Home About Articles Ask the Sheikh
Soru & Cevap

Kademeliliği (Tedarüc) Savunanların Herhangi Bir Delili Hatta Delil Şüphesi Var mıdır?

June 24, 2016
11181

(Âlim Ata bin Halil Ebu’r Raşte - Hizb-ut Tahrir Emiri’nin Facebook Sayfası "Fıkhi" Takipçilerinin Sorularına Cevaplar Serisi)

Soru Cevabı

Hisham Basbous’a

Soru:

Selamun Aleykum,

Öncelikle büyük çabalarınızdan dolayı Allah sizi mübarek kılsın. Sizden aşağıdaki soruya cevap vermenizi rica ediyoruz:

Kademeliliği (tedarüc) savunanların herhangi bir delili hatta delil şüphesi var mıdır? Zira kademeliliği savunanların birçoğu şöyle demektedir: "Bu mesele ihtilaflıdır, bu yüzden taraflar birbirini kınamamalıdır; ne biz sizi ne de siz bizi inkâr etmelisiniz." Bu iddialarına bazı deliller getiriyorlar: Hz. Aişe’nin içki hakkındaki sözü, Ömer bin Abdülaziz’in oğluna söyledikleri, Hz. Ömer döneminde kıtlık yılında hırsızlık haddinin askıya alındığı şüphesi, Ömer bin Abdülaziz’in oğluyla olan kıssası ve aynı şekilde Abdülmelik bin Ömer bin Abdülaziz’in oğluyla olan kıssası... Rivayet edildiğine göre oğlu Abdülmelik ona şöyle demiştir: "Ey babacığım! İşleri neden (hemen) yürütmüyorsun? Vallahi, hak uğrunda benim de senin de kazanlarda kaynamamıza aldırış etmem!" Bunun üzerine Hz. Ömer ona şöyle demiştir: "Acele etme oğlum! Şüphesiz Allah, Kur’an’da içkiyi iki kez yerdi ve üçüncüsünde haram kıldı. Ben, insanlara hakkı bir kerede yüklersem, onların onu tamamen reddetmelerinden ve bir fitne çıkmasından korkuyorum." (el-İkdu’l Ferid 1/30, el-Muvafakat 2/94). Sünnetten başka bir delil ise; Vehb’den rivayetle: "Cabir bin Abdullah’a Sakif kabilesi biat ettiğinde durumlarını sordum. Dedi ki: Sakif kabilesi Peygamber ﷺ’e sadaka (zekât) vermemek ve cihada çıkmamak üzere şart koştular. Daha sonra Peygamber ﷺ’in şöyle dediğini işitti: Müslüman olduklarında sadaka da verecekler, cihat da edecekler." (Sahih Hadis).

Sorunun özeti şunları içerir: Kademelilik meselesi kat’i bir mesele midir (yani haramlığı kesin midir), yoksa üzerinde ihtilaf edilen içtihadi bir mesele midir?

Allah sizi mübarek kılsın, uzun olduğu için özür dilerim.

Cevap:

Ve Aleykumselam ve Rahmetullahi ve Berakatuh,

İslam’ın uygulanmasında kademelilik meselesine daha önce 11/02/2006 tarihinde uzun ve yeterli bir cevap vermiştik. Belki Facebook sayfası açılmadan önce olduğu için görmemiş olabilirsiniz. Her halükârda, sorunuz önceki cevabımızda değinilmeyen yeni konuları içeriyor. Bu cevapta bunları derinlemesine araştıracağız. Tevfik Allah Subhanehu ve Teâlâ’dandır:

Birincisi: İslam ahkamının uygulanmasında kademeliliği savunmak çok tehlikeli bir durumdur. Kademelilik davetçilerinin yaydığı anlam şudur: İslam ahkamının bir defada uygulanması mümkün değildir, bu nedenle ahkam yavaş yavaş uygulanmalıdır. Diğer bir ifadeyle, bazı meselelerde küfür hükümlerini, bazı meselelerde ise İslam hükümlerini uygulamak demektir! Bu durumun içerdiği büyük günah ve büyük fesat apaçık ortadadır.

İkincisi: Kademelilik davetçilerinin sunduğu deliller incelendiğinde, çoğunun konuya zorlama bir şekilde dahil edildiği görülmektedir. Onlar, şer’i delilleri inceleyip "kademelilik caizdir" sonucuna varmamışlardır. Aksine istidlal yöntemlerinden açıkça görülüyor ki; önce kademeliliğin zorunlu olduğuna karar vermişler, sonra bunun caizliğine dair delil aramaya başlamışlardır. Getirdikleri delillerin gerçekliğe uyup uymadığını kontrol etmeden delil yığınları oluşturmuşlardır. Bu ise şu şekilde olan doğru istinbat yöntemine aykırıdır:

  1. Bir mesele hakkında şer’i hüküm istinbat edilirken, önce o meselenin vakıası iyice incelenir. Sonra bu vakıayla ilgili deliller toplanır ve bu deliller usul açısından incelenerek şer’i hüküm istinbat edilir.
  2. Öncelikle delillerin arasını cem etmek (birleştirmek) için çaba sarf edilir. Çünkü iki delille birden amel etmek, birini ihmal etmekten evladır.
  3. Eğer cem etmek mümkün değilse, takip edilen usullere göre tercihe gidilir: Muhkem olan müteşabih üzerinde hükümrandır, kat’i olan zanni üzerinde hükümrandır. Eğer iki zanni delil karşılaşırsa; senedin gücü, umumilik gibi açılardan delilin kuvveti incelenir. Senedi güçlü olan, daha az güçlü olana tercih edilir; hususi olan umumi olana, mukayyed olan mutlak olana, mantuk olan mefhum olana tercih edilir... vb. Bu konu usul ilminde detaylandırılmıştır.

Üçüncüsü: Şer’i deliller incelendiğinde açıkça görülmektedir ki; İslam’ın bir kısmını uygulayıp bir kısmını terk ederek kademeli bir şekilde uygulanması caiz değildir. Buna dair deliller hem sübut hem de delalet açısından kesindir (kat’i). Bazılarını zikredelim:

  1. Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur:

    وَأَنِ احْكُم بَيْنَهُم بِمَا أَنزَلَ اللّهُ وَلاَ تَتَّبِعْ أَهْوَاءهُمْ وَاحْذَرْهُمْ أَن يَفْتِنُوكَ عَن بَعْضِ مَا أَنزَلَ اللّهُ إِلَيْكَ

    "Aralarında Allah'ın indirdiği ile hükmet ve onların arzularına uyma. Seni, Allah'ın sana indirdiğinin bir kısmından saptırmalarından sakın." (Maide 49)

    Bu, Allah’tan Rasulü’ne ve ondan sonraki Müslüman yöneticilere; emir olsun nehiy olsun, Allah’ın indirdiği tüm hükümlerle hükmetmenin vacibiyetine dair kesin bir emirdir. Çünkü ayette geçen (ما) lafzı umum (genellik) siygalarındandır ve indirilen tüm hükümleri kapsar. Allah, Rasulü’nü ve ondan sonraki Müslüman yöneticileri insanların heva ve heveslerine uymaktan şu sözüyle nehyetmiştir: ﴿وَلاَ تَتَّبِعْ أَهْوَاءهُمْ﴾... Aynı şekilde Allah Rasulü’nü ve ondan sonraki Müslüman yöneticileri, insanların onu fitneye düşürmesinden ve Allah’ın ona indirdiği hükümlerin bir kısmını uygulamaktan saptırmasından şu sözüyle sakındırmıştır: ﴿وَاحْذَرْهُمْ أَن يَفْتِنُوكَ عَن بَعْضِ مَا أَنزَلَ اللّهُ إِلَيْكَ﴾. Aksine, insanların ne istediğine bakmaksızın emir ve nehiy olarak Allah’ın indirdiği tüm hükümleri uygulaması farzdır.

  2. Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur:

    وَمَن لَّمْ يَحْكُم بِمَا أَنزَلَ اللّهُ فَأُوْلَئِكَ هُمُ الْكَافِرُونَ

    "Allah’ın indirdiği ile hükmetmeyenler kafirlerin ta kendileridir." (Maide 44)

    Diğer bir ayette ﴿فَأُوْلَئِكَ هُمُ الظَّالِمُونَ﴾ "zalimlerin ta kendileridir" (Maide 45), üçüncü bir ayette ise ﴿فَأُوْلَئِكَ هُمُ الْفَاسِقُونَ﴾ "fasıkların ta kendileridir" (Maide 47) buyurmuştur. Allah bu üç ayette; emir veya nehiy olsun Allah’ın indirdiği tüm hükümlerle hükmetmeyenleri, eğer bu hükümleri inkâr ediyorsa kafir, inkâr etmeyip uygulamıyorsa zalim ve fasık kılmıştır. Bunun sebebi, üç ayette de geçen (ما) lafzının umum siygası olması ve Allah’ın indirdiği emir ve nehiy tüm şer’i hükümleri kapsamasıdır.

  3. Raşid Halifeler de fethedilen yerlerde İslam ahkamını bu şekilde uygulamışlardır. Onlar Allah’ın kitabını ve Rasulullah ﷺ’in hükümleri nasıl uyguladığını en iyi bilenlerdir. Onların ahkamı uygulaması; ertelemeden, oyalamadan veya kademeliğe başvurmadan, bir kerede olmuştur. Müslüman olan birinin mesela bir yıl boyunca içki içmesine veya zina etmesine izin verip sonra bunu yasaklamış değillerdir; bilakis tüm hükümler uygulanmıştır. Fethedilen yerlerde ahkamın bu şekilde uygulanması mütevatir ve yaygındır.

Dördüncüsü: Dolayısıyla bu hükme hiçbir zanni delil etki edemez. Kademeliliğin haramlığı ve İslam ahkamının tamamını uygulama vacibiyeti kat’i nass ile sabittir. Bu demektir ki, kat’i delilin aksine delalet şüphesi barındıran herhangi bir zanni delil karşısında kat’i olan delil belirleyicidir. Yani zanni delil, kat’i delile muhalif olmayacak şekilde anlaşılmalıdır. Diğer bir deyişle, eğer mümkünse zanni delil kat’i olana ters düşmeyecek şekilde anlaşılarak her iki delille de amel edilir; eğer mümkün değilse tercihe gidilir, yani kat’i olan alınır ve zanni olan reddedilir.

Beşincisi: Şimdi, her iki delille birden amel etmek, yani hükümlerin uygulanmasında kademelilik meselesinde zanni delili kat’i delile zıt düşmeyecek şekilde anlamak mümkün müdür? Soruda geçen delilleri inceleyelim:

1- Hz. Aişe’nin (radıyallahu anha) içki hakkındaki hadisi: Buhari, Sahih’inde Yusuf bin Mahak’tan rivayet eder: "Müminlerin annesi Aişe’nin yanındaydım. Iraklı biri gelip: 'Kefenin hangisi hayırlıdır?' dedi. Aişe: 'Yazık sana! Hangisi olsa ne zarar verir ki?' dedi. Adam: 'Ey Müminlerin annesi! Mushafını bana gösterir misin?' dedi. Aişe: 'Neden?' dedi. Adam: 'Belki Kur’an’ı ona göre tertip ederim, zira telif edilmemiş (sırasına göre olmayan) şekilde okunuyor' dedi. Aişe dedi ki: 'Önce hangisini okursan oku, sana ne zarar verir? Kur’an’dan ilk nazil olanlar, içinde cennet ve cehennemin zikredildiği Mufassal surelerdir. İnsanlar İslam’a ısındığında helal ve haram nazil oldu. Eğer ilk olarak ‘İçki içmeyin’ nazil olsaydı, ‘İçkiyi asla bırakmayız’ derlerdi. Eğer ‘Zina etmeyin’ nazil olsaydı, ‘Zinayı asla bırakmayız’ derlerdi. Ben oyun oynayan bir kız çocuğu iken Mekke’de Muhammed ﷺ’e şu ayet nazil olmuştu: ﴿بَلِ السَّاعَةُ مَوْعِدُهُمْ وَالسَّاعَةُ أَدْهَى وَأَمَرُّ﴾ ‘Hayır, onlara vadedilen asıl vakit, kıyamet saatidir. O saat daha dehşetli ve daha acıdır.’ (Kamer 46). Bakara ve Nisa sureleri ise ben O’nun yanındayken nazil oldu.' Sonra Aişe Mushafı çıkarıp surelerin ayetlerini ona yazdırdı."

Hz. Aişe’nin sözünde, şer’i hükümlerin uygulanmasında kademeliliğe dair nerede delil vardır? Hz. Aişe Iraklı soru sahibine, Kur’an’dan ilk nazil olanların İslami akideyi anlatan sureler olduğunu, bunun da insanların İslam’a iman etmesi için olduğunu açıklamıştır. İman ettiklerinde ise helal ve haramı, yani şer’i hükümleri anlatan sureler nazil olmuştur. Burada helal ve haramın uygulanmasında bir kademelik yapıldığına dair bir ifade yoktur; aksine helal ve haramın eksiksiz uygulanmasına işaret eder. Mesele sadece şudur: Allah Subhanehu ve Teâlâ helal ve haram hükümlerini, insanlar önce iman etsinler diye ilk başta indirmemiştir. İman ettiklerinde ise ahkam ayetlerini indirmiş ve onlar da bunu uygulamışlardır. Fethu’l Bari’de bu hadisin şerhinde şöyle denir: "قَوْلُهُ حَتَّى إِذَا ثَابَ بِالْمُثَلَّثَةِ ثُمَّ الْمُوَحَّدَةِ yani döndüğünde. ‘Helal ve haram nazil oldu’ sözüyle, tenzilin tertibindeki ilahi hikmete işaret etmiştir. Kur’an’dan ilk nazil olan, tevhide davet, mümin ve itaatkâr olanı cennetle, kafir ve asi olanı cehennemle müjdelemektir. Nefisler bu konuda mutmain olduğunda hükümler indirilmiştir..." (Alıntı bitti).

Akide surelerinin önce, ahkam surelerinin sonra inmesi durumun doğasına uygundur. Zira Allah’a, Rasulü’ne ve ahiret gününe iman etmeyenler Allah’ın emrine icabet etmezler. Bu yüzden önce imana ve tevhide davet edilmeleri, icabet ettikten sonra ahkamla mükellef kılınmaları gerekirdi. Bunun, Müslüman beldelerindeki Müslümanlara şer’i ahkamın uygulanmasında kademelilik yapılmasıyla ne ilgisi vardır?!

2- Hz. Ömer döneminde hırsızlık haddinin uygulanmaması konusu: Hz. Ömer, hırsızlık haddinin uygulanmasında kademeli bir işleme başvurmamıştır. Hırsızlık haddi, Peygamber ﷺ zamanında nazil olduktan hemen sonra uygulanmış; Hz. Ebubekir, Hz. Ömer ve diğer halifeler zamanında da uygulanmaya devam etmiştir. Hz. Ömer’in yaptığı ise, İslam’da belirtilen şer’i hükmü bizzat uygulamaktır. Yani hükmün uygulanmasını askıya almamış, olması gerektiği gibi uygulamıştır. Bazı durumlar vardır ki orada el kesme cezası uygulanmaz. Kıtlık hali bunlardan biridir; bu durumda el kesilmez. Kıtlık yılında el kesmenin caiz olmadığına dair bazı deliller şunlardır:

  • Serahsi, el-Mebsut’ta Mekhul’den (radıyallahu anh) rivayetle Rasulullah ﷺ’in şöyle buyurduğunu zikreder: "Çaresiz kalınan kıtlıkta el kesme yoktur."
  • Yine Serahsi’nin el-Mebsut’unda Hasan’dan, o da bir adamdan rivayetle şöyle geçer: "Elleri bağlı iki adam ve bir miktar et gördüm. Onlarla birlikte Hz. Ömer’e gittim. Etin sahibi dedi ki: 'Bizim on aylık gebe bir devemiz vardı, baharı bekler gibi onun doğumunu bekliyorduk. Bu ikisini onu kesmiş halde buldum.' Hz. Ömer dedi ki: 'Devene karşılık on aylık gebe iki deve seni razı eder mi? Zira biz meyve salkımı (idık) için ve kıtlık yılında el kesmeyiz.'" Buradaki uşera, on ayı doldurmuş ve doğumu yaklaşmış hamile devedir. Sahipleri onun sütüyle bolluğa kavuşmayı bekledikleri için yanlarında çok kıymetlidir. "Biz meyve salkımı (idık) için kesmeyiz" sözü, bazı rivayetlerde ırk yani et olarak geçer ama meşhur olan idıktır. Anlamı ise; zaruret ve açlık nedeniyle kıtlık yılında el kesme yoktur demektir.
  • İbn Ebi Şeybe, Musannef’inde Ma’mer’den, o da Yahya bin Ebi Kesir’den rivayetle Hz. Ömer’in şöyle dediğini nakleder: "Meyve salkımı için de kıtlık yılında da el kesilmez."

Dolayısıyla, 'Ramade Yılı'nda (yani kıtlık yılında) hırsızlık haddinin uygulanmamasının nedeni, kıtlık yılında hırsızlık haddinin uygulanmayacağına dair şer’i hükümdür. Yani Hz. Ömer, kıtlık yılında hırsızlık yapan kimseye had uygulanmayacağına dair şer’i hükmü uygulamaktan başka bir şey yapmamıştır. Çünkü bu durumdaki şer’i hüküm budur. Bunun şer’i hükümlerin uygulanmasında kademelilik ile ne ilgisi vardır?!

3- Ömer bin Abdülaziz’in oğluyla olan kıssası: Bilindiği üzere Emevi Devleti bir İslam Hilafet Devleti idi ve orada İslam’dan başka bir şey uygulanmıyordu. Ancak bazı halifeler ve valiler tarafından bazı hatalar ve zulümler işlenmişti. Ömer bin Abdülaziz başa geçtiğinde, İslam’ı insanlara tam olarak uygulamaya devam etti. İnsanlara şer’i hükümleri uygularken asla bazılarını uygulayıp bazılarını terk etmek şeklinde bir kademeliğe başvurmadı. Ancak zulümleri ortadan kaldırmaya ve hakları sahiplerine iade etmeye çok hırslıydı. Bu durum, kendisinden önceki Emevi halifeleriyle ilgiliydi ve derin bir araştırma, inceleme ve büyük bir çaba gerektiriyordu. Zira halifelerin yardımcıları tarafından el konulan bazı mülkler birçok el değiştirmişti, bazı mallar harcanmış veya ticaret-satış yoluyla başka mallara dönüşmüştü. Hak sahiplerinden vefat edenler veya dünyanın dört bir yanına dağılanlar vardı. Bütün bunlar inceleme, araştırma ve işleri düzene koyma konusunda büyük bir çaba ve zorluk gerektiriyordu. Hz. Ömer, halifelerin çocuklarını ve yardımcılarını bu haksız mülkleri sorun çıkarmadan iade etmeye ikna etmek istiyordu. Bu zulümleri bitirmek ve hakları yerlerine iade etmek için taleplere bu şekilde başladı. Bu kuşkusuz zaman ve emek isteyen bir süreçti. Oğlu Abdülmelik babasının yanına girip onun bu zor meseleyle uğraştığını görünce, gençlik heyecanıyla bu işin hızla bitirilmesini istedi. Ömer’in ona cevabı ise kaynaklarda geçtiği gibidir... Bu olayda hiçbir şekilde kademelilik yoktur; aksine zulümlerin tespiti için yapılan araştırma ve inceleme sürecinin ardından hükmün bizzat uygulanması söz konusudur. Bunu daha iyi anlamak için konuyu kaynaklarından zikredelim.

Şunu belirtmekte fayda var: Tarihi rivayetler ve hikayeler ("denilir ki..." şeklinde olanlar), eğer o konuda var olan hadisler yoksa incelenebilir. Eğer hadis varsa, hadisler esas alınır. Bunu şunun için söylüyorum; soruda Abdülmelik ile Ömer bin Abdülaziz arasındaki kıssada içki meselesinin geçtiği tarihi rivayetleri zikrettiniz. Oysa hadislerdeki rivayetlerde içki konusu geçmemektedir. Bu durumda hadislerde gelene itibar edilir ve o tarihi rivayetler ile hikayeler terk edilir.

İşte Ömer bin Abdülaziz ile oğlu Abdülmelik arasındaki kıssayı anlatan bazı hadisler:

  • Ebû Nuaym el-İsfahânî’nin (Ö. 430) Hilyetü'l-Evliya: "Abdülmelik bin Ömer bin Abdülaziz, babası Ömer’in yanına girip: 'Ey Müminlerin Emiri, sana bir ihtiyacım var, baş başa kalabilir miyiz?' dedi. Yanında Mesleme bin Abdülmelik vardı. Ömer: 'Amcanın bilmediği bir sır mı?' dedi. O: 'Evet' dedi. Bunun üzerine Mesleme kalkıp çıktı. Abdülmelik babasının önüne oturdu ve dedi ki: 'Ey Müminlerin Emiri! Yarın Rabbin sana: "Bir bidat gördün de onu ortadan kaldırmadın mı, ya da bir sünnet gördün de onu ihya etmedin mi?" diye sorduğunda ne diyeceksin?' Babası ona: 'Oğlum! Bu, halkın sana yüklediği bir şey mi yoksa kendi görüşün mü?' dedi. O: 'Hayır, vallahi kendi görüşüm; senin sorumlu olduğunu bildiğim için soruyorum, ne diyeceksin?' dedi. Babası ona: 'Allah sana rahmet etsin ve bir evlat olarak seni hayırla mükafatlandırsın. Vallahi senin hayırda yardımcılarından olmanı umuyorum. Oğlum! Kavmin (Emeviler) bu işi düğüm düğüm, ilmek ilmek bağlamışlar. Ellerindekini almak için onlara birden yüklenmek istersem, üzerime öyle bir patlak verirler ki çok kan dökülür. Vallahi, benim yüzümden bir hacamat kabı kadar kan dökülmesindense dünyanın yok olması bana daha hafif gelir. Babana dünyadan öyle bir gün gelmesin ki o günde bir bidati ortadan kaldırmış ve bir sünneti ihya etmiş olmasın; ta ki Allah bizimle kavmimiz arasında hakla hükmedene kadar. O, hükmedenlerin en hayırlısıdır.' dedi."

  • Ebû Nuaym el-İsfahânî’nin Hilyetü'l-Evliya: "Abdülmelik bin Ömer bin Abdülaziz, babası Ömer’e dedi ki: 'Bu meseledeki görüşünü yürütmekten seni ne alıkoyuyor? Vallahi bu işi yürütme uğruna benim de senin de kazanlarda kaynamamıza aldırış etmezdim.' Ömer dedi ki: 'Ben insanları zorlu bir idmanla alıştırıyorum. Eğer Allah beni yaşatırsa görüşümü yürütürüm. Eğer ecelim çabuk gelirse, Allah niyetimi biliyor. Korkarım ki senin dediğin gibi onlara bir anda yüklenirsem beni kılıca mecbur ederler. Kılıçsız gelmeyen bir hayırda ise hayır yoktur.'" (Alıntı bitti).

  • Ebû Bekir el-Hallâl’ın (Ö. 311) el-Emru bi'l-Ma'rûf ve'n-Nehyü ani'l-Münker: "Abdülmelik bin Ömer bin Abdülaziz babasına dedi ki: 'Babacığım, murat ettiğin adaleti gerçekleştirmekten seni ne alıkoyuyor? Vallahi bu uğurda kazanlarda kaynamamıza aldırış etmezdim.' Ömer dedi ki: 'Oğlum, ben insanları zorlu bir idmanla alıştırıyorum. Ben adaletten bir şeyi ihya etmek istediğimde, onu ancak yanında dünyalık bir menfaati de sunarak geciktiriyorum ki; ondan (adaletten) nefret etmesinler de buna (menfaate) ısınsınlar.'"

Bu hadislerden açıkça anlaşılmaktadır ki mesele İslam’ın insanlara uygulanması ve bu konuda kademelilik yapılmasıyla ilgili değildir; sadece gasp edilen hakların sahiplerine iadesi ve Ömer bin Abdülaziz’den önceki halifeler dönemindeki zulümlerin ortadan kaldırılmasıyla ilgilidir. Bunun, İslam ile küfrü birbirine karıştıracak şekilde İslam ahkamının uygulanmasında kademelilik ile ne ilgisi vardır?! Böylece kademelilik konusunda Ömer bin Abdülaziz ve oğlu kıssasıyla yapılan istidlal düşer.

4- Peygamber ﷺ’in Sakif Heyeti hakkındaki hadisleri:

a) Osman bin Ebi’l As’tan rivayetle; Sakif heyeti Rasulullah ﷺ’e geldiğinde, kalplerinin yumuşaması için onları mescide yerleştirdi. Onlar; (cihat için) toplanmamak, (zekât olarak) öşür vermemek ve tücbü (rükû yapmamak) üzere şart koştular. Rasulullah ﷺ buyurdu ki: "Sizin için toplanmamak ve öşür vermemek vardır, ancak rükûsu (namazı) olmayan bir dinde hayır yoktur." (Bu lafız Ebu Davud’a aittir. Tücbü kelimesi tecbîye’den gelir yani rükûdur, burada mecaz olarak namaz anlamında kullanılmıştır).

b) Ebu Davud’daki diğer bir rivayette Vehb’den: "Cabir’e Sakif biat ettiğinde durumlarını sordum. Dedi ki: Peygamber ﷺ’e sadaka (zekât) vermemek ve cihat etmemek üzere şart koştular. Daha sonra Peygamber ﷺ’in şöyle dediğini işitti: 'Müslüman olduklarında sadaka da verecekler, cihat da edecekler.'"

  • Osman bin Ebi’l As hadisiyle amel edilir; her ne kadar Münziri (Hasan Basri’nin Osman bin Ebi’l As’tan işitmediği söylenmiştir) dese de, bu ifade meçhul kipiyle söylenmiştir, bu yüzden onunla ihticac edilebilir. Vehb’den gelen ikinci hadis ise sahihtir.
  • Bu iki hadisten, hükümlerin bir kısmını uygulayıp bir kısmını terk ederek kademelilik yapmanın caizliği anlaşılamaz. Çünkü ahkamın uygulanmasında kademeliliğin haramlığına dair kat’i deliller sabittir.
  • Öyleyse ya bu iki hadis kat’i delillerle çelişmeyecek şekilde anlaşılmalı (yani kat’i ve zanni her iki delille birden amel edilmeli), ya da eğer her iki delille amel etmek mümkün değilse kat’i delil alınıp zanni olan reddedilmelidir. Yani eğer mümkünse delillerin arası cem edilir, değilse tercihe gidilir. Malumdur ki kat’i olan zanni üzerinde hükümrandır.
  • Osman bin Ebi’l As hadisinde Rasulullah ﷺ Sakif heyetinden "toplanmamak, öşür vermemek ve başkalarının üzerlerine vali tayin edilmemesi" şartlarını kabul etmiş, ancak namazın terkini kabul etmemiştir. Başkalarının üzerlerine vali tayin edilmemesi, yani valinin kendi içlerinden olması meselesinde bir sakınca yoktur; eğer aralarında ehil olan varsa bu başlangıçta caizdir. Peki, "toplanmamak ve öşür vermemek" ne demektir? Lisan’da "toplanmamak" (haysu la yuhşerûn) hakkında: "Savaşlar için çağrılmamaları ve orduya alınmamaları... Bir görüşe göre de zekât memurunun mallarının sadakasını almak için onları toplamaması" denir. Yine Lisan’da "öşür vermemek" (la yu’şerûn) hakkında: "Mallarının öşrünün (on birinin) alınmaması, bir görüşe göre de bununla farz olan sadakanın (zekâtın) kastedildiği" belirtilir. Bu nedenle hadis şöyle anlaşılabilir: "Toplanmamak" yani zekât memuruna gitmeyip zekâtlarını onun yanında ödememeleri, aksine memurun onların bulunduğu yere gelip zekâtlarını almasıdır. Bu, "toplanmamak" kelimesinin anlamlarından biridir. "Öşür vermemek" ise mallarından öşür (onda bir) değil, sadece zekât alınmasıdır. Bu da "öşür vermemek" kelimesinin anlamlarından biridir.

Böylece Sakif heyetinin şart koştuğu ve Rasulullah ﷺ’in kabul ettiği husus; zekâtlarını kendi yerlerinde ödemeleri ve onlardan öşür değil sadece zekât alınmasıdır. Müslüman olmak isteyen birinin, zekâtını bulunduğu yerde ödemeyi ve kendisinden öşür değil sadece zekât alınmasını şart koşması caizdir, bunda bir sakınca yoktur. Bu şekilde hadis ile kat’i deliller arası cem edilmiş olur.

Ancak Ebu Davud’un Vehb yoluyla gelen ikinci rivayeti: "Cabir’e Sakif biat ettiğinde durumlarını sordum. Dedi ki: Peygamber ﷺ’e sadaka (zekât) vermemek ve cihat etmemek üzere şart koştular. Daha sonra Peygamber ﷺ’in şöyle dediğini işitti: 'Müslüman olduklarında sadaka da verecekler, cihat da edecekler.'" Bu rivayet, "toplanmamak"tan kastın orduya çağrılmamak yani (cihat etmemek), "öşür vermemek"ten kastın ise zekât vermemek olduğu ihtimalini güçlendiriyor. Bu durumda bu hadis Sakif heyetine hastır (hususi); onların cihat etmeme ve zekât vermeme şartlarının kabulü, başkalarına teşmil edilemeyen onlara özel bir nasstır. Çünkü özel hüküm, sahibinden başkasına geçmez. Özel bir hükmün başkasına geçmemesi için hususiyetine dair bir karine gerekir; buradaki karine ise Rasulullah ﷺ’in, onlar Müslüman olduklarında sadaka vereceklerini ve cihat edeceklerini haber vermesidir. Dolayısıyla onların şartının bir gerçekliği kalmamıştır. Gayb ilmi Rasulullah ﷺ’den başkasına verilmediği için bu, hükmün onlara has olduğuna dair bir karinedir. Özel hükümlerin örnekleri vardır: Mesela Huzeyme’nin şahitliğini Rasulullah ﷺ iki adamın şahitliğine denk saymıştır ve bu ona hastır, başkasına geçmez. Yine Ebu Burde’nin altı aylık bir oğlak kurban etmesine izin vermiştir ve bu ona hastır, çünkü keçide kurban bir yaşını doldurunca caiz olur.

Böylece her iki delille de amel edilmiş olur: Kat’i delillere göre hükümlerin uygulanmasında kademelilik haramdır; cihat ve zekâtın kademeliği ise, Müslüman olduklarında cihat edip zekât vereceklerini Rasulullah ﷺ bildiği için Sakif heyetine has bir durumdur.

Altıncısı: Özet:

  • Hükümlerin bir kısmını uygulayıp bir kısmını terk etmek suretiyle kademelilik yapmak, bu konudaki kat’i delillerden dolayı haramdır.
  • Hz. Aişe’nin hadisinde şer’i hükümlerin uygulanmasında kademeliliğe dair hiçbir şey yoktur; sadece nazil olan surelerde akidenin ahkamdan önce geldiğini anlatmaktadır.
  • Ömer bin Hattab hırsızlık haddini askıya almamış veya uygulanmasında kademeliğe başvurmamıştır; aksine kıtlık durumunda hırsızlık yapana had uygulanmayacağına dair şer’i hükme göre amel etmiştir.
  • Ömer bin Abdülaziz şer’i hükümlerin uygulanmasında kademeliğe başvurmamıştır; çünkü Emevi Devleti’nde uygulanan sadece şer’iattı ve devlette İslam dışı başka hiçbir hüküm yoktu. Ondan rivayet edilenler ise zulümlerin kaldırılması ve hakların sahiplerine iadesi ile ilgilidir.
  • Rasulullah ﷺ’in namazın terkini kabul etmediği, cihat ve zekâtın terkini ise kabul ettiği Ebu Davud’un iki rivayeti o heyete has bir hükümdür. Çünkü Rasulullah ﷺ vahiyle bilmiştir ki; onların şartı gerçeklik bulmayacak, Müslüman olduklarında cihat da edecekler zekât da verecekler. Yani bu iki hadis reddedilmez; aksine hükümlerin bir kısmını uygulayıp bir kısmını terk etmek anlamındaki kademeliliğin haramlığına dair kat’i delillerle açıkladığımız şekilde cem edilir.

Böylece, şer’iattın uygulanmasında kademeliliği savunanların getirdiği tüm deliller incelendiğinde; bunların kademeliliğe delalet etmediği, aksine kademelilikle ilgisi olmayan başka hususlara veya özel durumlara ait özel deliller olduğu görülür... Bunlar, yukarıda detaylandırıldığı üzere şer’iattın uygulanmasında kademeliliğin haramlığına dair kat’i delillere muhalif olamazlar... Bu nedenle, kademeliliği savunanların İslam’ın bir kısmıyla, küfrün de bir kısmıyla hükmetmeyi caiz kılacak hiçbir delili veya delil şüphesi yoktur. Bu büyük bir meseledir ve İslam’ın getirdiği tüm hükümlerle hükmetmenin vacibiyetine dair kat’i delillere muhalif olan büyük bir münkerdir. Alemlerin Rabbi olan Allah’a hamdolsun.

Kardeşiniz Ata bin Halil Ebu’r Raşte

19 Ramazan 1437 H. 24/06/2016 M.

Emir'in Facebook sayfasından cevabın linki: facebook

Emir'in Google Plus sayfasından cevabın linki: Googleplus

Emir'in Twitter sayfasından cevabın linki: Twitter

Amir sitesinden cevabın linki

Makaleyi Paylaş

Bu makaleyi ağınızla paylaşın