Home About Articles Ask the Sheikh
Soru & Cevap

Soru-Cevap: Allah'ın Zatı ile Ne Kastedilmektedir?

February 05, 2022
4283

Hizb-ut Tahrir Emiri Büyük Âlim Ata İbn Halil Ebu’r Raşta’nın Facebook Sayfasındaki Takipçilerinin Sorularına Verdiği Cevaplar Serisi

Soru Cevap

Ümmü Selûm’a

Soru:

Değerli Şeyhimiz ve Emirimiz, Allah sizleri korusun, gözetsin, size sağlık ve afiyet bahşetsin, ellerinizle zafer ve güç nasip etsin.

Soru: İslam Nizamı kitabında "İman Yolu" konusunu işlerken; "Allah'ın zatı kâinatın, insanın ve hayatın ötesindedir" demiştik. Bu söz ne anlama gelmektedir? Allah Sübhânehu ve Teâlâ’nın bir zatı var mıdır? "Zat" kelimesinin manası nedir? Allah’ın bir zatı olduğuna inanmaksızın sadece Allah’a ve sıfatlarına inanırım diyen ve zatın varlığını inkâr eden kimsenin hükmü nedir?

Ümmü Selmâ el-Âmirî – Yemen

Cevap:

Ve Aleykümselam ve Rahmetullahi ve Berakâtuh,

Başcelikle bizim için ettiğiniz güzel dualarınız için Allah sizden razı olsun, biz de size hayır duaları ediyoruz. Cevaba gelince:

Sorduğunuz cümlenin geçtiği İslam Nizamı (sayfa 10) kitabındaki metni tekrar hatırlatayım:

["İnsanın Allah Teâlâ’ya imana ulaşmak için aklını kullanması vacip olmakla birlikte, aklının ve hislerinin ötesinde olanı idrak etmesi mümkün değildir. Çünkü insan aklı sınırlıdır. Akli güç ne kadar gelişirse gelişsin, aşamayacağı belli sınırlarla sınırlıdır. Dolayısıyla idraki de sınırlıdır. Bu yüzden akıl, Allah’ın zatını idrak etmekten kısa kalır ve O’nun hakikatini idrak etmekten aciz kalır. Çünkü Allah; kâinatın, insanın ve hayatın ötesindedir. İnsandaki akıl ise kâinatın, insanın ve hayatın ötesindeki hakikati idrak edemez. İşte bu yüzden akıl Allah’ın zatını idrak etmekten acizdir. Burada 'akıl, Allah’ın zatını idrak etmekten aciz olduğu halde insan nasıl aklen Allah’a iman etti?' denilemez. Çünkü iman, Allah’ın varlığına olan imandır. O’nun varlığı ise mahlûkatının (kâinat, insan ve hayat) varlığından idrak edilir. Bu mahlûkat ise aklın idrak sınırları içindedir. Dolayısıyla akıl onları idrak eder, onların idrakinden de onları yaratan bir Halık’ın, yani Allah Teâlâ’nın varlığını idrak eder. Bu yüzden Allah’ın varlığına iman akli olup aklın sınırları içerisindedir. Allah’ın zatını idrak etmek ise bunun aksine imkânsızdır. Çünkü O’nun zatı kâinatın, insanın ve hayatın ötesindedir, dolayısıyla aklın ötesindedir. Akıl, bu idrakten kısa kaldığı için ötesindeki hakikati idrak edemez. Bu acziyetin kendisi bile imanı güçlendiren unsurlardan biri olmalıdır..."]

"Allah'ın Zatı" (ذات الله) ifadesinin anlamını açıklamak için, cevaptan önce lafzın delaletinin nasıl anlaşıldığını açıklayayım:

Birincisi: Bir lafzın delaleti öğrenilmek istendiğinde, önce lügat anlamına yani lügat hakikatine, sonra örfi (Arapların genel örfü veya ıstılah dediğimiz özel örf) hakikate bakılır. Eğer hakikat anlamı mümkün olmazsa mecaza gidilir. "Zat" (ذات) kelimesinin bu anlamlar açısından takibi yapıldığında şu sonuçlar ortaya çıkar:

1- Lügat Anlamı:

a- Hicri 660 yılında vefat eden Muhammed bin Ebî Bekir bin Abdülkâdir el-Râzî’nin Muhtâru’s-Sıhah (s. 109) adlı eserinde şöyle geçer: ["ذُو" (Zû) kelimesi "sahip" (صاحب) manasındadır ve sadece muzaf (tamlayan) olarak kullanılır. Eğer bir nekre (belirsiz) ismi vasıflandıracaksan nekre isme, marife (belirli) bir ismi vasıflandıracaksan elif-lam takılı bir isme muzaf kılarsın. Zamire veya Zeyd gibi özel isimlere muzaf kılınması caiz değildir. 'Mal sahibi bir adama (برجل ذي مال) ve mal sahibi bir kadına (بامرأة ذات مال) uğradım' dersin... Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur:

وَأَشْهدُوا ذَوَيْ عَدْلٍ مِنْكُمْ

"İçinizden adalet sahibi iki kişiyi de şahit tutun." (Talâk 2)

...Onların 'ذات مرة' (bir keresinde) ve 'ذا صباح' (bir sabah vakti) demeleri ise zaman zarfıdır..."] Bu şekilde "ذات" (Zat) kelimesi lügatte özel isimlere muzaf olarak gelmez; örneğin "Zat-u Zeyd" denilmez. Ancak "Zû Zeyd" denilebilir ki bunun manası "İşte Zeyd"dir. Nitekim Lisânü’l-Arab’da şöyle geçer: ["Ahmed bin İbrahim’den rivayet edildiğine göre Araplar 'هذا ذو زيد' derler ve bunun manası 'Bu Zeyd'dir', yani bu Zeyd isminin sahibidir demektir..."]

b- "Zat" kelimesi "için/dolayı" (min ecli) manasına da gelir. Fethu’l-Bârî fî Şerhi Sahîhi’l-Buhârî’de şöyle geçer: [...Beyhakî, el-Esmâ ve’s-Sıfât kitabında Zat hakkında gelenleri başlıklandırmıştır... Ebu’d Derda’nın 'İnsanlara Allah rızası/zatı (fi zâtillâh) uğrunda buğzetmedikçe tam fakih olamazsın' hadisindeki 'zat' lafzı 'için' veya 'hakkı için' manasındadır. Hassân b. Sâbit’in şu beytindeki kullanım da böyledir: 'Ahkâf kardeşi aralarında ayağa kalktığında, Allah yolunda (fi zâtil ilâh) cihad eder ve adaletle davranırdı.'] Yani Hassân’ın sözündeki mana; Allah için veya Allah uğrunadır.

c- Tefsirlerde geçtiği üzere "yön" veya "taraf" manasına da gelir:

  • 310 yılında vefat eden Taberî’nin Câmiu’l-Beyân an Te’vîli Âyi’l-Kur’ân tefsirinde:

وَنُقَلِّبُهُمْ ذَاتَ الْيَمِينِ وَذَاتَ الشِّمَالِ

"Biz onları sağa ve sola çeviriyorduk." (Kehf 18)

[Allah Teâlâ buyuruyor ki: Bu gençleri uykularında bir defa sağ taraflarına, bir defa da sol taraflarına çeviriyorduk...]

  • Muhammed et-Tâhir bin Âşûr’un et-Tahrîr ve’t-Tenvîr adlı eserinde:

[...Onların kelamında (Arap kelamında) yönlere, zamanlara ve başka şeylere muzaf olarak yer almıştır. Siyakın delalet ettiği bir mevsufun (nitelenenin) sıfatı konumundadır. Kehf suresindeki (18. ayet) 'sağ taraf ve sol taraf' ifadesi 'yön' tevili üzerinedir...]

d- Allah’a itaat manasına da gelir: Hâkim Müstedrek’te Ebu Said el-Hudrî’den (r.a) rivayet eder: "İnsanlar Ali bin Ebi Talib’i Resulullah ﷺ’e şikâyet ettiler. O da aramızda bir hatip olarak ayağa kalktı ve şöyle buyurduğunu işittim: 'Ey insanlar, Ali’yi şikâyet etmeyin; Allah’a yemin olsun ki o Allah’ın zatı (Allah’a itaat/Allah uğrunda) ve Allah yolunda çok titiz/serttir.' Bu hadisin isnadı sahihtir..." (Hâfız Zehebî de Telhîs’te 'sahih' demiştir).

Görüldüğü üzere lügat manaları, Nizam metninde sorulan yerlere uymamaktadır. Arapların bu kelime hakkındaki genel örfü de lügat manasından pek uzak değildir. Bu durumda özel örfî hakikate yani "Istılah" anlamına bakılır.

2- Istılahi Anlam: Konu üzerinde düşünüldüğünde, burada ıstılahi anlamın geçerli olduğu görülür. Istılahta "Zat" kelimesi "Nefis" yani "Hakikat" anlamına gelir:

a- Buhârî bunu bu anlamda kullanmıştır. Sahih’inde "Zat, Sıfatlar ve Allah’ın İsimleri Hakkında Zikredilenler Babı" başlığını açmıştır. İbn Hacer, Fethu’l-Bârî’de bu bab hakkında şöyle der:

[Buhârî’nin başlığı; Allah’ın isimlerinde olduğu gibi Allah’ın zatı ve sıfatları hakkında da bu ifadelerin kullanılmasının cevazı veya nass gelmediği için men edilmesi hakkındadır. 'Zat' konusuna gelince, Râgıb şöyle demiştir: 'Zat, Zû kelimesinin müennesidir (dişilidir). Cins ve nev isimleriyle vasıflandırmaya ulaştıran bir kelimedir. Zamire değil zahir isme muzaf olur. Müfret (tekil) olarak ve elif-lam takısı ile kullanılması ve nefis ve bir şeyin kendisi (hâssa) yerine konulması Arapların (klasik) kelamından değildir.'

Kadı İyâz ise şöyle demiştir: 'Bir şeyin zatı, o şeyin nefsi ve hakikatidir. Kelamcılar (Mütekellimîn) Zat kelimesini elif-lam ile kullanmışlardır. Çoğu nahivci bunu hata saymış, bazıları ise nefis ve hakikat manasına geldiği için caiz görmüştür... Buhârî’nin kullanımı da mütekellimlerin Allah Teâlâ hakkındaki yöntemine uygun olarak, ondan muradın bir şeyin nefsi/kendisi olduğuna delalet eder...']

b- İbn Hacer’in yukarıda bahsettiği fakihlerin (Râgıb ve Kadı İyâz) görüşleri kendi kitaplarında şu şekilde yer alır:

  • Râgıb el-İsfahânî’nin (v. 502) Müfredât fî Garîbi’l-Kur’ân eseri:

[Zû iki veçhe üzerinedir: Birincisi... Anlam sahipleri (Mütekellimler) 'Zat' kelimesini bir şeyin aynını (kendisini) ifade etmek için eğretileme yoluyla kullandılar. Onu nefis ve bir şeyin özü (hâssa) yerine koyup; zatı, nefsi ve özü dediler. Bu Arapların (asli) kelamından değildir... İkincisi...]

  • Kadı İyâz’ın (v. 544) Meşâriku’l-Envâr alâ Sıhâhi’l-Âsâr eseri:

[...Buhârî’nin 'Zat hakkında gelenler babı' demesi ve hadisteki 'bir gün' (zâte yevm) veya 'bir gece' (zâte leyle) ifadeleri ile 'aralarını düzeltmek' (islâhu zâti beynihim) ifadeleri... Bir şeyin zatı o şeyin nefsidir (kendisidir)... Mütekellimler ve fakihler 'Zat'ı elif-lam ile kullanmışlar, nahivcilerin çoğu buna hata demiştir... Bazı nahivciler ise bunun nefisten kinaye ve bir şeyin hakikati olduğunu söyleyerek caiz görmüştür... Buhârî’nin kullanımı ise mütekellimlerin Allah Teâlâ hakkında kullandığı gibi, ondan muradın şeyin kendisi/nefsi olduğu yönündeki tefsir üzeredir. Görmez misin ki 'Zat ve Sıfatlar' diyerek ikisini birbirinden mütekellimlerin yöntemiyle ayırmıştır...]

İkincisi: Yukarıdakilerden anlaşılmaktadır ki "Zat" kelimesi ıstılahta "Nefis" manasına gelir. Bu mana lügat hakikatinden değil, özel örfî hakikatten (istılah) gelmektedir. Yani Zat’ın "Nefis" manasında olması bir ıstılahtır. "Nefis" kelimesinin Allah Sübhânehu’ya nispet edilmesi ise nasslarda var olan bir durumdur:

  • Taberî tefsirinde şu ayet hakkında:

وَيُحَذِّرُكُمُ اللَّهُ نَفْسَهُ

"Allah sizi Kendisinden (zatından) sakındırır." (Âl-i İmrân 28)

Bunun manasının "Allah sizi, O'na isyan etmenizden dolayı Kendisiyle (cezasıyla) korkutuyor" olduğunu söyler. Dolayısıyla nefsin Allah’a nispet edilmesi şer’î nasslarda yer aldığına göre "Allah’ın zatı" ifadesini kullanmak da caizdir.

  • Dolayısıyla, İslam Nizamı kitabımızdaki metinde geçen "Allah’ın zatı" ifadesine lügat manası uymaz, ıstılahi mana kullanılır. Yani yukarıda Fethu’l-Bârî’de geçtiği üzere "Nefis/Hakikat" manasındadır.

  • Buna göre, İslam Nizamı kitabındaki her iki yerde geçen "Allah’ın zatı" ifadesi ıstılahi manada (Allah’ın nefsi/hakikati) olup, biz Allah’ın zatını yani O’nun nefsini/hakikatini idrak edemeyiz. Bu manadaki Allah’ın zatı; kâinatın, insanın ve hayatın ötesindedir. Yani Allah (Sübhânehu), bu idrak edilen ve hissedilen üç unsurun dışındadır. Dolayısıyla beşerî aklın düşünme sahasına ve duyularımızın idrak alanına girmez:

لاَّ تُدْرِكُهُ الأَبْصَارُ وَهُوَ يُدْرِكُ الأَبْصَارُ وَهُوَ اللَّطِيفُ الْخَبِيرُ

"Gözler O’nu idrak edemez; O ise bütün gözleri idrak eder. O, lütuf sahibidir, her şeyden haberdardır." (En’âm 103)

Üçüncüsü: "Bunun varlığını inkâr edip 'Allah'a ve sıfatlarına inanırım ama bir zatı olduğuna inanmam' diyenin hükmü nedir?" sorunuza gelince; bu sözü söyleyen kimsede bir kavram kargaşası (iltibas) olduğu anlaşılmaktadır. Çünkü Allah’ın zatı lafzının O’nun nefsi ve hakikati anlamında kullanılması ıstılahidir ve bunda bir sakınca yoktur. O’nun (Sübhânehu) bu anlamda bir zatı olduğunu, yani bir nefsi ve hakikati olduğunu inkâr etmek, manayı doğru kavrayan biri için mümkün değildir. Özellikle de bu mana şer’î nasslarda "Allah sizi Kendisinden (nefsinden) sakındırır" şeklinde mevcutken.

Ancak şer’î tanımlarda, tanıma başka şeyler eklemeden o tanıma bağlı kalınır. Örneğin Buhârî ve Müslim’in rivayet ettiği Cebrail hadisinde: "...Peygamber ﷺ bir gün insanların karşısına çıkmıştı. Cebrail yanına gelip 'İman nedir?' dedi. Şöyle buyurdu:

الْإِيمَانُ أَنْ تُؤْمِنَ بِاللَّهِ وَمَلَائِكَتِهِ وَكُتُبِهِ وَبِلِقَائِهِ وَرُسُلِهِ وَتُؤْمِنَ بِالْبَعْثِ

'İman; Allah'a, meleklerine, kitaplarına, O'na kavuşmaya, peygamberlerine ve öldükten sonra dirilişe inanmandır...'"

Buna binaen, size imandan sorulduğunda hadiste zikredileni söylersiniz. Cebrail hadisindeki İslam ve İhsan hakkındaki şer’î manalar da böyledir. Tüm şer’î tanımlar da bu kabildendir.

Bu cevabın yeterli olmasını umuyorum. Allah en iyi bilendir, en iyi hüküm verendir.

Kardeşiniz Ata İbn Halil Ebu’r Raşta

04 Recep 1443 H. 05/02/2022 M.

Emir'in (Allah onu korusun) Facebook sayfasındaki cevap linki

Emir'in (Allah onu korusun) web sayfasındaki cevap linki

Makaleyi Paylaş

Bu makaleyi ağınızla paylaşın