Home About Articles Ask the Sheikh
Soru & Cevap

Soru Cevap: Resulullah (sav) Kur’an’ı Tefsir Edip Manalarını Açıkladı mı?

September 06, 2018
4614

(Hizb-ut Tahrir Emiri Alim Ata İbn Halil Ebu’r Raşta’nın Facebook sayfasındaki takipçilerinin sorularına verdiği cevaplar serisi “Fıkhi”)

Hamed Nazzal’ın Sorusuna Cevap

Soru:

Selamu Aleykum ve Rahmetullah,

Şahsiyetü’l İslâmiyye kitabının üçüncü cildinde “Şer’î Hakikatlerin Varlığı” (Vucûdu’l Hakâiku’ş Şer’iyye) konusunda şu ifadeler yer almaktadır:

“...Şâri’in, bu isimlerin lügat anlamlarından Şeriatın onlar için belirlediği yeni bir anlama taşındığı konusunda Ümmeti bilgilendirdiği sabittir; bu da Resulullah’ın (sav) bu anlamları açıklamasıyla (beyanıyla) olmuştur. Nitekim Allahu Teâlâ şöyle buyurmaktadır:

وَأَنْزَلْنَا إِلَيْكَ الذِّكْرَ لِتُبَيِّنَ لِلنَّاسِ مَا نُزِّلَ إِلَيْهِمْ

‘İnsanlara, kendilerine indirileni açıklaman için sana da bu Zikri (Kur’an’ı) indirdik.’ (Nahl Suresi, 44)

Buradaki murat, onun manalarını açıklamaktır ki buna şer’î isimlerin manaları da dâhildir. Resulullah (sav) da şöyle buyurmaktadır:

صَلُّوا كَمَا رَأَيْتُمُونِي أُصَلِّي

‘Beni nasıl namaz kılıyor gördüyseniz, siz de öyle namaz kılın.’ (Buhari rivayet etmiştir). Böylece onları bazı amellerle mükellef kılmış ve bu amelleri onlara anlatmıştır. Dolayısıyla onları anlamadıkları bir şeyle mükellef kılmamıştır.”

Sorum şudur: Buradan Resulullah’ın (sav) Kur’an’ı tefsir edip manalarını açıkladığını mı anlamalıyız? Yoksa tefsiri sadece şer’î isimlerin manalarını açıklamakla mı sınırlı kalmıştır?

Allah sizi hayırla mükâfatlandırsın.

Cevap:

Ve Aleykumus Selam ve Rahmetullahi ve Berakatuh,

Cevabı netleştirmek için şu hususları belirtmek isterim:

Birincisi: Sorunuz Şahsiyet kitabının üçüncü cildinde geçen şu ifadelerle ilgilidir:

“Gerçek şu ki, şer’î isimler Şeriatın lafızlarında yer almaktadır ve lügavî (sözlük) gerçekliklerden farklı, kendilerine has hakikatler olarak bulunmaktadırlar. Bunlar Arapların bir anlam için vazettiği (koyduğu) lafızlardır; ancak Şeriat gelip bunları başka bir anlama nakletmiş ve bu anlamla meşhur olmuşlardır. Bu nakil mecaz türünden değil, örfî hakikat nakli türündendir. Çünkü Şeriat, bu lafzı mecazın şartı olan bir ‘alaka’ (bağlantı) sebebiyle ikinci bir anlama nakletmiş değildir. Üstelik bu lafız ikinci anlamıyla meşhur olmuştur. Oysa mecaz, bir anlam için vazedilen ve sonra bir alaka sebebiyle başka bir anlama nakledilen ancak ikinci anlamda meşhur olmayan, yani o anlamın üzerine galip gelmediği lafızdır. Bu yüzden şer’î ismin Şeriatın kendisi için belirlediği ikinci anlama nakledilmesi hiçbir şekilde mecaz kabilinden değildir; aksine şer’î hakikat (hakikat-i şer’iyye) kabilindendir... Şâri’in, bu isimlerin lügat anlamlarından Şeriatın onlar için belirlediği yeni bir anlama taşındığı konusunda Ümmeti bilgilendirdiği sabittir; bu da Resulullah’ın (sav) bu anlamları açıklamasıyla olmuştur. Nitekim Allahu Teâlâ şöyle buyurmaktadır:

وَأَنْزَلْنَا إِلَيْكَ الذِّكْرَ لِتُبَيِّنَ لِلنَّاسِ مَا نُزِّلَ إِلَيْهِمْ

‘İnsanlara, kendilerine indirileni açıklaman için sana da bu Zikri (Kur’an’ı) indirdik.’ (Nahl Suresi, 44)

Buradaki murat, onun manalarını açıklamaktır ki buna şer’î isimlerin manaları da dâhildir. Resulullah (sav) da şöyle buyurmaktadır:

صَلُّوا كَمَا رَأَيْتُمُونِي أُصَلِّي

‘Beni nasıl namaz kılıyor gördüyseniz, siz de öyle namaz kılın.’ (Buhari rivayet etmiştir). Böylece onları bazı amellerle mükellef kılmış ve bu amelleri onlara anlatmıştır. Dolayısıyla onları anlamadıkları bir şeyle mükellef kılmamıştır...” (Alıntı bitti).

İkincisi: Resulullah’ın (sav) Kur’an-ı Kerim’de geçen hususları açıklaması (beyanı) sadece şer’î isimlerin manalarıyla sınırlı değildir. Sünnetin Kitab’ı beyan etmesi genel olarak şu hususlarda özetlenir:

1- Mücmelin (Kapalı Olanın) Tafsil Edilmesi (Detaylandırılması): Buna örnek olarak; Allahu Teâlâ Kitab’da namazı emretmiş ancak vakitlerini, rükünlerini ve rekât sayılarını açıklamamıştır. Sünnet ise bunları açıklamıştır. Resulullah (sav) şöyle buyurmuştur:

صَلُّوا كَمَا رَأَيْتُمُونِي أُصَلِّي

“Beni nasıl namaz kılıyor gördüyseniz, siz de öyle namaz kılın.” (Buhari). Daha sonra Resulullah (sav), Ebu Humeyd es-Sâidî (ra) tarafından rivayet edilen şu hadiste olduğu gibi namazın nasıl kılınacağını fiilen Müslümanlara detaylıca göstermiştir:

كَانَ رَسُولُ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم إِذَا قَامَ إِلَى الصَّلَاةِ اعْتَدَلَ قَائِمًا وَرَفَعَ يَدَيْهِ حَتَّى يُحَاذِيَ بِهِمَا مَنْكِبَيْهِ فَإِذَا أَرَادَ أَنْ يَرْكَعَ رَفَعَ يَدَيْهِ حَتَّى يُحَاذِيَ بِهِمَا مَنْكِبَيْهِ ثُمَّ قَالَ اللَّهُ أَكْبَرُ وَرَكَعَ ثُمَّ اعْتَدَلَ فَلَمْ يُصَوِّبْ رَأْسَهُ وَلَمْ يُقْنِعْ وَوَضَعَ يَدَيْهِ عَلَى رُكْبَتَيْهِ ثُمَّ قَالَ سَمِعَ اللَّهُ لِمَنْ حَمِدَهُ وَرَفَعَ يَدَيْهِ وَاعْتَدَلَ حَتَّى يَرْجِعَ كُلُّ عَظْمٍ فِي مَوْضِعِهِ مُعْتَدِلًا ثُمَّ أَهْوَى إِلَى الْأَرْضِ سَاجِدًا ثُمَّ قَالَ اللَّهُ أَكْبَرُ ثُمَّ جَافَى عَضُدَيْهِ عَنْ إِبْطَيْهِ وَفَتَخَ أَصَابِعَ رِجْلَيْهِ ثُمَّ ثَنَى رِجْلَهُ الْيُسْرَى وَقَعَدَ عَلَيْهَا ثُمَّ اعْتَدَلَ حَتَّى يَرْجِعَ كُلُّ عَظْمٍ فِي مَوْضِعِهِ مُعْتَدِلًا ثُمَّ أَهْوَى سَاجِدًا ثُمَّ قَالَ اللَّهُ أَكْبَرُ ثُمَّ ثَنَى رِجْلَهُ وَقَعَدَ وَاعْتَدَلَ حَتَّى يَرْجِعَ كُلُّ عَظْمٍ فِي مَوْضِعِهِ ثُمَّ نَهَضَ ثُمَّ صَنَعَ فِي الرَّكْعَةِ الثَّانِيَةِ مِثْلَ ذَلِكَ

“Resulullah (sav) namaza kalktığı zaman dimdik durur, ellerini omuzlarının hizasına kadar kaldırırdı. Rükû etmek istediğinde ellerini omuz hizasına gelinceye kadar kaldırır, sonra ‘Allahu Ekber’ diyerek rükûya varırdı. Rükûda başını ne yukarı diker ne de aşağı sarkıtırdı (sırtıyla düz tutardı). Ellerini dizlerinin üzerine koyardı. Sonra ‘Semi'allahu limen hamideh’ diyerek başını kaldırır ve her kemik yerli yerine gelecek şekilde doğrulurdu. Sonra ‘Allahu Ekber’ diyerek secdeye kapanırdı. Secdede kollarını yanlarından uzak tutar ve ayak parmaklarını kıbleye doğru bükerdi. Sonra (ilk secdeden sonra) sol ayağını yatırıp üzerine oturur, her kemik yerli yerine gelecek şekilde doğrulurdu. Sonra tekrar secdeye gider ve ‘Allahu Ekber’ derdi. Sonra (ikinci secdeden sonra) ayağını yatırıp oturur ve doğrulurdu. Sonra ayağa kalkar ve ikinci rekâtta da aynısını yapardı.” (Tirmidhi rivayet etmiş ve ‘Bu hadis hasen sahihtir’ demiştir).

2- Amm’ın (Genel Hükmün) Tahsis Edilmesi (Özelleştirilmesi): Kur’an’da genel ifadeler (umum) yer almış, Sünnet gelip bu genelliği özelleştirmiştir. Örneğin; Allahu Teâlâ çocukların babalarına şu ayette belirtildiği üzere mirasçı olmalarını emretmiştir:

يُوصِيكُمُ اللَّهُ فِي أَوْلَادِكُمْ لِلذَّكَرِ مِثْلُ حَظِّ الْأُنْثَيَيْنِ

“Allah, çocuklarınız hakkında, erkeğe kadının payının iki katını tavsiye eder.” (Nisâ Suresi, 11). Bu hüküm miras bırakan her baba ve mirasçı olan her çocuk için geneldir. Ancak Sünnet, miras bırakan babayı Peygamberler dışındaki babalarla tahsis ederek Resulullah’ın (sav) şu sözüyle açıklamıştır:

لاَ نُورَثُ، مَا تَرَكْنَا صَدَقَةٌ

“Biz miras bırakmayız, bizim bıraktığımız sadakadır.” (Buhari ve Müslim). Sünnet aynı zamanda mirasçı olmayı “katil” (öldüren) olmamakla tahsis etmiştir:

وَلاَ يَرِثُ الْقَاتِلُ شَيْئاً

“...Katil hiçbir şeye mirasçı olamaz.” (Ebu Davud).

3- Mutlakın Takyit Edilmesi (Sınırlandırılması): Kur’an’da mutlak (kayıtsız) ayetler vardır ve Sünnet gelip bu mutlaklığı belirli bir kayıtla sınırlandırmıştır. Örneğin Allahu Teâlâ şöyle buyurmaktadır:

وَلَا تَحْلِقُوا رُءُوسَكُمْ حَتَّى يَبْلُغَ الْهَدْيُ مَحِلَّهُ فَمَنْ كَانَ مِنْكُمْ مَرِيضًا أَوْ بِهِ أَذًى مِنْ رَأْسِهِ فَفِدْيَةٌ مِنْ صِيَامٍ أَوْ صَدَقَةٍ أَوْ نُسُكٍ

“Kurban mahaline varıncaya kadar başlarınızı tıraş etmeyin. Sizden kim hasta olursa yahut başından bir rahatsızlığı bulunursa, oruçtan, sadakadan veya kurbandan (birini) fidye olarak vermesi gerekir.” (Bakara Suresi, 196). Buradaki üç şey (oruç, sadaka, kurban) olumlu cümledeki nekre (belirsiz) lafızlar oldukları için mutlak lafızlardır. Müslim’in Ka’b bin Ucre yoluyla rivayet ettiği hadiste Resulullah (sav) ona şöyle diyerek bu mutlaklığı takyit etmiştir:

فَاحْلِقْ رَأْسَكَ وَأَطْعِمْ فَرَقًا بَيْنَ سِتَّةِ مَسَاكِينَ وَالْفَرَقُ ثَلاَثةُ آصُعٍ أَوْ صُمْ ثلاَثةَ أَيَّامٍ أَوِ انْسُكْ نَسِيكَةً

“Başını tıraş et; bir ‘farak’ miktarını altı yoksul arasında paylaştır –bir farak üç sa’dır– veya üç gün oruç tut yahut bir kurban kes.” Böylece oruç mutlaklığı üç günle, sadaka mutlaklığı altı yoksula bir farak (üç sa’) dağıtmakla ve kurban mutlaklığı ise bir koyun kesmekle sınırlandırılmıştır.

4- Hükmün Bir Fer’ini Kur’an’daki Aslına İlhak Etmek: Bazı hüküm dallarının Kur’an’da geçen aslına bağlanmasıdır. Bu durum sanki yeni bir teşri (yasama) gibi görünse de dikkatli incelendiğinde Kur’an’daki aslına ilhak edildiği anlaşılır ve bu çokça rastlanan bir durumdur. Örneğin; Allahu Teâlâ ferâizi (belirlenmiş miras paylarını) miktarlarıyla zikretmiş ancak asabenin (erkek akrabaların) mirasını şu ayetlerde geçenler dışında zikretmemiştir:

يُوصِيكُمُ اللَّهُ فِي أَوْلَادِكُمْ لِلذَّكَرِ مِثْلُ حَظِّ الْأُنْثَيَيْنِ

“Allah, çocuklarınız hakkında, erkeğe kadının payının iki katını tavsiye eder.” (Nisâ Suresi, 11)

وَإِنْ كَانُوا إِخْوَةً رِجَالًا وَنِسَاءً فَلِلذَّكَرِ مِثْلُ حَظِّ الْأُنْثَيَيْنِ

“Eğer kardeşler erkekli kadınlı iseler, erkeğe kadının payının iki katı vardır.” (Nisâ Suresi, 176). Bu ayetler, çocuklar ve kardeşler dışındaki asabenin belirli bir payı (farzı) olmadığını, pay sahiplerinden artanı aldığını gösterir. Resulullah (sav) bunu şöyle açıklamıştır:

أَلْحِقُوا الْفَرَائِضَ بِأَهْلِهَا، فَمَا بَقِيَ فَهُوة لأَوْلَى رَجُلٍ ذَكَرٍ

“Payları hak sahiplerine verin; artan ise en yakın erkek akrabaya aittir.” (Buhari). Böylece çocuklar ve kardeşler dışındaki asabeyi kardeşlere ve çocuklara ilhak etmiştir. Aynı şekilde kız kardeşler, kız çocuklarıyla birlikte asabe kılınmıştır. El-Esved’den rivayetle: “Muaz bin Cebel, bir kız kardeş ve bir kız çocuğuna miras verdi; Yemen’deyken her birine yarım pay verdi ve o sırada Allah’ın Nebisi (sav) hayattaydı.” (Ebu Davud). Muaz (ra), bildiği bir delil olmaksızın Resulullah’ın (sav) sağlığında böyle bir hüküm vermezdi... vb.

Üçüncüsü: Bununla birlikte bildiğim kadarıyla Resulullah’tan (sav) her bir ayeti açıklayan bir hadis rivayet edilmemiştir... Tefsir kitapları ne kadar çok ve şerhleri ne kadar geniş olursa olsun, içlerinde her ayet için sahih bir hadis bulunmamaktadır... Bu nedenle Resulullah’tan (sav) nakledilenlere itibar edilir, nakledilmeyenlerde ise şu şekilde doğru tefsir metodu izlenir:

1- Resulullah’tan (sav) nakledilen bir tefsir eğer sahih ise, bu hadisin bir parçası kabul edilir ve müfessirlerin bildiği anlamda bir tefsir sayılmaz; çünkü Resulullah’tan (sav) bir ayetin beyanı hakkında sahih olarak gelen şey, o zaman Kur’an-ı Kerim gibi bir teşriî nass (yasama metni) olur.

2- Sahabeden nakledilen tefsirlere gelince; bunlardan yararlanılır (yüstü'nes bih). Çünkü onlar Arap dilindeki üstünlükleri ve Kur’an’ın indirildiği zata (sav) yakınlıkları sebebiyle Kur’an tefsirinde doğruya en yakın olan insanlardır...

3- Ancak tefsirde kabul edilen temel metod; Arap dili ve Nebevi Sünnet’in Kur’an’ı kelimeleri, terkipleri, şer’î manaları, şer’î hükümleri ve şer’î vakıası olan fikirleri açısından anlamak ve tefsir etmek için yegâne araç olarak kullanılmasıdır... Eğer Resulullah’tan (sav) ayeti açıklayan sahih bir hadis varsa o esas alınır. Eğer yoksa, ayetin tefsirinde Kur’an’ın indiği Arap diline başvurulur; ancak bu, dile hâkim olan dil ehli tarafından yapılmalıdır...

İşte müfessirin uyması gereken ve Kur’an-ı Kerim’i tefsir etmek isteyen kişinin yüklenmesi gereken tefsir metodu budur. Allah en iyi bilendir ve en hikmetli olandır.

Kardeşiniz Ata İbn Halil Ebu’r Raşta

25 Zilhicce 1439 H. 05/09/2018 M.

Emir'in (Allah onu korusun) Facebook sayfasındaki cevap linki

Emir'in (Allah onu korusun) Google Plus sayfasındaki cevap linki

Emir'in (Allah onu korusun) Web sayfasındaki cevap linki

Makaleyi Paylaş

Bu makaleyi ağınızla paylaşın