Home About Articles Ask the Sheikh
Soru & Cevap

Soru-Cevap: Biat Akdinde Ümmetin Halife İçin Bir Süre Belirleme Şartı Koşması Caiz midir?

September 06, 2013
3931

Soru-Cevap

Soru:

Hilafet, rıza ve ihtiyar (seçim) akdidir. Ümmet, Abdurrahman bin Avf (r.a.)’a kendilerini yönetecek kişinin mutlaka Allah’ın Kitabı ve Rasulü’nün Sünneti ile hükmetmesi şartını koşmuş, hatta buna “İki Şeyhin (Ebu Bekir ve Ömer) metodunu” da eklemişlerdi. Buradan, biat akdinde ümmetin halife için belirli bir süre şartı koşmasının caiz olduğu anlamını çıkarabilir miyiz? Lütfen konuyu açıklığa kavuşturun, Allah sizi hayırla mükâfatlandırsın.

Cevap:

Cevaptan önce size şunları hatırlatmak isterim:

a- Bir Müslüman, haramı helal veya helali haram kılan bir şart olmadığı sürece akitlerde dilediği şartı koşabilir. Rasulullah (sav), Buhari’nin Hz. Ayşe (r.anha)’dan rivayet ettiği Berire’nin azat edilmesi meselesine dair hadis-i şerifte şöyle buyurmuştur:

مَا بَالُ رِجَالٍ يَشْتَرِطُونَ شُرُوطًا لَيْسَتْ فِي كِتَابِ اللَّهِ، مَا كَانَ مِنْ شَرْطٍ لَيْسَ فِي كِتَابِ اللَّهِ فَهُوَ بَاطِلٌ، وَإِنْ كَانَ مِائَةَ شَرْطٍ، قَضَاءُ اللَّهِ أَحَقُّ، وَشَرْطُ اللَّهِ أَوْثَقُ، وَإِنَّمَا الوَلاَءُ لِمَنْ أَعْتَقَ

"Allah’ın Kitabı’nda olmayan şartları koşan o kimselere ne oluyor ki! Allah’ın Kitabı’nda olmayan her şart, yüz şart bile olsa batıldır. Allah’ın hükmü daha hak, şartı ise daha güvenilirdir. Vela (mirasçılık hakkı) ancak azat edenindir." (Buhari)

Tirmizi de Kesir b. Abdullah b. Amr b. Avf el-Müzeni’den, o da babasından ve dedesinden Rasulullah (sav)’in şöyle buyurduğunu sahih bir hadis olarak rivayet etmiştir:

وَالمُسْلِمُونَ عَلَى شُرُوطِهِمْ، إِلَّا شَرْطًا حَرَّمَ حَلَالًا، أَوْ أَحَلَّ حَرَامًا

"Müslümanlar koştukları şartlar üzerinedirler; ancak helali haram kılan veya haramı helal kılan şart müstesnadır."

b- Dolayısıyla bir Müslüman, haramı helal kılmadığı veya helali haram kılmadığı sürece, yani Allah’ın şeriatına muhalif olmadığı müddetçe akitlerde şart koşabilir. Şeriata muhalif olan şart ise batıldır, ne sahihtir ne de caizdir.

c- Bir müctehidin başka bir müctehidi taklit etmesi caizdir ve Sahabe (r.anhum)’un uygulaması da bu yöndeydi. Bu nedenle, bir Müslüman bir müctehide, belirli bir meselede başka bir müctehidi taklit etmesi şartını koşarsa ve aksi takdirde ona biat etmezse bu caizdir. Çünkü bir müctehidin başka bir müctehidi taklit etmesi caizdir.

İslam Şahsiyeti Kitabı 1. Cilt, "Taklit Vakıası" babı, 2. paragraf, sayfa 222’de (Arapça aslı) şöyle geçmektedir:

"...Bir müctehid, bir meselede tam bir içtihat ehliyetine sahip olur, o konuda içtihat eder ve içtihadı onu bir hükme ulaştırırsa, ulaştığı içtihadın aksine başka bir müctehidi taklit etmesi caiz değildir. Şu dört durum hariç, kendi zannını (içtihadını) veya zannıyla amel etmeyi terk etmesi caiz olmaz:

Birincisi: İçtihadında dayandığı delilin zayıf olduğunu, başka bir müctehidin delilinin ise kendi delilinden daha güçlü olduğunu fark ederse; bu durumda içtihadıyla ulaştığı hükmü derhal terk etmesi ve delili daha güçlü olan hükmü alması vacip olur...

İkincisi: Başka bir müctehidin (vakıa ile delil arasında) bağ kurmada daha yetkin olduğunu veya vakıayı daha iyi bildiğini, delilleri daha güçlü kavradığını ya da sem’î delillere daha fazla vakıf olduğunu fark ederse ve kendi içinde o müctehidin belirli bir meseleyi veya genel olarak meseleleri anlamada isabete daha yakın olduğu kanaati oluşursa... Bu durumda içtihadıyla ulaştığı hükmü terk etmesi ve içtihadına kendi içtihadından daha fazla güvendiği o müctehidi taklit etmesi caiz olur.

Üçüncüsü: Halifenin, müctehidin ulaştığı içtihadına aykırı bir hükmü tebenni etmesi. Bu durumda müctehidin kendi içtihadıyla amel etmeyi terk etmesi ve imamın tebenni ettiği hükümle amel etmesi vacip olur...

Dördüncüsü: Müslümanların maslahatı için Müslümanların görüş birliğine varmasının istendiği bir görüşün olması. Bu durumda müctehidin kendi içtihadını terk edip, Müslümanların birliğini sağlamak amacıyla üzerinde ittifak edilen hükmü alması caizdir; nitekim Osman (r.a.)’a biat edilirken böyle olmuştur... Ancak bu durum müctehid için caizdir, vacip değildir. Bunun delili, Ali (r.a.)’ın Ebu Bekir ve Ömer (r.anhuma)’nın içtihatları için kendi içtihadını terk etmeyi kabul etmemesidir. Kimse ona bu tutumundan dolayı karşı çıkmamıştır; bu da bunun vacip değil caiz olduğunu gösterir.

Tüm bunlar, müctehid fiilen içtihat etmiş ve içtihadı onu bir hükme ulaştırmışsa geçerlidir. Ancak müctehid o meselede daha önce içtihat etmemişse, diğer müctehidleri taklit etmesi caizdir... Ömer (r.a.)’ın Ebu Bekir (r.a.)’a "Bizim görüşümüz senin görüşüne tabidir" dediği sahih olarak sabittir. Yine Ömer (r.a.)’ın, kendisine bir dava geldiğinde Kur’an ve Sünnet’te bir hüküm bulamazsa Ebu Bekir’in bir hükmü olup olmadığına baktığı, bulursa onunla hükmettiği sahih olarak rivayet edilmiştir. İbn Mesud (r.a.)’ın da Ömer (r.a.)’ın sözünü aldığı sahih olarak sabittir. Bu durumlar birçok hadisede Sahabe’nin gözü önünde cereyan etmiş ve kimse buna itiraz etmemiştir, dolayısıyla sükûti icma oluşmuştur." (Bitti)

d- Halifeye verilen biat metinleri, bir süre ile sınırlandırmaya zıttır. Çünkü Rasulullah (sav)’e ve Râşid Halifelere yapılan biat, Allah’ın Kitabı ve Rasulü’nün Sünneti ile hükmetmek üzereydi; biatın sınırı (kaydı) budur. Eğer Halife, Allah’ın Kitabı ve Rasulü’nün Sünneti ile hükmetmeyi terk ederse, halifenin nasıl azledileceğini ve Mezalim Mahkemesi’nin yetkilerini açıklayan ilgili şer’î hükümler çerçevesinde velayeti sona erer. Başka bir sınır (kayıt) koymak ise caiz değildir; çünkü bu, biatın asıl metni olan "Allah’ın Kitabı ve Rasulü’nün Sünneti ile hükmetme" esasına aykırıdır. Bu durum Sünnet ve Sahabe İcması ile sabittir:

Sünnet’e gelince; Buhari, Ubade b. es-Samit (r.a.)’dan şöyle rivayet etmiştir:

دَعَانَا رَسُولُ اللهِ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ فَبَايَعْنَاهُ، فَكَانَ فِيمَا أَخَذَ عَلَيْنَا: أَنْ بَايَعَنَا عَلَى السَّمْعِ وَالطَّاعَةِ فِي مَنْشَطِنَا وَمَكْرَهِنَا، وَعُسْرِنَا وَيُسْرِنَا، وَأَثَرَةٍ عَلَيْنَا، وَأَنْ لَا نُنَازِعَ الْأَمْرَ أَهْلَهُ، قَالَ: إِلَّا أَنْ تَرَوْا كُفْرًا بَوَاحًا عِنْدَكُمْ مِنَ اللهِ فِيهِ بُرْهَانٌ

"Rasulullah (sav) bizi çağırdı, biz de ona biat ettik. Bizden aldığı sözler arasında şunlar vardı: Zorlukta ve kolaylıkta, sevinçli ve kederli anlarımızda, başkaları bize tercih edildiğinde (yöneticiye) işitmek ve itaat etmek üzere... meşru bir delile dayanan apaçık bir küfür (kufran bevahan) görünceye kadar yönetimi elinde bulunduranlarla çekişmemek üzere bizden biat aldı." (Buhari ve Müslim)

Müslim ayrıca Yahya b. Husayn’dan, o da ninesi Ümmü Husayn’dan şöyle rivayet etmiştir: Rasulullah (sav)’in şöyle buyurduğunu işittim:

إِنْ أُمِّرَ عَلَيْكُمْ عَبْدٌ مُجَدَّعٌ - حَسِبْتُهَا قَالَتْ - أَسْوَدُ، يَقُودُكُمْ بِكِتَابِ اللهِ تَعَالَى، فَاسْمَعُوا لَهُ وَأَطِيعُوا

"Eğer üzerinize Allah’ın Kitabı ile sizi sevk ve idare eden burnu kulağı kesik -sanırım siyah demişti- bir köle bile emir tayin edilse, onu dinleyin ve ona itaat edin."

Tüm bunlardan açıkça anlaşılan şudur; Allah’ın Kitabı ve Rasulü’nün Sünneti ile hükmedildiği sürece biat ve itaat devam eder. Ancak "apaçık bir küfür" yani şeriata kesin bir muhalefet durumunda bu sona erer.

Sahabe İcmasına gelince; Râşid Halifelerin biatı belirli bir süre üzerine değil, Allah’ın Kitabı ve Rasulü’nün Sünneti ile hükmetmek üzereydi. Bu biatlar Sahabe (r.anhum) topluluğu içinde gerçekleşmiştir; dolayısıyla sürenin sınırlandırılmaması konusunda bir icma oluşmuştur. Halifenin görevde kalması, Allah’a ve Rasulü’ne olan itaatine, yani Allah’ın indirdikleriyle hükmetmesine bağlıdır. Ma’mer b. Raşid Cami’inde şöyle rivayet eder: Ebu Bekir (r.a.) bize bir hutbe vererek şöyle dedi:

يَا أَيُّهَا النَّاسُ إِنِّي قَدْ وُلِّيتُ عَلَيْكُمْ وَلَسْتُ بِخَيْرِكُمْ... أَطِيعُونِي مَا أَطَعْتُ اللَّهَ وَرَسُولَهُ، فَإِذَا عَصَيْتُ اللَّهَ وَرَسُولَهُ فَلَا طَاعَةَ لِي عَلَيْكُمْ، قُومُوا إِلَى صَلَاتِكُمْ يَرْحَمْكُمُ اللَّهُ

"Ey insanlar! En hayırlınız olmadığım halde üzerinize yönetici olarak seçildim... Allah ve Rasulü’ne itaat ettiğim sürece bana itaat edin. Eğer Allah ve Rasulü’ne isyan edersem, artık üzerinizde bana itaat (yükümlülüğü) yoktur. Namazınıza kalkın, Allah size rahmet etsin."

Bu delillerden açıkça görülmektedir ki süre belirli değildir. Aksine halifenin Allah’a ve Rasulü’ne itaati metinlerde yer almıştır. Halife Allah’ın indirdikleriyle hükmettiği sürece velayeti devam eder. Eğer kesin (kat’i) bir nassa muhalefet ederse, bir ay veya iki ay bile olsa velayeti sona erer... Bu da halifenin azli ve Mezalim Kadısı’nın yetkileri hakkındaki şer’î hükümlere göre gerçekleşir.

e- Ömer (r.a.)’dan sonra halife seçimi sırasında yaşananlara gelince; halkın kimi halife istediğini sormakla görevli olan Abdurrahman bin Avf’a şu şartı koştular: "Eğer kendisine bir mesele arz edilirse ve bu mesele önceki iki halife döneminde yaşanmış, Ebu Bekir veya Ömer o konuda hüküm vermişse, o meselede onları taklit edecek ve içtihat etmeyecektir." Ali (r.a.) her meselede kendi görüşüyle içtihat etmek dışında bunu reddetti; Osman (r.a.) ise kabul etti ve ona biat ettiler. Bu şartı koşmaları onlar için, kabul edip taklit etmesi veya reddedip içtihat etmesi de aday için caizdir. Çünkü bir müctehidin başka bir müctehidi taklit etmesi, Sahabe dönemindeki uygulamalarda açıkladığımız gibi şer’an caizdir.

Özetle; şer’î bir nassa muhalif olmadığı sürece akitlerde şart koşmak caizdir, aksi takdirde caiz ve sahih olmaz. Halife için bir süre belirleme şartı, Sünnet ve Sahabe İcması ile sabit olan "Allah’ın Kitabı ve Rasulü’nün Sünneti ile hükmetme" şeklindeki biat metnine aykırı olduğu için, biat edilecek halife üzerinde bir süre kısıtlaması şart koşulması caiz değildir.

Makaleyi Paylaş

Bu makaleyi ağınızla paylaşın