Soru: Sudan'daki Darfur krizi dikkat çekici bir şekilde tırmandı. Bu krizin gerçeği nedir ve arkasında kimler var? Sudan hükümeti neden bu krizin büyümesine izin verdi?
Cevap: Darfur meselesi, isyancı Garang hareketi ile Sudan hükümeti arasında devam eden müzakereler sırasında "sıcak" bir şekilde gündeme getirildi. Bu krizin oluşmasında ve tırmanmasında üç temel faktör rol oynamıştır:
Toprak ve meralar üzerindeki yerel rekabet, sorunun dışarıdan kışkırtılması ve müdahale edilmesi ve her şeyden önce Sudan hükümetinin, İslam'ın adalet ve ihsanla emrettiği şekilde tebaasının işlerini gütme (ri’ayah) sorumluluğunu ihmal etmesi.
Yerel rekabete gelince; Darfur'da Afrikalı "Fur" kabileleri ile Arap kökenli diğer kabileler yaşamaktadır. Darfur'daki çatışma, doğal kaynakların azalmasına karşılık hayvan sayısında ve ekili alanlarda meydana gelen büyük artışla başladı. Deve çobanı olan bazı Arap kabilelerinin mera ihtiyacı nedeniyle toprağa sahip olma arzusu, buna karşılık Afrikalı Fur kabilelerinin, toprakları atalarından kalan bir miras olarak görerek Arapların bu toprak ve meraları paylaşmasını reddetmesi çatışmayı tetikledi.
İsyan, Zaghawa kabilesine dayanarak başladı. Diğer kabileleri de sürece dahil etmek istediler ve baskınlar düzenleyip haraç keserek onları terörize etmeye başladılar. Kabileler kendilerini iki seçenek arasında buldu: Ya isyana katılacaklar ya da kendilerini saldırılardan koruyacak milisler kuracaklardı. Bu kabileler, komşu ülkelerden gelen silahların Darfur'da yayılmasıyla hızla güçlenen milisler oluşturdular. Bu durum vaziyetin her geçen gün daha da kötüleşmesine ve karmaşıklaşmasına yol açtı; binlerce can kaybedildi, yüzlerce köy yakıldı ve yüz binlerce insan yerinden yurdundan edildi. Yatakları toprak, yorganları gökyüzü olan bu insanların bir kısmı Darfur cehenneminden kurtulmak için Çad'a kaçtı.
Soruna yönelik dış müdahale ve kışkırtmaya gelince; Darfur olaylarını ateşleyen ve krizi yaratanlar Avrupalılar, özellikle de Fransa ve İngiltere'dir. Bunun delili, Afrikalı Fur kabilelerinden olan isyancılara, Fransa'nın ajanları olan Çad yöneticileri tarafından ikmal, üs ve sığınma desteği sağlanmasıdır. Londra ise isyancı hareketin liderleri için bir medya platformu görevi görmüştür.
Amerika ise sadece açıklamalarla yetinerek ajanı Beşir'i korumaya çalışmış, Beşir hükümetine isyancıları bastırmayı durdurması talimatını vermemiştir ki bunu yapmaya gücü yetiyordu. Ancak kriz derinleşip insani bir felakete dönüşünce, Avrupa'nın itici gücüyle insani yardım kuruluşları ve Birleşmiş Milletler, Sudan'a baskı yaparak Afrikalılara karşı (iddia edildiği üzere) zulüm faaliyetleri yürüten Arap milislerine (Cancavid) desteğini çekmesini talep etti.
Medyanın Darfur olaylarına ışık tutması, ölü sayısının binlere, mültecilerin ise bir milyona ulaştığını duyurması ve bölgede yaşananları "bu asrın en büyük insani felaketi" olarak nitelendirmesi üzerine, uluslararası toplumun derhal müdahale etmesi gerektiği, aksi takdirde her ay binlerce Afrikalının öleceği propagandası yapıldı. Tüm bunlardan sonra Amerika, dalgayı göğüslemek ve ona liderlik etmek için müdahale etmek zorunda kaldı. Sudan hükümetine trajediyi durdurması için çeşitli taleplerde bulundu: Afrikalı vatandaşların güvenliğini sağlamak için Darfur'a 6000 Sudanlı polisin gönderilmesi, Cancavid milislerinin dağıtılması ve silahsızlandırılması gibi. Sudan'ın BM temsilcisi, söz konusu polis gücünün 22 Temmuz'da tamamlandığını açıkladı. Cancavid'in silahsızlandırılması için ne kadar süre gerektiği sorulduğunda ise "kimse bilmiyor" cevabını verdi.
Ancak Avrupalılar bu Amerikan önlemleriyle yetinmeyerek Sudan'a yaptırım uygulanmasını ve Darfur'a Sudanlı olmayan yabancı güçlerin gönderilmesini talep ettiler. Başta Fransa olmak üzere Avrupa, Amerika'nın Sudan'a yaptırım uygulama konusundaki rolünü sorgulamaya başladı.
İngiltere'nin tutumu ise Sudan hükümetine karşı garip bir şekilde saldırganca oldu. İngiltere, kışkırtmalar, abartılı haberler ve Sudan hükümetine karşı provokatif açıklamalarla Amerika'yı zor durumda bırakmaya çalıştı.
Amerika, Güney meselesi bitene, Garang ile Sudan hükümeti arasında anlaşma imzalanıp adımlar tamamlanana kadar Darfur meselesinin kaşınmamasını istiyordu. Avrupa (Fransa ve İngiltere) ise, Amerika yanlısı Beşir hükümetini devirmek veya içine sızmak amacıyla sorunlar çıkarmak için meseleyi hemen kaşımak ve ortamı ısıtmak istedi.
ABD'nin Hartum Büyükelçiliği Maslahatgüzarı Gerard Gallucci, 2004 Mayıs ayı ortasında Darfur'daki durumun Sudan'daki insan hakları dosyasında hayati bir konu olduğunu belirtmiş, ancak Güney'deki barış süreciyle Darfur'daki barışın birbirine bağlanmasına ihtiyatla yaklaştığını eklemişti. Bu durum, Amerika'nın önce Güney'in ayrılması düzenlemelerini tamamlamaya, ardından Kuzey bölgelerine odaklanmaya çalıştığını göstermektedir.
Ancak Avrupa (Fransa ve İngiltere) bu noktayı fark etti ve Amerika'nın Güney konusundaki etkin rolüne karşılık, Amerika'yı köşeye sıkıştırmak ve Beşir yönetimini sarsmak için Darfur sorununa askeri, siyasi ve medya açısından odaklandı. Güney'de dışlanan Avrupa, Darfur'da etkili bir rol üstlenerek bu kaybını telafi etmek istedi.
Buna rağmen Amerika, Darfur meselesinde Avrupa'nın önünü kesmek ister gibi görünüyor. Bu nedenle inisiyatifi ele alarak 22 Temmuz 2004 tarihinde Güvenlik Konseyi'ne Sudan'a işleri düzeltmesi için bir ay süre tanıyan, aksi takdirde yaptırımlarla karşı karşıya kalacağını öngören bir taslak sundu (şu an tartışılıyor). Oysa Avrupa, süre tanımaksızın askeri müdahale ve yaptırım istiyordu. Powell, 22 Temmuz'da Annan ile görüşmesi sırasında basına yaptığı açıklamada, şu an askeri çözüme gerek olmadığını, Sudan hükümetinin bu sorunu çözmesi gerektiğini söyledi. Yani Blair'in aynı gün (22 Temmuz 2004) Sudan'a askeri müdahalenin dışlanamayacağı yönündeki açıklamasına ve bölgeye 5000 asker gönderme önerisine katılmadı.
Bu, Amerika'nın Darfur için hayır istediği anlamına gelmez; aksine o da şer istiyor ancak bunu, başlattığı Güney'in ayrılması sürecini tamamen bitirene kadar kademeli bir şekilde yapmayı planlıyor. Avrupa, Amerika'nın bu planının tehlikesini fark ettiği için, hem Amerika yanlısı mevcut Sudan yönetimini sarsmak hem de Güney'de olduğu gibi dışlanmamak için Darfur meselesinin iplerini elinde tutmaya çalışıyor.
Özetle Amerika; Darfur krizi nedeniyle uluslararası kamuoyu önünde zor durumda kalınca Sudan hükümetine karşı bu adımları atmak zorunda kaldı. Eğer sorun uluslararası düzeyde makul sınırlarda kalsaydı ve bu kadar büyütülmeseydi Amerika müdahale etmezdi. Ancak meseleyi büyüten başkaları, özellikle de Fransa ve İngiltere'dir.
Böylece, Darfur isyanında dış müdahale ve kışkırtmanın temel bir rol oynadığı görülmektedir.
Sudan hükümetinin işleri gütme konusundaki ihmali ve meseleyi ele alışındaki bocalama ise, kabile bölgelerinde alışılagelmiş olan bu tür sorunların büyümesine ve kontrolden çıkmasına izin vermesinden açıkça anlaşılmaktadır. Darfur, Sudan'ın batısında, Çad sınırında yer alan bir eyalettir. Yüzölçümü yaklaşık Fransa kadardır ve burada tamamı Müslüman olan Arap ve Afrikalı kabileler yaşamaktadır. Bölgeye, Afrikalı "Fur" kabilelerine nispetle Darfur adı verilmiştir; Zaghawa gibi Arap kabileleri de gelerek onlarla yaşamı, dini ve kaderi paylaşmışlardır.
Kabileler arasında genellikle meydana gelen sorunlar; tarım, sulama, mera ve su kaynakları ile ilgili basit ve geleneksel sorunlardı. Bu sorunlar kabile reisleri aracılığıyla hızla çözülürdü. Bilindiği üzere, bu tür sorunlar tüm kabile bölgelerinde normal sayılır ve hareketli kabile toplumlarında ortaya çıkan doğal anlaşmazlıklardır.
Ancak devlet bu anlaşmazlıkları hikmet, bilinç ve işleri gütme sorumluluğuyla çözmek; hayvan sahipleri için meralar, köylüler ve toprak sahipleri için tarım ve sulama imkanları sağlamak, her iki grubu ayrım yapmaksızın bir araya getirip müdahaleleri engellemek yerine tam tersini yaptı. Müslümanlar (Araplar ve Afrikalılar) arasındaki işlerin çığırından çıkmasına, Çad üzerinden Fransa destekli Afrikalı milislerin ve İngiltere destekli medya propagandasının yayılmasına, ardından perde arkasından Güney isyancısı Garang'ın sürece dahil olmasına ve nihayet devlet destekli Arap milislerin kurulmasına izin verdi. Böylece işler birbirine karıştı, suç yayıldı, insanlar yerinden edildi. Devlet, her iki tarafın işlerini güderek bir sınır koymak yerine milislerin çatışmasına seyirci kaldı. Eğer Amerika, Avrupa karşısında zor durumda kalıp müdahale etmeseydi ve Sudan hükümetine bir devlet olarak müdahale etmesini emretmeseydi, milisler devletin ve nizamın olmadığı bir meydanda çatışmaya devam edecekti.
Beşir hükümeti bu milisleri kontrol altına alıp kabileler arasında uzlaşı sağlamak yerine, durumu tırmandırarak orduyu (kara ve hava kuvvetleri) Cancavid'i desteklemek için kullandı ve Müslümanlar arasında kanlı bir çatışmanın kıvılcımını ateşledi. Sonra da sorunu çözmek için bocalayıp durdu ve çözümü diğer devletlerden, hatta Sudan'ı parçalayan Güney isyancısı John Garang'dan bekler hale geldi. Dışişleri Bakanı 14 Mayıs 2004'te Garang'a hitaben: "Sizin Darfur'daki isyancı güçlerle ilişkiniz var, bu meselenin çözümünde olumlu bir rol oynamalısınız" demiştir. Daha önce de bir hükümet yetkilisi: "Darfur sorununun nihai çözümü, Güney sorunu çözüldükten sonra Hartum'a Başkan Yardımcısı olarak gelecek olan John Garang üzerinden olmalıdır; çünkü Garang bu tür çatışmaları çözmede uzun bir tecrübeye sahiptir" demiştir.
Bu yetkililer, Garang hareketinin Darfur'daki isyanı beslediğini bile bile bunları söylüyorlar. Nitekim Sudan Dışişleri Bakanı 14 Mayıs 2004 tarihli bir mülakatında gazetecinin "Garang hareketini Darfur'daki isyandan sorumlu tutuyor musunuz?" sorusuna "Evet" cevabını vermiştir. Buna rağmen Sudanlı yetkililer Garang'dan sorunu çözmesini istiyorlar. Şüphesiz Garang'ın Darfur için istediği çözüm, Güney gibi oranın da Sudan'dan ayrılmasıdır.
Sudan hükümeti, Güney isyanının liderinden Darfur isyanını tedavi etmesini isteyecek kadar zillete düşmüştür!
Hükümet hala durumu, Darfur ve Kuzey'in diğer bölgelerinde vaziyeti kesinlikle daha da kötüleştirecek bir şekilde ele almaktadır. Yardım kuruluşlarının isyancılara silah taşıdığını bildiği halde, bu kuruluşların çalışmalarına devam etmesini ve isyancıların toparlanıp yeniden hazırlanmalarına zemin hazırlayacak olan Afrikalı gözlemci heyetlerini kabul etmiştir. Dışişleri Bakanı'na Uganda güçlerinin Güney Sudan'a girmesine izin veren anlaşmadan memnun olup olmadığı sorulduğunda: "Yaptığınız her şeyden memnun mu olursunuz? Bazen bir şeyleri zaruret gerektirdiği için yaparsınız" cevabını vermiştir. Bu, söz konusu güçlerin isyanı kışkırtmak ve desteklemek için neler yapacağını bilmesinden kaynaklanmaktadır.
Şaşırtıcı olan ise hükümetin, sözde insani yardım kuruluşlarının Darfur'dan çekilmesini kınayarak onlardan Darfur halkının işlerini gütmek için kalmalarını talep etmesidir. Oysa hükümet, bu kuruluşların fitne yaymak, yardım kutularında silah kaçırmak ve isyan odaklarıyla temas kurmak için çalıştığını herkesten iyi bilmektedir. Nitekim Darfur'daki isyancılara silah ve ekipman taşırken yakalanan BM uçağı ve ondan önceki Kızılhaç uçağı hadiseleri buna kanıttır. Hükümetin görevi, bu kuruluşların çekilmesini kınamak değil, tebaasının işlerini bizzat adalet ve ihsanla gütmektir.
Hükümetin bu hayati meselelerdeki gevşekliği, korkaklığı ve boyun eğmişliği bu musibetlerin asıl ve temel sebebidir. Darfur'a, isyan çağrısı yapan ajanların zeminini kaydıracak şekilde müdahale etmek ve %100 Müslümanların yaşadığı bir bölgede servetin bölüşümüne dair şer'i hükmü açıklamak yerine; uluslararası kurumlara, IGAD'a, düşman Amerika'ya ve Darfur'a askeri güç göndermeye hazır olduğunu açıkça ilan eden Avrupa Birliği'ne (özellikle Fransa, Almanya ve İngiltere) boyun eğmektedir. Böylece ülke uluslararası müdahalelerin meydanı haline gelmiştir. Buna rağmen hükümet, Darfur sorunu için Garang'dan ve arkasındaki Amerika'dan çözüm beklemektedir. Sudan'daki yönetim Amerika'ya itaatkar olduğu sürece, Amerika'nın kendisini her koşulda destekleyeceğini zannetmektedir. Oysa Amerika, çıkarlarıyla çatıştığında veya kendilerine verilen roller bittiğinde ajanlarına hiçbir değer vermez.
Güney'de Beyaz Saray'ın emirlerine boyun eğerek verdiği tavizlerle, siyasi veya ekonomik çeşitli bahanelerle Sudan'ın her yerinde isyan kapısını aralamıştır. Doğal kaynakların zenginliğine rağmen Sudan'ın yaşadığı şiddetli ekonomik kriz herkesçe malumdur. Bu durum sadece hükümetin Allah'ın şeriatına muhalif olan başarısız politikalarından, Allah'ın indirdikleriyle hükmetmemesinden ve tebaanın işlerini adalet ve ihsanla gütmemesinden kaynaklanmaktadır.
Sudan İçişleri Bakanı Abdürrahim Hüseyin de Darfur olayları hakkında: "Görünen o ki Darfur'daki isyancıların talepleri, Güney'deki müzakerecilerin talepleri gibi olmaya başladı; kendi kaderini tayin hakkı ve bağımsız bir orduya sahip olmak gibi" diyerek bu gerçeği teyit etmiştir.
Müslüman toprağının tek bir karışından bile kafir düşmanın otoritesi altına girmesi için feragat etmek İslam'da büyük bir cinayettir. Bu, diğer bölgeleri de ayrılmaya teşvik eder ve düşmana daha fazla taviz isteme cesareti verir. Çünkü ne kadar az olursa olsun verilen her taviz, daha büyük tavizler için kapıyı ardına kadar açar.
من يَهُنْ يَسْهُلِ الهوانُ عليهِ ما لجرحٍ بميتٍ إيلامُ
"Kim aşağılanmayı (zilleti) kabullenirse, artık zillet ona kolay gelir; çünkü ölü için yaranın acısı yoktur."
Filistin'de ve Endonezya'da verilen tavizler ve Sudan'da yaşananlar bu gerçeği haykırmaktadır.
Sudan'daki "muhalefet" partilerinin hükümete hemen her konuda muhalif olmalarına rağmen, Amerika'nın planı doğrultusunda Güney'in isyancı Garang'ın otoritesine bırakılması cinayetinde ve Darfur isyancılarıyla yapılan ve sonu Güney gibi olabilecek müzakerelerde hükümetle hemfikir olmaları hem garip hem de acı vericidir. Bu durum, kendilerine muhalefet diyen bu partilerin içinde bulunduğu kötü durumu ve Müslümanların topraklarının parçalanması konusunda Allah'tan korkmadıklarını ortaya koymaktadır.
Sudan'ın önünde iki seçenekten başka yol yoktur. Birincisi:
Batılda direnerek taviz politikasına devam etmek, sorunların çözümünde Amerika'ya güvenmek ve ülkeyi Amerika ile Avrupa arasında bir çatışma sahası haline getirmek.
İkincisi: Hakka dönmek -ki hakka dönmek bir erdemdir- ve Allah'ın şeriatına tabi olarak Garang ile yapılan anlaşmayı iptal etmek, Darfur isyancılarıyla görüşmeleri durdurmak ve ülkenin birliğini, asla feragat edilemez hayati bir mesele, bir ölüm kalım meselesi olarak ele almaktır.
Birincisi -taviz ve korkaklık- ülkeyi zillet, zayıflık, bölünme, parçalanma, yıkım ve Allah'a, Rasulü'ne ve müminlere ihanet gibi büyük bir felakete sürükler.
İkincisi ise izzet, güç, birlik, imar ve Allah Subhanehu ve Teâlâ ile Rasulü SallAllahu Aleyhi ve Sellem'in rızasıdır.
Sudan'daki yöneticiler akıllarını başlarına alıp Allah ve Rasulü'nü razı edecek olanı seçerek hem dünyada hem de ahirette kendilerine fayda sağlayacak temiz bir duruş sergileyecekler mi?
11 Cemadiyel Ahir 1425 H. 28/07/2004 M.