Hizb-ut Tahrir Emiri Celil Âlim Ata b. Halil Ebū el-Raşta’nın Facebook Sayfası Takipçilerinin "Fıkhî" Sorularına Verdiği Cevaplar Serisi
Soru Cevap
Islam Zidan’a
Soru:
Selamun aleykum ve rahmetullahi ve berakatuhu,
Küfürden veya şirkten nasıl sakınırım ve Müslüman olarak nasıl ölürüm? Çünkü amelleri bakımından en çok hüsrana uğrayanlardan olmak istemiyorum... Küfür sadece eylem mi, söz mü yoksa inanç mıdır?
Lütfen cevaplayın, Allah sizi mübarek kılsın.
Cevap:
Ve aleykumüsselam ve rahmetullahi ve berakatuhu,
Sorunuz iki kısımdan oluşmaktadır:
Birincisi: Kişi şirk ve küfürden nasıl sakınır ve Müslüman olarak nasıl ölür?
İkincisi: Küfür eylem mi, söz mü yoksa inanç mıdır?
Sorunun ikinci kısmına cevap vererek başlayacağız; zira birinci kısmın cevabı buna dayanmaktadır.
- Sorunun İkinci Kısmının Cevabı:
Akide ve iman aynı anlamdadır; o da vakıaya uygun, bir delile dayanan kesin tasdiktir (et-tasdiku’l-câzim). İmanın mahalli kalptir ve sadece basit bir tasdik değil, kalbin derinliklerine yerleşecek şekilde bir delile dayanan kesin bir tasdike bağlıdır; işte o zaman kişi mümin olur. Küfür de aynı şekilde kalple ilgilidir çünkü o da tasdikle (ya da tasdik etmemeyle) alakalıdır ve tasdikin yeri kalptir. Allah Sübhânehu şöyle buyurmuştur:
قَالَتِ الْأَعْرَابُ آَمَنَّا قُلْ لَمْ تُؤْمِنُوا وَلَكِنْ قُولُوا أَسْلَمْنَا وَلَمَّا يَدْخُلِ الْإِيمَانُ فِي قُلُوبِكُمْ
"Bedeviler 'İman ettik' dediler. De ki: 'Siz iman etmediniz, ama Müslüman olduk deyin. Henüz iman kalplerinize yerleşmedi.'" [Hucurât: 14]
Çünkü iman henüz kalplerine yerleşmemişti.
وَلَكِنَّ اللَّهَ حَبَّبَ إِلَيْكُمُ الْإِيمَانُ وَزَيَّنَهُ فِي قُلُوبِكُمْ وَكَرَّهَ إِلَيْكُمُ الْكُفْرَ وَالْفُسُوقَ وَالْعِصْيَانَ أُولَئِكَ هُمُ الرَّاشِدُونَ
"Fakat Allah size imanı sevdirmiş ve onu kalplerinizde süslemiştir. Küfrü, fıskı ve isyanı da size çirkin göstermiştir. İşte doğru yolda olanlar bunlardır." [Hucurât: 7]
مَنْ كَفَرَ بِاللَّهِ مِنْ بَعْدِ إِيمَانِهِ إِلَّا مَنْ أُكْرِهَ وَقَلْبُهُ مُطْمَئِنٌّ بِالْإِيمَانِ وَلَكِنْ مَنْ شَرَحَ بِالْكُفْرِ صَدْرًا فَعَلَيْهِمْ غَضَبٌ مِنَ اللَّهِ وَلَهُمْ عَذَابٌ عَظِيمٌ
"Kalbi imanla dolu olduğu hâlde zorlananlar dışında, kim iman ettikten sonra Allah'ı inkâr ederse ve kim küfre göğüs açarsa, Allah'ın gazabı onların üzerinedir ve onlar için büyük bir azap vardır." [Nahl: 106]
Bu nedenle iman ve küfrün mihveri; uzuvların ve dilin fiilleri olan söz ve eylem değil, kalbin tasdiki ve inancıdır. Ancak bu bağlamda şu iki hususa dikkat edilmelidir:
1- Söz ve eylem her ne kadar bizzat inanç (itikat) olmasalar da bazen bir inancı yansıtabilir ve onu açığa çıkarabilirler. Bu durumda söz ve eylem, inancın hükmünü alır ve kişi bunlarla kâfir olabilir. Müslüman şu dört durumda kâfir olur:
a- İnanç (itikat) yoluyla: İslam dışı bir şeye inanması gibi. Örneğin Muhammed e’den sonra birinin peygamberliğine inanmak, Kadiyanî’nin peygamberliğine inanmak gibi. Bu kişi bu inancıyla kâfir olur çünkü kalbi İslam dışı bir şeye bağlanmıştır.
b- Şüphe yoluyla: İslam’ın kesin (yakini) bir meselesinde şüpheye düşmek gibi. Kim Muhammed r’in peygamberliğinden şüphe ederse kâfir olur; çünkü kalbi artık Muhammed e’in peygamberliğini tasdik etmek üzere bağlanmış değildir.
c- İnancı yansıtan bir söz yoluyla: Bir kimsenin "bir yaratıcı yoktur" demesi veya "Kur'an-ı Kerim Allah kelamı değildir" demesi gibi. Bu tür sözler söyleyen kişi, inancına delalet eden bu sözüyle kâfir olur. Ancak bu durumda sözün başka bir yoruma (te’vil) ihtimal bırakmaması, küfrün onda açık ve kesin olması şarttır.
d- İnancı yansıtan bir eylem yoluyla: Bir puta secde etmek veya Yahudi ve Hristiyanların namazını kılmak gibi. Bu tür eylemler sahibinin akidesine delalet eder. Kim bir puta secde ederse veya Yahudi ya da Hristiyan namazı kılarsa, bu eyleminin İslam’a aykırı bir inanca delalet etmesinden dolayı kâfir olur. Bu durumda da eylemin başka bir yoruma ihtimal bırakmaması, küfrün açık ve kesin olması gerekir.
İşte Müslümanın kâfir olabileceği dört durum bunlardır. İslam dışı bir şeye inanmak ve İslam’ın kesin bir meselesinden şüphe etmek durumlarında, bunların kalbin eylemleri olduğu açıktır çünkü inanç ve şüphe tasdikle ilgilidir. Ancak söz ve eylem, özleri itibarıyla kalbin fiili değil, uzuvların ve dilin fiilleridir. Fakat kalpteki inanca delalet etmeleri bakımından kalbin işiyle bağlandıkları için yukarıdaki örneklerde inanç (itikat) gibi değerlendirilmişlerdir. Sahibinin inancına delalet etmeyen diğer tüm söz ve eylemler ise -İslam’ı ve akidesini ikrar ederek bir günah işleyen kimse gibi- küfür ve iman dairesinin dışında kalır. Bu nedenle Müslümanların izlediği yol; bir farzı inkâr etmedikçe (namaz kılmayıp namazın farziyetini inkâr eden kişi gibi, ki bu kâfir olur) işlediği bir günahtan dolayı Müslümanı tekfir etmemektir. Namaz kılmayan ama farziyetini kabul eden kişi kâfir değil, fasıktır. Çünkü tekfir ancak kesinlik (yakin) ile olur. Tekfir İslam’da büyük bir iştir. Resulullah r şöyle buyurmuştur:
«إِذَا قَالَ الرَّاجُلُ لِأَخِيهِ يَا كَافِرُ فَقَدْ بَاءَ بِهِ أَحَدُهُمَا»
"Bir adam kardeşine 'Ey kâfir' derse, bu söz ikisinden birine döner." (Ebu Hureyre yoluyla Buhari rivayet etmiştir). Ahmet b. Hanbel’in İbn Ömer’den rivayetinde ise Peygamber r şöyle buyurmuştur: «مَنْ كَفَّرَ أَخَاهُ فَقَدْ بَاءَ بِهَا أَحَدُهُمَا» "Kim kardeşini tekfir ederse, o söz ikisinden birine döner."
2- Dildeki kesin tasdikin bir bağlayıcılığı (delaletu’l-iltizam) vardır ki o da dilin kalbe uygun olmasıdır. Kişi kesin olarak tasdik ettiği şeyi inkâr etmez. Bir kimse "Allah'a iman ediyorum, O'nun bu evrenin yaratıcısı olduğuna ve ortağı olmadığına kesin olarak inanıyorum" deyip de sonra "Allah hata yapar" veya "ortağı vardır" veya "yaratıcı değildir" diyemez. Ya da yaratıcı olduğuna inandığı Allah'ın farz kıldığı ve kesin delille sabit olan bir şeyi inkâr edemez. "Allah'a inanıyorum" deyip de namazı, orucu veya dinden zaruri olarak bilinen herhangi bir emri inkâr etmek gibi... Bu kişi Allah'ın kat'i emrini yalanladığı için kâfir olur.
Bu nedenle İblis -Allah ona lanet etsin- Allah'ın varlığına inanmasına rağmen, Allah'ın kendisine Âdem'e secde etme emrinin doğruluğunu inkâr ettiği için kâfir olmuştur. Allah Sübhânehu şöyle buyurmuştur:
قَالَ مَا مَنَعَكَ أَلَّا تَسْجُدَ إِذْ أَمَرْتُكَ قَالَ أَنَا خَيْرٌ مِنْهُ خَلَقْتَنِي مِنْ نَارٍ وَخَلَقْتَهُ مِنْ طِينٍ
"(Allah) buyurdu: 'Sana emrettiğim zaman seni secde etmekten alıkoyan nedir?' (İblis) 'Ben ondan hayırlıyım; beni ateşten yarattın, onu ise çamurdan yarattın' dedi." [A'râf: 12]
Böylece Allah Sübhânehu'nun secde emrinde hatalı olduğunu (haşa) ilan etmiş oldu. İblis, Âdem'in kendisine secde etmesinin daha doğru olduğunu düşünerek Allah'ın emrinin doğruluğunu inkâr etti ve bu yüzden kâfirlerden ve mücrimlerden oldu. Aynı şekilde, Musa (a.s)'ın getirdiği ayetlerin doğruluğuna kalben kesin olarak inandıkları halde dilleriyle inkâr edip onlara sihir diyenler de kâfir olmuşlardır:
وَجَحَدُوا بِهَا وَاسْتَيْقَنَتْهَا أَنْفُسُهُمْ ظُلْمًا وَعُلُوًّا فَانْظُرْ كَيْفَ كَانَ عَاقِبَةُ الْمُفْسِدِينَ
"Kendileri de bunların doğruluğuna kesin olarak inandıkları hâlde, zulüm ve kibirlerinden ötürü onları inkâr ettiler. Bozguncuların sonunun nasıl olduğuna bir bak!" [Neml: 14]
Özetle:
Küfürde asıl olan onun (İslam dışı bir) inanç olmasıdır. Söz veya eylem, inancı yansıtmadıkça veya İslam'ın kesin bir hükmünü inkâr etmedikçe küfür değildir. Bu durumlarda söz ve eylem inanç hükmünü alır ve Allah korusun küfür olur.
- Sorunun Birinci Kısmının Cevabı:
Kişinin küfür ve şirkten nasıl sakınacağı ve Müslüman olarak nasıl öleceği hususu iki temel meseleye dayanır:
1- Akideyi edinirken Kur'an-ı Kerim ve nezih Nebevi Sünnet’in beyan ettiği doğru metod üzere yürümek. Bunun en önemli özelliklerini şu noktalarda özetleyebiliriz:
a- Akideyi zann ile değil yakin (kesin bilgi) ile almak; yani aranan şeye delalet eden delillerin hem sübutu hem de delaleti bakımından kat'i olması gerekir.
Allah Sübhânehu şöyle buyurmuştur:
إِنَّ الَّذِينَ لَا يُؤْمِنُونَ بِالْآخِرَةِ لَيُسَمُّونَ الْمَلَائِكَةَ تَسْمِيَةَ الْأُنْثَى * وَمَا لَهُمْ بِهِ مِنْ عِلْمٍ إِنْ يَتَّبِعُونَ إِلَّا الظَّنَّ وَإِنَّ الظَّنَّ لَا يُغْنِي مِنَ الْحَقِّ شَيْئًا
"Ahirete iman etmeyenler, meleklere dişilerin adlarını takıyorlar. Hâlbuki onların bu hususta hiçbir bilgileri yoktur. Onlar sadece zanna uyuyorlar. Şüphesiz zan, hakikat namına hiçbir şey ifade etmez." [Necm: 27-28]
Dolayısıyla akidede zan yeterli değildir, bilakis kesin bir yakin olması vaciptir.
b- Akideyi anlamada, duyular altına giren konularda (Allah'ın mahlukatı üzerinde düşünmek gibi) akli delillere dayanmak; duyular altına girmeyen gaybi konularda ise vahyin getirdiği nakli delillere dayanmak ve sadece metinde gelene bağlı kalmak. Yani İslami akide konularını ve felsefesini karmaşıklaştırmadan, tıpkı Resulullah e’in ashabının aldığı ve anladığı gibi kolay, basit ama aynı zamanda derin ve aydın bir şekilde anlamak:
- İnsan mahlukatı düşünür, tefekkür eder ve onlara bakarak bir yaratıcıları olduğunu idrak eder. Allah Teâlâ şöyle buyurur:
أَفَلَا يَنْظُرُونَ إِلَى الْإِبِلِ كَيْفَ خُلِقَتْ * وَإِلَى السَّمَاءِ كَيْفَ رُفِعَتْ * وَإِلَى الْجِبَالِ كَيْفَ نُصِبَتْ * وَإِلَى الْأَرْضِ كَيْفَ سُطِحَتْ
"Bakmıyorlar mı o deveye, nasıl yaratılmış? Göğe, nasıl yükseltilmiş? Dağlara, nasıl dikilmiş? Yere, nasıl yayılmış?" [Ğâşiye: 17-20]
Ve şöyle buyurur:
أَمْ خُلِقُوا مِنْ غَيْرِ شَيْءٍ أَمْ هُمُ الْخَالِقُونَ* أَمْ خَلَقُوا السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضَ بَلْ لَا يُوقِنُونَ
"Acaba onlar bir yaratıcı olmadan mı yaratıldılar? Yoksa kendileri mi yaratıcıdırlar? Yoksa gökleri ve yeri onlar mı yarattılar? Hayır, onlar kesin olarak inanmıyorlar." [Tûr: 35-36]
Ve şöyle buyurur:
وَفِي الْأَرْضِ آيَاتٌ لِلْمُوقِنِينَ * وَفِي أَنْفُSِكُمْ أَفَلَا تُبْصِرُونَ
"Kesin olarak inananlar için yeryüzünde ayetler vardır. Kendi nefislerinizde de. Hâlâ görmüyor musunuz?" [Zâriyât: 20-21]
- Sonra Allah'ın kolaylaştırdığı kimseler için anlaşılması kolay olan Kur'an ayetlerini tefekkür eder.
وَلَقَدْ يَسَّرْنَا الْقُرْآنَ لِلذِّكْرِ فَهَلْ مِنْ مُدَّكِرٍ
"Andolsun biz Kur'an'ı zikr (öğüt) için kolaylaştırdık. O hâlde bir düşünen var mı?" [Kamer: 17]
Kur'an'da gelen hükümlere ve gaybi meselelere iman eder; duyuları altına girmeyen gaybi konuların derinliklerine dalmaz, bilakis onlara vahyin getirdiği gibi iman eder. Allah'ın güzel isimlerine (Esma-ül Hüsna) geldiği şekilde iman eder, Allah Sübhânehu'nun zatı hakkında derin tartışmalara girmez.
لَا تُدْرِكُهُ الْأَبْصَارُ وَهُوَ يُدْرِكُ الْأَبْصَارُ وَهُوَ اللَّطِيفُ الْخَبِيرُ
"Gözler O'nu idrak edemez; O ise gözleri idrak eder. O, lütfu bol olan, her şeyden haberdar olandır." [En'âm: 103]
Tüm gaybi meselelere (ahiret günü, cennet, cehennem vb.) iman eder ve bu konuda Kur'an-ı Kerim ve Resulullah e’den sabit olan sünnette gelenlerle yetinir; ne artırır ne eksiltir. Allah Sübhânehu şöyle buyurmuştur:
تِلْكَ مِنْ أَنْبَاءِ الْغَيْبِ نُوحِيهَا إِلَيْكَ مَا كُنْتَ تَعْلَمُهَا أَنْتَ وَلَا قَوْمُكَ مِنْ قَبْلِ هَذَا فَاصْبِرْ إِنَّ الْعَاقِبَةَ لِلْمُتَّقِينَ
"İşte bunlar sana vahyettiğimiz gayb haberlerindendir. Bundan önce bunları ne sen biliyordun ne de kavmin. O hâlde sabret! Akıbet muttakilerindir." [Hûd: 49]
Ve şöyle buyurur:
قُلْ لَا يَعْلَمُ مَنْ فِي السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ الْغَيْبَ إِلَّا اللَّهُ وَمَا يَشْعُرُونَ أَيَّانَ يُبْعَثُونَ
"De ki: 'Göklerde ve yerde Allah'tan başka kimse gaybı bilmez.' Onlar ne zaman diriltileceklerini de bilmezler." [Neml: 65]
2- Müslüman niyetinde Allah Sübhânehu'ya karşı ihlaslı, Resulü e’e karşı sadık, Allah Teâlâ'ya tevekkül eden, O'nun hidayetiyle hidayet bulan, O'ndan korkan (takva sahibi), zulüm ve isyandan uzak duran ve Allah Sübhânehu'dan kendisini hak ve iman üzere sabit kılmasını dileyen biri olmalıdır. Tirmizi'nin Sünen'inde Enes'ten rivayet ettiği hadis-i şerifte geçtiği üzere Resulullah r sık sık şöyle derdi:
«يَا مُقَلِّبَ القُلُوبِ ثَبِّتْ قَلْبِي عَلَى دِينِكَ»
"Ey kalpleri evirip çeviren! Kalbimi dinin üzere sabit kıl."
Böylece Allah, O'nun izniyle onu sağlam bir sözle sabit kılacaktır:
يُثَبِّتُ اللَّهُ الَّذِينَ آمَنُوا بِالْقَوْلِ الثَّابِتِ فِي الْحَيَاةِ الدُّنْيَا وَفِي الْآخِرَةِ وَيُضِلُّ اللَّهُ الظَّالِمِينَ وَيَفْعَلُ اللَّهُ مَا يَشَاءُ
"Allah, iman edenleri dünya hayatında da ahirette de sağlam bir sözle sabit kılar. Allah zalimleri ise saptırır. Allah dilediğini yapar." [İbrâhîm: 27]
Kişi takva sahibi oldukça, ihlaslı ve sadık oldukça Allah onun işini kolaylaştıracaktır. Allah Teâlâ şöyle buyurur:
فَأَمَّا مَنْ أَعْطَى وَاتَّقَى * وَصَدَّقَ بِالْحُسْنَى * فَسَنُيَسِّرُهُ لِلْيُسْرَى * وَأَمَّا مَنْ بَخِلَ وَاسْتَغْنَى * وَكَذَّبَ بِالْحُسْنَى * فَسَنُيَسِّرُهُ لِلْعُسْرَى * وَمَا يُقْنِي عَنْهُ مَالُهُ إِذَا تَرَدَّى * إِنَّ عَلَيْنَا لَلْهُدَى * وَإِنَّ لَنَا لَلْآخِرَةَ وَالْأُولَى
"Kim verir ve takva sahibi olursa, ve en güzeli (kelime-i tevhidi) tasdik ederse, Biz ona en kolayı kolaylaştırırız. Kim de cimrilik eder, kendini müstağni sayar, ve en güzeli yalanlarsa, biz de ona en zor olanı kolaylaştırırız. Helak olduğu zaman malı ona hiçbir fayda sağlamaz. Şüphesiz doğru yola iletmek bize aittir. Şüphesiz ahiret de dünya da bizimdir." [Leyl: 5-13]
3- Son olarak, soru soran kardeşimin dikkatini şuna çekmek isterim: İslam akidesine iman eden, yani Allah'a, meleklerine, kitaplarına, peygamberlerine, ahiret gününe ve hayrı ve şerriyle kaza ve kadere Allah'ın kitabında geldiği üzere iman eden bir Müslüman:
يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آَمَنُوا آَمِنُوا بِاللَّهِ وَرَسُولِهِ وَالْكِتَابِ الَّذِي نَزَّلَ عَلَى رَسُولِهِ وَالْكِتَابِ الَّذِي أَنْزَلَ مِنْ قَبْلُ وَمَنْ يَكْفُرْ بِاللَّهِ وَمَلَائِكَتِهِ وَكُتُبِهِ وَرُسُلِهِ وَالْيَوْمِ الْآَخِرِ فَقَدْ ضَلَّ ضَلَالًا بَعِيدًا
"Ey iman edenler! Allah'a, Peygamberine, Peygamberine indirdiği kitaba ve daha önce indirdiği kitaba iman edin. Kim Allah'ı, meleklerini, kitaplarını, peygamberlerini ve ahiret gününü inkâr ederse, derin bir sapıklığa düşmüş olur." [Nisâ: 136]
Aynı şekilde Resulullah r’in Buhari'nin Ebu Hureyre'den, Müslim'in ise Abdullah b. Ömer'den rivayet ettiği (lafız Müslim'e aittir) hadisinde geçtiği üzere: Abdullah b. Ömer dedi ki: Babam Ömer b. el-Hattab bana şöyle anlattı: "Bir gün biz Resulullah r’in yanındayken elbisesi bembeyaz, saçları simsiyah, üzerinde yolculuk eseri görülmeyen ve bizden kimsenin tanımadığı bir adam çıkageldi. Peygamber e’in yanına oturdu, dizlerini O'nun dizlerine dayadı, ellerini uylukları üzerine koydu ve: 'Ey Muhammed! Bana İslam’dan haber ver' dedi. Resulullah e şöyle buyurdu: 'İslam; Allah'tan başka ilah olmadığına ve Muhammed'in Allah'ın Resulü olduğuna şehadet etmen, namazı kılman, zekâtı vermen, Ramazan orucunu tutman ve gücün yeterse Beyt'i haccetmendir.' Adam: 'Doğru söyledin' dedi. Onun hem sorup hem de tasdik etmesine şaşırdık. Sonra: 'Bana imandan haber ver' dedi. Buyurdu ki: 'Allah'a, meleklerine, kitaplarına, peygamberlerine, ahiret gününe iman etmen ve kadere, hayrına ve şerrine inanmandır.' Adam: 'Doğru söyledin' dedi. 'Bana ihsandan haber ver' dedi. Buyurdu ki: 'Allah'a, O'nu görüyormuşsun gibi ibadet etmendir; zira sen O'nu görmesen de O seni görmektedir'... Sonra adam gitti, ben bir süre bekledim. Sonra bana: 'Ey Ömer! Soran kimdi biliyor musun?' dedi. Ben: 'Allah ve Resulü daha iyi bilir' dedim. Buyurdu ki: 'O Cibril'di, size dininizi öğretmeye geldi.'"
Sözlerimin sonunda, Allah Sübhânehu'dan soru soran kardeşimize Allah Sübhânehu'ya ve Resulü e’e itaatle geçireceği hoş bir hayat diliyorum ki her iki dünyada da o büyük kurtuluşa ersin.
Kardeşiniz Ata b. Halil Ebū el-Raşta
3 Şaban 1438 H. 20/04/2017 M.
Emir’in Facebook sayfasındaki cevap linki: https://web.facebook.com/AmeerhtAtabinKhalil/photos/a.122855544578192.1073741828.122848424578904/622272917969783/?type=3&theater
Emir’in Google Plus sayfasındaki cevap linki: https://plus.google.com/u/0/b/100431756357007517653/100431756357007517653/posts/Bjkkg5eryvC
Emir’in Twitter sayfasındaki cevap linki: https://twitter.com/ataabualrashtah/status/858728157238767617
Emir’in Web sayfasındaki cevap linki: http://archive.hizb-ut-tahrir.info/arabic/index.php/HTAmeer/QAsingle/3797