Soru:
Suriye-Türkiye sınırına mayın döşenmesi meselesinin hakikati nedir? Bu süreç nasıl ve ne zaman gerçekleşti? Uluslararası çatışmalarla bağlantısı nedir? Allah hayrınızı artırsın.
Cevap:
1- Türkiye ile Suriye arasındaki sınırın bir kısmına mayın döşenmesi kararı 1956 yılında alınmış ve uygulama 1957-1959 yılları arasında, Hilafet’in yıkılmasından sonra sömürgeci antlaşmalarla çizilen 877 km’lik kara sınırının 513 km’lik kısmı boyunca, 350 metre genişliğinde gerçekleştirilmiştir. Bu arazilerin yüzölçümü yaklaşık 216 km²’dir; bunun 186 km²’si devlet hazinesine, geri kalanı ise devlet demiryollarına, diğer kurumlara ve vatandaşlara aittir. Bahsi geçen bölgeye 615.145 adet mayın döşenmiştir. Bunun yanı sıra Türkiye’nin Irak sınırında 42 km boyunca 75.115 mayın, İran sınırında 109 km boyunca 191.428 mayın, Ermenistan sınırında ise 17 km boyunca 21.984 mayın döşenmiştir. Bulgaristan ve Yunanistan sınırlarına da mayın döşenmiş ancak bunlar NATO müttefiki olmaları sebebiyle daha önce temizlenmiştir.
2- Türkiye’nin Suriye sınırına bu yoğunlukta mayın döşemesinin nedenlerinden biri, bölgedeki İngiliz-Amerikan çatışması ve bu çatışmanın Türkiye’ye sıçrama tehdididir. Suriye’de 1949’dan itibaren İngiliz uşakları ile Amerikan uşakları arasında birbirini izleyen darbeler yaşanmış ve bu süreç 1950’lerde kızışmıştır. Bu istikrarsız durum Türkiye’yi etkilemiştir; özellikle Amerika’nın 1950’lerde Türkiye’ye nüfuz etme konusundaki ciddiyeti, İngilizleri ve Türkiye’deki uşaklarını, bilhassa da "Orduyu", Amerika’nın Suriye’deki bu karışık durumu kullanarak "virüsü" Türkiye’ye taşımasından korkutmuştur. Amerika’nın Türkiye’ye yönelik aktif hamleleri netti; o dönemde Amerika’nın bölgedeki en büyük uşağı olan Abdünnasır’ın yıldızı parlamış, Türkiye’ye ve İngiliz uşaklarına saldırmaya başlamış, İngiltere’nin kurduğu ve Türkiye’nin kurucu üye olduğu Bağdat Paktı’na musallat olmuştu. Türkiye, bölgedeki Bağdat Paktı’nın hamisi olan Cumhurbaşkanı Celal Bayar liderliğinde, İngilizlerin bölgedeki güçlü kalesi olan Hüseyin’in Ürdün’ünü ve İngiliz uşağı Kamil Şamun liderliğindeki Lübnan’ı pakta dahil etmeye çalışıyordu. Başbakan Adnan Menderes Amerikan yanlısı olsa da dizginleri elinde tutan ve ülkenin fiili hakimi olan kurum, İngilizlere göbekten bağlı ve onlara hayranlık besleyen Orduydu. Tüm bunlara, İngilizlerin 1956’da Mısır’daki Amerikan uşaklarına karşı giriştikleri Üçlü Saldırı’daki yenilgileri eşlik etmiş, bunun sonucunda İngilizler Süveyş’ten kovulmuş ve Mısır’da üsleri kalmamıştı. Sömürgeleri olan Irak da Amerikalıların eline geçme tehdidi altındaydı. Buna ek olarak, Arap milliyetçilerinin 1939’da Suriye’yi sömüren Fransa ile İngilizler arasındaki bir anlaşma karşılığında (Türkiye’nin Yunanistan’a Ege Denizi’nde 12 ada vermesi karşılığı) Türkiye’ye katılan İskenderun Sancağı’nı geri alma talepleri de tansiyonu yükseltiyordu.
Tüm bu sebeplerle İngilizler ve Ordu, Türkiye’yi Suriye tarafından gelecek tehlikeden korumanın en iyi yolunun sınıra mayın döşemek olduğunu gördüler. İngilizler ve Ordu, Suriye ile Türkiye arasına mayınlardan bir engel koymak için gerekçeler üretmeye başladılar. Bu bağlamda Celal Bayar, komünistlerin Türkiye’deki nizamı bozmak için Suriye’den geleceğine odaklanıyor ve insanları yanıltmak amacıyla Sovyetler Birliği’nin Suriye’ye yakınlaşma çabalarına işaret ediyordu (oysa o dönemde Sovyet nüfuzu Suriye’den uzaktı). Aynı şekilde Suriye’deki karışıklıkları öne çıkarıyor ve Abdünnasır’ın kışkırttığı İskenderun Sancağı konusundaki gergin havaya odaklanıyordu.
Böylece Ordu, mayın döşemek için gerekçeleri oluşturdu ve mayınlı bölgenin çoğu İskenderun Sancağı’nda yer aldı. Oysa Türkiye’nin Suriye tarafına olan korkusu, bu Sancağın ilhakından beri eskiye dayanmaktadır. İsmet İnönü, 1939’da Mustafa Kemal’in ölümünden sonra Cumhurbaşkanlığını devraldığında yaptığı bir konuşmada, Cumhuriyet için iki tehlike kaynağı olduğunu söylemişti: Suriye ve irtica. İrtica ile kastettiği, fıtrat dini olan İslam’dı. Tarihsel olarak meşhur kabul edilen bu konuşma, Türk dış politikasının hatlarını belirlemiştir. Ayrıca Türk dış politikasının 1939’da imzalanan Türk-İngiliz Dostluk Antlaşması üzerine kurulu olduğunu söylemiştir. Bu konuşma, 1998 yılında Türkiye, "İsrail" ve Ürdün ile ittifak yaparak Suriye sınırına asker yığdığında ve Esed ailesi ile oradaki Amerikan uşağı kalıntılarını devirmek için Suriye’ye saldırmak üzereyken tekrar gündeme gelmişti.
3- Bu mayınlar uzun süre orada kaldı ve döşendikleri günden bu yana onlarca yıl boyunca birçok Türk askeri ve sivili öldü veya yaralandı. Resmi istatistiklere dayanılarak, 1993-2003 yılları arasındaki on yıl içinde 299 askerin ve 289 sivilin öldüğü, 1524 askerin ve 739 sivilin yaralandığı, ayrıca birçok büyükbaş ve küçükbaş hayvanın telef olduğu belirtilmiştir. Bölge halkı bu durumdan şikayetçi olmuş, mayınların zararının faydasından çok olduğu, hatta tamamen işlevsiz kaldığı gerekçesiyle temizlenmesi talepleri yükselmiştir. Dahası bu mayınlar, iki halk arasındaki kardeşlik bağlarını koparmakta, akrabalık ilişkilerini kesmektedir. Zira sınırın her iki yanındaki insanlar, özellikle İskenderun Sancağı ve çevresindekiler, birbirlerine akrabalık ve hısımlık bağlarıyla bağlıdırlar ve aralarında evlilikler oldukça yaygındır. Ayrıca mayınlar, kaçakçılığı önleme bahanesiyle bölünmüşlüğü pekiştirerek birbirleriyle ticaret yapmalarına da engel olmaktadır.
Ancak Kürtçülük davası güden PKK’nın ortaya çıkması ve Suriye üzerinden Türkiye’ye saldırılar başlatması, mayınların temizlenmesi çağrılarının PKK tehlikesi bahanesiyle sonuçsuz kalmasına neden olmuştur. Oysa bu mayınlar ne bu ayrılıkçı örgütün sızmalarını engelleyebilmiş ne de saldırılarını durdurabilmiştir. Aksine örgüt, elemanlarını Türkiye’nin içinden bulup devşirmekteydi.
4- Suriye-Türkiye sınırının bir kısmındaki mayınların temizlenmesi konusunu ilk gündeme getiren, hatta temizlemeye azmeden kişi, 1983 yılında Başbakan olan ve Amerikan yanlısı olan Turgut Özal’dır; ancak Ordu onun bu amacına ulaşmasını engellemiştir. Özal’ın ilk hükümetinde danışmanlığını, ikinci hükümetinde ise Devlet Bakanlığı ve hükümet sözcülüğünü yapan Canan Barlas (metindeki isim karışıklığına istinaden ilgili kişi Celal Hasan Cezal olarak geçmektedir), 26/05/2009 tarihinde "Time Türk" sayfasında bu konuyla ilgili bir makale yazarak şöyle demiştir: "Bölgeyi mayınlardan temizlemek ve tarımsal üretime kazandırmak için 80’li yıllardan beri birçok girişimde bulunuldu. Rahmetli Özal hükümeti döneminde şahsen bu projede görevlendirildim. Ancak TSK’nın teknik şartlarına uygun olmadığı gerekçesiyle çalışma durduruldu. Bu konu TSK dışında düşünülmemelidir. Mayın temizleme hikayesi bugüne kadar devam etti." Ayrıca şunları eklemiştir: "Bu durum o zamanki yanlış güvenlik politikalarının bir sonucudur." Ve devam etmiştir: "TSK, 1992 yılında (Özal döneminde) Bakanlar Kurulu kararıyla mayın temizleme göreviyle görevlendirilmiş ve bununla ilgili ön çalışmalar 2003 yılına kadar sürmüştür." Bu eski bakanın sözleri, mayın döşemenin arkasında Menderes’e rağmen Ordunun olduğunu, Ordunun arkasında ise doğal olarak İngilizlerin olduğunu teyit etmektedir.
5- 01 Mart 1999’da Kanada’nın Ottawa şehrinde, antipersonel mayınların kullanımının, depolanmasının, üretilmesinin ve devredilmesinin yasaklanması ve imha edilmesine ilişkin 146 ülke arasında bir sözleşme imzalandı. Bu sözleşme dünya genelindeki kara mayını sorununa karşıydı ve sözleşmede şu hüküm yer alıyordu: "...Taraf devletlerin her biri, sözleşmenin o devlet için yürürlüğe girmesinden itibaren en geç on yıl içinde, kendi kontrolü veya yetkisi altındaki mayın tarlalarında bulunan tüm antipersonel kara mayınlarını temizlemekle sorumludur."
12 Mart 2003 tarihinde Ottawa Sözleşmesi’ne ilişkin kanun tasarısı TBMM’de kabul edilmiş ve 01 Mart 2004 tarihinde yürürlüğe girmiştir.
1 Mart 2008’de Türk hükümeti, imzalanan sözleşme uyarınca sözleşmenin yürürlüğe girmesinden 10 yıl sonrasına tekabül eden 1 Mart 2014 tarihine kadar mayınları temizlemeyi taahhüt etmiştir.
6- Erdoğan bu sözleşmeyi fırsat bilerek mayın temizleme kanununu hazırlayıp Meclis’e sunmuştur. Kanun üzerinde Meclis’te iki hafta boyunca birçok oturumda sert tartışmalar ve gerginlikler yaşanmış, nihayetinde iktidar partisinin sunduğu taslak üzerinde bazı değişiklikler yapılarak oy çokluğu ile kabul edilmiştir. 4 Haziran 2009’da TBMM, Türkiye ile Suriye arasındaki mayınların temizlenmesine ilişkin kanunu 91 "hayır" oyuna karşılık 255 "evet" oyuyla kabul etmiştir; 204 üye ise oylamaya katılmamış veya çekimser kalmıştır. Karar, 17 Haziran 2009 tarihli Resmi Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe girmiştir. Milli Savunma Bakanlığı Genel Sekreterliği, 30 Haziran 2009 tarihinde bu mayınların temizlenmesine ilişkin bir bildiri yayınlayarak, temizleme işinin Milli Savunma Bakanlığı’na verildiğini ve bunun dört aşamada uygulanacağını belirtmiştir. İş, NAMSA (NATO Bakım ve İkmal Teşkilatı) aracılığıyla yürütülecektir. Kanuna göre, işin nasıl yürütüleceğine dair görüş bildirme önceliği Genelkurmay Başkanlığı’na, ardından Savunma, Dışişleri ve Maliye Bakanlıklarına verilmiştir. Bu kurumların onayıyla, bölgeyi mayınlardan temizleyecek şirkete, temizlediği bu arazileri 44 yıl süreyle kiralama hakkı verilecektir.
Kamuoyunda ve medyada mayın temizleme projesinin bir "İsrail" şirketine verileceği haberleri yayılmıştır. Özellikle Yahudi varlığı "İsrail"in Ankara Büyükelçisi Gaby Levy’nin, muhalefet ile hükümet arasında kanun üzerindeki tartışmaların en yoğun olduğu sırada Şanlıurfa’ya gitmesi ve şu açıklamayı yapması dikkat çekicidir: "Atalarımızın ve atalarımızın atalarının geldiği bu topraklara her Yahudinin gelmesi büyük önem taşımaktadır" [Kaynak: Hürriyet Gazetesi, 26/05/2009]. Ardından ilgili kanun tasarısının görüşüldüğü sırada TBMM’yi ziyaret etmesi, işlerin arkasında Yahudi varlığı "İsrail"in olduğu izlenimini pekiştirmiştir.
Muhalefet partileri bu durumu kullanarak hükümeti, Gazze’yi yerle bir eden İsrail’e Türkiye topraklarını satmakla suçlayıp hükümeti zor durumda bırakmıştır. Ancak Erdoğan’ın muhalefetin suçlamalarına verdiği cevaplar bu iddiaları doğrular nitelikteydi. Düzce’de AK Parti bölge toplantısında yaptığı konuşmada, hükümetin bu toprakları karşılıksız olarak İsrail’e yani Yahudilere vereceği yönündeki suçlamalara şöyle yanıt vermiştir: "Şimdi küresel bir yatırım şirketi ülkemizde yatırım yapmak istiyor, bakıyorsunuz bir ses yükseliyor: Olmaz, çünkü Yahudi yatırım şirketi... Arkadaş, duy ki ülkeme yatırım yapmaya geliyor, 500 milyon dolar, 1 milyar dolar yatırım yapacak. Sen işsizlik diye bağırıyorsun! Bak yatırım yapacaklar. Yatırım yapıldığında burada kim çalışacak? İshak çalışmayacak, Hasan çalışacak, Ahmet çalışacak, Mehmet çalışacak! Bak biz işsizlik sorununu çözüyoruz, bunu sevmiyor musun? Yabancı bir şirketi şu dinden veya bu dinden diye reddediyor muyuz! Paranın dini ve milliyeti yoktur!" [Kaynak: Radikal Gazetesi, 24/05/2009].
İşte Erdoğan, halkı bir şirkette (bu şirket o halka düşman olsa bile) işçi olarak çalıştıracağı yalanıyla kandırmaktadır. Oysa bu halk, Allah’ın İslam ile şereflendirdiği, yüzyıllarca İslam’ı taşıma ve onun uğrunda cihat etme şerefine nail olmuş bir halktır. Bugünün Türkiye Cumhuriyeti Başbakanı ise bu halkı, dünyanın dört bir yanındaki uzak yakın herkesin yanında hizmetçi ve işçi olarak tutmak istemektedir.
Erdoğan, muhalefete verdiği cevapta ayrıca şunları söylemiştir: "Bizden önceki MHP (Devlet Bahçeli), DSP (Ecevit) ve ANAP (Yılmaz) koalisyon hükümeti İsrail ile birçok anlaşma yapmıştı. Sanki hiç anlaşma yapmamışlar gibi halkı kandırmasınlar." (Radikal Gazetesi, 07/06/2009). Sanki Filistin’i gasp eden Yahudi varlığına olan sevgide herkesin eşit olduğunu söylemek istiyor!
7- Şunu belirtmek gerekir ki; Halife Abdülhamid’in Filistin toprakları konusunda Yahudilere söyledikleri, şimdi Türkiye toprakları için neredeyse tekerrür etmektedir. Filistin meselesinin küresel bir mesele olduğu o dönemde, Yahudi liderler Filistin topraklarına sahip olmak için Batı ile, özellikle de İngilizlerle görüşüyorlardı. O zamanlar Osmanlı Hilafeti’nin içinde bulunduğu mali krizi amaçlarına ulaşmak için kullanmaya çalışmışlar ve Filistin toprağı karşılığında Hilafet’in açığını kapatmak için büyük meblağlar teklif etmişlerdi. Ancak Halife Abdülhamid, Siyonist derneklerin temsilcisi Herzl’i geri çevirmiş ve Sultan Abdülhamid’in cevabı şöyle olmuştur: "Doktor Herzl’e bu konuda yeni adımlar atmamasını tavsiye edin. Ben Filistin toprağının tek bir karışından dahi vazgeçemem, zira orası benim şahsi mülküm değil, İslam ümmetinin mülküdür. Milletim bu topraklar uğrunda savaşmış ve onu kanıyla sulamıştır... Yahudiler milyonlarını saklasınlar. Eğer bir gün Hilafet devleti parçalanırsa, işte o zaman Filistin’i bedelsiz alabilirler. Ama ben hayatta olduğum sürece bu asla olmayacaktır..." Halife Abdülhamid -Allah ona rahmet etsin- basiret ve feraset sahibiydi, görüşünde haklı çıktı. İşte Hilafet yıkıldıktan sonra Filistin Yahudilere bedelsiz verildi! Şimdi Filistin’de olanlar küçük ölçekte Türkiye’de tekerrür ediyor; Suriye sınırındaki toprakları, mayın temizleme bahanesiyle 44 yıllığına Yahudilere vererek İslam ümmetinin bağrına yeni bir hançer saplamak istiyorlar.
8- Hükümetin tutumu bu şekildedir. Ana muhalefet partisi olan CHP’nin tutumuna gelince; çok iyi biliyoruz ki CHP hükümette olsaydı, Yahudilerin çıkarlarını gerçekleştirmekten asla geri durmazdı. Zira o, Hilafet’i yıkan ve iliğine kadar Yahudilerle beraber olan Mustafa Kemal’in mirasıdır. Hal böyleyken, Erdoğan bir Yahudi şirketine bu toprakları kullanma hakkı vermek istiyor diye Cumhuriyet Halk Partisi’nin öfkelenmesi düşünülebilir mi?! Ancak CHP, hükümetin toprakları mayınlardan temizleme karşılığında bir Yahudi (İsrail) şirketine 44 yıllığına kiralama niyetini siyasi bir koz olarak kullanmış ve kamuoyunu bununla meşgul etmiştir. Bunu samimiyetinden veya takvasından dolayı değil, AK Parti’yi yıpratmak şeklindeki siyasi hedeflerine ulaşmak için yapmıştır. Bu nedenle CHP, güney bölgelerine ziyaretler gerçekleştirmiş ve orada halkın desteğini kazanmak için meseleyi bu bölgelerdeki kamuoyuna yoğun bir şekilde sunmuştur. CHP çok iyi biliyor ki, Türkiye’deki Müslüman halkın, Filistin’deki Müslümanların kasabı olan "İsrail"e, yani Yahudi varlığına karşı büyük bir öfke ve kini vardır! Bu yüzden Müslümanların bu öfkeli duygularını AK Parti’yi yıpratmak için kullanmak istemiş ve bu yönde ciddi kazanımlar elde etmiştir. Öyle ki, CHP’nin bu tavır ve eylemleri Müslümanlar tarafından takdirle karşılanmış, hatta bizzat AK Parti yanlısı bazı gazeteler tarafından bile övülmüştür!
İşte muhalefetin Erdoğan’a karşı çıkardığı gürültünün sebebi budur; yani hükümetin o toprakları bir İsrail şirketine vermeye sıcak bakmasının sızması üzerine, Müslümanların AK Parti’ye karşı olan duygularını istismar etmektir. Zira Türkiye’deki Müslümanların Filistin’i gasp eden Yahudi varlığına karşı tutumu son derece düşmancadır. Sebep budur; yoksa CHP, Yahudi çıkarlarını gerçekleştirmede AK Parti ile yarışmaktadır ve eğer partiler arası rekabet olmasaydı hiçbir muhalefet göstermezdi.
9- Devletin görevi, Müslüman beldeler arasına mayın döşeme hatasını işlemişken, bir de bu toprakları mayın temizleme karşılığında 44 yıllığına yabancı bir şirkete, özellikle de bir İsrail şirketine vererek yeni bir hata işlememek olmalıydı. İslam’ın emrettiği doğru çözüm; devletin ve kurumlarının, bilhassa da Ordunun mayınları temizlemesi ve çoğu kamu malı ve devlet arazisi olan, küçük bir kısmı ise şahsi mülk olan (ki bunlar temizlendikten sonra sahiplerine iade edilmelidir) bu arazileri bizzat işletmesidir.
Bu araziler, mayınların temizlenmesi ve ıslahı için ne kadar harcanırsa harcansın, yapılan tüm masrafları fazlasıyla karşılayacak büyük bir gelir sağlayacak, içindeki petrol ve madenler sayesinde tarımsal ve endüstriyel bir kalkınma yaratacaktır.
Bu araziler 50 yılı aşkın süredir işlenmediği için, son yıllarda en karlı hale gelen doğal organik tarıma elverişlidir. Özellikle yaklaşık 216 km² olan bu alanın %80’i (186 km²’si hazineye, geri kalanı demiryollarına, diğer kurumlara ve vatandaşlara aittir) tarıma uygundur.
Ayrıca Türkiye Petrolleri Anonim Ortaklığı (TPAO) tarafından o bölgede açılan 10 kuyudan günlük 2.500 varil petrol üretimine başlanmıştır. Bölgenin diğer tarafında, yani Suriye tarafında ise yaklaşık 560 kuyudan günde 450 ila 500 bin varil petrol üretilmektedir. TBMM kayıtlarına göre, TPAO yetkilileri 12 yeni kuyu açılması durumunda günlük 2.500 varil daha petrol çıkarabileceklerini söylemektedirler.
Dolayısıyla, devletin bu arazileri bizzat kullanmaması ve yarım asırlığına yabancı bir şirkete vermesi İslam’da bir cinayettir. Peki, ya bu şirket Filistin’i gasp eden, ilk kıbleyi ve üçüncü kutsal haremi işgal eden, oralarda bozgunculuk ve fesat çıkaran Yahudi varlığına bağlı bir şirketse durum ne olur?! İşte o zaman bu, bu kötü projeye az veya çok katkıda bulunan herkesin vebalini yükleneceği büyük bir cinayet olur.