Home About Articles Ask the Sheikh
Soru & Cevap

Soru-Cevap: Türk Ordusundaki Komuta Kademesinin İstifaları

August 09, 2011
2212

Soru 1:

29/07/2011 tarihinde Genelkurmay Başkanı Işık Koşaner, Kara Kuvvetleri Komutanı Erdal Ceylanoğlu, Deniz Kuvvetleri Komutanı Eşref Uğur Yiğit ve Hava Kuvvetleri Komutanı Hasan Aksay görevlerinden istifa ettiklerini ve emekliliklerini talep ettiklerini duyurdular. Bu isimler komuta kademesinin en üst basamağında yer alırken, yanlarındaki Jandarma Genel Komutanı Necdet Özel istifasını açıklamadı. Ardından Necdet Özel'in Kara Kuvvetleri Komutanlığına ve vekaleten Genelkurmay Başkanlığına atandığı duyuruldu.

Peki, bu durumun arkasındaki nedenler nelerdir? Bu, ordu ile hükümet arasında yetki paylaşımı konusunda yaşanan yerel bir çatışmanın sonucu mu, yoksa uluslararası bir çatışmanın sonucu mudur? Bu istifaların sonucunda ne beklenmektedir?

Cevap:

Olan bitenler ve bunlarla ilgili hususlar üzerinde düşünüldüğünde, bu meselenin yerel araçların kullanıldığı uluslararası bir çatışmanın sonucu olduğu açıkça görülmektedir. Bunu açıklamak için şu hususları zikredebiliriz:

1- Bu istifalar, son günlerde ordu komutanları ile devletin siyasi kanadı (Cumhurbaşkanı, Başbakan ve hükümet) arasında yaşanan şiddetli gerginliğin ardından gelmiştir. Bu gerginliğin temel nedenlerinden biri, hükümeti devirmeye teşebbüsle suçlanan generallere yönelik devam eden tutuklamalardır. Bunların sonuncusu, subayların istifasıyla eş zamanlı olarak 29/07/2011 tarihinde gerçekleşmiştir. İstanbul 13. Ağır Ceza Mahkemesi savcısı, mahkeme üyelerinin tam onayını alarak -açıklandığı üzere- aralarında 22 kişinin tutuklanmasına karar vermiştir. Bu kişiler arasında, Ege Ordusu Komutanı Hurşit Tolon (metinde Hüseyin Nusret Taşdeler olarak geçiyor) ve eski 1. Ordu Komutanı Hasan Iğsız başta olmak üzere 7 general bulunmaktadır. Bu karar, Türk Ceza Kanunu'nun 312. maddesine dayandırılmıştır: "Cebir ve şiddet kullanarak Türkiye Cumhuriyeti Hükümetini ortadan kaldırmaya veya görevlerini yapmasını kısmen veya tamamen engellemeye teşebbüs eden kimse ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası ile cezalandırılır." Savcı, tüm deliller toplanana kadar ve bu cezanın verilme ihtimali nedeniyle bu kişilerin tutuklanıp cezaevine gönderilmesi emrini verdiğini açıklamıştır. Bu generaller hala orduda görevli personellerdir. Şunu da belirtmek gerekir ki; Kemalist cepheye mensup siyasetçiler, gazeteciler ve yazarların yanı sıra emekli ordu mensupları arasındaki tutuklamalar, hükümeti güç kullanarak devirmeyi amaçlayan Ergenekon davası adı altında 2007 ortalarından itibaren başlamıştır. Bunu, 2010 başında 2003 yılında planlanan askeri darbe girişimi olan Balyoz planının deşifre edilmesi izlemiştir. Bu davanın yansımaları hala devam etmekte ve hem emekli subaylar hem de ordunun en üst kademelerinde aktif görevde olan subaylar arasındaki tutuklamalar sürmektedir.

2- Geçen yıl (Ağustos 2010) terfilerin ve emekliliklerin görüşüldüğü Yüksek Askeri Şura (YAŞ) toplantısından dokuz gün önce, İstanbul 10. Ağır Ceza Mahkemesi, aralarında terfi bekleyen 11 muvazzaf generalin de bulunduğu 102 subay hakkında tutuklama kararı vermişti. O tarihte bazı üst rütbeliler hakkında tutuklanmamaları ve emekli edilmemeleri için bir orta yol bulunmuş, terfileri dondurulmuştu. Bu isimlerden biri de davanın en önemli sanıklarından olan 1. Ordu Komutanı General Hasan Iğsız idi. Ordu komutanlığı bu generalin Kara Kuvvetleri Komutanı olması için terfisinde ısrar etmiş, ancak Cumhurbaşkanı Abdullah Gül ve Başbakan Erdoğan bu terfiyi kesin bir dille reddetmişti. Bugün (29/07/2011) ise savcı, bu general Hasan Iğsız ve diğer generaller hakkında tutuklama kararı çıkartmıştır. Bilinmelidir ki, geçen yıl emekli olan eski Genelkurmay Başkanı İlker Başbuğ, Hasan Iğsız’ın 1. Ordu Komutanlığına, ardından Kara Kuvvetleri Komutanlığına ve hiyerarşik silsileye göre nihayetinde Genelkurmay Başkanlığına yükselmesini tavsiye etmişti. Askeri meselelere hakim bazı kaynakların aktardığına göre bu tavsiyenin nedeni, İlker Başbuğ’un şu sözleridir: "Bizim de içinde olduğumuz ve Hasan Iğsız’ın da grubumuzun bir üyesi olduğu 'İrtica ile Mücadele Eylem Planı' doğrultusunda ilerlemeyi garanti altına almak istiyorum, bu yüzden bir sonraki Genelkurmay Başkanı olması için terfi ettirilmelidir." Ancak Başbuğ'un planı geçen yıl Erdoğan tarafından, savcının Hasan Iğsız ve diğerlerine yönelik suçlamalarıyla boşa çıkarıldı. Savcının bugün bu generalle birlikte diğerlerini tutuklama kararı vermesi, İngiliz yanlısı Kemalist akımın beline indirilen ağır bir darbedir. Bu generaller, İngilizlerin kendilerinin velinimeti olduğunu bilir ve böyle eğitilirler. Zira cumhuriyeti kuran, onu koruyan, Kemal Atatürk'ün iktidara gelmesine, Hilafeti yıkıp cumhuriyeti kurmasına yardım eden İngilizlerdir. Atatürk onlara, yani İngilizlere bağlıydı, hatta onlara hayrandı. Aynı şekilde, onların nezdinde ikinci büyük adam sayılan ve İngilizlerle bağlantılı olan İsmet İnönü de öyleydi. İngilizler, Atatürk'ün ölümünden sonra onu başa geçirmiş ve desteklemişlerdir. Tüm bunlar, bu iki "yüce" ve hatta "kutsal" kabul edilen adamın biyografilerinde onlara öğretilmektedir. Böylece bu generallerin sadakati otomatik olarak İngilizlere bağlanmıştır. Onlar, Erdoğan hükümetini ve onun Amerika'ya olan sadakatini kendilerine karşı amansız bir rakip olarak görmektedirler.

3- Ordudaki ve diğer sektörlerdeki İngiliz ajanları, hem Balyoz hem de Ergenekon süreçleri üzerinden Amerikan yanlısı Erdoğan hükümetini devirmeye, partisini vurmaya ve kapatmaya çalışmışlardır. Keza 2008 yılında Anayasa Mahkemesi aracılığıyla, Kemalist laik ilkelere bir kez daha aykırı hareket etmesi durumunda kapatılacağına dair bir ihtar verilmiştir. Bu ihtar, Erdoğan ve AK Parti'nin meclisten geçirdiği "üniversite ve yükseköğretim kurumlarında eğitim görenlerin kılık kıyafetleri nedeniyle eğitim haklarından mahrum bırakılamayacağına" dair yasadan sonra gelmiştir. Erdoğan’ın, hükümetinin ve partisinin Amerika ile olan bağlantısı herkesçe malumdur. O, dışarıda Amerikan politikalarını uygulamakta, içeride ise Amerikan nüfuzunu pekiştirmenin yanı sıra içeride ve dışarıda Amerikan çıkarlarını korumak için çalışmaktadır. Cumhurbaşkanına geniş yetkiler veren bir başkanlık sistemi getirmek için anayasal değişiklikler yapmaya, ordunun siyasi işlere müdahalesini sınırlamak için ordunun yetkileriyle ilgili düzenlemeler yapmaya ve bugün yürürlükte olanın aksine orduyu siyasi iradenin emrine vermeye çalışmaktadır. Ayrıca Kürt sorununu Amerikan vizyonu doğrultusunda çözmek için Türkiye'yi federal bir sisteme dönüştürmeyi hedeflemektedir. Böylece Kürtlerin çoğunlukta olduğu bölgelere, Amerika'nın sivil vali Bremer döneminde Irak için hazırladığı yeni anayasa ile Irak'ta kurduğu sisteme benzer şekilde özerklik veya federalizm vermeyi planlamaktadır. İngiltere ise Türkiye'deki nüfuzunu korumak için, ordu, yargı ve diğer sektörlerdeki Kemalist ajanları aracılığıyla Erdoğan hükümetini devirmeye veya düşürmeye çalışmaktadır.

4- Tüm bunların yanı sıra son günlerde Türk askerleri, PKK unsurlarının saldırılarına maruz kalmıştır. Bunlardan biri, 14/07/2011 tarihinde Diyarbakır’ın Silvan ilçesinde 13 askerin şehit olduğu ve 7 askerin yaralandığı olaydır. Hükümet yanlısı medya, bu olayda ordu komutanlığının hükümete karşı siyasi amaçlarla ihmali veya iş birliği olduğu şüphelerini dile getirerek kamuoyunu ordu yönetimine karşı kışkırtmıştır. Erdoğan, bu olayın ardından Cumhurbaşkanı'nın huzurunda Genelkurmay Başkanı ile görüşmüş ve toplantıdan öfkeli bir şekilde çıkarak; terörle mücadele için donatılmış polis gücü sayısını 15 bine çıkaracağını, etkinliğini ve kapasitesini artıracağını, jandarma ile koordineli çalışmasını sağlayacağını ve valilere Kara Kuvvetlerinden yardım isteme yetkisi vereceğini açıklamıştır. Tüm bunlar, PKK militanlarını takip edebilmek amacıyla İçişleri Bakanlığı şemsiyesi altında yapılacaktır. Böylece Erdoğan bu şüpheleri teyit etmiş, ordu komutanlığına güvenmediğini ima etmiş ve bu olayı, izinden gittiğini ilan ettiği Turgut Özal'ın yaptığı gibi, kendisine bağlı özel bir "ordu" niteliğinde terörle mücadele polis birimini güçlendirmek için kullanmıştır. Özal döneminde de hızlı müdahale polis güçleri oluşturulmuş ancak onun vefatından sonra ordu bunları zayıflatıp etkisiz hale getirmişti. Erdoğan bu girişimiyle aynı zamanda, her şeyi İçişleri Bakanlığına bağlayarak ve Kara Kuvvetlerini içeride valilerin emrine vererek orduyu hükümetin emri altına sokmayı hedeflemektedir. Böylece ordu ile Erdoğan hükümeti arasındaki çatışma ve gerginlik en üst noktaya ulaşmıştır.

5- Ordu komuta kademesinin en üstündeki isimlerin bu ani toplu istifaları, tüm bu gerginlik ve çatışmaların ardından gelmiştir. Görünüşe göre hükümeti zor durumda bırakmak, üzerinde baskı kurmak ve halkın sempatisini kazanmak için hükümetin politikalarına karşı bir muhalefet duruşu sergilemek istemişlerdir. Oysa Kara, Hava ve Deniz Kuvvetleri komutanları zaten emeklilik yaşına gelmişlerdi ve iki gün sonra, yani 01/08/2011 tarihinde başlayacak olan Yüksek Askeri Şura toplantılarında emekliye sevk edileceklerdi. Buna ek olarak, bazı kaynaklar Gül ve Erdoğan ile yapılan son toplantılarda ordu komutanlığının, 3. Ordu Komutanı Saldıray Berk’in Kara Kuvvetleri Komutanlığına, Genelkurmay 2. Başkanı Aslan Güner’in ise Jandarma Genel Komutanlığına terfi ettirilmesini talep ettiğini aktarmıştır. Abdullah Gül ve Erdoğan buna şiddetle karşı çıkmış ve terfilerini imzalamayacaklarını bildirmişlerdir. Hatta bu isimler hakkında hükümeti devirme komplosu iddiaları dolaşmaktadır ve emekliye sevk edilmeleri uzak bir ihtimal değildir. Öyle görünüyor ki bu komutanlar, gelecek YAŞ toplantılarında istediklerini elde edemeyeceklerini anlayınca, siyasi sisteme baskı yapmak ve ordudaki arkadaşlarını bu sisteme karşı kışkırtmak için son kozlarını oynamış ve istifalarını sunmuşlardır. Mevcut hükümete ve onun siyasi yönelimlerine yakın olduğu bilinen Jandarma Genel Komutanı Necdet Özel ise onlara katılmamıştır. Görünen o ki Necdet Özel onların grubundan değildir; geçen yıl onu Jandarma Genel Komutanı olarak istememişler ve bu yıl (iki gün sonra) onu tasfiye etmeye çalışıyorlardı ancak başarısız oldular. Abdullah Gül ve Erdoğan geçen yıl onu terfi ettirip diğerlerini saf dışı bırakarak onun önünü açmışlardı. Normal şartlarda önümüzdeki atamalarda Kara Kuvvetleri Komutanı olması, iki yıl sonra Genelkurmay Başkanı Koşaner emeklilik yaşına geldiğinde ise hiyerarşiye göre Genelkurmay Başkanı olması bekleniyordu. Ayrıca Koşaner, kendi grubundaki kişiler emekli olduğunda ve terfi ettirmek istediği diğer grup üyeleri terfi alamadığında yalnız kalacağını hissetmiştir. Bu durumda, özellikle mevcut siyasi sistemin akışına aykırı kararlar almak istediğinde iradesiz ve felç olmuş bir durumda kalacaktı. Çünkü etrafı hükümete yakın veya hükümetle anlaşmış başka bir gruptan generallerle, başta Necdet Özel ile çevrili olacaktı. Bu yüzden aciz bir şekilde kalmaktansa istifayı tercih etmiş ve yasal emekliliğine iki yıl kala emekliliğini istemiştir.

6- Bu istifaların sonucuna gelince; Necdet Özel'in vekaleten atanmasının ardından aslen Genelkurmay Başkanlığına getirileceği beklenmektedir. Cumhurbaşkanı, istifalardan birkaç saat sonra Gül, Erdoğan ve Necdet Özel arasında yapılan acil toplantının ardından onu Kara Kuvvetleri Komutanı ve Genelkurmay Başkan Vekili olarak duyurmuştur. Böylece Erdoğan hükümeti, hatta hükümet, cumhurbaşkanlığı ve AK Parti'nin kontrolündeki meclis ile temsil edilen Türkiye'deki siyasi sistem; siyasi sistemin yönelimlerine ve Amerikan yanlısı çizgisine yakın duran kişileri getirerek orduyu kontrol etme imkanına sahip olmuştur. Bu sistem, bu yönelime karşı çıkan herkesi uzaklaştırmak için çalışacaktır ve bu durum iki gün sonra subayların terfi ve emekliliklerinin görüşüleceği YAŞ toplantısında netleşecektir. Sonuç olarak, Amerika'nın ordu üzerindeki kontrolünü sıkılaştırmaya başladığını ve İngilizlerin Türkiye'deki en önemli kalelerini vurduğunu söyleyebiliriz.

7- İngiliz yayın kuruluşu BBC'nin ilk yorumu şöyle oldu: "Askeri komutanların toplu istifası, hükümet ile ordu arasında yıllardır süren gerginliğin bir sonucudur." İngiliz The Guardian gazetesi de internet sitesinde benzer ifadelere yer verdi. Böylece İngilizler ve ajanları, Türkiye'deki Amerikan yanlısı siyasi sistemle olan mücadelelerindeki bir savaşı kaybetmeleri sonucunda düştükleri durumdan duydukları rahatsızlığı dile getirmiş oldular. Amerikalıların tepkisi ise oldukça doğaldı ve bir rahatsızlık belirtisi taşımıyordu; aksine Türkiye'de olup bitenlerden duyulan memnuniyeti yansıtıyordu. ABD Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Mark Toner, bu istifaları "Türkiye'nin iç meselesi" olarak nitelendirdi ve ABD yönetiminin mevcut Türk siyasi sistemine olan güvenini şu sözlerle dile getirdi: "Türk kurumlarına olan güvenimiz tamdır." (Voice of America sitesi, 29/07/2011)

Böylece, yaşananların yerel araçlarla yürütülen uluslararası bir çatışmanın sonucu olduğunu söyleyebiliriz.


Soru 2:

22/07/2011 Cuma günü Oslo'da ve Ütoya Adası'nda meydana gelen patlamalarda yaklaşık doksan kişi hayatını kaybetmiş ve çok sayıda kişi yaralanmıştır... Aşırı sağcı olarak tanımlanan Hristiyan bir Norveç vatandaşı, saldırıları kendisinin gerçekleştirdiğini itiraf etmiştir... Norveç Başbakanı bu saldırıyı İkinci Dünya Savaşı'ndan bu yana yaşanan en büyük ulusal trajedi olarak nitelendirmiştir...

Bu olayın arkasındaki saikler nelerdir? Kişinin aşırı sağcı bir Hristiyan olduğu ortaya çıkmadan önce doğrudan Müslümanların suçlanmasının anlamı nedir? Patlamayı gerçekleştirenin Müslüman olmadığı gerçeği ortaya çıktıktan sonra Müslümanlara karşı duyulan kin azalmış mıdır, yoksa bu kin genel olarak Batı'da kökleri derinlerde olan gizli bir kin midir?

Cevap:

Yaşananlar, Batı'nın İslam'a ve Müslümanlara karşı beslediği kin ve nefretin büyük bir göstergesidir. Allah Subhânehu ve Teâlâ'nın buyurduğu gibi:

قَدْ بَدَتِ الْبَغْضَاءُ مِنْ أَفْوَاهِهِمْ وَمَا تُخْفِي صُدُورُهُمْ أَكْبَرُ

"Kinleri ağızlarından taşmıştır. Kalplerinde gizledikleri ise daha büyüktür." (Âl-i İmrân [3]: 118)

Şu hususları incelediğimizde bu durum açıkça görülmektedir:

1- Medya hemen Müslümanları suçlamaya başladı... Breivik'in cinayeti nedeniyle İslam'ın kınanması, Batı medyasının tasvir etmek istediği şeyden bağımsız bir olay değildir. Aksine Breivik'in demagojisi ve görüşleri İslam nefretinden kaynaklanmaktadır ve Batı'da pek çok kişide yankı bulan Batı medeniyetinin bir ürünüdür. Bu durum, Batı medyasının olayı haberleştirme biçiminde açıkça görülebilir; medya ve "uzmanları" saldırının sorumluluğuyla İslam ve Müslümanları suçlamakta acele etmişlerdir. Bu durum İslam ve Müslümanlara karşı bir infiale yol açmış, Norveç'teki Müslümanlara yönelik çeşitli fiziksel saldırılara neden olmuştur. BBC'nin Norveç İslam Konseyi Genel Sekreteri Mehtab Afsar'dan naklettiği üzere: "Bazı Müslümanların Oslo'da darp edildiğini duyduk, bazı kadınlar beni arayarak korktuklarını söyleyip yardım istediler." Müslümanlara yönelik saldırılar, Hristiyan köktendinci Anders Behring Breivik'in işlediği ve Müslümanların suçlandığı cinayet üzerinden nefretin yayılmasının hemen ardından ortaya çıkmıştır.

2- Eylemi yapanın kendi uluslarından biri olduğu anlaşıldıktan sonra bile Batılı siyasetçiler ve hatta düşünürler Breivik'in eylemlerini haklı çıkarmaya devam ettiler... Dahası, bazı Avrupalı siyasetçiler Breivik'in İslam karşıtı görüşlerine açıkça destek verdiler. Fransız aşırı sağcı Ulusal Cephe partisi üyesi Jacques Coutela şöyle dedi: "Norveç'teki terör saldırılarının nedeni Müslüman istilasına karşı mücadele etmektir ve insanların bilmesini istemedikleri şey budur." Coutela ayrıca Breivik'i "Batı'nın temel savunucusu" olarak nitelendirdi. İtalya'da, Kuzey Birliği partisinin önde gelen üyelerinden ve Berlusconi'nin muhafazakar koalisyon ortağı Francesco Speroni, "Breivik'in fikirleri Batı medeniyetini savunmaktır" dedi. Avrupa Parlamentosu Milletvekili Mario Borghezio da "Breivik'in ifade ettiği bazı fikirler iyidir, şiddet hariç bazıları harikadır" şeklinde konuştu. Bu, İtalyan politikacıların İslam'a yönelik eleştirileri ilk kez destekleyişi değildir; birkaç yıl önce İtalya Savunma Bakanı Antonio Martino, "Öfke ve Gurur" adlı bir kitap yazan ve Müslümanları "kilise çanağına işeyen aşağılık yaratıklar" ve "fareler gibi" diye tanımlayan Fallaci'yi övmüştü.

Kuşkusuz bu bakış açıları aşırılığı körüklemekte, bu da nihayetinde Batılı hükümetlerin iç politikalarını; başörtüsü yasağı, cami inşasına kısıtlamalar, Müslüman toplulukların açıkça dikizlenmesi ve Müslümanların yargılanmadan hapsedilmesi gibi Müslüman karşıtı ve sert önlemler şeklinde şekillendirmektedir.

3- Batı, bireylerin seçtikleri "ilah"a tapınmakta ve ibadetlerini istedikleri gibi yerine getirmekte özgür olduklarını iddia eder. Ancak gerçek şu ki, din özgürlüğünden asıl yararlananlar; inançları hükümetlerin çıkarlarıyla örtüşen veya hükümetler üzerinde nüfuz sahibi olan birey veya gruplardır. Bu durum, Batı'daki pek çok kurumun kışkırtıcı söylemleri ve ırkçı politikalarıyla İslam'a saldırmasına izin verilmesinin arkasındaki nedenlerden biridir; zira bu durum Batı'nın İslam'a karşı henüz sona ermemiş savaşıyla tam bir uyum içindedir. Oysa Batı medyası veya kurumları Yahudilere veya devletlerine saldıracak olsa, Batılı hükümetler hakareti durdurmak için derhal sert önlemler almaktadır.

Aynı şekilde Batılı hükümetler din özgürlüğünü, kapalı toplumları Batılı değerlere açmak için dış politika gündemlerinin bir parçası olarak kullanırlar; kendi çıkarlarıyla uyuşmadığında ise din özgürlüğünü görmezden gelirler. Arap ayaklanmaları ve Müslümanların Batı ajanları eliyle katledilmesi durumunda Batı, göstericiler demokrasi taraftarı değil de İslam taraftarı olduğu sürece tepkisini yumuşatmayı tercih etmiştir. Bu ikiyüzlülük, Müslümanlara Amerika ve Avrupa'nın tek amacının İslami değerleri ve şiarları yok etmek olduğunu teyit etmekten başka bir işe yaramaz.

4- İşte bu, Batı'nın kokuşmuş ve ifsat edici medeniyetidir. Peki, İslam medeniyeti ve hükümleri bunun neresindedir?

İslam; canın, namusun, kanın, malın, inancın ve ırkın İslam devleti tarafından korunduğunu hükme bağlar.

Hilafet devletindeki tüm tebaanın hakları, Müslüman olsun ya da olmasın, güvence altındadır. İslam, İslam devletinde yaşayan gayrimüslimlerin herhangi bir ceza veya taciz korkusu duymadan ibadet etme haklarını korur. Rasulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurmuştur:

مَنْ كَانَ عَلَى يَهُودِيَّتِهِ أَوْ نَصْرَانِيَّتِهِ فَإِنَّهُ لاَ يَفْتَنُ عَنْهَا...

"Kim Yahudiliği veya Hristiyanlığı üzere kalırsa, dininden döndürülmez..."

Bu nedenle herhangi bir Müslümanın gayrimüslimlere hakaret etmesi veya ibadethanelerine zarar vermesi yasaktır. İslam tarihi, İslam'ın Hilafet gölgesi altında gayrimüslimlerin dini haklarını güvence altına alma yeteneğinin şahididir. Yahudi ve Hristiyanların İslam yönetimi altında Müslümanlarla barış içinde yaşadığı İspanya ve Filistin örneklerini düşünmek yeterlidir.

Batı'da yaşayan veya İslam dünyasında ikamet eden Müslümanlara gelince; onlar, İslam devletini kurmak için İslam beldelerinde çalışan kardeşlerine yardım etmek için çabalarını iki katına çıkarmalıdırlar. Zira Müslümanların haklarını, ister devlet sınırları içinde ister dışında yaşamayı seçsinler, koruyabilecek tek güç İslam devletidir.

Makaleyi Paylaş

Bu makaleyi ağınızla paylaşın