Soru:
12/11/2011 akşamı İtalya Başbakanı Silvio Berlusconi istifasını açıkladı. Ondan üç gün önce, tam olarak 9/11/2011 akşamı ise Yorgo Papandreu, başta egemen borç krizi olmak üzere ülkelerini sarsan mali ve ekonomik kriz nedeniyle Yunanistan Başbakanlığı görevinden istifa ettiğini duyurmuştu. Bu istifalar, her iki ülke parlamentosunun kemer sıkma önlemlerini onaylamasının ve Avrupa kurtarma planı adı verilen çerçevede bu önlemlerin uygulanması için ülkelerinin Uluslararası Para Fonu (IMF) ve Avrupa Komisyonu denetimine girmesini kabul etmelerinin ardından geldi. Son günlerde iyice hareketlenen bu iki ülkenin krizinin yanı sıra; İrlanda, Portekiz ve İspanya'da da iki yılı aşkın süredir benzer krizler devam ediyor. Hatta egemen borç krizi, Avrupa Birliği'nin en büyük ülkelerinden biri olduğu gibi Euro Bölgesi'nin de en büyüklerinden olan Fransa'ya bile sıçramaya başladı. Krizin bu kadar belirgin yaşandığı tüm bu ülkeler Euro Bölgesi'nde yer almaktadır. Soru şu: Bu krizlerin Euro'nun geleceği ve Avrupa Birliği içindeki 27 ülkeden 17'sini kapsayan Euro Bölgesi'nin kalıcılığı üzerindeki etkisi nedir? Hatta soru bunun da ötesine geçerek, bir bütün olarak Avrupa Birliği'nin akıbetini nasıl etkiler?
Ayrıca bu durumun diğer büyük devletlerin; Amerika, Rusya ve Çin'in tutumları ile Birlik üyesi olup Euro Bölgesi'nde yer almayan İngiltere üzerindeki etkisi nedir?
Cevap:
1- Yunanistan'ın yaklaşık 350 milyar Euro, yani 482 milyar dolara ulaşan borçlarını ödeyememe (temerrüt) korkusu, Euro Bölgesi'ni derinden etkilemiştir. Bu borçlar gayrisafi yurt içi hasılasının (GSYİH) %160'ını aşmış, bütçe açığı ise Avrupa'da izin verilen %3,5 seviyesine karşın %13,6'ya ulaşmıştır. Avrupa Komisyonu ve IMF, Avrupa kurtarma planı kapsamında Yunanistan'dan kemer sıkma önlemleri uygulamasını talep etti. Ancak Papandreu, daha fazla önlem uygulamaktan geri adım atmak isteyerek bu önlemler için referanduma gidilmesi çağrısında bulundu; maliye bakanı dâhil kabinesindeki 5 bakan da onu destekledi. Fakat Avrupalıların onu Fransa'nın Cannes şehrine çağırıp kemer sıkma planını uygulamadığı takdirde ülkesinin ek fon alamayacağı konusunda uyarması üzerine referandum fikrinden vazgeçmek zorunda kaldı. 11/10/2011 tarihinde uluslararası alacaklılar, Yunanistan'a 8 milyar Euro tutarındaki altıncı dilimin ödenmesini onayladı. 21/10/2011'de hükümet, göstericilere ve Atina'daki şiddetli protestolar ile genel grev sonucu ülkenin felç olmasına meydan okuyarak daha fazla kemer sıkma tedbirini kabul etti.
2- Bilindiği üzere, Amerika merkezli küresel mali krizin patlak vermesinin ardından, Kasım 2008'de Avrupa'da resesyon ve daralmanın başladığı resmen ilan edilmişti. Borsaların çöküşü, şirketlerin ve bankaların iflası gibi mali ve ekonomik krizler birbiri ardına gelmeye başladı. Devletler, bu kurumların bünyesine devasa fonlar pompalayarak onları kurtarmaya çalıştı; ancak bu durum sorunu çözmediği gibi devletlerin üzerine ağır bir yük bindirdi. Hatta bu durum, egemen borç krizinin nedenlerinden biri olarak kabul edildi. Yani bu tedavi hastalığı artırmış, sadece yan etkiler değil, asıl büyük arazlar üretmiştir. Euro'nun değeri dolar başta olmak üzere küresel temel para birimleri karşısında düşmeye başladığında Euro krizi belirginleşti. Sonuncusu olmasa da en son patlak veren ise egemen borç krizi, yani devletlerin borç krizidir. Bu, devletin gelirinin ve GSYİH'sinin, hazine bonosu/tahvil olarak ihraç ettiği borçların altında kalması demektir. Çeşitli nedenlerle devletin geliri, diğer devletlerin, bankaların ve küresel finans kuruluşlarının satın aldığı bu tahvillerin değerinden düşük hale geldiğinde, o devlet borçlarını ödeyemez duruma düşmüş sayılır. Tahvillerin değeri düşerken faiz oranları ve sigorta primleri (CDS) yükselir. Böylece kamu borcu artar ve bu tahvillere olan güven yok olur. Kimse onları satın almak istemez, aksine elindekileri çıkarmaya çalışır. Tahvil sahibi devlet bunları ödeyemediği için açık ortaya çıkar ve kriz patlak vererek sadece ülkenin tüm ekonomisini değil, siyasi istikrarını ve hükümetlerin durumunu da etkiler. İtalya'da son yaşanan ve Berlusconi hükümetinin düşmesine neden olan süreç budur; tıpkı Yunanistan'da Papandreu hükümetinin düşmesine yol açtığı gibi.
3- Fransa ve Almanya Euro Bölgesi'nin sorunlarını çözmek için çalışıyorlar; ancak krizin nasıl yönetileceği, nasıl tedavi edileceği ve kimin önerisinin kabul edileceği konusunda aralarında temel farklılıklar olduğu görülüyor. Özellikle de ekonomi konusu devletlerin egemenlik konusuyla çatışmaktadır. Fransa ve Almanya kendilerini Avrupa Birliği'nin iki büyük başı ve lideri olarak görüyorlar. Bu birlikte kimin karar verici ve söz sahibi olacağı konusunda aralarında gizli bir egemenlik rekabeti vardır. Nitekim Avrupa Dış İlişkiler Konseyi Berlin ofis başkanı Ulrike Guérot daha önce Birlik ülkelerine hitaben bu durumu şöyle ifade etmişti: "Eğer tamamen farklı iki yönden geliyorsanız, birbirinizle çarpışacağınız kesindir. Ancak yapıcı bir diyalog olacağını umuyorum." (Reuters 20/05/2011)
Böylece Fransa ve Almanya arasındaki anlaşmazlık, her birinin sunduğu çözüm yollarında kendini göstermiştir. Fransa, krizlerin tedavisi olarak "ekonomik bir hükümet" kurulmasını önerirken; Almanya yapısal çerçeveler oluşturan ve yaptırımlar uygulayan bir "ekonomik yönetim" kurulmasını teklif etti. Almanya, "ekonomik hükümet" fikrine sıcak bakmadı; çünkü bu, Avrupalı hükümetlerin iradesi dışında üst bir otoritenin herkese belirli bir ekonomi politikasını dikte edeceği izlenimini vermektedir. Bu da diğer devletlerin egemenliklerinin zedeleneceği endişesiyle tepkisini çekecektir. Bu nedenle bu öneri hayata geçmedi. Ekonomik büyüme konusunda da farklılıklar var. Almanya, Avrupa genelinde katlanılamaz ticari dengesizliklere neden olan ihracat sürecini canlandırmak için zorlu düzenlemeler yaptı. Özellikle Almanya büyük dış ticaret fazlası verirken, Fransa dâhil diğer ülkeler milyarlarca Euro dış ticaret açığı vermektedir. Bu sebeple Fransa, Almanya'dan iç talebi artırmasını ve ithalatı teşvik etmek için vergileri düşürmesini isterken; Almanya diğer ülkelerden kendisini örnek almalarını ve ücretleri düşürmelerini talep ediyor. Çözüm yollarındaki bir diğer anlaşmazlık ise Avrupa İstikrar Fonu ve desteğinin artırılması konusundadır. Alman parlamentosunun 29/09/2011'deki onayının ardından Almanya bu fondaki payını 123 milyar Euro'dan 211 milyar Euro'ya çıkardı. Bu da Almanya'nın Euro'nun kalıcılığına sıkı sıkıya bağlı olduğunu ve 17 ülkeden oluşan Euro Bölgesi ülkelerini destekleyerek bunun devamı için çalıştığını göstermektedir. Avrupalı devletler, bütçe açığını sınırlaması gereken ancak krizle birlikte çöken İstikrar Paktı'nı güçlendirme taahhüdünde bulundular. Almanya'nın önerileri arasında, bütçe açığının aşırı yükselmesine izin veren devletlere mali desteğin dondurulması da vardı. Avrupa Komisyonu bunu düşündü ancak sorunu çözmek yerine kronikleştireceği kanaatine vardı. Almanya ayrıca, bu devletlerin Avrupa Birliği düzeyinde alınan kararlarda oy haklarının en az bir yıl süreyle dondurulmasını önerdi ki bu da zorluk yaşayan devletlerin Birlik içindeki rolünü devre dışı bırakmaktadır. Almanya'nın bir diğer önerisi ise diğer devletlerin bütçe açığı tavanını anayasalarına koyarak kendisini örnek almaları ve ağır borç yükü altında olan, Euro Bölgesi'nden çıkmaktan başka seçeneği kalmayan devletler için iflas prosedürleri belirlenmesidir...
Ancak bu çözümler, Avrupa Birliği'ni yöneten ve üye devletlerin egemenliklerini koruma isteği ile ortak çıkar için taviz vermeme tutumu nedeniyle sancılı bir sürecin ardından ortaya çıkan Lizbon Antlaşması'nda değişiklik yapılmasını gerektirmektedir. Bu nedenle Alman önerisinin kabul edilmesi kolay değildir. Almanya'nın sunduğu son öneri, Maliye Bakanı Wolfgang Schäuble'nin "egemen borç krizini çözmek için Euro Bölgesi ülkelerindeki yerel mali politika yetkilerinin daha fazlasının Avrupa düzeyine devredilmesi" çağrısıdır. Schäuble, "Avrupa Merkez Bankası'nın, bir devleti diğerlerinin pahasına gözetmeksizin bütünün çıkarını gözeten bir politika izleyecek bağımsızlığa sahip olduğuna" işaret etti. Ancak şunu da ekledi: "Şu ana kadar ortak bir Avrupa mali politikası üzerinde anlaşmaya varılamadı." (DPA 12/11/2011). Yunanistan'ın karşı karşıya olduğu durumu "sorunlar dağı" olarak nitelendirerek itirafta bulundu. Daha önce Almanya Başbakanı Angela Merkel de Euro Bölgesi'nin geleceği hakkında uyarılarda bulunmuş ve "Almanya herhangi bir devletin iflas etmesini istemiyor, çünkü bu herkesin iflası demektir" diyerek vurgu yapmıştı. 14/11/2011 tarihinde Leipzig şehrinde düzenlenen Hristiyan Demokrat Birlik (CDU) partisi kongresinde bunu yineleyerek şöyle dedi: "Avrupa, İkinci Dünya Savaşı'ndan bu yana en zor zamanlarını yaşıyor... Eğer Euro başarısız olursa, Avrupa başarısız olur." Bu durum, Euro'ya ve Euro Bölgesi'nin bütünlüğüne dair duyulan derin endişeleri göstermektedir.
Almanların önerilerinin ve uyarılarının çokluğu, Avrupa İstikrar Fonu'na verdikleri desteğin artması ve bu fonun bütçesinin 440 milyar Euro'dan 1 trilyon Euro'ya çıkarılmasını onaylamaları; tüm bunlar sorunun çözümü konusundaki ilgilerini, Avrupa parasal birliği Euro'nun kalıcılığına ve Euro Bölgesi ile Avrupa Birliği'nin devamına olan hırslarını göstermektedir. Buradan, Almanya'nın öngörülebilir gelecekte Euro'dan, Euro Bölgesi'nden ve Avrupa Birliği'nden vazgeçmeyeceği anlaşılmaktadır. Bilindiği gibi Euro, bu Birliğin başarısının sırrı kabul edilmektedir ve onun çöküşü, Birliğin çöküşü veya başarısızlığı anlamına gelir.
4- Öte yandan bu kriz, Amerika'ya bir taraftan kendi krizdeki mali ve ekonomik durumundan dikkatleri başka yöne çekmesi (ki asıl krizin kaynağı kendisidir) ve diğer taraftan Avrupalıların birliklerine ve para birimlerine olan güvenini sarsması için fırsat vermiştir. Amerika, Avrupa'nın hem ekonomide hem de uluslararası siyasette kendisiyle rekabet edecek uluslararası bir etkiye sahip olmasını engellemek için Birliği ve Euro'yu çökertmeye veya başarısız kılmaya çalışmaktadır. Aksine, Avrupa'yı kendisine tabi kılmak ve kendi gölgesinde yürütmek istemektedir. Bu nedenle, Avrupa'yı kendisine bağımlı tutacak veya kendi şemsiyesi altında yürümesini sağlayacak belirli bir düzeye kadar ona yardım ediyormuş gibi görünmektedir. Amerika, bu ayın başında yapılan G20 zirvesinde, Euro Bölgesi krizini çözmek için IMF fonlarının iki katına çıkarılması önerilerini reddetti. Maliye Bakanı Timothy Geithner, G20 maliye bakanları toplantısı öncesinde şu açıklamayı yaptı: "Fonun Avrupa'yı desteklemesini destekliyor ancak Avrupa'nın kendi borç sorunlarını çözecek kadar parası zaten var." Ayrıca, "Amerika Birleşik Devletleri, iki yıldır devam eden borç krizini sona erdirmek için Avrupalılara daha kararlı adımlar atmaları konusunda baskı yapmaya devam etme arzusunda olan ülkelerden biridir" dedi. (Al Jazeera 14/10/2011)
Dahası, Standard & Poor's, Moody's ve Fitch gibi ünlü kredi derecelendirme kuruluşları, bu ülkelerin mali durumlarına olan güveni sarsmada rol oynayan Amerikan şirketleridir. Bu kuruluşlar İspanya, Portekiz, İtalya ve Yunanistan'ın notlarını düşürdüler. Ayrıca Moody's, 07/10/2011'de aralarında büyük bankaların da bulunduğu 21 Avrupa bankasının notunu düşürdü. IMF, Avrupalı ticari bankaların Euro krizinden kaynaklanan zararlarının geçen yıldan bu yana yaklaşık 200 milyar Euro olduğunu tahmin etmektedir. Buna ek olarak varlıklarında yaklaşık 100 milyar Euro tutarında değer kaybı yaşanmıştır. Not değerlendirmeleri yeniden yapılırken, mali krizle doğru orantılı olarak artan işsizlik, özel sektör borçluluğu ve bütçe açıkları da dikkate alınmaktadır.
5- Avrupa Birliği'nin büyük bir üyesi olan İngiltere'nin tutumuna gelince; o, Atlantik'in kıyısındaki bir köşeden Avrupa'nın durumunu izliyor. Kendisini bu Birliğin felaketlerinden ve kendisini de vuran mali krizin yansımalarından korumaya çalışıyor. Birliğin sorunlarının çözümüne katılmaktan ziyade ondan ganimet ve kazanç elde etmenin peşindedir. Euro Bölgesi'ne girmediği için kendi para biriminden vazgeçmedi ve Euro'yu benimseme arzusu da göstermiyor; bu yüzden Euro meselesi onu pek ilgilendirmiyor. İngiltere'de, kimsenin Euro'yu benimsemesi veya bu Birliğe daha fazla entegre olması için baskı yapmaması adına Avrupa Birliği'nden ayrılma çağrısı yapan sesler yükseliyor. Hatta Birlik yanlılarıyla "eğlenmeye" bile başladı; Dışişleri Bakanı William Hague, "Euro toplu bir çılgınlığın tarihi anı olacak" dedi ve Euro Bölgesi'ni "çıkış kapısı olmayan yanan bir binaya" benzetti. 1998'de Muhafazakâr Parti lideriyken dile getirdiği görüşünü tekrarladığını belirtti. Almanları Euro Bölgesi'nden vazgeçmeleri için kışkırtarak şöyle dedi: "Almanlar, Yunanistan gibi daha zayıf üye devletlere hayatları boyunca destek sağlamak zorunda kalacaklar!" (BBC 28/09/2011). İngiltere Başbakanı David Cameron da, "Euro krizi sadece Avrupa ekonomisi için değil, tüm dünya ekonomisi için bir tehdit oluşturuyor" dedi. (BBC 02/10/2011). Avrupalı siyasetçiler İngiltere'nin ne kadar sinsi olduğunun farkındalar. Avrupa Komisyonu Başkanı José Manuel Barroso buna işaret ederek şunları söyledi: "Euro'ya katılmayı desteklemeyen Birlik ülkeleri, bu yolda ilerlemek isteyen ülkeleri engellemeye çalışmamalıdır." (Al Jazeera 10/11/2011). Buna rağmen İngiltere, ayakta kaldığı sürece Avrupa Birliği'nden ayrılma niyetinde değildir. Çünkü Avrupa'yı kendi lehine kararlar almaya sürükleyerek küresel ölçekte siyasi kazanımların yanı sıra ekonomik kazançlar da elde etmeye çalışmaktadır. Üstelik girmek için uzun yıllar çaba sarf ettiği bu birlikten çıkmak ona zarar verir. Bu nedenle Başbakan Cameron şöyle demiştir: "İngiltere'nin Avrupa Birliği'nden çıkması ulusal çıkarlarına hizmet etmez. Eğer kendimizi AB dışında bulursak, Norveç'in durumuna benzer bir durumda oluruz; yani Brüksel tarafından alınan tüm kararların etkisine maruz kalırız ancak karar alma süreçlerine katılamayız." (Itar-Tass 14/11/2011). Aynı zamanda, "Brüksel'deki Avrupa Komisyonu yetkilerinin büyük bir kısmının ulusal hükümetlere devredilmesi" çağrısında bulunarak İngiliz egemenliğinden vazgeçmeyi reddetmektedir. Yani İngiltere ne Avrupa Birliği'nden çıkmak istiyor ne de Euro sistemine girmek istiyor!
6- Çin ve Rusya'ya gelince; Amerika'nın, dolarının ve dünya ekonomisindeki hegemonyasının karşısında durmak için Euro'nun kalması onların çıkarınadır. Ancak bunun için fazla bir şey yapmıyorlar; çünkü hem Euro Bölgesi'nin hem de bir bütün olarak Avrupa Birliği'nin onlara karşı tutumu pek olumlu değildir. Bu bölge ve Birlik, tüccarlarının ve şirketlerinin Avrupa'daki hareketliliği ve mallarının girişi gibi ticari ve ekonomik faaliyetlerine hâlâ kısıtlamalar getirmektedir. Bu yüzden yardım etme konusunda pek hevesli değiller. Bu nedenle, 3-4 Kasım tarihlerinde Paris'teki G20 zirvesine katılan Çin Devlet Başkanı Hu Jintao, Çin'in Avrupa'daki yatırımlarını artırma ve Euro Bölgesi ülkelerinin, özellikle de sıkıntıdaki beş ülke (İtalya, Yunanistan, Portekiz, İspanya ve İrlanda) hazine tahvillerini satın alma niyetinden bahsetmedi. Sadece Avrupa'yı hoşnut etmek için cüzi bir miktar satın aldı. Hatta Jintao, zirve marjında Fransa Cumhurbaşkanı Sarkozy ile yaptığı görüşmede, "Avrupa kendi krizini kendi imkanlarıyla çözmelidir" dedi. (Reuters 06/11/2011). Bununla Çin, değerini 1 trilyon Euro'ya çıkardığı ve daha da artırmaya çalıştığı Avrupa İstikrar Fonu için kendisinden destek isteyen Avrupa'ya zımnen ret cevabı vermiş oldu. Oysa Çin, 1,14 trilyon dolar tutarında Amerikan hazine tahvili satın alarak Amerikan ekonomisini desteklemiş, Amerikan şirketlerinden 1 trilyon dolardan fazla hisse almış ve istatistiklere göre 3,2 trilyon dolar tutarında Amerikan parası rezervine sahiptir. Buna karşılık Amerika ona büyük ticari kolaylıklar sağlamaktadır. Ancak Amerika'nın Çin üzerinde kurabildiği ve onu Amerikan ekonomisini desteklemeye iten siyasi etki, Avrupa'da Çin'e karşı mevcut değildir...
7- Bu ışıkta bakıldığında, Avrupa Birliği kapitalist sistem nedeniyle mali ve ekonomik krizlerin ağırlığı altındadır. Aynı zamanda, bir yerde patlak verdiğinde sadece sahiplerini değil, tüm dünyayı vuran bu sürekli krizler nedeniyle çöküş ve dağılma tehdidi altındadır. Zira tüm dünya, insanların krizlerin yükü altında inlediği ve sonuçlarından acı çektiği kapitalist sistem ağına bağlanmıştır. Bu sistemin içeriden düzeltilmesi mümkün değildir; çünkü temeli bozuktur. Bozuk bir temelden düzgün bir ekonomi çıkamaz. Bu yüzden çözüm sistemin dışından aranmalıdır; hatta insanın fıtratına uygun, doğru bir akideye dayanan doğru bir nizam aranmalıdır.
Dünya, temeli ve kollarıyla doğru bir nizama muhtaçtır. Bu ise ancak evrenin yaratıcısı olan, mahlukatına neyin iyi geleceğini bilen ve onlara huzurlu bir ekonomik hayat sunan âlemlerin Rabbinin koyduğu nizamda mevcuttur. Bu nizam değişmediği sürece insan endişe ve bedbahtlık içinde kalmaya devam edecektir:
فَمَنِ اتَّبَعَ هُدَايَ فَلَا يَضِلُّ وَلَا يَشْقَى * وَمَنْ أَعْرَضَ عَنْ ذِكْرِي فَإِنَّ لَهُ مَعِيشَةً ضَنْكًا
"Kim Benim hidayetime uyarsa o, sapmaz ve bedbaht olmaz. Kim de Benim zikrimden yüz çevirirse, şüphesiz onun için sıkıntılı bir geçim vardır." (Tâha [20]: 123-124)