Home About Articles Ask the Sheikh
Soru & Cevap

Soru Cevap: İsveç Anlaşması ve Yemen Trajedisi Üzerindeki Etkileri

December 21, 2018
4494

Soru: 18.12.2018 tarihinde France 24 sitesinde şu haber yer aldı: (BM himayesinde varılan ateşkes anlaşmasının yürürlüğe girmesinden sadece dakikalar sonra Yemen’in Hudeyde şehrinde hükümet yanlısı güçler ile Husiler arasında çatışmalar patlak verdi... France 24, 18.12.2018)... 17.12.2018 tarihinde ise Sputnik Arapça sitesinde şunlar yayınlandı: (Ensarullah heyeti üyelerinden biri İsveç Anlaşması hakkında yaptığı açıklamada, anlaşmanın Hudeyde limanının teslim edilmesini veya Husilerin şehirden çıkmasını içermediğini söyledi. Buna karşılık Yemen Enformasyon Bakanı Muammer el-Eryani, bu açıklamaların henüz mürekkebi kurumamış olan anlaşmaya karşı bir darbe niteliğinde olduğunu belirterek, anlaşmanın milislerin Hudeyde’den, Hudeyde limanından, Salif ve Ras İsa limanlarından çekilmesini öngördüğünü vurguladı)...

Soru şudur: Anlaşma metni üzerinde nasıl böyle bir ihtilaf olabilir, hem de henüz mürekkebi kurumamışken? Ateşkes yürürlüğe girdikten dakikalar sonra çatışmalar nasıl patlak verebilir? Öyleyse Amerika ve İngiltere’nin bu anlaşmayı memnuniyetle karşılamasının nedeni nedir? Bu anlaşma ile Yemen trajedisinin sona ermesi bekleniyor mu? Allah hayrınızı artırsın.

Cevap: Görüşmeleri 6 Aralık 2018 Perşembe günü başlayan ve 13 Aralık 2018’de görünürde bir el sıkışma ile sona eren İsveç Anlaşması konusuna girmeden önce, Yemen’deki durumun genel hatlarını şu şekilde özetlemek gerekir:

Birincisi: Husiler Sana’yı ele geçirip Hadi hükümetini fiilen başkentten kovduktan ve Yemen’in büyük bir kısmına hakim olduktan sonra, yönetimlerine bir tür "meşruiyet" kazandırmaya şiddetle ihtiyaç duydular. Amerika onlara bu "meşruiyeti" kazandırmaya çalışıyordu... Ancak bu kolay değildi; çünkü Yemen’deki siyasi çevre büyük ölçüde İngiliz yanlısıdır. Bu nedenle Amerika’nın en büyük hedefi, Husilerin Yemen’in siyasi haritasında etkin bir parça olarak kabul edilmesini sağlamaktı. Husiler Yemen’in kuzeyinde, özellikle de Saada’da küçük bir gruptur ve halk genelinde bir karşılıkları yoktur. Bu yüzden Amerika, Husilerin Yemen’de onlarsız hiçbir yönetimin devam edemeyeceği etkin bir unsur haline gelmeleri için şu adımlarla onlara destek verdi:

1- Suudi Arabistan’ın "Kararlılık Fırtınası" ile hava operasyonları düzenleyerek müdahale etmesini sağladı. Bu müdahale Husileri yok etmek için değil -aksi takdirde kara birlikleri sokulurdu- aksine Husilerin savaş uçaklarına karşı Yemen’i savunan taraf olarak görünmesini sağlamak içindi. Böylece mazlum ve aynı zamanda kahraman gibi görünerek halkın kabulünü ve kamuoyunun desteğini alacaklardı...

2- İngiliz yanlısı Yemen Cumhurbaşkanı Hadi’yi Suudi Arabistan’da bir esir gibi tuttu, böylece planları ne zaman gerektirirse ona baskı yapmayı kolaylaştırdı.

3- BM Güvenlik Konseyi’ni etkileyerek Yemen’e kendisine sadık temsilciler gönderilmesini sağladı ve bunda başarılı oldu; kendisine sadık olan Cemal bin Ömer ve Veled Şeyh bu görevi yürüttü...

On yıllardır Yemen’de nüfuz sahibi olan İngiltere ise, Güney’deki ayrılıkçı hareketin (Hiraak) ve Kuzey’deki Husilerin, Amerika’nın Yemen’deki mutlak nüfuzunu kırmak için kullandığı araçlar olduğunu biliyordu. Husilerin Sana’ya ve Yemen’in geri kalanına girmesi ve İran’dan büyük bir askeri destek almasıyla İngiltere, özellikle Suudi Arabistan’ın Yemen’deki rolünden sonra nüfuzunun sarsılmaya başladığını gördü. Bu yüzden İngiltere, Amerika’nın planlarına ve araçlarına yanıt vermekte gecikmedi:

a- Suudi Arabistan’ın rolüne paralel olarak BAE’nin rolünü ön plana çıkardı. Nitekim BAE, Aden şehrinin ve Güney’in diğer bölgelerinin Husilerin elinden geri alınmasında belirleyici bir rol oynadı. Bu rol vasıtasıyla Güney’de bir hareketlilik oluşturdu, Amerika’nın bu hareketlilik içindeki ajanlarını etkisiz hale getirerek rollerini ikincil kıldı ve böylece Güney’i güvence altına aldı.

b- Kuzey’de köklü ajanı Ali Salih’i Husilerin safına soktu. Böylece Husiler güçlenirse İngilizlerin onlar üzerinde bir söz hakkı olacaktı. Ali Salih, Husiler tarafından suikasta uğramadan önce bu görevinde neredeyse başarılı olacaktı...

c- Kendisine sadık bir BM temsilcisi göndermek için çok çalıştı ve bunu başardı; İngiliz Martin Griffiths yeni BM Yemen Özel Temsilcisi olarak atandı.

İkincisi: İngiltere, Husileri ayakta tutan şeyin İran desteği olduğunu biliyordu. Sana Havalimanı’nın kapatılması ve Güney limanlarının kontrol altına alınmasından sonra Hudeyde limanı, İran’ın Husilere destek ulaştırması için neredeyse tek can damarı haline geldi. Bu yüzden BAE, Hudeyde’yi ele geçirmeye yöneldi. Hudeyde çevresindeki bu yönelim ve çatışmalar, Amerika tarafından "insani nedenler" bahanesiyle ve Hudeyde limanının milyonlarca Yemenliye yardım ulaştırdığı iddiasıyla büyük bir tepkiyle karşılandı. Sanki Amerika, müttefikleri ve ajanlarıyla birlikte Suriye’de kentleri kuşatarak ve varil bombaları yağdırarak BM’nin gözü önünde ayaklar altına aldığı "insanlığa" çok değer veriyormuş gibi! Oysa asıl amacı, Hudeyde limanının İran’ın askeri desteğine açık kalması için bahaneler üretmekti. Bu destek, son bir yıldır Husilerin Suudi Arabistan’a fırlattığı balistik füzeleri ve BAE’deki hedeflere gönderdikleri insansız hava araçlarını da kapsar hale gelmişti... Buna karşılık Suudi Arabistan, uçaklarıyla Husilerin can damarlarını fiilen vurmadan manevralar yapıyordu. Örneğin, Husi güçleri Taiz’i kuşatmış durumda ve askeri mevzileri havadan gözetlemeye açık; bu üsleri vurup kuşatmayı kırmak zor değil, buna rağmen kuşatma hala devam ediyor! BAE ise Husilerle fiilen savaşıyordu, hatta Suudi Arabistan üzerinden gelen Amerikan baskısı olmasaydı Husileri Hudeyde’den neredeyse atmak üzereydi!

Böylece Amerika ve araçlarının planları, İngiltere ve araçlarının planlarıyla örtüşmüyordu. Amerika, Husilerin Yemen’in önemli bölgelerinde kontrol sağlamasını garantiledikten sonra siyasi bir çözüme yöneliyordu. İngiltere ise, fiili bir siyasi çözüme gitmeden önce Husilerin daha fazla yenilgi almasını ve Saada’daki eski konumlarına çekilmeyi kabul etmelerini bekliyordu. Bu nedenle önceki tüm müzakereler, zaman kazanmak için yapılan siyasi "oyunlardan" ibaretti. Dolayısıyla Kuveyt müzakereleri ve geçtiğimiz Eylül ayı başındaki Cenevre müzakereleri (Husi heyetinin gelmemesi gibi nedenlerle) başarısızlıkla sonuçlandı. Müzakereler başarısız olunca Husiler, BAE destekli güçlerin Hudeyde ve limanına dayanmasıyla büyük bir riskle karşı karşıya kaldılar. Bu süreçte en belirgin rol, Hudeyde savaşları için yerel milisleri toplayan ve organize eden BAE’ye aitti. Suudi Arabistan ise, Yemen savaşında Husilere karşı görünürde "müttefik" oldukları için BAE’nin bu yönelimini reddedemeyeceği zor bir durumdaydı. Amerika Hudeyde saldırısını yasakladığı için BAE ve arkasındaki İngiltere, Amerika’nın daha önemli işlerle meşgul olduğu bir zamanlamayı seçti. Nitekim Hudeyde çatışmaları 8-9 Haziran 2018’de (Alhurra, 10.06.2018), Amerika’nın 12 Haziran 2018’de Singapur’da gerçekleşen Trump-Kuzey Kore lideri zirvesine yoğunlaştığı bir sırada patlak verdi. Yani saldırıyı durdurma konusunda Amerika’nın neredeyse felç olduğu bir zamanı seçtiler... Nitekim BM Güvenlik Konseyi Hudeyde çatışmalarını durdurmakta başarısız oldu (Cezire Net, 15.06.2018). Sonuç olarak Hudeyde çatışmaları ve BAE destekli milislerin limanı ele geçirme ihtimali, Husilerin Yemen’deki yönetimi ve dolayısıyla Amerika’nın gelecekteki nüfuzu için en büyük tehdit haline geldi. Bu yüzden Husiler bunu engellemek için tüm güçlerini seferber etti; Amerika ise yetkilileri aracılığıyla Yemen’deki insani durum için "timsah gözyaşları" dökmeye ve Hudeyde limanının açlığı önlemek için bir can damarı olduğunu söylemeye başladı... BAE ve yerel müttefikleri ise, şehir ve liman üzerinde bir oldu bitti yaratmak için uluslararası fırsatları kollayarak daha fazla saldırı düzenlemeye çalıştı. Bu durum kısmen gerçekleşti ve tamamlanması Husiler, dolayısıyla Amerikan nüfuzu için büyük bir tehlike arz etmeye başladı. Geçtiğimiz aylar boyunca Hudeyde çevresindeki kesintili çatışmalar, özellikle Amerika’nın Yemen’deki Suudi-BAE ittifakını bozamadığı ve savaşı sadece Suudi tarafında durduramadığı için Yemen savaşının en kritik parçası haline geldi. Durum, 2018 Ekim ayı başlarında gazeteci Cemal Kaşıkçı’nın vahşice öldürülmesinin ardından Suudi Arabistan’ın içine düştüğü büyük zorluğa kadar böyle devam etti...

Üçüncüsü: Suudi gazeteci Kaşıkçı’nın İstanbul’da öldürülmesiyle Suudi Arabistan çevresinde Amerika’nın kendi çıkarları doğrultusunda kullanabileceği yeni şartlar oluştu:

1- Suudi güvenlik birimleri İstanbul’daki konsolosluklarında vahşi bir eylem gerçekleştirdi. Bu durum, Suudi Arabistan’a karşı uluslararası bir kampanyanın başlatılmasına ve Veliaht Prens Muhammed bin Selman’ın bu utanç verici eylemden sorumlu tutulması taleplerine yol açtı. Bölgedeki Suudi Arabistan ve diğer mücrim yöneticiler kendi vatandaşlarına karşı Kaşıkçı cinayetinden çok daha ağır suçlar işlemiş olsalar da, bu olayın bariz duygusal boyutu devletleri şiddetli kınamaya sevk etti. Avrupalı devletler bunu Amerikan ajanı Bin Selman’ı zayıflatmak veya iktidardan uzaklaştırmak için kullanmak istediler. Ancak Amerika, Başkan Trump’ın veliaht prense olan güvenini ifade eden tweetleri aracılığıyla Bin Selman’a uluslararası bir kalkan sağladı ve suçlamaları ondan uzaklaştırdı. Trump, Amerika’daki işsizliği azaltan Suudi Arabistan ile yapılan silah anlaşmalarından vazgeçmeyeceğini açıkça söylüyordu. Bu durum, Trump yönetimini Amerikan değerlerini Suudi parasına satmakla suçlayan Kongre üyelerinin baskısını artırdı... Sonuç olarak Kongre, Trump’ın Muhammed bin Selman’ı savunmasına karşı tarihi bir kınama yayınladı: (Başkan Donald Trump’a nadir görülen tarihi bir azar niteliğinde olan ABD Senatosu, Perşembe günü Yemen’deki savaşa yönelik ABD askeri desteğinin sona erdirilmesi yönünde oy kullandı ve Suudi Veliaht Prensi Muhammed bin Selman’ı gazeteci Cemal Kaşıkçı’nın öldürülmesinden sorumlu tuttu... Tarihi bir adımda senatörler, Suudi liderliğindeki Yemen harekatına verilen askeri desteğin kesilmesi için 41’e karşı 56 oyla karar aldı... Reuters, 14.12.2018).

2- Kongre üyelerinin, "sadık Amerikan ajanı" Suudi Veliaht Prensi ile ilişkilerin kesilmesi ve silah sevkiyatının durdurulması yönündeki açıklamaları artınca, Trump yönetimi dikkatleri Kaşıkçı davasından başka bir yöne çekmeye çalıştı. Suudi Arabistan’ı insan hakları ve barış yanlısı, BM ile işbirliği yapan bir devlet olarak gösterecek bir meseleye odaklandı... İsveç görüşmelerinde Bin Selman’ın işbirliği ön plana çıkarıldı: (BM Genel Sekreteri Antonio Guterres, özel temsilcisinin Yemen’de barış çabalarını ve dört yıldır süren savaşı bitirecek siyasi süreci başlatma girişimlerini desteklemek için İsveç’teki kapanış görüşmelerine katılacak. Suudi resmi haber ajansı, Guterres’in Veliaht Prens Muhammed bin Selman’ı arayarak Yemen’deki son gelişmeleri görüştüğünü bildirdi... Reuters, 12.12.2018). Antonio Guterres, Bin Selman’ın katkısını özellikle vurguladı: (BM Genel Sekreteri Antonio Guterres, Al Arabiya tarafından yayınlanan basın toplantısında, Suudi Veliaht Prensi Muhammed bin Selman’ın Ensarullah ve Yemen hükümeti arasındaki tarihi anlaşmada oynadığı rolü açıkladı... BM Sözcü Yardımcısı Farhan Haq, Guterres’in Veliaht Prens’in katkısının görüşmelerin sonucu için "çok önemli" olduğunu hissettiğini söyledi... Sputnik Arapça, 13.12.2018). Amerika onun rolünü o kadar ön plana çıkardı ki Griffiths bile bu rolü övmek zorunda kaldı: ("Griffiths, Ürdün’den video konferans yoluyla yaptığı açıklamada, Yemen müzakere taraflarının bir anlaşmaya varmayı başardığını söyledi..." ve ekledi: "Bu sürece verdiği hayati ve kişisel destek için Suudi Veliaht Prensi Muhammed bin Selman’a teşekkür ederim..." Watan News, 14.12.2018)... Tüm bunlardan, Amerika’nın bu anlaşmayı gerçekleştirmekte üç temel hedefi olduğu anlaşılmaktadır:

Birincisi: Suudi Arabistan’ın imajını düzeltmek, ikincisi: Suudi Arabistan üzerindeki uluslararası baskıyı kaldırmak ve Kaşıkçı meselesinin üzerini örtmek, üçüncüsü: Suudi Arabistan’ı mali olarak haraç almak! Trump için en önemli olan budur... Amerika kesinlikle Bin Selman ve babasının kara kaşı kara gözü için imaj düzeltmiyor; aksine bu hamlesiyle onları "zor bir durumdan" kurtardığını gösterip, bunun karşılığında uluslararası mahcubiyeti gidermenin bedeli olarak Suudi petrol paralarını daha fazla "hortumlayacaktır". Bu, Trump’ın "öde!" politikasına dayalı "haraççı" ticari zihniyetine tam olarak uymaktadır.

3- Amerikan yetkililerinin açıklamaları ve ifadelerin tonu, Amerika’nın bu anlaşmaya verdiği önemi göstermektedir:

  • (ABD, Yemen’de 30 gün içinde ateşkes çağrısında bulunarak, Suudi liderliğindeki koalisyonun sivil yerleşim alanlarını bombalamayı durdurması gerektiğini vurguladı. Savunma Bakanı James Mattis, Yemen’deki taraflardan 30 gün içinde ateşkese gitmelerini ve savaşı bitirmek için ciddi müzakerelere başlamalarını istedi. Mattis şunları söyledi: "Uzun vadeli bir çözüm için ateşkes, sınırlardan çekilme, hava saldırılarının durdurulması ve herkesin 30 gün içinde müzakere masasına oturmasını istiyoruz. Suudi Arabistan ve BAE’nin bu konuda ilerlemeye hazır olduğuna inanıyorum..." Khalij Online, 31.10.2018)

  • Amerika’nın BM Genel Sekreteri Guterres’i İsveç müzakerelerine göndermesi ve heyetlere baskı yaparak bir anlaşma çıkmasını sağlaması, işi sadece İngiliz temsilci Griffiths’e bırakmaması: (BM Genel Sekreteri Antonio Guterres, siyasi süreci başlatmak için İsveç’teki final görüşmelerine katılacak... Reuters, 12.12.2018).

  • Suudi Arabistan’ın Yemen Cumhurbaşkanı Hadi’ye anlaşmayı kabul etmesi için baskı yapması: (Kaynaklar Al Jazeera’ya, Suudi Arabistan’ın Yemen Cumhurbaşkanı Abdurabbu Mansur Hadi’ye, hükümet heyetinin Hudeyde’de ateşkes anlaşmasını onaylaması için baskı yaptığını söyledi. Kaynaklara göre hükümet heyeti, Husilerin Hudeyde’den çıkmasını açıkça belirtmediği için anlaşmanın imzalanmaması yönünde Hadi’ye tavsiyede bulunmuştu ancak Hadi, son saatlerde Suudi Arabistan’dan gelen yoğun baskılar üzerine imzalanması talimatını verdi... Cezire Net, 13.12.2018).

  • Hudeyde’de ateşkesi gözlemlemek için bir BM generalinin atanmasındaki acele: (BM, Yemenli taraflar arasındaki ateşkesi gözlemleyecek heyetin başına Hollandalı bir generali seçti. Griffiths, emekli Hollandalı General Patrick Cammaert’in görevi kabul ettiğini ve birkaç gün içinde bölgeye ulaşabileceğini söyledi. Yemen News, 14.12.2018...)

  • Amerika’nın anlaşmayı alenen memnuniyetle karşılaması: ABD Dışişleri Bakanı Pompeo, "Yemen’de barış artık mümkün" diyerek anlaşmayı selamladı (BBC, 14.12.2018). Yaptığı açıklamada, "Bu görüşmeler kritik bir ilk adımdır. Barış mümkündür. Tüm taraflar bu ivmeyi değerlendirmeli ve Yemenlilerin hayatını iyileştirmelidir" dedi (Al-Mashhad Al-Yemeni, 14.12.2018).

  • Amerikan Büyükelçisi’nin Husilerle dikkat çekici teması: (ABD’nin Yemen Büyükelçisi Matthew Tueller, Stokholm’deki görüşmeler sırasında şunları söyledi: "Büyükelçiler ile aralarında bir Husi delegesinin de bulunduğu bir grup arasında resmi bir toplantı yaptık... Kendi yöntemimle bazı Husi ekip üyeleriyle güzel bir ortamda temas kurdum, gerçekten güzel bir görüşmeydi." Görüşmenin resmi ve doğrudan olduğunu teyit ederek, "Yaptığım her görüşme resmidir, çünkü ben günün 24 saati Amerika’nın Yemen büyükelçisiyim" dedi. Asharq Al-Awsat, 13.12.2018).

Dördüncüsü: İsveç Anlaşması her ne kadar Amerikan baskısıyla gerçekleşmiş ve Amerika tarafından memnuniyetle karşılanmış olsa da, İngiltere de onu memnuniyetle karşılamıştır. Çünkü Amerika, insani gerekçeler, açlık trajedileri ve çocuk ölümleri üzerinden güçlü bir kamuoyu baskısı oluşturmuştur; sanki bu acılar bugün başlamış gibi! Amerika’nın bu atmosferi, İngiltere’ye anlaşmayı memnuniyetle karşılamaktan başka seçenek bırakmamıştır. Ancak İngiltere bunu kendi yöntemiyle; dalgaya kapılıp yönünü değiştirmek veya en azından hızını yavaşlatmak için yapmıştır: (İngiltere Dışişleri Bakanlığı, Yemen’deki ateşkesi memnuniyetle karşıladığını duyurdu... Dışişleri Bakanı Jeremy Hunt, Griffiths’in çabalarını övdü... Yemen Net, 18.12.2018).

Aynı zamanda, uygulamanın nasıl olacağı bahanesiyle BM Güvenlik Konseyi’ne bir taslak sundu:

  • (İngiltere, Güvenlik Konseyi’nden yeni bir karar çıkartmaya çalışıyor. İngiltere’nin BM Temsilcisi Karen Pierce: "İngiltere, Yemen dosyasının hamisi olarak, varılan anlaşmaların onaylanması, uygulanmasının desteklenmesi ve BM’nin tarafların uyumunu gözlemlemesini sağlamak için Konsey’deki tüm meslektaşlarıyla çalışmaya devam edecektir" dedi. İngiltere Hükümeti Sayfası, 14.12.2018).

  • Diplomatlar Salı günü şunu söyledi: (Güvenlik Konseyi, İngiltere’nin sunduğu bir karar tasarısını inceliyor. Tasarı, Guterres’ten bu ay sonuna kadar Hudeyde ateşkesinin nasıl gözlemleneceğine dair öneriler sunmasını istiyor... Al Ain News, 18.12.2018).

İngiltere bu tasarıyı sunarak, gözlemleme, uygulama ve çekilme yöntemleri bahanesiyle anlaşmayı tartışmaya açıp süreci uzatmak istemektedir. Yemen topraklarında birbiriyle savaşanlar için ölenlerin sayısı veya yıkımın boyutu önemli değildir; önemli olan kendi çıkarlarını gerçekleştirmektir. Buna dayanarak şunları söyleyebiliriz:

Amerika ve bölgedeki yardımcıları, özellikle de Suudi Arabistan, bugün Yemen savaşını bitirme ve Husilerin (İran’ın dolayısıyla Amerika’nın takipçileri) yönetimde ciddi bir pay alacağı müzakerelere yönelme konusunda ciddidirler. İsveç müzakereleri bu ciddiyeti ortaya koymuştur. Ancak Amerika’nın bu yönelimi, Yemen’deki büyük İngiliz nüfuzu karşısında bunu kesin olarak başarabileceği anlamına gelmez... İngiltere, BM Genel Sekreteri Guterres karşısında kendi temsilcisi Griffiths’i desteklemek için Dışişleri Bakanı’nı 13.12.2018’de İsveç’teki görüşmelere göndermiştir. Bu yüzden anlaşma sadece Hudeyde ile sınırlı kalmış, Sana Havalimanı gibi diğer dosyalar sonraki turlara ertelenmiştir... Ayrıca hükümet heyetinin tutumu, varılan sonuçların uygulanabilirliği konusunda şüpheliydi; bu da anlaşmanın Suudi Arabistan, BM Genel Sekreteri ve arkalarındaki Amerika’nın baskısıyla yapıldığını göstermektedir:

(Yemen Dışişleri Bakanı Yemani, görüşmelerin sonunda yaptığı basın toplantısında, Yemen hükümetinin Husilerle daha önce 75 anlaşma yaptığını ancak Husilerin bunlara uymadığını söyledi. Yemani, Husileri Taiz kuşatmasını kaldırmayı reddetmekle suçladı... Sana Havalimanı konusunda hükümetin uluslararası uçuşlara açmaya hazır olduğunu ancak Husilerin bunu reddettiğini belirtti... Genel Sekreter Guterres’in yeni tur planlarına ilişkin olarak ise, "Şu an varılanlar uygulanmadan yeni bir müzakere turu düşünülmemelidir" dedi. Russia Today, 13.12.2018)... Tüm bunlar, uygulama aşamasında anlaşmadan sıyrılmak ve yeni turları geciktirmek için geniş bir kapı açmaktadır.

Dolayısıyla Hudeyde Anlaşması’nın uygulanmasının zor olacağı muhtemeldir. Nitekim 14, 15 ve 16 Aralık 2018 tarihlerinde Hudeyde girişlerinde, yani İsveç Anlaşması’nın ilanından hemen sonra çatışmaların yaşanması buna işaret etmektedir. BM bu durumu gerekçelendirmek zorunda kalmıştır: (Bir BM kaynağı, "Hudeyde anlaşması derhal ateşkes öngörse de, emirlerin operasyon sahasına ulaşması için 48 ila 72 saat geçmesi normaldir... Ateşkesin Salı gününden itibaren uygulanmasını bekliyoruz" dedi. Reuters, 16.12.2018).

Sonuç olarak beklenti, durumun bir çekişme halinde devam etmesidir. Amerika tarafı askeri sahneyi, özellikle Hudeyde ve limanlarını kapatıp siyasi çözüme geçmek ve Husilerin sesinin Hudeyde’de duyulur kalmasını sağlamak istiyor... İngiltere tarafı ise, çatışmanın devam etmesi için bahaneler üreterek Husileri mümkün olduğunca zayıflatmak ve siyasi çözüme gitmeden önce Hudeyde’de seslerinin kesilmesini hedefliyor...

Beşincisi: Sorunun son kısmına ("Yemen krizinin bu anlaşmayla sona ermesi bekleniyor mu?") gelince:

Bu anlaşma, Amerika ve İngiltere’nin çıkarlarının çatışması ve buna bağlı olarak anlaşmayı imzalayan yerel araçların ihtilafları nedeniyle Yemen krizini çözmez. Bu anlaşmadan çıkabilecek en ileri sonuç, bir savaşçı dinlenmesi gibi kısa bir sükunet, ardından durumun yeniden ısınmasıdır. Kapitalistlerin yöntemiyle, her iki tarafın güç dengesine göre ortak bir yönetim şeklinde "orta yol" bir çözüm de araya girebilir... Doğal olarak bu krizi bitirmez. Yani Yemen’deki olaylar, çatışan tarafların siyasi ve askeri güç dengesine göre bazen sakinleşerek bazen de şiddetlenerek dalgalı bir şekilde devam edecektir. Krizi sona erdirecek olan ise daha önceki yayınlarımızda belirttiğimiz gibi iki şeyden biridir:

Birincisi: Amerika veya İngiltere’nin meseleyi kendi lehine sonuçlandırması ve Yemen’deki nüfuzun tek hakimi olmasıdır... Yukarıda açıkladığımız gibi bu, uzak bir ihtimaldir.

İkincisi: Ve Allah’ın izniyle en yakın olanı; Allah’ın bu ümmeti Hilafet ile şereflendirmesidir. O Hilafet ki sömürgeci kâfirlerin nüfuzunu ezip geçer, köklerini ülkelerden söker atar ve insanlar arasındaki şerlerini yok eder. Böylece küfür ve ehli zillete mahkûm olur, İslam ve ehli aziz olur. Müminler de Allah’ın yardımıyla sevinirler:

وَيَوْمَئِذٍ يَفْرَحُ الْمُؤْمِنُونَ بِنَصْرِ اللَّهِ يَنْصُرُ مَنْ يَشَاءُ وَهُوَ الْعَزِيزُ الرَّحِيمُ

"O gün müminler Allah'ın yardımıyla sevineceklerdir. O, dilediğine yardım eder. O, Aziz'dir, Rahim'dir." (Rûm 4-5)

İman ve hikmet ehli olan Yemen halkına yakışan, bu işi (Hilafeti) ikame etmek ve her iki dünyada da kurtuluşa ermektir. Allah salihlerin velisidir.

13 Rebiüs-Sani 1440 H. 20.12.2018 M.

Makaleyi Paylaş

Bu makaleyi ağınızla paylaşın