Home About Articles Ask the Sheikh
Soru & Cevap

Soru Cevabı: Tamamı elde edilemeyenin kolay olanı terk edilmez

November 10, 2021
5782

Hizb ut-Tahrir Emiri Celil Âlim Atâ b. Halil Ebû’r Raşta’nın Facebook Sayfası Takipçilerinin Sorularına Verdiği Cevaplar Serisi "Fıkhi" Bölümü

Soru Cevabı

Ebû Ömer’e

Soru:

Değerli Emirimiz, Allah’ın selamı, rahmeti ve bereketi üzerinize olsun.

Allah sizi korusun, gözetsin ve ellerinizle hayırlı fetihler nasip etsin.

"Tamamı elde edilemeyenin (idrak edilemeyenin), kolay olanı/mümkün olanı terk edilmez" (ما لا يدرك كله لا يترك ما تيسر منه) şeklindeki bu şer’i kaidenin sıhhati nedir? Bu kaide ile Şeriat hükümlerinin kademeli olarak uygulanmasına delil getirmek caiz midir? Allah sizi hayırla mükafatlandırsın.

Cevap:

Ve aleykumusselam ve rahmetullahi ve berakatuhu,

Başlangıçta, bizim için yaptığınız güzel dualardan dolayı Allah sizden razı olsun, biz de sizin için hayır dualar ediyoruz.

İki husus hakkında soru soruyorsunuz: Birincisi, "Tamamı elde edilemeyenin bir kısmı terk edilmez" şer’i kaidesinin sıhhati; ikincisi ise bu kaide ile Şeriat hükümlerinin kademeli uygulanmasına (tederüc) delil getirilip getirilemeyeceği. Buna dair cevap şöyledir:

Birincisi: "Tamamı elde edilemeyenin kolay olanı terk edilmez" kaidesinin sıhhati hakkında:

1- Bu sözün âlimlerin kitaplarında geçen ve birbirine yakın birkaç versiyonu vardır: "Tamamı elde edilemeyenin tamamı terk edilmez", "Tamamı elde edilemeyenin çoğu terk edilmez", "Tamamı elde edilemeyenin azı terk edilmez", "Tamamı elde edilemeyenin bir kısmı terk edilmez" ve sizin sorunuzda geçen "Tamamı elde edilemeyenin kolay olanı terk edilmez" şeklindeki ifadeler bunlardandır. Bazıları bunu bir darb-ı mesel veya bir özlü söz olarak nitelerken, diğerleri ise şer’i bir kaide olarak tanımlar. Hatta bu söz, sanki Nebi ﷺ’in bir hadisiymiş gibi bazı insanların dilinde dolaşmıştır. Öyle ki, Hicri 1162 vefat tarihli Şamlı muhaddis İsmail b. Muhammed el-Acluni ed-Dımaşki, "Keşfu’l-Hafâ" adlı kitabında bu sözden bahsetmiş ve şöyle demiştir: ["Tamamı elde edilemeyenin tamamı terk edilmez" sözü şu ayetin manasındadır:]

فَاتَّقُوا اللَّهَ مَا اسْتَطَعْتُمْ

"Gücünüz yettiğince Allah’tan korkup sakının." (Tegâbun 16)

[Ve şu hadis manasındadır: "Gücün yettiğince Allah'tan sakın." Bu sözün lafzı bir kaidedir, hadis değildir.] Aynı şekilde Hicri 1143 vefat tarihli Ahmed b. Abdülkerim el-Ğazzi el-Âmiri de "el-Ciddu'l-Hasis" adlı kitabında şöyle demiştir: ["Tamamı elde edilemeyenin tamamı terk edilmez: Bu bir kaidedir, hadis değildir. Şu ayetin manasındadır:]

فَاتَّقُوا اللَّهَ مَا اسْتَطَعْتُمْ

"Gücünüz yettiğince Allah’tan korkup sakının." (Tegâbun 16)

2- Konu incelendiğinde, "Tamamı elde edilemeyenin tamamı terk edilmez" sözünün kaynağının, "Meysûr (kolay olan), ma'sûr (zor olan) sebebiyle sâkıt olmaz" (الميسور لا يسقط بالمعسور) şer’i kaidesine dayandığı görülür. Yani bu söz, söz konusu kaidenin bir başka ifade ediliş biçimidir. Bu kaide, şer’i kaideler kitaplarında delilleriyle birlikte zikredilmiştir. Örneğin Suyuti, "el-Eşbâh ve’n-Nezâir" adlı eserinde şöyle der: [Otuz sekizinci kaide: "Meysûr, ma'sûr ile sâkıt olmaz." İbnü’s-Sübki şöyle demiştir: Bu kaide, Nebi ﷺ’in şu kavlinden istinbat edilen en meşhur kaidelerden biridir:]

إذَا أَمَرْتُكُمْ بِأَمْرٍ فَأْتُوا مِنْهُ مَا اسْتَطَعْتُمْ

"Size bir şeyi emrettiğimde, ondan gücünüz yettiği kadarını yerine getirin." (Buhari)

Zerkeşi de "el-Mensûr fi’l-Kavâid" kitabında bunu zikrederek şöyle demiştir: ["Meysûr, ma'sûr ile sâkıt olmaz: Bu kaide, aslın bir kısmına güç yetirme konusuna racidir."] Zerkeşi, "Güç yetirilen bir kısmın vacip olup olmadığı" konusunu işlerken bu kaideyi açıklamış ve sınırlarını belirlemiştir.

3- Âlimler "Meysûr, ma'sûr ile sâkıt olmaz" kaidesine veya benzeri olan "Tamamı elde edilemeyenin tamamı terk edilmez" sözüne, Allah Teâlâ’nın şu ayetini delil getirmişlerdir:

فَاتَّقُوا اللَّهَ مَا اسْتَطَعْتُمْ

"Gücünüz yettiğince Allah’tan korkup sakının." (Tegâbun 16)

Ve Nebi ﷺ’in şu hadisini delil getirmişlerdir:

إذَا أَمَرْتُكُمْ بِأَمْرٍ فَأْتُوا مِنْهُ مَا اسْتَطَعْتُمْ

"Size bir şeyi emrettiğimde, ondan gücünüz yettiği kadarını yerine getirin." (Buhari, Ebu Hureyre’den rivayet etmiştir.)

Bu kaidelerin vakıasını netleştirmek için detaylı örnekler vermişlerdir. "el-Eşbâh ve’n-Nezâir"de zikredilen birçok fer’i meseleden bazıları şunlardır:

["Meysûr, ma'sûr ile sâkıt olmaz"... Bunun fer’i meseleleri çoktur: Bunlardan biri; bir kimsenin uzuvlarının bir kısmı kesilmişse, kalan kısımları yıkaması kesin olarak vaciptir. Bir diğeri; setr-i avret için gereken örtünün sadece bir kısmına sahip olan kişi, mümkün olan miktarı kesin olarak örter. Bir diğeri; Fatiha’nın sadece bir kısmını ezbere bilen kişi, hilafsız olarak o kısmı okur... Bir diğeri; eğer kişi kıyam yapabildiği halde rüku ve sücuda güç yetiremiyorsa, bizim katımızda hilafsız olarak (güç yetirdiği) kıyamı yerine getirmesi gerekir... Bir diğeri; fıtır sadakası için bir sa’ miktarı malın sadece bir kısmını bulan kişinin, en sahih görüşe göre onu çıkarması gerekir...]

4- Âlimlerin bu kaideler için verdiği örnekler incelendiğinde, kaideden kastettikleri şudur: Şer’en emredilen belirli bir hükmün bir kısmını mükellef kişi güç yetiremediği (yani o kısmın zor/imkansız olduğu) için yerine getiremiyorsa, bu durum emredilen fiilin geri kalan kısmını yapma yükümlülüğünü düşürmez. Aksine, emredilen fiilden yapabildiği kadarını yerine getirmesi gerekir. Çünkü mükellef, Kitap ve Sünnet nasslarına göre emredilenden gücü yettiğini yapmakla mükelleftir...

Örneğin; namaz kılan birinin her rekatta Fatiha’nın tamamını okuması vaciptir. Eğer bir kişi yeni Müslüman olmuşsa ve namaz kılmak istiyorsa ancak Fatiha’nın sadece bir kısmını biliyorsa; namazında bildiği ayetleri okuması mı gerekir, yoksa bazı ayetlerini bilmediği için Fatiha okumayı tamamen terk mi etmelidir? Bu kaideye göre cevap şudur: Bildiği kadarını okur ve tamamen terk etmesi caiz değildir. Çünkü meysûr (bildiği ayetler), ma'sûr (bilmediği ayetler) sebebiyle sâkıt olmaz... Bir başka örnek; abdestte ellerin dirseklere kadar yıkanması vaciptir. Ancak birinin eli bilekten kesikse, elinin bir kısmını (avucunu) yıkayamadığı için kolunun geri kalanını yıkama borcu düşer mi? Bu kaideye göre cevap; avucun yıkanması imkansız (ma'sûr) olsa bile, kolun geri kalanının yıkanması (meysûr) lazımdır; çünkü meysûr ma'sûr ile sâkıt olmaz... Dolayısıyla, âlimlerin nezdinde bu kaidenin konusu emredilen şer’i hükümdür. Eğer mükellef, zorluktan dolayı hükmün bir kısmını yerine getiremiyorsa, yapabildiği kadarıyla o fiili yerine getirme yükümlülüğü ondan düşmez.

5- "Meysûr, ma'sûr ile sâkıt olmaz" kaidesi ve benzerleri mutlak (her durumda geçerli olan) kaideler değildir. Bazı alanlarda doğruyken bazı alanlarda doğru değildir. Örneğin; Ramazan’da günün sadece bir kısmında oruç tutmaya güç yetiren (diğer kısmında aciz kalan) birine, "meysûr ma'sûr ile sâkıt olmaz" gerekçesiyle günün geri kalanında oruçlu gibi durması vacip değildir; aksine iftar eder ve o günün orucunu kaza eder... Bu da gösteriyor ki bu kaideler mutlak değildir; bazı durumlarda uygulanması isabetliyken bazı durumlarda değildir. Uygulanması için, uygulanacağı vakıanın etraflıca incelenmesi ve ilgili şer’i hükümlerin bilinmesi konusunda bir içtihad gerektirir. Âlimler bu kaidelerin mutlak olmadığının farkına varmışlardır:

a- Suyuti "el-Eşbâh ve’n-Nezâir"de şöyle der: [Uyarı: Bu kaidenin dışına çıkan meseleler vardır: Bunlardan biri; kefarette köle azat etmek için kölenin sadece bir kısmına (hissedar olarak) sahip olan kişi, onu azat etmez; aksine hilafsız olarak bedele (oruca) geçer. Bunun gerekçesi; bir yandan kölenin bir kısmını azat edip diğer yandan iki ay oruç tutmanın, bedel ile aslı birleştirmek anlamına gelmesidir. Yarım köle azat edip bir ay oruç tutmak ise kefareti parçalamaktır ki bu yasaktır. Ayrıca Şâri’ "Bulamayan kimse" buyurmuştur; kölenin bir kısmını bulan kişi ise (tam bir) köle bulamamış sayılır... Bir diğeri; günün sadece bir kısmında oruca güç yetiren, o sürede imsak etmekle yükümlü değildir...]

b- Aynı şekilde Zerkeşi "el-Mensûr fi’l-Kavâid"de bu hususu şöyle netleştirmiştir: [Güç yetirilen kısmın vacip olup olmaması dört kısımdır: Birincisi: Namaz kılanın Fatiha’nın bir kısmına güç yetirmesi durumunda olduğu gibi, kesin olarak vacip olanlar... İkincisi: En sahih görüşe göre vacip olanlar... Eğer vücudunda suyun değmesini engelleyen yaralar varsa, mezhebe göre sağlam yerleri yıkamak ve yaralı yer için teyemmüm etmek gerekir... Üçüncüsü: Kesinlikle vacip olmayanlar. Tertipli kefarette kölenin sadece bir kısmına sahip olunması gibi; burada kesinlikle vacip değildir. Çünkü Şeriatın maksadı azat etmeyi mümkün olduğunca tamamlamaktır... Bu durumda bedele geçilir... Dördüncüsü: En sahih görüşe göre vacip olmayanlar. Su bulamayan abdestsiz kişinin kar veya dolu bulup da onu eritememesi gibi; mezhebe göre onunla başını meshetmesi vacip değildir. Çünkü tertip vaciptir ve yüz ile eller için teyemmüm etmeden önce bunu başta kullanmak mümkün değildir...]

Böylece anlaşılmaktadır ki; sözü edilen kaide/kaideler ne mutlak olarak doğrudur ne de mutlak olarak yanlıştır. Aksine bazı alanlarda doğru ve isabetliyken, diğer bazı alanlarda doğru değildir.

İkincisi: "Tamamı elde edilemeyenin kolay olanı terk edilmez" veya "Meysûr, ma'sûr ile sâkıt olmaz" kaideleriyle Şeriat hükümlerinin kademeli uygulanmasına (tederüc) delil getirilmesi hakkında:

Bu kaidelerin Şeriat hükümlerinin kademeli uygulanmasının caiz olduğuna delil gösterilmesi, insanları aldatmak ve Allah’ın dinine iftira etmektir. Çünkü bu kaidelerin Şeriatın kademeli uygulanmasına delil olması kesinlikle mümkün değildir; bunun birkaç sebebi vardır:

1- Şeriat hükümlerinin kademeli uygulanması; bazı konularda şer’i hükümlerin uygulanıp, diğer konularda küfür hükümlerinin uygulanması demektir. Örneğin evlilik akitlerinin İslam’a göre yapılmasına rağmen faiz, zina ve içkiye izin verilmesi; hırsıza el kesme cezası verilirken zaniyeye veya içki içene ceza verilmemesi gibi... Şeriatın kademeli uygulanmasının gerçek anlamı, şer’i hüküm yerine belirli meselelerde küfür hükümleriyle hükmetmektir. Bu durum, "Tamamı elde edilemeyenin tamamı terk edilmez" kaidesinin mevzusundan tamamen uzaktır. Çünkü bu kaide, şer’en emredilen bir fiilin bir kısmına güç yetirilemiyorsa, güç yetirilen kısmın yapılması gerektiğini söyler. Kaide, "emredilen şeyi yapmaya güç yetiremeyince haramı işlemek veya küfür hükmünü uygulamak caizdir" demez...

2- Bu kaideler, emredilen fiiller (me’mûrât) hakkındadır, nehyedilen fiiller (menhiyyât) hakkında değildir. Emredilen fiil Şeriatın uygulanmasıdır. Şeriat dışı bir şeyi uygulamak ise kuşkusuz nehyedilmiştir, hatta en büyük günahlardandır. O halde bu kaide küfür hükümlerini uygulamanın caizliğine nasıl delil getirilebilir? Bu hayret verici bir durum değil midir?!

3- Hükümlerin kademeli uygulanmasını savunanlar, yöneticinin Şeriatı kademeli uygulamasını kastetmektedirler. Oysa yöneticinin Şeriatı uygulamasını engelleyen bir durum yoktur; güç yetirememe konusu yönetici için söz konusu değildir, zira yönetici olan odur. Örneğin, Müslüman bir yöneticinin hayatın çoğu alanında küfür hükümlerini uygulamak yerine Şeriatın tamamını uygulamasını engelleyen nedir? Ülkedeki fiili yönetici o değil midir? Neden Şeriat hükümlerini uygulamayıp küfür hükümlerini onlara tercih etmektedir? Yöneticinin durumu, hastalığı nedeniyle namazda kıyam yapamayan ve dolayısıyla üzerinden kıyamın düştüğü kişiyle bir tutulabilir mi? Aralarında ne benzerlik vardır?!

4- Her şeyden önce ve sonra, bu kaideler için delil getirilen şer’i nasslar, tederüce (kademeli uygulamaya) asla delalet etmezler:

a- Allah Teâlâ’nın: (فَاتَّقُوا اللَّهَ مَا اسْتَطَعْتُمْ) "Gücünüz yettiğince Allah’tan korkup sakının" kavlinin "mefhum-u muhalifi" yoktur. Yani ayetten "güç yetirilemediğinde takvanın emredilmediği" anlaşılmaz. Aksine ayet, takvaya ulaşmak, Allah’ın emir ve yasaklarına uymak için tüm çabanın harcanması gerektiğine delalet eder. İmam Taberi tefsirinde bu manayı şöyle vurgulamıştır: [...Allah Teâlâ’nın (فَاتَّقُوا اللَّهَ مَا اسْتَطَعْتُمْ) kavli; "Ey müminler! Allah’tan sakının, O’nun cezalandırmasından korkun, farzlarını yerine getirerek ve haramlarından kaçınarak, gücünüzün yettiği ve takatinizin ulaştığı kadarıyla O’na yaklaştıracak amelleri işleyerek O’nun azabından kaçının" demektir.] İbn Aşur da "et-Tahrîr ve’t-Tenvîr" tefsirinde bu ayeti açıklarken çok güzel bir noktaya değinmiş ve şöyle demiştir:

[...﴿فَاتَّقُوا اللَّهَ مَا اسْتَطَعْتُمْ وَاسْمَعُوا وَأَطِيعُوا وَأَنْفِقُوا خَيْراً لِأَنْفُسِكُمْ وَمَنْ يُوقَ شُحَّ نَفْسِهِ فَأُولئِكَ هُمُ الْمُفْلِحُونَ﴾ (16) Buradaki "fa" harfi fasiha (öncesine dayanan bir açıklama) ve bir tefri’dir. Yani "Bunu bildiğinize göre, takvanın vacip olan kısımlarında Allah’tan korkup sakının..." "İttikū" (sakının) fiilinin müteallakının (neyden sakınılacağının) hazfedilmesi, zikredilen ve edilmeyen tüm hallerde takvayı genel kılmak içindir. Böylece bu kelam bir tezyil (tamamlayıcı) gibi olur; çünkü muhtevası kendisinden önce geçenlerden daha geneldir. Birçok durumda nefsin arzusunu tatmin etme hırsı nedeniyle zikredilenlerde veya diğerlerinde takva hususunda kusur göstermek söz konusu olabileceği için, "Masta’tatum" (gücünüz yettiğince) kavliyle takva emrinin teyidi artırılmıştır. Buradaki "mâ", "masdariyye-i zarfiyye"dir; yani "gücünüz yettiği sürece" demektir ki tüm zamanları ve zamanların genelliğine bağlı olarak tüm halleri ve imkanları kapsasın. Böylece hiçbir zaman takvadan uzak kalmasınlar. Zamanlar, güç yetirme için bir zarf (kap) kılındı ki, takva ile emrolundukları bir konuda güçleri yettiği halde, meşakkat sınırına varmadıkça ihmal ve kusur göstermesinler...] (Alıntı bitti).

Dolayısıyla bu kerim ayet, Allah korkusu (takva) konusunda elden gelen tüm çabanın harcanması ve Müslümanın gücü yettiğince emir ve yasaklardan sapmaması gerektiğini açıkça göstermektedir. Şeriat hükümlerinin yanısıra küfür hükümlerinin de uygulanmasına izin veren "kademeliliğe" hiçbir şekilde delalet etmez. Aksine, Şeriata en üst düzeyde bağlılığı talep eder.

b- Söz konusu kaidelere delil getirilen hadis-i şerif, Buhari’nin Ebu Hureyre’den rivayet ettiği üzere Nebi ﷺ’in şu kavlidir: "Size dokunmadığım/serbest bıraktığım sürece siz de beni bırakın. Sizden öncekiler, ancak peygamberlerine çok soru sormaları ve onlara karşı ihtilafa düşmeleri sebebiyle helak oldular. Size bir şeyi yasakladığımda ondan kaçının, size bir şeyi emrettiğimde ise ondan gücünüz yettiği kadarını yerine getirin." Hadis, yasaklananlar (menhiyyât) için "kesinlikle kaçınılması gerektiğini" söylemektedir; haramlardan mutlaka uzak durulmalıdır. Emirler (me’mûrât) ise güç yetirmeye bağlanmıştır. Şüphe yok ki, kademelilik iddiasıyla (İslam hükümlerinin yanında) küfür hükümlerini uygulamak, Şeriatın kesin delillerle yasakladığı işlerdendir. Nitekim Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur: "Allah’ın indirdiği ile hükmetmeyenler kafirlerin ta kendileridir" (Mâide 44), "Allah’ın indirdiği ile hükmetmeyenler zalimlerin ta kendileridir" (Mâide 45), "Allah’ın indirdiği ile hükmetmeyenler fasıkların ta kendileridir" (Mâide 47). Yine Subhânehu şöyle buyurmuştur: "Allah ve Resûlü bir işe hükmettiği zaman, mümin bir erkek ve mümin bir kadının o işlerinde başka bir yolu seçme hakları yoktur. Kim Allah’a ve Resûlüne isyan ederse, apaçık bir sapıklığa düşmüş olur." (Ahzâb 36). Bu nedenle hadis, kademelilik bahanesiyle Şeriatın uygulanmasında ihmalkar davranmaya ve küfür hükümlerini uygulamaya asla delalet etmez. Çünkü Allah’ın indirdiği dışındakilerle hükmetmek, hadisin kaçınılmasını emrettiği haramlardan ve yasaklardandır.

Buna göre, bu kaide ile Şeriat hükümlerinin uygulanmasında kademeliliğe (tederüc) delil getirmek batıl bir istidlaldir ve hiçbir şekilde hüccet teşkil etmez.

Kardeşiniz Atâ b. Halil Ebû’r Raşta

05 Rebiülahir 1443 H. 10/11/2021 M.

Emir’in (Allah onu korusun) Facebook sayfasındaki cevap linki: https://www.facebook.com/HT.AtaabuAlrashtah/posts/3060118987567438

Emir’in (Allah onu korusun) web sayfasındaki cevap linki: http://archive.hizb-ut-tahrir.info/arabic/index.php/HTAmeer/QAsingle/4189

Makaleyi Paylaş

Bu makaleyi ağınızla paylaşın