yılındaki Arap Baharı olaylarına kadar devam etti. İnsanlar hareketlerinde diğer Arap ülkelerindeki değişim rüzgârlarından etkilenmişlerdi. Ancak ayaklanan kitlelerdeki siyasi bilinç eksikliği, diğer tarafların; özellikle ABD ve müttefiklerinin (bölgesel olarak İran, yerel olarak Husiler ve Güney Hareketi) gelişen olayları istismar etmesine imkan tanıdı. ABD bunu eşsiz bir fırsat olarak gördü; zira ilk kez Salih'in otoritesi şiddetli bir şekilde sarsılmış, iktidar üzerindeki hakimiyeti zayıflamış ve otorite kurumları sarsılmıştı.
2- ABD, büyükelçiliği, elçileri ve yerel takipçileri aracılığıyla olaylara kendisine uygun bir çözüm bulmak için ciddi bir şekilde harekete geçti. İngiltere, ABD'nin bu konuda ciddi olduğunu hissedince her zamanki yöntemine başvurdu: Kendi nüfuzunu koruyan, ABD'ye ayak uyduran ve İngiltere'nin Yemen'deki nüfuzunu kaybetmesine yol açmayacak bir şeyler vererek onu razı eden bir çözümü başlatmak. Bu doğrultuda Körfez ülkelerindeki araçlarını harekete geçirdi ve 2011 Nisan ayı başlarında Körfez Girişimi'ni başlattı. Bu girişim, Ali Abdullah Salih'in istifasını, yargılanmayacağına dair güvence verilmesini ve yetkilerini İngiliz yanlısı yardımcısı Abdurabbu Mansur Hadi'ye devretmesini öngörüyordu. Bundan sonra iki ay içinde seçimler yapılacak ve ardından yeni bir anayasa için çalışmalara başlanacaktı. ABD, Ali Abdullah Salih'i uzaklaştırmak için bu girişimi aşamalı bir adım olarak kabul etti; zira onu İngiltere'nin Yemen'deki güçlü adamı olarak görüyordu. Hadi'yi ise kendi çıkarları doğrultusunda Ali Salih'e kıyasla daha kolay idare edebileceği uysal bir isim olarak gördü. Yemen Haber Ajansı / Reuters 14/08/2013 tarihinde buna işaret eden şu haberi geçti: "Washington, Hadi'yi Salih'ten daha kolay iş birliği yapılabilecek bir ortak olarak görüyor." Dolayısıyla ABD, İngilizlerin güçlü ajanı Ali Abdullah Salih'ten kurtulduktan sonra İngiltere'nin Yemen'deki nüfuzunu zayıflatma imkânı gördü. ABD bu girişimi, iki yolla girişimin yönünü değiştirip iyileştirmek veya iptal etmek istediği bir aşama olarak değerlendirdi: Birincisi, takipçilerini, özellikle Husileri, girişimi reddetmeye ve onu sabote etmeye teşvik etmek. İkincisi ise adamı Cemal bin Ömer'i Birleşmiş Milletler (daha doğrusu ABD) temsilcisi olarak göndererek girişimi, ABD çıkarlarını tam veya kısmi ama etkili bir şekilde gerçekleştirecek şekilde yönetmekti.
Böylece girişim, ayaklar altında dolaşan bir topa dönüştü. Bir taraftan İngiltere ve Körfez'deki takipçileri Körfez Girişimi aracılığıyla çözüm iplerini ellerinde tuttular ve ABD'nin kabul etmesini sağlayan bir kamuoyu oluşturdular. Diğer taraftan ABD bunu, İngilizlerin sert ajanı Ali Salih'ten kurtulduğu bir adım olarak gördü; zira halefi Hadi, her ne kadar İngilizlerin uydularından biri olsa da daha zayıf ve daha uysaldı. Bu da ABD'nin, Husiler ve Güney Hareketi üzerinden güç kullanarak, ayrıca adamlarından biri olan Cemal bin Ömer aracılığıyla müzakereler yürüterek girişimin şartlarını değiştirmesine, uygulanmasını engellemesine veya iptal etmesine imkân tanıyordu. Başka bir deyişle İngiltere, bu girişimde nüfuzunu kurtarma ve koruma imkânı gördü; zira Hadi onun adamlarından biridir ve siyasi çevreler onun eseridir; aynı zamanda belki baskıları hafifletir diye ABD'yi de razı etmiş oluyordu. ABD ise Yemen'de fiili nüfuz sahibi olmaya geçiş yapmak için bunu aşamalı olarak kabul etti.
3- İşler daha sonra bu yönde ilerledi. Körfez Girişimi'ni, ilk oturumları 18/03/2013'te başlayan ve 25/01/2014'e kadar süren Ulusal Diyalog Konferansı izledi. Bunun sonucunda Yemen'in altı bölgeye ayrılmış federal bir sisteme dönüştürülmesini öngören bir belge ortaya çıktı. Ancak Huti hareketinin resmi sözcüsü Muhammed Abdusselam şunu duyurdu: "Biz bu belgeyi imzalamadık ve bunun ne güney meselesine ne de askıda kalan ulusal meselelere bir çözüm teşkil etmediğini düşünüyoruz. Bölünme siyasi heva ve arzulara göre yapılmıştır." (Al-Alam kanalının sitesi, 10/02/2014). ABD, Yemen'deki ajanlarının bölünme yöntemini (bölünmenin kendisini değil) reddetmesiyle, ajanlarının nüfuzunu genişletmek için bir sonraki adımı hazırlamış oldu. Bir yandan bölünme ilkesini pekiştirdi, diğer yandan Husiler ve takipçileri, şartlar kendi istedikleri gibi olana ve kendilerine denize bir çıkış kapısı açılacak şekilde yeniden bölünme yapılana kadar girişimi reddettiler, aksi takdirde onu iptal etmek için çalıştılar. Bunun bir ön hazırlığı olarak ABD, hükümetin 30 Temmuz 2014'te yürürlüğe giren akaryakıt fiyatlarını artırma kararını istismar etti. Husileri ve Güney Hareketi'ni Hadi hükümetine karşı sıcak bir direniş için harekete geçirdi. ABD, bu hareketi Hadi'ye karşı siyasi ve güvenlik açısından destekliyordu. Siyasi olarak; ABD Husileri El-Kaide gibi terörist olarak görmüyor, aksine onları siyasi bir hareket olarak değerlendiriyor. Nitekim ABD Büyükelçisi Matthew Tueller 18/09/2014 tarihindeki basın toplantısında şunları söyledi: "Biz siyasi sürece katılan gruplar arasında ayrım yapıyoruz. Huti hareketi Ulusal Diyalog Konferansı'na katıldı ve bunun sonucunda birçok olumlu netice ortaya çıktı; siyasi duruşları ve meşru hırsları var... Dolayısıyla biz Huti'yi ve hareketini, siyasi grupların ve partilerin yaptığı uygulamaların aynısını yapmaları konusunda destekliyoruz." Büyükelçi, büyükelçiliğin bu diyalogları takip ettiğini belirterek, "Bazı katılımcılarla yaptığımız görüşmeler aracılığıyla diyalogların Husilerin taleplerine odaklandığını biliyoruz. Onlar hükümette bir rol almayı bekliyorlar ve bunlar diyalogda yer alan herhangi bir tarafın tartışması gereken meşru konulardır," dedi. Ayrıca müzakerelerin başarısının doğru yönde atılmış bir adım olacağını, "özellikle bu müzakerelerin Sana içindeki ve çevresindeki güvenlik durumunu sabitlemesi halinde" ifade etti (Murakıbun Press sitesi). Güvenlik açısından ise; Husiler Sana'ya girdiğinde ordu ve polis onlara direnmiş ve 09/09/2014'te yedi Huti öldürülmüştü. Terazi neredeyse Hadi lehine dönecekken ABD, BM temsilcisi (gerçekte ise ABD temsilcisi) Bin Ömer'i aceleyle göndererek Hadi'ye baskı yaptı ve meseleyi müzakere çağrısıyla sulandırdı. Husilere, Bin Ömer şahsındaki Amerikan baskılarıyla Hadi ve ordu üzerinde baskı kurarak müzakere ortamında hareketi tırmandırmaları için yeşil ışık yaktı. Ayrıca ABD Büyükelçisi daha önce 11/09/2014'te Yemen Savunma Bakanı'nı ziyaret etmişti. Sana'daki ABD Büyükelçisi Matthew Tueller, Yemen'in işgal ettiği jeopolitik konumu nedeniyle Yemen'in güvenliği ve istikrarının bölgeyi ve dünyayı ilgilendirdiğini vurguladı. Büyükelçi, Savunma Bakanı Tümgeneral Muhammed Nasır Ahmed ile yaptığı görüşmede, hükümetinin Yemen'in güvenliği, istikrarı ve birliğine verdiği desteği yineledi. Görüşmede Yemen'in tanık olduğu güvenlik durumunun doğası ve mevcut krizlerden güvenli bir çıkışın yolları ele alındı (El-Meşhed el-Yemeni, 11/09/2014). Bu Savunma Bakanı ziyaretinin, orduyu Husilerin karşısında durmaktan alıkoymak için yapılmış olması muhtemeldir; nitekim olaylar da bunu ortaya çıkarmıştır. Bu nedenle, son olarak 28/09/2014'te bazı askerler Savunma Bakanı Muhammed Nasır'a karşı, ordunun görevlerini yerine getirmemesi nedeniyle görevden alınması ve yargılanması talebiyle gösteri düzenlediler.
4- İngiltere, ABD'nin Yemen yönetiminde önemli kazanımlar elde etmek için güç kullanma konusunda ciddi olduğunu ve Husilerin İran üzerinden sağlanan silah ve teçhizattan gelen etkili bir güce sahip olduğunu anladı. İngiltere'nin bunu fark etmesi, buna karşı iki hat üzerinden direnmesine neden oldu: Birinci hat; Hadi'nin Husilerin etkili bir otorite kurmasını engellemek için başkanlık konumunu sonuna kadar kullanmasıydı. İkinci hat ise; Ali Salih'i sanki Hadi'nin yönetimine karşıymış gibi Husilere ortak olarak dahil etmekti. Salih'in bazı taraftarları, Genel Halk Kongresi (eski Yemen Cumhurbaşkanı'nın partisi) bayrağını taşıyarak Husilere katıldı. İngiltere Büyükelçisi'ne eski Cumhurbaşkanı Ali Abdullah Salih ile iletişim kurup kurmadığı sorulduğunda: "Ali Abdullah Salih ile doğrudan bir ilişkim yok ancak ona yakın taraflar da dahil olmak üzere Genel Halk Kongresi partisi ile iletişimim var," dedi (27/09/2014 Eş-Şarku'l Evsat). Buradan anlaşılan şudur; İngiliz Büyükelçisi'nin Ali Salih'in partisiyle iletişimde olduğunu itiraf etmesi, İngiltere'nin ajanı Ali Salih'e Husilerle iş birliği yapması talimatını verdiğini göstermektedir; zira partiyi o yönetmekte ve kontrol etmektedir, orada ona rakip veya muhalif yoktur. Aynı şekilde Husilerin resmi sözcüsü Muhammed Abdusselam şöyle dedi: "Biz Salih'in Şubat 2011 devriminden sonra ve öncesinde herhangi bir rolü olmadığını düşünüyoruz ve diyalog konferansı sonuçlarının bu durumu ele almasını umuyoruz." (23/09/2014 Kuveyt Es-Siyase gazetesi). Bu da Husilerin Ali Salih'e karşı olumlu bakışını göstermektedir. Bu durum, İngilizlerin Ali Salih'e ve onun liderliğindeki iktidar partisi olan Kongre Partisi'ne, başkente giriş sırasında bu tutumu takınmaları ve Husilerle iş birliği yapmaları yönünde talimat verdiğini teyit etmektedir. Hatta Husilerin resmi sözcüsünün belirttiği gibi başlangıçta Husilere direnen Cumhurbaşkanı Hadi'nin savunma ve güvenlik işlerinden sorumlu danışmanı Muhsin el-Ahmar bile direnişi durdurup ülke dışına çıkmış ve Suudi rejimine sığınmıştır. Suudi Arabistan'da göründükten sonra kendisini koruduğu için oraya teşekkür etmiş ve çıkış nedenini şöyle açıklamıştır: "Cumhurbaşkanı Abdurabbu Mansur Hadi ile istişare ettikten sonra her ne pahasına olursa olsun iç savaştan kaçınmaya karar verdik." (26/09/2014 El-Arabi el-Cedid). Böylece İngiltere, bazı adamlarını Huti ile ortak hareket etmeye itiyor, Husilere direnen bazı adamlarını ise uzaklaştırıyor...
İngiltere'nin Ali Salih'i Husilerin içine sokmaya yönelik bu hamleleri, eğer Hadi başkanlık konumunu kullanarak ABD ve yandaşlarının fiilen yönetime gelmesini engelleyemezse, Ali Salih'in Husilerle etkili bir ortak olması ve dolayısıyla İngiliz nüfuzunun Yemen'de kalmaya devam etmesi içindir. Özellikle de Husilerin Yemen'i tek başlarına yönetmelerini sağlayacak halk desteğine sahip olmadıkları düşünüldüğünde bu daha da önem kazanmaktadır.
5- ABD tarafından siyasi ve güvenlik açısından desteklenen Huti gücü ile İngiliz siyasi kurnazlığı ve idare etme çabalarının olduğu bu ortamda; Husiler Sana'yı bastılar. Ordu onlara direnmeye çalıştığında Cemal bin Ömer müzakere bahanesiyle müdahale edip bunu engelledi. Husiler bu ortamı kendi lehlerine kullanarak başbakanlık binası, ordu komuta merkezi, televizyon kompleksi gibi hükümet binalarını ele geçirdiler... Bazı binalara saldırıp içeriklerini tahrip ettiler ve başkentin tamamı veya büyük bir kısmı onların eline geçti. Yine bu ortamda Cemal bin Ömer, Barış ve Ulusal Ortaklık Anlaşması'nın imzalanması için çeşitli baskı araçlarını kullandı. Bu anlaşmayla Amerikan nüfuzunun Yemen'e gizlenemez bir şekilde girdiği açıktı. Anlaşmada Husiler için bazı kazanımlar yer alıyordu. Örneğin; "Cumhurbaşkanına Güney hareketi ve Husilerden yeni siyasi danışmanlar atanması", "Cumhurbaşkanının siyasi danışmanlarının yeni hükümetteki görevlere aday olacaklar için kriterleri belirlemesi", "Cumhurbaşkanının savunma, maliye, dışişleri ve içişleri bakanlarını, yukarıdaki kriterlere uygun olmaları ve herhangi bir siyasi tarafa aidiyet veya sadakatlerinin bulunmaması şartıyla seçmesi", "Başbakanın herhangi bir parti aidiyeti olmayan tarafsız bir kişi olması" gibi maddeler yer alıyordu. Husiler bu anlaşmanın Körfez Girişimi'ni iptal ettiğini düşündüler. Nitekim Huti sözcüsü Muhammed Abdusselam, Körfez Girişimi'nin geri dönülmez bir şekilde sona erdiğini belirterek, geçen Pazar (21/09/2014) Cumhurbaşkanlığı Sarayı'nda imzalanan barış ve ortaklık anlaşmasının, diyalog konferansı sonuçlarına dayanan ve halkın taleplerini karşılayan yeni bir siyasi ortaklığın siyasi sözleşmesini belgelediğini ifade etti (Naba Online, 25/09/2014).
Buna rağmen resmi otorite, Cumhurbaşkanı Hadi ve bazı önemli bakanlıklar aracılığıyla İngiltere'nin elinde kalmıştır. Daha önce de belirttiğimiz gibi İngiltere, eğer Hadi başkanlık yetkilerini kullanarak Husilerin yönetimdeki etkili müdahalelerini sınırlayamazsa nüfuzunun geri dönüş yolu olarak Ali Salih için Husilerin yanında bir kapı aralamıştır. Anlaşmanın bir de güvenlik eki vardır ki Husiler başlangıçta bunu imzalamayı reddetmişlerdi. Ancak Husiler güvenlik ekini imzalamadığı için Hadi başbakan seçimini erteleyince yaklaşık bir hafta sonra imzaladılar. Yani Cumhurbaşkanı bu sefer başkanlık yetkisini kullanarak Husileri güvenlik ekini imzalamaya mecbur bıraktı, her ne kadar şu ana kadar bunu fiilen uygulamamış olsalar da! Sadece başbakan atamasının gecikmesi onları zor durumda bıraktığı için imzaladılar. Cemal bin Ömer de Husilerin anlaşmayı imzalamasını, uygulama konusundaki çekişmelerin ise imzadan sonra olmasını uygun gördü! Nitekim Cemal bin Ömer, Huti grubunun barış ve ortaklık anlaşmasının güvenlik ekini, imzalamayı reddettikten bir hafta sonra imzaladığını duyurdu. Huti resmi sözcüsü Muhammed Abdusselam da bunu teyit ederek: "Güvenlik eki basit değişiklikler yapıldıktan sonra imzalanmıştır," dedi (27/09/2014 Haber Haber Ajansı). Görünüşe bakılırsa İran'ın da burada bir rolü var; zira imza, Yemen makamlarının casusluk ve silahlı kişileri eğitmekle suçlanan iki İran Devrim Muhafızı uzmanını ve İran'dan Husilere silah kaçırmak suçundan hüküm giyen sekiz kişiyi serbest bırakmasından iki gün sonra geldi! İngiltere sadece imzaya değil, uygulamanın gerekliliğine de önem verdi. Nitekim İngiltere'nin Yemen Büyükelçisi Jane Marriott bu tutumu şöyle dile getirdi: "Husilerden imzaladıkları şeye saygı duymalarını, yani güçlerini Sana sokaklarından ve çevresindeki kamplardan çekmelerini talep etti." Şunları söyledi: "Onları geç değil, bir an önce (Sana'dan) ayrılırken ve güvenliği Yemen güvenlik güçlerine bırakırken görmek istiyoruz; biz Husilerin ve diğerlerinin Yemen'de oynayacakları meşru bir rolleri olduğunu kabul ediyoruz. Yeni başbakan atandığında Sana sokaklarından çekilmelidirler, biz bunu yakından takip edeceğiz ve Husilerin bunu yapmasını bekliyoruz, yapmazlarsa bunu anlaşmanın ihlali olarak değerlendireceğiz." (27/09/2014 Eş-Şarku'l Evsat).
6- Hadi, üzerine kurulan birçok baskıyı ifşa etti. Anlaşmanın imzalanmasından iki gün sonra, 23/09/2014 tarihinde rejimindeki başkanlar, bakanlar ve milletvekillerine hitaben yaptığı konuşmada, Yemen Haber Ajansı Seba'nın aktardığına göre şunları söyledi: "Yemen tarihimizin bu zor anında size hitap ederken, geçen günlerin zorluğunun tamamen farkındayım. Hepinizin olan bitenden, devlet kurumlarının ve ordu birliklerinin gördüğümüz şekilde teslim edilmesinden dolayı şokta olduğunuzu biliyorum. Ancak şunu da bilmelisiniz ki komplo hayal edilenin ötesindeydi; arkadan bıçaklandık ve ihanete uğradık." Şöyle devam etti: "Bu, vatan sınırlarını aşan bir komplodur; kaybedilen menfaat sahiplerinden ve her felakette bu vatanın ciğerinden beslenen fırsatçılardan oluşan birçok güç bu komploda ittifak etmiştir." (23/09/2014 Yemen Haber Ajansı / Seba). Hadi daha önce de (15 Eylül 2014 tarihli El-Asriyye Net'te yer aldığı üzere) İran'a saldırarak şunları söylemişti: "Yemen'in iç işlerine yönelik her türlü müdahaleye karşı defalarca uyardık, ancak olanlar muhtemelen bölgesel hegemonya kurmak ve Yemen'i büyük tehlikelere maruz bırakmak için verilen mesajlardır; İran'ın Yemen'in işlerine karıştığını kanıtlayan deliller var."
7- ABD anlaşmayı kutladı; bu da olan biten her şeyi desteklediğini, Husilerin başkente girmesini, silah zoruyla onlarla anlaşma yapılmasını ve onların önemli bir siyasi bileşen olarak kabul edilmesini istediğini göstermektedir. ABD Başkanı'nın terörle mücadele danışmanı Lisa Monaco, Beyaz Saray'dan Yemen Cumhurbaşkanı Hadi ile yaptığı telefon görüşmesinde şunları söyledi: "Bu başarı (anlaşmanın imzalanması), kapsamlı Ulusal Diyalog Konferansı sonuçları üzerine inşa edilen temel dayanağı temsil edecektir." Ayrıca, "Amerika Birleşik Devletleri olayları adım adım yakından takip etmektedir," dedi (24/09/2014 Yemen Street, El-Mu'temer Net'ten naklen). Böylece tüm bu yaşananlar, silahlanmış olmalarına rağmen İran'a bağlı Huti bileşenini Yemen'in siyasi yapısının bir parçası olarak rejime kabul ettirmek için ABD'nin baskısıyla gerçekleşmiş oldu. ABD, İran'a bağlı silahlı siyasi partilerle Lübnan'da yaptığı gibi, onları kendi planlarını uygulamak için kullanmaya çalışmaktadır.
ABD'nin Yemen'de peşinde olduğu ve Yemen'in kendi emrinde olmasına önem vermesini sağlayan bir başka husus da sadece stratejik konumu değil, Yemen'in devasa petrol ve gaz serveti üzerinde olduğunu gösteren yayınlanmış raporlardır. Sky News (Amerikan televizyon kanalı), yer altındaki bir petrol rezervine ulaşan dünyanın en büyük petrol kaynağının Yemen'de olduğunu, bir kısmının 1800 metre derinlikte küçük bir parça halinde Suudi Arabistan'a uzandığını, ancak asıl büyük rezervin Yemen topraklarının altında olduğunu ifşa etti... (Yemen es-Said sitesi, 08/01/2013). Yemen Petrol Bakanlığı, Sky News raporunu yalanlamış olsa da (Yemen Petrol ve Maden Bakanlığı sitesi, 13/01/2013), Sky News haberi özellikle ABD gibi sömürgeci devletler için bir ilgi odağı olmaya devam etmektedir. Bu nedenle ABD Büyükelçisi'nin Yemen Petrol Bakanlığı ile ilişkileri oldukça "sıcaktır"! (Seba Net, 15/09/2014) ABD Büyükelçisi'nin 15/09/2014'te Yemen Petrol Bakanı ile yaptığı görüşme hakkında şunları aktardı: "Amerikan Büyükelçisi, birçok Amerikan şirketinin Kasım 2014'te düzenlenecek olan Abu Dabi Uluslararası Petrol Konferansı marjında Petrol ve Maden Bakanlığı uzmanlarıyla görüşme arzusunda olduğuna işaret etti... Özellikle birçok bölgenin hala keşif aşamasında olduğu göz önüne alındığında, Yemen'de petrol sektöründe yatırımların genişletilmesi sinyallerine dikkat çekti." Tüm bunlar ABD'nin Yemen'e olan ilgisini artırmaktadır.
8- Özetle:
a- Yemen'deki çatışma iki taraf arasında kızışmış durumdadır: ABD, takipçileri ve ajanları ile İngiltere, takipçileri ve ajanları. Her iki taraf da kendi araç ve yöntemlerini kullanmaktadır... ABD; Husilerin, Güney Hareketi'nin ve İran'ın güç mantığıyla hareket etmekte, buna ek olarak Cemal bin Ömer aracılığıyla kazanım elde etmek için müzakere yöntemini kullanmaktadır. İngiltere ise; Hadi'nin başkanlık yetkilerini kullanması, baskılardan korunmak için ABD'yi idare etmesi, ancak onu yönetimdeki kritik mevkilere yaklaştırmaması ve ardından Ali Salih ile adamlarını Husilerin içine sokarak -Hadi başarısız olup Husiler üstün gelse bile- yönetimde Ali Salih ve adamları aracılığıyla pay sahibi olma siyasi kurnazlığıyla hareket etmektedir.
b- Husilerin Yemen'i yönetmek için yeterli halk desteği yoktur. Durum böyle olduğu sürece güç unsuru Yemen'de iktidarı elde tutmak ve sürdürmek için yeterli değildir; özellikle de siyasi sınıf onlarla birlikte değilken ve mevcut şartlarda yeni bir siyasi sınıf oluşturmak zorken... Hadi ve grubuna gelince; her ne kadar bir siyasi çevreleri olsa da son gelişmelerle heybetleri sarsılmıştır. Bu durum, İngiliz nüfuzunun geçtiğimiz on yıllarda olduğu gibi Yemen'deki mutlak hakimiyetinin gerilemesine neden olacaktır. Bu nedenle İngiltere ve ajanlarının eskiden olduğu gibi yönetimi tek başlarına ellerinde tutmaları ve bu yönetimi sürdürmeleri kolay değildir.
c- Bu durum, Yemen'de beklenen çözümün kapitalistlerin yöntemiyle ABD ve İngiltere arasında bir "orta yol" çözümü olacağı, yani yönetimin taraflar arasında paylaşılacağı anlamına gelmektedir. Onlardaki orta yol çözümleri genellikle ABD veya İngiltere meseleyi kendi lehine kesinleştirene kadar sadece bir "savaşçı dinlenmesi" gibi sürer. Yani Yemen'deki olaylar; çatışan tarafların siyasi ve askeri güç dengesine göre bazen sakinleşerek, bazen şiddetlenerek dalgalı bir şekilde devam edecektir.
d- Yukarıda anlatılanlara dayanarak şu sonuca varılabilir: Yemen'deki işler, iki durumdan biri gerçekleşmedikçe kesin bir şekilde durulmadan tırmanmaya devam edecektir: Birincisi; ABD veya İngiltere'nin işleri kendi lehine sonuçlandırmayı başarması ve böylece Yemen'deki fiili nüfuzun tek hakimi olmasıdır (ki bunun kolay olmadığını yukarıda belirttik). İkincisi ise; Allah'ın bu ümmete Hilafet ile ikramda bulunmasıdır. O zaman Hilafet, sömürgeci kâfirlerin nüfuzunu çiğner, köklerini ülkeden kazır ve kullar arasındaki şerlerine son verir. Böylece küfür ve ehli zillete düşer, İslam ve ehli izzet bulur ve müminler Allah'ın yardımıyla sevinirler...
وَيَوْمَئِذٍ يَفْرَحُ الْمُؤْمِنُونَ * بِنَصْرِ اللَّهِ يَنْصُرُ مَنْ يَشَاءُ وَهُوَ الْعَزِيزُ الرَّحِيمُ
"O gün müminler Allah’ın zaferiyle sevineceklerdir. O dilediğine yardım eder. O, Azizdir, Rahimdir." (Rum [30]: 4-5)
İman ve hikmet ehli olan Yemen halkına yakışan, bu işi (Hilafeti) ikame etmek ve böylece her iki cihanda kurtuluşa ermektir. Allah salihlerin velisidir.