Soru:
Selamun Aleykum ve Rahmetullahi ve Berakatuhu,
Bağlı devletler veya yörüngedeki devletler, eğer tabi oldukları büyük devlet aynı ise kendi aralarında çatışabilirler mi? Eğer bu mümkünse, madem tabi olunan devlet tektir, bu durumu nasıl açıklayabiliriz? Bu çatışma, tabi olunan o büyük devletin çıkarlarını etkilemez mi? Eğer böyle bir çatışma yaşanmıyorsa, örneğin Irak ile Türkiye, İran ile Suudi Arabistan veya Türkiye ile İran arasında yaşananları nasıl açıklayabiliriz? Teşekkürler.
Cevap:
Ve Aleykum Selam ve Rahmetullahi ve Berakatuhu,
Bu konudaki genel hatlar şöyledir:
1- Büyük bir devlete bağlı olan devletlerin, o büyük devlete zarar verecek eylemlerde bulunması düşünülemez. Çünkü dış politikada ona bağlı olmalarının anlamı; bağlı devletlerin, büyük devletin kendileri için çizdiği planlar veya uyguladığı politikalar çerçevesinde hareket etmeleri ve hiçbir ayrıntıda bu çerçevenin dışına çıkmamalarıdır. Dolayısıyla dışarıdaki davranışları büyük devletin iradesine rehindir; büyük devlete danışmadan herhangi bir eylemde bulunamazlar ve onun emirlerine tabi olurlar. Tıpkı İngiltere’ye bağlı olan Ürdün gibi; yöneticileri onun emirlerini yerine getirirler ve büyük devlete haber vermeden dış politikada hiçbir iş yapmazlar. Ancak daha önceden bilinen ve izlenen bir politika söz konusuysa, örneğin Ürdün’ün İngiliz siyasetine hizmet etmek için yine İngiltere’ye bağlı olan Katar ile iletişime geçmesi gibi, bu çerçevede hareket edebilirler.
2- Yörüngedeki devlete (devlet-i felek) gelince; o, büyük devletle bir bağlılık ilişkisiyle değil, bir menfaat ilişkisiyle bağlıdır. Bu nedenle, yörüngesinde döndüğü büyük devletin dış politikasının bazı cüzi kısımlarında kendi menfaatini aradığı için onun yörüngesinden çıkabilir. Bu çıkış, büyük devletin o ülkedeki yöneticilerin iktidara gelmesindeki etkisiyle doğru orantılıdır. 30/07/2013 tarihli soru-cevapta belirtildiği gibi: “Büyük devletin, yörüngedeki devlet üzerindeki etki ve baskı faktörlerine dikkat edilmelidir; bu faktörler onun bazı cüzi konularda yörüngeden çıkmasını engeller. Bu engellemenin gücü veya zayıflığı, büyük devletin o ülkedeki yönetici sınıfın iktidara gelmesindeki etkisinin boyutuna bağlıdır. Eğer büyük devletin etkisi güçlüyse, yörüngedeki devletin herhangi bir ayrıntıda kopması son derece zordur. Büyük devletin etkisi ne kadar azsa, yörüngedeki devlet dış politikanın bir veya daha fazla cüzünde o büyük devletten kopmaya o kadar muktedir olur.” Örneğin: Kanada, çıkarlarının gerektirdiği ölçüde hem ABD’nin hem de İngiltere’nin yörüngesinde döner. Ancak Kanada, 29/09/2015 tarihinde İran’ı terörü destekleyen bir devlet ilan etmiş ve İran büyükelçiliğini kapatmıştır. Hatta Dışişleri Bakanı John Baird’in ifadesiyle İran’ı “bugün dünyada küresel barış ve güvenliğe yönelik en ciddi tehdit” olarak nitelendirmiştir. Bu durum, ABD’nin İran’ı bölgede sözde barış ve güvenliği sağlama sürecine alenen dahil etmek için hazırladığı nükleer anlaşmadan sonra gerçekleşmiştir. ABD yörüngesinde dönen Kanada’nın bu davranışı, bir ayrıntıda ABD’ye muhalefet etmekte ve Amerikan siyasetini desteklememektedir. Zira ABD’nin çıkarı, Kanada’nın İran’ı barış ve güvenliği sağlamaya çalışan bir devlet olarak kabul etmesidir, yoksa ilişkileri kesip onu terör devleti ve barışa tehdit ilan etmesi değildir. İşte böylece, eğer büyük devletin etkisi o ülkenin yöneticilerini iktidara getirmekten uzaksa, yörüngedeki devlet bazı ayrıntılarda muhalefet edebilir.
Türkiye’ye gelince, 30/07/2013 tarihli soru-cevapta şu ifadeler yer almıştır: “Amerika’nın yönetici sınıfı iktidara getirmedeki etkisi güçlüdür. Erdoğan, ancak Amerika’nın yardımıyla iktidara gelebildiğini ve içerideki nüfuzunu pekiştirebildiğini hissetmektedir. Dolayısıyla kaderinin, Türkiye’de büyük bir hakimiyet kuran ve yönetimi, yöneticileri, yargıyı, ekonomiyi, orduyu ve güvenlik birimlerini kontrol edebilecek güce ulaşan Amerika’ya bağlı olduğunu görmektedir... Bu yüzden Amerika’nın Türkiye’deki yönetim üzerindeki etkisi güçlüdür ve dolayısıyla Türkiye’nin Amerikan dış politikasından herhangi bir ayrıntıda sapması son derece zordur.” Soru-cevap şu sözlerle bitmiştir: “Yani Türkiye şu an Amerika’nın yörüngesinde dönmektedir ve Amerika’nın Türkiye’nin işleri üzerindeki etkisi güçlüdür. Eğer Türkiye’nin Amerika’ya olan bu güçlü bağı mevcut haliyle devam ederse, Türkiye Amerika’ya tam bağımlılığa yaklaşabilir ve yörüngede dönme durumu sorgulanır hale gelebilir!” Bu nedenle Türkiye, Kanada seviyesinde değildir; aksine Amerika’nın onun üzerindeki etkisi o kadar güçlüdür ki Türkiye, Amerika’ya hiçbir ayrıntıda muhalefet edememiş, bilakis Amerika ile bağlarını güçlendirerek her küçük ve büyük meselede ona muvafakat etmiştir. Nitekim Türkiye, Dışişleri Bakanlığı Müsteşarı Feridun Sinirlioğlu aracılığıyla 11/08/2015 tarihinde Amerikan CNN kanalına yaptığı açıklamada; “İki ülkenin (Türkiye ve ABD) yaklaşık 100 kilometre uzunluğunda ve 50 kilometre genişliğinde (güvenli) bir bölge oluşturulması konusunda anlaştığını” söylemişti. Türkiye Dışişleri Bakanlığı’ndan yapılan açıklamada “bu bölgenin kontrolünü Suriyeli muhalif güçlerin üstleneceği, ABD ve Türkiye’nin ise hava koruması sağlayacağı” belirtilmişti. Ancak ertesi gün, yani 12/08/2015’te ABD Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Mark Toner bunu yalanlayarak şöyle dedi: “Güvenli bölge konusunda bir anlaşma yok... Türk yetkililerin açıklamalarını görmedim ve bu konuda yorum yapamam. Bu kürsüden ve diğer pek çok vesileyle net bir şekilde ifade ettik ki, ortada bir güvenli bölge yok...” Görüldüğü üzere Türkiye bu ayrıntıda bile Amerika’nın dışına çıkamamıştır. Güvenli bölge kurmak istediğinde Amerika ile anlaştığını söylemiştir; yani Amerika ile koordine etmeden ve onun onayı olmadan dış politikada hiçbir adım atamamaktadır ve Amerika onaylamazsa bu iş gerçekleşmemektedir. Örneğin, Amerika’nın bir yıl önce başlattığı ılımlı muhaliflerin eğitilmesi konusuna Türkiye itirazsız onay vermiştir. Aynı şekilde Amerikan çıkarlarına hizmet eden Amerikan üssünün (İncirlik) açılması konusu da böyledir. Türkiye Dışişleri Bakanlığı 29/07/2015 tarihinde Amerika ile Suriye’de saldırılar düzenlemek üzere İncirlik Hava Üssü’nün Amerikan uçaklarına açılmasını öngören bir anlaşma imzalandığını duyurmuştur. Bunun gibi daha pek çok hadise mevcuttur. Bu nedenle Erdoğan dönemindeki Türkiye’nin herhangi bir ayrıntıda Amerika’ya muhalefet edeceği düşünülemez; dış politikada Amerika’ya sanki ona bağlıymış gibi davranmaktadır ve Erdoğan’ın 13 yıl önce iktidara gelmesinden bu yana ona muhalefet etmemiştir. Nitekim son olarak Erdoğan, Amerika’ya bağlı olan Suudi Arabistan Kralı Selman’ı ziyaret etmiş ve her iki ülke 30/12/2015 tarihinde aralarındaki ilişkileri güçlendirmek için ortak bir stratejik konsey kurulduğunu ilan etmiştir. Türkiye, Suudi Arabistan’ın terörle mücadele için kurduğu askeri ittifaka, Suudi Veliaht Prensi Muhammed bin Selman’ın ilan ettiği üzere, onay vermiştir.
3- İran’a gelince; o da Amerika’nın yörüngesinde yürümektedir ve hiçbir ayrıntıda dışına çıkmamıştır. Özellikle mevcut Cumhurbaşkanı Hasan Ruhani ve bir Amerikan ajanı olarak kabul edilen Cevad Zarif başkanlığındaki dışişleri ekibi döneminde neredeyse bağlı bir devlet haline gelme noktasına ulaşmıştır. Suriye konusunda Türkiye ile koordinasyon sağlamıştır. Nitekim Türkiye Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Levent Gümrükçü 28/11/2013 tarihinde; “iki ülke arasındaki ikili ilişkilerin geliştirilmesi konusunda tam bir mutabakat”, “Suriye konusunda olumlu görüşmeler” ve “Suriye’deki krizin çözülmesi ve akan kanın durdurulması için iki ülke arasındaki iş birliğine bağlılık konusunda tam bir mutabakat” olduğunu açıklamıştır. Erdoğan, iki ülke arasındaki ilişkileri güçlendirmek için 07/04/2015 tarihinde İran’ı ziyaret etmiştir; yani aralarındaki fikri farklılıklar dış politikada uyumlu olmalarına ve Amerikan çizgisinde yürümelerine engel olmamıştır. Türkiye, nükleer program müzakereleri konusunda da İran’ı desteklemiştir.
4- Bağlı devletler veya yörüngedeki devletler arasında, eğer tabi olunan büyük devlet aynı ise çatışma anlamında bir çatışma beklenmez. Çünkü dış politikayı genel olarak o yönetir ve genellikle bu politika çatışmayı kontrol altında tutar... Bu çatışma açısından böyledir. Ancak kendi aralarında çatışmaya varmayan ihtilaflar yaşamaları -ki bu yörüngedeki devletler arasında daha belirgindir- şu üç durumda mümkün olabilir:
Birinci Durum: Büyük devletin çıkarına hizmet etmek için bir rol dağılımı söz konusu olduğunda.
İkinci Durum: Büyük devletin dış politikasını etkilemeyen, sadece iç saiklerden kaynaklanan anlaşmazlıklar olduğunda.
Üçüncü Durum: Ajanlardan birini desteklemek amacıyla, aralarındaki “sakin olan” bir hadiseyi ısıtıp, destek ihtiyacı bittikten sonra tekrar sakinliğe dönmek şeklinde olduğunda.
Birinci duruma örnek olarak:
Türkiye ve İran, Irak Kürdistan Bölgesi’nde Amerikan politikasını uygulamaktadırlar ancak görünüşte çelişkili ama hakikatte öyle olmayan farklı roller üstlenmişlerdir. Her birinin Amerika lehine, kendisine uygun bir rolü vardır:
İran, bu bölgedeki Amerikan ajanlarını desteklemektedir. Mesud Barzani İngiliz ajanlarından olduğu için İran oradaki Amerikan ajanlarını ona karşı destekler. Bunlardan biri de Goran (Değişim) hareketidir. Bu hareket, Amerika yanlısı Kürdistan Yurtseverler Birliği’nin kurucusu ve başkanı Celal Talabani’nin Irak Cumhurbaşkanı olmasından sonra partinin zayıflamasıyla, 2009 yılında Kürt siyasetçi Nuşirvan Mustafa tarafından kurulan laik siyasi bir partidir. Bu parti de Barzani’nin partisi gibi yolsuzluk işlerine bulaşınca Amerika yeni bir görünümle başka bir parti kurulmasını zorunlu görmüştür. Böylece yolsuzlukla mücadele sloganı atan, Barzani’ye karşı muhalefeti canlandıran, onu zayıflatmaya veya düşürmeye çalışan Goran hareketi ortaya çıkmıştır. Bölge başkanlığı seçimlerinin halk tarafından değil parlamento tarafından yapılmasını, başkanın yetkilerinin kısıtlanıp parlamentoya devredilmesini talep etmiştir. 2013 yılında bölgede yapılan parlamento seçimlerine katılmış ve 111 sandalyeden 24’ünü alarak, 38 sandalye alan Barzani’nin partisinden sonra ikinci parti olmuştur. Talabani’nin partisi ise 18 sandalye ile üçüncü sıraya gerilemiştir.
Türkiye’ye gelince; o, Barzani’yi kendi etkisi altına almaya ve Amerika lehine onu kontrol altında tutmaya çalışmaktadır. Bu doğrultuda bölgede pek çok ekonomik proje yürütmektedir. Aynı zamanda, Kuzey Irak’taki Kandil Dağı’nda konuşlanan ve Türkiye’ye karşı silahlı eylemler yapan PKK içindeki İngiliz ajanlarına verilen desteği kesmesi için Barzani’ye baskı yapmaktadır. Türk uçakları o bölgeyi vurduğunda Barzani buna itiraz edememektedir; çünkü Türkiye’ye muhtaç hale gelmiştir. Türkiye onu bir devlet başkanı gibi karşılamakta, bölgede konsolosluk açmış bulunmakta ve ondan petrol satın almaktadır.
İşte böylece her ikisi de çelişkili görünseler de Amerikan politikasıyla uyumlu bir şekilde çalışmaktadırlar.
İkinci duruma örnek olarak:
- Suudi Arabistan ile İran arasında Nimr’in idam edilmesi sonucu son dönemde yaşanan gerginlik. Nimr, 16/10/2014 tarihinde İngiliz yanlısı eski Kral Abdullah döneminde idam cezasına çarptırılmıştı ancak hüküm infaz edilmeden ölmüştü... Bu Şeyh, Katif ve Ahsa’nın ayrılmasını ve Bahreyn’e bağlanarak bağımsız bir bölge oluşturulmasını savunuyordu. Bilindiği üzere İran, Bahreyn’in kendisinin bir parçası olduğunu iddia etmekte ve orayı 14. vilayeti olarak kabul etmektedir. Bu idam hükmünün yerine getirilmemesi, Amerika yanlısı olan mevcut Kral Selman için içeride bir mahcubiyete neden olabilirdi. Bu yüzden onunla birlikte, rejimin tekfirci, harici ve terör örgütü üyesi olarak kabul ettiği 43 kişi dahil toplam 46 kişinin daha idam edildiği duyuruldu.
Bu Suudi Arabistan cephesidir. İran cephesine gelince; mezhepçi ve taifeci gerçekliği, içerideki mezhepsel olarak gerilmiş durum nedeniyle böyle bir Şeyh için protesto yapmasını zorunlu kılmaktadır...
Ancak bu gerginlik, her iki tarafın Amerikan planlarını uygulamasına engel teşkil etmemektedir. Amerika gerginliği dindirmek için harekete geçmiş, ABD Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü John Kirby şöyle demiştir: “Diplomatik diyalog ve doğrudan görüşmelerin anlaşmazlıkların çözümü için temel araçlar olduğuna inanıyoruz ve bölge liderlerini gerilimi düşürecek olumlu adımlar atmaya teşvik etmeye devam edeceğiz.” (Kudüs el-Arabi 04/01/2016). ABD Dışişleri Bakanı John Kerry, İranlı mevkidaşı Cevad Zarif ile telefon görüşmesi yaparak durumu değerlendirmiş ve ardından Kerry şu açıklamayı yapmıştır: “Gerilimi azaltmak ve aralarında barışçıl, diplomatik bir çözüme ulaşmak için görüşmelere başlamak istiyoruz.” (CNN 04/01/2016)... Ardından Suudi Arabistan Dışişleri Bakanı Adil el-Cubeyr 04/01/2016’da Reuters’a; “kesilen diplomatik ilişkilerin dönmesi için Tahran’ın normal bir devlet gibi davranması gerektiğini” söylemiştir. Suudi Arabistan’ın BM Temsilcisi Abdullah el-Muallimi ise şöyle demiştir: “İran ile yaşanan krizin Suriye ve Yemen’deki barış çabaları üzerinde bir etkisi olmayacaktır. BM gözetiminde Cenevre’de yapılması planlanan Suriye görüşmelerine katılacağız”... Uluslararası Suriye Temsilcisi De Mistura, Suudi Arabistan ziyareti ve Cubeyr ile görüşmesinden sonra şöyle demiştir: “Suudi Arabistan, İran ile yaşanan gerginliklerin bu ay Cenevre’de yapılması planlanan Suriye siyasi süreci görüşmelerini engellemeyeceğini teyit etmiştir.” (el-Cezire 05/01/2016). Yani bu iki ülke arasındaki gerginlikler, Suriye devrimini sona erdirmeyi, İslami projesini akamete uğratmayı ve Suriye’deki laik mücrim rejimi korumayı amaçlayan Amerikan projesinin uygulanması yolundaki gidişatı etkilemeyen iç meselelerdir...
Böylece iç saikler, bu saikler ortadan kalkana veya yatışana kadar geçici bir ihtilafı öne çıkarabilir ancak bu ihtilaf kontrol altındadır ve Amerika’nın çıkarlarına zarar vermez.
Üçüncü duruma örnek olarak:
- İbadi’nin Türk kuvvetlerinin varlığına itiraz etmesi meselesi. Bu, kendisine ve hükümetine olan güvenin yerlerde olduğu bir dönemde İbadi’nin konumunu güçlendirmek için gelmiştir. Amerika, ajanı İbadi’nin ve hükümetinin imajını parlatmak, onu vatanın koruyucusu gibi göstererek manevi destek vermek için bu konuyu kışkırtmak istemiştir! Türkiye ise ona, bir yıl önce kuvvetlerini eğitmesi için bizzat kendisinin talebiyle girdiğini hatırlatarak cevap vermiş, buna rağmen Türkiye buna karşılık vererek kısmi bir geri çekilme ve kuvvetlerini yeniden konuşlandırma operasyonu yapmıştır. Ardından Arap Birliği, İbadi hükümetinin taleplerini destekleyen ve Türkiye’nin çekilmesini isteyen bir bildiri yayınlamıştır. Malumdur ki bu Arap Birliği Amerika tarafından yönlendirilmektedir. Böylece konu bir çatışmaya dönüşmeden sona ermiştir!
Bilinmelidir ki Amerika İbadi’yi sadece manevi olarak desteklemekle kalmamaktadır, aksine bu şartlarda İbadi hükümetinin düşmesini de istememektedir. Özellikle İbadi’nin Ramadi’yi kurtarma vaadinde bulunup başarısız olmasından sonra sarsılmış görünmesi üzerine Amerika ona bir destek dozu sağlamıştır. Beyaz Saray’ın 30/12/2015 tarihinde açıkladığı üzere Ramadi’ye 630 hava saldırısı düzenlemiş ve ardından Irak ordusunun Ramadi’deki hükümet binalarını ele geçirdiği ilan edilmiştir...
Özetle; tabi olunan büyük devlet aynı olduğu sürece, bağlı devletler veya yörüngedeki devletler arasında gerçek anlamda bir çatışma yaşanması uzak bir ihtimaldir. Ancak bir rol dağılımı gereği, iç saikler nedeniyle veya bir ajanı desteklemek amacıyla kontrollü ihtilaflar yaşanabilir; tüm bu durumlarda tabi olunan büyük devletin çıkarlarına hiçbir zarar verilmez.