Soru:
Erdoğan, 25 Aralık 2013 tarihinde üç bakanın istifasının ardından on bakanın değiştiği yeni bir kabine oluşturduğunu açıkladı. İstifa edenler arasında, Erdoğan'ı da istifaya çağıran Çevre Bakanı da bulunuyordu. Bu durum, yaklaşık on gündür Türk hükümetini sarsan siyasi ve mali bir yolsuzluk skandalının ardından yaşandı. Bundan önce, 17 Aralık 2013 tarihinde yolsuzluk suçlamasıyla soruşturmaya sevk edilen hükümete ve partisine yakın 49 kişiden 24'ü, 20 Aralık 2013'te tutuklanmıştı. Bunun üzerine Başbakan, bu kişilerin açığa çıkmasına ve tutuklanmasına neden olanlara karşı sert bir saldırı başlattı. Fethullah Gülen cemaatine mensup olduğu düşünülen onlarca emniyet müdürünü görevden aldı ve tüm öfkesini bu cemaate yöneltti. Aynı zamanda ABD'nin Türkiye Büyükelçisi'ne yönelik eleştirilerde bulundu. Soru şudur: Erdoğan ile Fethullah Gülen cemaati arasındaki iş birliği ve destek ilişkisini bir düşmanlık ilişkisine dönüştüren ne oldu? Erdoğan'ın bu cemaate yönelik tavırlarından sonra kafamızın karıştığı bu konuyu mümkün olduğunca detaylandırmanızı rica ediyorum. Ayrıca, Erdoğan'ın Amerika ile olan ilişkisi "Amerika'nın Türkiye'deki adamı" olarak tanımlanacak kadar yakınken, ABD Büyükelçisi'ne yönelik açıklamalarının anlamı nedir?
Cevap:
Yaşanan olayların başlangıcı ve sonuçları incelendiğinde yukarıdaki sorunun cevabı netleşmektedir:
1- Bu soruşturma ve tutuklamaların duyurulması, hükümeti, partisini ve Başbakan Erdoğan'ı oldukça öfkelendirdi. Çünkü bu operasyon; aralarında hükümetten dört bakanın oğlu, İstanbul Fatih Belediye Başkanı, Halkbank Genel Müdürü ve iktidar partisine yakın iş adamlarının da bulunduğu kişilere yönelikti. Bu operasyon, Türkiye'nin üç ay sonra, 30 Mart 2014'te yapılacak olan yerel seçimlere hazırlandığı bir dönemde geldi. Erdoğan, bu seçimlerden alacağı güçle, birkaç ay sonra 26 Ağustos 2014'te ilk kez halk tarafından doğrudan seçilecek olan Cumhurbaşkanlığına adaylığını güçlendirmeyi umuyordu. Bu nedenle Erdoğan'ın tepkisi çok sert oldu; Fethullah Gülen cemaatine bağlı emniyet müdürlerini değiştirdi ve yargı mensuplarını tehdit etti. Milliyet gazetesinin 18 Aralık 2013 tarihli haberine göre şöyle dedi: "Ama yargı içinde olanlar hakka, hukuka saygı duymalı, belli bir yerin yönlendirmesiyle hareket etmemeli... Hiçbir yargı mensubu, alışık olunmadık bir şekilde yürütme üzerinde baskı kurma, emir verme, talimat verme hakkına sahip değildir. Eğer siz yargıyı insanları baskı altına almak için yönlendirirseniz, biz de üzerimize düşeni yaparız ve yaptık." "Yaptık" ifadesiyle çok sayıda emniyet müdürünün görevden alınmasına atıfta bulunuyordu. Erdoğan, cemaate karşı tutumuna destek toplamak için dış bir komplo imasında bulunarak şöyle dedi: "Son günlerde yaşanan olayların uluslararası bir boyutu vardır, içerideki taşeronlar vasıtasıyla dışarıdan yürütülen bir operasyondur." Daha sonra kamuoyu desteği toplamak amacıyla çıktığı gezi kapsamında 20 Aralık 2013'te Samsun'da şunları söyledi: "Büyükelçi bazı provokatif eylemlerin içine giriyor. Ona sesleniyorum: Görevini yap, eğer görevinin dışına çıkarsan hükümetimiz yetkileri dahilinde gideceği yere kadar gider..." (Milliyet, 21 Aralık 2013). Burada ABD Büyükelçisi'ni kastediyordu. Bu açıklamayı, bazı Türk gazetelerinde (Star, Yeni Şafak, Akşam) yer alan, ABD'nin Ankara Büyükelçisi Ricciardone'nin 17 Aralık 2013'te AB temsilcileriyle yaptığı görüşmeye dair haberler üzerine yapmıştı. Haber, Büyükelçinin olaylara müdahale ettiğine dair işaretler taşıyordu. Böylece Erdoğan, açıklamalarında Gülen cemaatine karşı son derece öfkeli, ABD Büyükelçisine karşı ise son derece temkinliydi.
2- Gülen cemaatine gelince; bu grubun Erdoğan'ı ve partisini 2002'de iktidara gelişinden itibaren desteklediği bilinmektedir. Hükümet, cemaatin birçok kuruma sızmasına izin verdiği gibi, cemaate öğrenci aidatlarından büyük paralar kazandıran ve aynı zamanda bu öğrencileri cemaatle çalışmaya hazırlayan çok sayıda dershane açmasına da imkan tanıdı. Tüm bunlar gizli değil, aleniydi ve Erdoğan bunlardan bir tehlike görmüyordu. Özellikle cemaatin yapısı bir "şeyh ve müritleri" şeklinde olup, programı olan ve iktidar için rekabet eden siyasi bir örgüt niteliğinde değildi. Bu nedenle Erdoğan onlara büyük bir önem vermiyordu; zira yöntem ve roller farklı olsa da cemaat de tıpkı Erdoğan gibi Amerika'nın bir koluydu. Her ikisi de kurumlara hakim olunmasında ve İngiliz yanlısı milliyetçi yapının tasfiye edilmesinde rol oynadı. Amerika, cemaat aracılığıyla kurumlara sızmayı başarırken, Erdoğan ve partisi aracılığıyla da orduya ve siyasi çevreye nüfuz etti. Dolayısıyla, parti de cemaat de Amerika'nın Türkiye'deki kollarıydı ve aralarındaki ilişki tek bir merkeze bağlı bir iş birliği, dostluk ve sadakat ilişkisiydi. Ayrıca, Erdoğan iktidarının başında Amerika, Türkiye'deki adamlarından oluşan güçlü ve birleşik bir blok istiyordu; çünkü o dönemde İngiliz yanlısı güçlerin yargı ve orduda Amerika'nın hesaba kattığı etkili bir gücü hala mevcuttu. Tüm bunlar Amerika'nın, Erdoğan ve partisi ile Fethullah Gülen cemaati arasındaki ilişkilerin gerginlikten uzak ve saf kalmasına özen göstermesine neden oldu. Bu durum 2010 başına kadar devam etti. O yıl yaşanan olaylar, Erdoğan ile Fethullah Gülen arasına nifak tohumları ekti. Bunların ilki, 31 Mayıs 2010 sabahı Yahudi varlığının saldırdığı Mavi Marmara gemisi hadisesine ilişkin Fethullah Gülen'in mesajıydı. Gülen mesajında: "Geminin yelken açıp İsrail kara sularına girmesi büyük bir hatadır, Tel Aviv'den izin alınması gerekirdi" dedi. Yani geminin tavrını yanlış bulup, Yahudi varlığının bazı yolcuları öldürme hakkının yanında yer aldı. Oysa Erdoğan o sırada gemi ve yolcuların yanındaydı; dolayısıyla Erdoğan, Gülen'in mesajını şahsına yönelik bir saldırı olarak gördü. Buna rağmen ikisi bu olayı aştı ve ilişkiler yeniden düzeldi. Fethullah Gülen, Erdoğan'ın 12 Eylül 2010'da anayasa değişiklikleri için çağırdığı referanduma destek verdi. Bu referandumda "Evet" oylarının ağır basmasında Gülen'in etkisi büyüktü. Gülen, referandumdan birkaç hafta önce Amerika'daki ikametgahından Türk halkına seslenerek anayasa değişikliklerini onaylamaya çağırdı ve "Bu değişiklikler sınırlı olsa da arkası gelecektir, daha fazla özgürlük ve demokratik uygulama için bir hareket noktasıdır" dedi. Erdoğan bu referandumu %58 ile kazandı ve iktidar partisi genel merkezi önünde büyük bir kutlama yapıldı.
Bu onayın ardından kurumlarda büyük değişiklikler oldu ve milliyetçilerden boşalan kadrolar cemaat mensuplarıyla dolduruldu. Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu'nun (HSYK) yapısı ve yeni oluşturulan kadrolar cemaatin lehine oldu. Bu durum cemaati bu etkili kurumlarda güçlü bir nüfuz sahibi yaptı ve cemaat, HSYK'ya bağlı bazı önemli mahkemeleri ve özel mahkemeleri kontrol eder hale geldi.
3- Daha sonra 2011'in başından itibaren aralarındaki işler gerildi. Erdoğan, cemaatin emniyet ve yargıdaki yayılmasının kendisine yönelik bir baskı ve hakimiyet kurma çabasına dönüştüğünü fark etti. Eskisi gibi bir destek olmaktan çıkmıştı. O zamandan beri Erdoğan ve Gülen cemaati arasında karşılıklı hamleler başladı:
a- Erdoğan, 2011 yılının başından itibaren bu cemaatin etkisini kırmaya yönelik çalışmalara başladı. 2011 seçimlerinde bu cemaat mensuplarını milletvekili aday listelerinden çıkardı, ardından emniyet teşkilatından ve bazı mahkemelerden bu cemaate mensup kişileri görevden almaya başladı.
b- Bunun üzerine cemaat medyası Erdoğan'a saldırı başlattı. Bununla da yetinmeyip, Eylül 2011'de sızdırılan ve MİT Müsteşarı Hakan Fidan'ın 2009-2010 yıllarında Oslo'da Kürt meselesinin çözümü için PKK liderleriyle yaptığı gizli görüşmelere ait ses kaydını yaydılar. Bu kayıtlar, o dönemde açıklama yapılmadan önce ortamı hazırlamak için gizlice yapılıyordu. Bu kaydın yayınlanmasında cemaatin parmağı olduğu iddia edildi. Cemaat yanlısı savcılık, 7 Şubat 2012'de MİT Müsteşarı Fidan'ı ifadeye çağırdı.
c- Erdoğan bu konuyu kendisi için hayati bir mesele olarak gördü; zira bu durum Başbakan'a dokunacak ve devletin istihbarat aracılığıyla PKK ile yaptığı temaslara dair sırları ifşa edecekti. Bunun üzerine Erdoğan, Meclis'ten bir kanun çıkararak MİT Müsteşarı'nı her türlü yasal takibattan koruma altına aldı: "MİT mensuplarının ve Başbakan tarafından özel bir görevi yerine getirmek üzere görevlendirilen kişilerin soruşturulması Başbakan'ın iznine bağlıdır." Bunun ardından Erdoğan; Ankara, İstanbul ve İzmir'deki istihbarat birimlerinde, ayrıca eğitim ve yargı camiasında Gülen cemaatine mensup kişilere yönelik bir tasfiye operasyonu gerçekleştirdi.
d- Ardından cemaati derinden sarsan asıl adım geldi: Erdoğan'ın dershaneleri kapatma ve bunları devlet müfredatına göre eğitim veren özel okullara veya liselere dönüştürme planı. Cemaatin bu şekilde yaklaşık bin dershanesi vardı ve devlet okullarındaki düşük eğitim kalitesi nedeniyle üniversiteye girmek isteyen öğrencilerin ailelerinden yüksek ücretler alıyorlardı. Cemaat bununla iki temel hedef güdüyordu: Para kazanmak ve bu öğrencileri cemaate kazandırmak. Erdoğan hükümeti ise eğitim sisteminde değişiklik yaparak bu merkezleri devlet programına bağlı ve denetiminde olan özel okullara dönüştürmek, üniversiteye giriş sistemini değiştirerek lise sonrası hazırlık yılını kaldırmak istedi. Böylece aileler çocuklarını bu merkezlere göndermek zorunda kalmayacaktı. Bu merkezlerin iptal edilmesi veya kapatılması durumunda cemaat hem finansal hem de insan kaynağı açısından büyük kayıp yaşayacaktı. Bu yüzden Erdoğan bu planı açıkladığında cemaat adeta çılgına döndü. Sanki cemaat, 30 Mart 2014'te yapılacak yerel seçimlerde Erdoğan ve partisinin zaferini etkilemek için bir misilleme düşünmeye başladı.
e- Bundan sonra Erdoğan hükümetini, partisini ve yakın çevresini kapsayan yolsuzluk skandalı ve tutuklamalar geldi. Oklar Fethullah Gülen cemaatini gösteriyordu. Zira cemaatin tepkisi de onları işaret ediyordu; tutuklamalardan ve soruşturmalardan büyük bir sevinç duydular, medyalarında bunu yaydılar ve Erdoğan'la alay ettiler. Ancak Erdoğan'ın emniyet müdürlerini görevden alma ve yerlerini değiştirme hızı, cemaatin sevincini hüzne ve kedere dönüştürdü. Cemaat bu değişiklikleri engellemeye veya hukuka aykırı olduğu imajını vermeye çalıştı. Cemaat yanlısı medya, hükümetin Temmuz 2013'ten beri yaptığı emniyet müdürü değişikliklerinin Cumhurbaşkanı tarafından reddedildiği haberini yaydı. Ancak Cumhurbaşkanlığı ofisi 20 Aralık 2013'te derhal Abdullah Gül imzalı bir açıklama yayınlayarak cemaatin bu haberini yalanladı. Böylece cemaatin, Abdullah Gül ile Erdoğan arasında bir ihtilaf olduğu imajını yaratma girişimi başarısız oldu! Bunun üzerine cemaat, bu değişikliklerin kendisini derinden sarstığını hissederek Erdoğan'a karşı öfke patlaması yaşadı. Cemaat lideri Fethullah Gülen, 21 Aralık 2013'te Amerika Pensilvanya'dan medyada yer alan öfkeli bir ses kaydı yayınladı. Bu kayıtta şu bedduayı ediyordu: "...Allah'ım hırsızı serbest bırakıp hırsızın peşinden gidenleri yakalayanların, suçluyu görmezden gelip suçlunun peşine düşenleri karalayanların evlerine ateşler salsın, yuvalarını yıksın, birliklerini bozsun, köklerini kessin, birbirlerine düşürsün ve bizi onlara karşı muzaffer kılsın..." Görünen o ki, cemaatine vurulan darbe çok acı verici, hatta yıkıcıydı.
4- Böylece 2010'dan itibaren Erdoğan ile Fethullah Gülen arasındaki işler tersine döndü ve son üç yılda bugüne kadar şiddeti arttı. Öyle görünüyor ki, Pensilvanya'da yaşayan cemaat liderinin Amerika'ya verdiği hizmetler; Allah'ın dinine karşı cüretkar tutumlar, Hilafet sistemine düşmanlık ve son nefesine kadar Amerikan çıkarlarını desteklemek gibi eylemler, Gülen'in Erdoğan ile bu konuda rekabet edebileceğini ve hatta onu geçebileceğini düşünmesine neden oldu. Gülen, bu hizmetleriyle Amerika'nın rızasını kazanacağını, Amerika'nın kendisini Erdoğan'a alternatif olarak göreceğini ve bu çatışmada kendisini destekleyeceğini sandı. Bu yüzden yukarıda bahsettiğimiz gibi Erdoğan'ı sıkıştırmaya başladı. Cemaatin, Amerika'nın kendisini Erdoğan'ın yerine seçeceği ve Erdoğan'dan vazgeçeceği yanılgısına düşmesine neden olan hizmetlerinden bazıları şunlardır:
a- "Ilımlı İslam" olarak adlandırılan, daha doğrusu laik ve demokratik fikirlerle karıştırılmış "modifiye edilmiş" İslam'a yönelik hızlı daveti. Bu fikirleri şiddetle savunmakta, insanları bu yöne sevk etmekte ve cemaatin medya organlarını bu amaçla kullanmaktadır.
b- Dinler arası diyalog konusundaki aktif faaliyetleri, özellikle Yahudi ve Hristiyanlarla Müslümanları "herkes mümin" diyerek eşitlemesi, camilerin yanında onlar ve Nusayriler için mabedler inşa edilmesi çağrısı yapması.
c- Hilafet ve İslami devlet kurma çağrısı yapan tüm gruplara saldırması, onları radikal ve terörist olarak yaftalaması, sahibi olduğu medya organları vasıtasıyla onlar hakkında asılsız propagandalar yapması ve onları emniyet ve yargı birimlerine ihbar etmesi.
d- Liderinin 1999'dan beri Amerika Birleşik Devletleri'ni merkez edinmesi, Amerikalı yetkililerle ve CIA ile görüşmelerini genişletmesi, Amerika'da Amerikalıların çıkarına hizmet eden görüş ve fikirler içeren konferanslar vermesi. Örneğin, Amerika'nın Irak ve Afganistan işgalini daha önce kınamamıştı. Şu anda da çeşitli medya organları Suriye'deki devrimci İslami hareketlere saldırmakta, onları terörist olarak nitelendirip imajlarını bozmaya çalışmakta ve onlara karşı Amerikan pozisyonlarını desteklemektedir.
e- Yahudi varlığını destekleyen tutumları: 2010 Mayıs ayı sonunda Gazze halkına yardım için giden Mavi Marmara gemisini kınamış ve Yahudilere gemiyi vurma hakkı tanımıştır. Türk kurbanlar için taziyede bulunmamış ve onları şehit saymamıştır. Daha önce 1991'de Saddam'ın Yahudi varlığını vurmasını kınamış ve bu saldırı sonucu ölen Yahudiler için üzüntüsünü dile getirmiştir. İnternet sitesinde 1998 yılında Yahudi varlığının Doğu Yahudileri Başhahamı Eliyahu Bakshi-Doron ile görüştüğü bir fotoğraf yayınlanmıştır.
Yukarıdaki hizmetler devede kulaktır... Cemaat, bu hizmetlerle Amerika nezdinde Erdoğan'ın önüne geçecek bir itibar kazanacağını sandı. Ancak muhtemelen bu sanısı onu felakete sürükleyecektir; zira Amerika, Erdoğan'ı çıkarlarını gerçekleştirmede Gülen cemaatinden daha muktedir siyasi bir lider olarak görmektedir! Ayrıca Amerika, Türkiye içinde elde ettiği başarıları ve nüfuzunu ancak Erdoğan liderliğindeki siyasi bir parti aracılığıyla pekiştirebilmiştir. Bu nedenle projelerini onun üzerinden gerçekleştirmek için onu desteklemektedir; özellikle de Kürt meselesiyle ilgili Amerikan planı ve Suriye meselesi dahil içerideki ve dışarıdaki diğer Amerikan planları için. Erdoğan üzerindeki baskılar artsa ve örneğin istifa etse bile, Amerika'nın Fethullah Gülen'e değil, Ak Parti'den başka bir güçlü isme yönelmesi muhtemeldir. Çünkü Fethullah Gülen cemaatinin gerçeği, "kazananın yanında olma" mantığıyla her zaman siyasi partilerin gölgesinde kalmış siyasi olmayan bir hareket olmasıdır. 1980'lerde Turgut Özal'ın Anavatan Partisi ile yürüdüler, sonra Refah Partisi'ni desteklediler, 1998'de Erbakan'ın Refah Partisi düşürüldükten sonra Ecevit liderliğindeki DSP'yi desteklediler. Ak Parti kurulunca da onun gölgesine girdiler. Bu nedenle kendi çıkarlarını gerçekleştirmek için iktidar partilerini destekleyen fırsatçı bir yapı olarak görülmektedirler. Dolayısıyla cemaatin, Erdoğan ile uzlaşmaya çalışması beklenmektedir; aksi takdirde kaybedecektir. Bu durum cemaat ve takipçilerinin davranışlarında görülmeye başlanmıştır. Gülen, yaklaşık bir ay önce Erdoğan'ı "Firavun" ve "Nemrut" olarak nitelendirdikten sonra ("Eğer karşınızda Firavun ve Nemrut varsa haklısınız..." diyerek takipçilerine seslendiği ses kaydı), Erdoğan'a yönelik örtülü saldırılarından geri adım atmıştır. Daha sonra Gülen, bir geri adım daha atarak dershanelerin devlet denetimi altında kalmasını önermiştir, ancak Erdoğan kararında ısrar etmiştir. Hatta yargı ve emniyetteki adamlarının da Erdoğan karşısında pek bir şansı kalmamıştır; birçoğu tutuklanmış, görevde kalanlar ise kararlarında kararsızdır. Bazı mahkemeler Erdoğan'ın emniyet müdürlerinin amirlerinin onayı olmadan doğrudan soruşturma başlatamayacağına dair kararını kabul ederken, NTV haber kanalının 27 Aralık 2013 tarihli haberine göre üst bir mahkeme bu kararı iptal etmiştir. Bununla birlikte Sky News Arabic, 26 Aralık 2013'te yolsuzluk soruşturmasını yürüten savcı Muammer Akkaş'ın bu davada "çok fazla baskıyla karşılaştığını" ve "soruşturmaların engellendiğini" söylediğini aktarmıştır.
Erdoğan hala emniyet ve yargıdaki cemaat mensuplarını tehdit etmeye devam etmektedir. Ordu'nun Fatsa ilçesini ziyareti sırasında şunları söylemiştir: "Yargıya sesleniyorum! Siz yürütmeye diyorsunuz ki: 'Aranızdaki pislikleri temizleyin.' Ama siz kendiniz tam temiz değilsiniz. Bizim de bildiklerimiz var." (Hürriyet, 21 Aralık 2013). Dolayısıyla en azından öngörülebilir gelecekte Erdoğan'ın pozisyonu Fethullah Gülen'inkinden daha güçlüdür. Özellikle Erdoğan'ın ordudaki nüfuzu etkili hale gelmiştir. Nitekim Türk medyasında Türk Silahlı Kuvvetleri'nin "her türlü siyasi görüş ve oluşumun dışında kaldığı ve Türk milletine sadakatle hizmet ettiği" şeklinde bir açıklama yaptığı belirtilmiştir (UPI ve El-Hayat, 27 Aralık 2013).
5- Erdoğan'ın ABD Büyükelçisi hakkındaki açıklamasına gelince (Milliyet, 21 Aralık 2013), mesele şöyledir:
a- Bu yolsuzluk operasyonları sırasında üç gazete (Star, Yeni Şafak ve Akşam), ABD'nin Ankara Büyükelçisi Ricciardone'nin 17 Aralık 2013'te bazı AB temsilcileriyle görüştüğüne dair bir haber yaptı. Haber, Büyükelçinin olaylara müdahale ettiğine dair işaretler taşıyor ve Dışişleri Bakanı Davutoğlu'nun ABD Dışişleri Bakanı John Kerry'yi arayarak Büyükelçinin tavırlarından duyulan rahatsızlığı ileteceğini iddia ediyordu.
Her ne kadar Büyükelçi Ricciardone, bu haberi yayımlayan gazetelerin iddialarını yalanlasa ve Amerika'nın yolsuzluk operasyonlarıyla bir ilgisi olmadığını Twitter üzerinden: "Amerika Birleşik Devletleri'nin rüşvet ve yolsuzlukla ilgili tutuklama operasyonlarıyla hiçbir ilgisi yoktur. Bu haberler tamamen yalan ve iftiradır. Hiç kimse asılsız iddialarla Türk-Amerikan ilişkilerini tehlikeye atamaz; iki ülke arasındaki dostluk ve iş birliği hayati önem taşımaktadır" (Milliyet, 21 Aralık 2013) diyerek açıklasa da Erdoğan bu durumu kullandı. Sanki bu haberleri bekliyormuş gibi hareket etmesi, bazı analistlerin bu haberin Erdoğan için bir "dış komplo" söylemiyle halkın sempatisini kazanmak amacıyla hazırlandığını düşünmesine yol açtı. Nitekim 20 Aralık 2013'te Samsun'da: "Büyükelçi bazı provokatif eylemlerin içine giriyor. Ona sesleniyorum: Görevini yap, eğer görevinin dışına çıkarsan (ey büyükelçi) hükümetimiz yetkileri dahilinde gideceği yere kadar gider" (Milliyet, 21 Aralık 2013) dedi. Ancak ne Davutoğlu Kerry'yi aradı, ne de Erdoğan'ın bu açıklaması uzun süre gündemde kaldı. Aksine, Ak Parti Genel Başkan Yardımcısı Hüseyin Çelik şu açıklamayı yaptı: "ABD Büyükelçisi Francis Ricciardone'nin bazı gazetelerde yer alan açıklamaları yalanladığı Twitter beyanı tarafımızca itibar görmüştür." (Hürriyet, 21 Aralık 2013).
b- Devletlerin başka devletlerin müdahalesine karşı protestolarında mutat olan, Dışişleri Bakanlığı'nın resmi bir protesto notası göndermesi veya büyükelçiyi çağırmasıdır. Aynı şekilde, bir büyükelçi hakkındaki haberi yalanladığında, o ülkenin Dışişleri Bakanlığı'na resmi bir yazı gönderir. Ancak burada Başbakan sözlü bir açıklama yapmış, Büyükelçi ise cevabını Twitter'dan yayınlamıştır! Bu durum, Erdoğan ile Amerika arasındaki "atışmaların", başarısız aktörler tarafından sergilenen bir tiyatrodan öte bir şey olmadığını göstermektedir. Erdoğan'ın ABD Büyükelçisi'ne yönelik "sert" açıklamasının boş bir gürültü olduğunun kanıtı şudur: Milliyet gazetesinin Erdoğan'ın bu açıklamasını yayınladığı 21 Aralık 2013 tarihinde, aynı gazete başka bir haberde; yolsuzluk operasyonu devam ederken ABD Hazine Bakanlığı'nın terör ve mali istihbarattan sorumlu müsteşarı, İsrail'e yakınlığıyla bilinen David Cohen'in İstanbul'a geldiğini, banka müdürleriyle görüştüğünü, İran yaptırımlarını konuştuğunu ve hükümetten hiçbir yetkiliyle görüşmediğini yazmıştır! Bu da gösteriyor ki Erdoğan'ın sözleri anlamdan yoksun, sadece ses çıkaran boş bir tüfek gibidir; Amerikan yetkilileri ülkeye girip istedikleriyle görüşmekte ve hiçbir Türk yetkiliyle görüşme gereği duymamaktadırlar!
c- Erdoğan'ın Amerika'ya bağlılığı ve hem Türkiye içinde hem de dışında onun projelerini yürütmesi bilinen bir gerçektir. Özellikle iç projelerin tamamlanması gerekmektedir ve o giderse bu projeler durabilir. Amerika, iktidara geldiğinden beri Türkiye'de kendi nüfuzunu pekiştiren Erdoğan'ı güçlü adamlarından biri olarak görmektedir. Oysa ondan önceki on yıllar boyunca, Mustafa Kemal'in İslam ve Müslümanların can düşmanı olan İngilizlerin talebiyle Lozan Konferansı'nda Hilafeti kaldırması karşılığında cumhurbaşkanı yapılmasıyla başlayan süreçte ordunun kontrolündeki İngiliz nüfuzu hakimdi. O zamandan beri Türkiye'de İngiliz nüfuzu iktidara hakimdi ve Amerika, Erdoğan iktidara gelene kadar bu nüfuzu, özellikle de ordudaki nüfuzu kıramamıştı. Erdoğan ile birlikte İngiliz nüfuzu zayıfladı ve siyaset sahnesinden çekildi; başta Halk Partisi (CHP) olmak üzere İngiliz arka planlı siyasi partiler oldukça zayıfladı. Böylece Erdoğan'ın iktidarı boyunca Amerikan nüfuzu hakim hale geldi ve bu nüfuz Cumhurbaşkanlığı ve Başbakanlık makamlarında somutlaştı. Bu nedenle Erdoğan'ın ABD Büyükelçisi'ne yönelik fiili bir karşılığı olmayan sözlü açıklamalarının etkisiz olduğunu hem Amerika hem de bunu söyleyen kişi bilmektedir.
6- Özetle:
a- Türkiye'deki mevcut krizin iki kutbu da Amerikan ajanları olan Erdoğan ve Fethullah Gülen'dir.
b- İngilizlerin hala hesaba katılan bir gücü varken Amerika, Erdoğan ve Gülen'in çatışmadan tek bir güç olarak kalmasına önem veriyordu. Bu güç zayıflayınca Amerika, Ak Parti ve Gülen cemaati arasındaki çekişmeye sessiz kaldı ve onları kendisine sadakat ve hizmet yarışında serbest bıraktı.
c- Muhtemel olan, en azından yakın gelecekte Erdoğan'ın devam etmesidir; zira o hala halk desteğine sahiptir. Üzerindeki baskı artsa bile Amerika, Ak Parti'den başka birini Gülen'e tercih edecektir. Çünkü Fethullah Gülen cemaatinin bir "şeyh ve müritleri" yapısında olduğunu, devam edebilmesi için bizzat iktidarda olmak yerine iktidar partisinin gölgesinde kalması gerektiğini bilmektedir.
d- Bu Amerika ve adamlarının takdiridir. Ümmetin yapması gereken ise Allah'ın izniyle İngiliz ve Amerikan nüfuzunu, onların ajanlarını ve takipçilerini söküp atmak ve Rasulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in buyurduğu gibi Hilafeti yeniden ikame etmektir:
ثُمَّ تَكُونُ خِلَافَةٌ عَلَى مِنْهَاجِ النُّبُوَّةِ
"Sonra yeniden Nübüvvet metodu üzere Hilafet olacaktır." (Ahmed ve Ebu Davud et-Tayalisi rivayet etti)
Hilafetle ve onun için çalışanlarla savaşanlar, sömürgeci kafirlerle (İngiliz, Amerikan, Rus, Fransız veya başkaları) beraber yürüyenler, dünyada zillet ve aşağılanmaya müminlerin elleriyle mahkum olacaklardır.
وَيَوْمَئِذٍ يَفْرَحُ الْمُؤْمِنُونَ * بِنَصْرِ اللَّهِ يَنْصُرُ مَنْ يَشَاءُ وَهُوَ الْعَزِيزُ الرَّحِيمُ
"O gün müminler Allah'ın yardımıyla sevineceklerdir. O, dilediğine yardım eder. O, mutlak güç sahibidir, çok merhametlidir." (Rum Suresi, 4-5)