Hizb ut-Tahrir Emiri Celil Âlim Ata bin Halil Ebu’r Raşte’nin, Facebook sayfasındaki takipçilerinin fıkhi sorularına verdiği cevaplar serisi
Soru Cevabı
Mohammad Mohammad'e
Soru:
Selamun Aleykum ve Rahmetullahi ve Berakatuh.
Allah’tan yakında ellerinizle fethi gerçekleştirmesini niyaz ederim; şüphesiz O, buna velidir ve buna Kadir’dir. Sorum, Resulullah ﷺ’in şu hadisinde geçen tecdid (yenilenme) kavramı hakkındadır: "Şüphesiz ki Allah, her yüzyılın başında bu ümmete dinini yenileyecek kimseler/kimse gönderecektir." veya ﷺ’in buyurduğu gibi. Eğer asrın müceddidi Celil Âlim Takiyyuddin en-Nebhânî ise, onun vefatıyla (Allah ona rahmet etsin) tecdid sona mı ermiştir, yoksa onun fikrini taşıyan partinin varlığıyla hâlâ devam mı etmektedir? Allah sizi mübarek kılsın ve en hayırlı şekilde mükafatlandırsın.
Cevap:
Ve Aleykum Selam ve Rahmetullahi ve Berakatuh,
Birincisi: Hakkında soru sorduğun hadis, Ebu Davud’un Sünen’inde ve diğer kaynaklarda Ebu Hüreyre’den, Resulullah ﷺ’in şöyle buyurduğu rivayet edilmiştir:
إِنَّ اللَّهَ يَبْعَثُ لِهَذِهِ الْأُمَّةِ عَلَى رَأْسِ كُلِّ مِائَةِ سَنَةٍ مَنْ يُجَدِّدُ لَهَا دِينَهَا
"Şüphesiz ki Allah, her yüzyılın başında bu ümmete dinini yenileyecek kimseyi gönderecektir." (Ebu Davud)
Bu hadis, Kitap ve Sünnet’te yer alan yerleşik şer’î kavramlar çerçevesinde anlaşılmalıdır. İşte buna dair bazı hususlar:
1- Allah Teâlâ’nın şu kavli ile:
الْيَوْمَ أَكْمَلْتُ لَكُمْ دِينَكُمْ وَأَتْمَمْتُ عَلَيْكُمْ نِعْمَتِي وَرَضِيتُ لَكُمُ الْإِسْلَامَ دِيناً
"Bugün sizin için dininizi kemale erdirdim, üzerinizdeki nimetimi tamamladım ve sizin için din olarak İslam'dan razı oldum." (Maide [5]: 3)
Din kemale ermiş, nimet tamamlanmış ve mesele istikrar bulmuştur. Bundan kısa bir süre sonra Nebi ﷺ’in vefatıyla vahiy kesilmiştir. Bu nedenle dinin kendisi, Allah Subhânehu’dan bir vahiy olması hasebiyle vahyin tamamlanmasıyla tekemmül etmiştir. Ona bir ilave yapılması veya ondan bir şey eksiltilmesi söz konusu değildir. Resulullah ﷺ’in tebliği tamamlamasından, Allah’ın yeryüzüne ve üzerindekilere varis olacağı güne kadar din olduğu gibi durmaktadır... Bu husus Müslümanların zihinlerinde ve nefislerinde yerleşmiş olup, tartışmasız İslami hakikatlerdendir.
2- Bu nedenle hadis-i şerifteki «مَنْ يُجَدِّدُ لَهَا دِينَهَا» ifadesinden kastedilen; dine bir şey ekleyerek, bir şey eksilterek, genelini özele hasrederek veya mutlakını takyid ederek dinin bizzat kendisini yenilemek olamaz. Çünkü vahyin kesilmesiyle dine ekleme yapma, ondan nesh etme, tahsis veya takyid etme kapısı kapanmıştır... Zira şer’an bunun gerçekleşmesi ancak vahiy ile mümkündür; çünkü din hakikatte vahiydir, yani Nebi ﷺ’e vahyolunandır. Tecdidin dinin bizzat kendisinde olması mümkün olmadığına göre, tecdidin bunun dışındaki başka hususlara hamledilmesi gerekir.
3- İslam bir mebdedir (ideolojidir); yani kendisinden nizam fışkıran bir akidedir. Dolayısıyla İslam, fikirler ve hükümler bütünüdür. Bunların tamamı Kitap, Sünnet ve onların delalet ettiği Sahabe İcması ve Kıyas’tan alınmıştır. Sahabe İcması ve Kıyas da Kitap ve Sünnet’e rücu eder... İslam’ın fikirlerinde ve hükümlerinde bizzat şer’î bir tecdid tasavvur edilemeyeceğine göre, tecdid mutlaka onlarla alakalı bir hususta, yani İslam’ın fikir ve hükümleriyle bağlantılı bir meselede olmalıdır. Konu incelendiğinde İslam’ın fikirleri ve hükümleriyle ilgili iki temel yön olduğu görülür: Anlama yönü ve uygulama yönü... Yani İslam ile ilgili beşerî yön. Müslümanlar İslam’ı anlayan ve uygulayanlardır. Onların İslam’ı anlamalarına ve uygulamalarına bulanıklık, karışıklık, hata, kötülük veya kusur arız olabilir... Onların veya bazılarının İslam’ı anlaması bozulabilir ve İslam’dan olmadığını sandığı halde ona bir şeyler katabilir ya da dinden olduğu halde İslam’dan bir şeyi eksiltip ona iltifat etmeyebilir...
4- Böylece Müslümanların İslam’ı anlamalarına ve uygulamalarına, İslam ile uyumlu olmayan unsurlar girebilir. Örneğin:
a- İslam’dan olmayan bir şeyi İslam’dan saymak veya İslam’dan olan bir şeyi eksiltmek ki bid’atlar bu kapsama girer.
b- İslam’ın bir mebde ve hayat nizamı olarak anlaşılmasında veya bazı fikir ve hükümlerinin kavranmasında oluşan bulanıklık veya karışıklık.
c- İslam’ın bireysel, toplumsal veya yönetici tarafından kötü uygulanması ya da uygulamada İslam’ın başkasıyla karıştırılması.
5- Dinin anlaşılmasının veya uygulanmasının, vahye uygun olarak olması gereken hale dönmesi; yani Müslümanlar tarafından dinin anlaşılmasının veya uygulanmasının bulanıklık, hata, fazlalık, eksiklik veya kötü uygulama olmaksızın İslam’ın fikir ve hükümlerine uygun hale gelmesi için; Allah Subhânehu her yüz yılın başında, dini yenilemek için Müslümanlardan birilerini görevlendirir. Yani dini, kötülük ve karışıklıktan arınmış, saf, berrak, net ve doğru uygulama halindeki ilk formuna geri döndürür... Diğer bir ifadeyle, dinin anlaşılmasını veya uygulanmasını Nebi ﷺ’in gönderildiği ilk zamandaki saflığına ve netliğine kavuşturur. Ondan olmayan ve ona bulaşan şeyleri temizler, fikir ve hükümlerinden gizli kalmış olanları ortaya çıkarır, anlamada bulanıklık oluşan hususları netleştirir ve eğer yönetim ehlinden ise onu tam ve kâmil manada uygulamaya çalışır... Yaşanan bu durumu tanımlamak için "yeniler" (yuceddid) lafzının seçilmesi derin bir anlam taşır. Çünkü bu, yeni bir şey getirmek değil, bir şeyi "yeni" hale getirmek, yani onu ilk halindeki durumuna döndürmek demektir. Dil sözlükleri "ceddede" kelimesinin anlamını şu şekilde açıklamıştır: El-Kamus el-Muhit: "جَدَّ يَجِدُّ, فهو جَدِيدٌ... bir şeyi yeni kıldı (ceddedehu), o da yenilendi." Es-Sihah fi’l Luğa: "Bir şey yenilendi (teceddede); yani yeni oldu. Onu yeni kıldı (ceddedehu), yani onu yeni hale getirdi." Lisanü’l Arab: "Onu yeni kıldı (ceddedehu), yani onu yeni bir duruma getirdi." Dolayısıyla hadis-i şerifteki bu lafız (yuceddid), İslam’ı ilk halindeki durumuna döndürmek şeklindeki doğru manayı tam olarak vermektedir; dini değiştirmek veya başkalaştırmak anlamına gelmez.
6- Âlimler hadis-i şerifte kastedilen tecdidin anlamı hakkında konuşmuşlardır, onlardan bazılarını aktarıyorum:
- Avnu’l Mabud’da şöyle geçer:
[... (مَنْ يُجَدِّد) (yenileyen): 'yeb'asu' fiilinin mefulüdür. (لَهَا): yani bu ümmet için. (دِينهَا): yani sünneti bid’atten ayırır, ilmi çoğaltır, ilim ehline yardım eder, bid’at ehlini kırar ve onları zelil eder. Dediler ki: O ancak zahirî ve batınî dini ilimlerde âlim biri olabilir. Bunu Munâvî, Fethu’l Kadir Şerhu’l Cami’i’s Sağir’de söylemiştir. Alkamî de şerhinde şöyle demiştir: Tecdidin anlamı, Kitap ve Sünnet ile amelden silinmiş olanları ihya etmek ve bu ikisinin gerektirdiği şekilde emretmektir...
Önceden geçtiği üzere bildin ki tecditten murat; Kitap ve Sünnet ile amelden silinmiş olanı ihya etmek, onların gereğiyle emretmek ve ortaya çıkan bid’at ve uydurmaları yok etmektir. Mecâlisü’l Ebrâr’da şöyle denir: Ümmet için dinin tecdidinden murat; Kitap ve Sünnet ile amelden unutulanları ihya etmek ve gereğince emretmektir. Ve yine orada şöyle denir: O müceddid, ancak kendi asrındaki âlimlerin onun hallerine dair karineleri ve ilminden istifade edilmesi yoluyla oluşan kuvvetli kanaatleri (galibe-i zan) ile bilinir. Zira dinin müceddidinin mutlaka zahirî ve batınî dini ilimleri bilen, sünneti koruyan, bid’ati ezen biri olması ve ilminin kendi zamanındaki insanlara yayılması gerekir. Tecdidin her yüz yılın başında olması, genellikle o sürede âlimlerin azalması, sünnetlerin silinmesi ve bid’atlerin zuhur etmesi sebebiyledir. İşte o zaman dinin tecdidine ihtiyaç duyulur ve Allah Teâlâ, selefin yerine halk arasından ya tek bir kişiyi ya da birden fazlasını getirir. Kâri, Mirkat’ta şöyle der: Yani sünneti bid’atten ayırır, ilmi çoğaltır, ilim ehlini izzetli kılar, bid’ati bastırır ve ehlinin belini kırar.]
- Mişkâtü’l Mesâbih ve şerhi Mir’âtü’l Mefâtîh’te şöyle geçer:
[...(مَنْ يُجَدِّد) "yeb'asu" fiilinin mefulüdür. (لَهَا) yani bu ümmet için. (دِينهَا) Ümmet için dinin tecdidinden murat; Kitap ve Sünnet ile amelden silinenleri ihya etmek, gereğince emretmek, bid’at ve uydurmaları yok etmek, bid’at ehlini dille, kitap telifiyle, dersle veya başka yollarla kırmaktır. O müceddid ancak asrındaki âlimlerin kanaatleri ve ilminden faydalanılması ile bilinir... Dinin müceddidinin mutlaka dini ilimleri bilen, sünnete yardım eden, bid’ati ezen biri olması gerekir...]
İkincisi: Genel olarak müceddidler ve özel olarak hicri on dördüncü yüzyılın müceddidi hakkında 23 Haziran 2013 tarihinde bir soruya verdiğimiz cevap şöyledir:
[Soru:
Selamun Aleykum ve Rahmetullahi ve Berakatuh.
Allah sizi mübarek kılsın ve ellerinizle zaferi tezleştirsin... Allah bizi ilminizle faydalandırsın.
Meşhur sahih hadislerden biri, Celil Sahabi Ebu Hüreyre (ra)’ın Resulullah ﷺ’den rivayet ettiği şu hadistir: "Şüphesiz ki Allah, her yüzyılın başında bu ümmete dinini yenileyecek kimseyi gönderecektir." Ebu Davud rivayet etti (no: 4291), Sehâvî "el-Makâsıdu’l Hasene"de (149) ve Elbani "Silsiletü’s Sahiha"da (no: 599) sahihledi.
Sorum şudur: Hadisin manası nedir? Hadisteki "men" (kimse) kelimesi müceddidin fert mi yoksa cemaat mi olduğunu ifade eder? Geçmiş yüzyıllardaki müceddidleri sınırlamak/belirlemek mümkün müdür? Allah hayırla mükafatlandırsın.
Cevap:
Ve Aleykum Selam ve Rahmetullahi ve Berakatuh.
Evet, hadis sahihtir ve içinde beş mesele barındırır:
1- Yüz yıl hangi tarihten itibaren başlar? Resulullah ﷺ’in doğumundan mı, risaletten mi, hicretten mi yoksa vefatından mı? 2- "Her yüzün başı" ifadesi yüz yılın başları mı, ortaları mı yoksa sonları mı demektir? 3- "Men" kelimesi bir kişiyi mi yoksa insanlara dinlerini yenileyen bir cemaati mi ifade eder? 4- Geçmiş yüz yıllardaki müceddidlerin sayımı hakkında sahih bir yönü olan rivayetler var mıdır? 5- 30 Zilhicce 1399’da sona eren on dördüncü yüzyılda, insanlara dinlerini yenileyenin kim olduğunu bilebilir miyiz?
Bu meselelerde, ihtilaflı noktalara dalmadan bana göre racih (üstün) olan görüşleri zikretmeye çalışacağım:
1- Yüz yıl hangi tarihten itibaren başlar?
Munâvî, Fethu’l Kadir’in mukaddimesinde şöyle der: "Yüzün başı hususunda doğumdan mı, risaletten mi, hicretten mi yoksa vefattan mı sayılacağı konusunda ihtilaf edilmiştir..." Bana göre racih olan, hicretten itibaren sayılmasıdır. Çünkü hicret, İslam’ın ve Müslümanların devletinin kurulmasıyla izzet bulduğu olaydır. Bu yüzden Ömer (ra) takvimin başlangıcı için sahabeyi topladığında hicreti esas almışlardır. Taberi Tarihi’nde şöyle geçer:
"...Said b. el-Müseyyeb’den duydum ki: Ömer b. el-Hattab insanları topladı ve sordu: Hangi günden itibaren yazalım? Ali (ra) dedi ki: Resulullah ﷺ’in hicret ettiği ve şirk toprağını terk ettiği günden itibaren. Ömer (ra) da öyle yaptı..."
Buna göre, yüzyılların sahabe efendilerimizin kabul ettiği hicri tarihe göre sayılmasını tercih ettim.
2- "Yüzün başı" (ra'sü'l mie) ifadesine gelince; racih olan onun sonudur. Yani müceddid, yüzyılın sonlarında meşhur, takva sahibi ve tertemiz bir âlimdir ve vefatı yüzyılın ortasında değil, sonlarındadır. Bunu tercih etme nedenlerim şunlardır:
a- Sahih rivayetlerle sabittir ki; Ömer bin Abdülaziz’i birinci yüzyılın başı (sonu) olarak saymışlardır. O (ra) hicri 101 yılında kırk yaşında vefat etmiştir. İkinci yüzyılın başı (sonu) olarak Şafii’yi saymışlardır ki o hicri 204 yılında elli dört yaşında vefat etmiştir. Eğer "her yüz yılın başı" tefsiri bundan başka türlü, yani yüzyılın ilk yılları olarak anlaşılsaydı; Ömer bin Abdülaziz birinci yüzyılın müceddidi olamazdı çünkü o hicri 61’de doğmuştur. Şafii de ikinci yüzyılın müceddidi olamazdı çünkü o hicri 150’de doğmuştur. Bu demektir ki hadisteki "her yüzün başı" ifadesi yüzyılın sonları demektir; yani o yüzyılda doğmuş, sonra meşhur bir müceddid âlim olmuş ve yüzyılın sonunda vefat etmiştir.
b- Ömer bin Abdülaziz’in birinci, Şafii’nin ikinci yüzyılın müceddidi olduğunun delili, ümmetin âlimleri ve imamları arasında meşhur olmasıdır. Zührî, Ahmed bin Hanbel ve diğer mütekaddim ve müteahhir imamlar, birinci yüzyılın başında Ömer bin Abdülaziz’in, ikinci yüzyılın başında ise İmam Şafii’nin olduğu konusunda ittifak etmişlerdir... Ahmed bin Hanbel’den rivayet edildiğine göre o şöyle demiştir: "Allah her yüz yılın başında insanlara sünnetleri öğretecek ve Nebi ﷺ hakkındaki yalanları nefyedecek birini gönderir. Baktık ki birinci yüzyılın başında Ömer bin Abdülaziz, ikinci yüzyılın başında ise Şafii vardır."
c- Lügatte bir şeyin "re'si" (başı) onun başlangıcı anlamına gelebileceği gibi, sonu anlamına da gelebilir. Tacü’l Arus’ta "Bir şeyin re’si onun tarafıdır ve sonu olduğu da söylenmiştir" denir. Dolayısıyla hadisteki "re’sü’l mie" (yüzün başı) ifadesinin ilk yılları mı yoksa son yılları mı olduğunu belirlemek için bir karineye ihtiyaç vardır. Ömer bin Abdülaziz (v. 101) ve Şafii (v. 204) hakkındaki rivayetler, bu ifadenin yüzyılın sonları olduğu yönündeki manayı güçlendiren karinelerdir.
Bundan hareketle, hadisteki "her yüz yılın başı" ifadesinin manasının her yüzyılın sonları olduğu görüşünü tercih ediyorum.
3- "Men" kelimesinin bir kişiyi mi yoksa bir grubu mu ifade ettiğine gelince; hadis «من يجدد لها دينها» (dinini yenileyen kimse) şeklinde rivayet edilmiştir. Eğer "men" çoğul için olsaydı, fiil de çoğul gelirdi («من يجددون»). "Men" kelimesi kendisinden sonraki fiil tekil olsa bile çoğul manasını barındırabilse de, "yuceddid" (yeniler - tekil) karinesiyle burada tekil kişi için olduğunu tercih ediyorum.
Dolayısıyla bana göre racih olan "men" kelimesinin tekil bir kişiye, yani takva sahibi tek bir âlime delalet ettiğidir.
4- Geçmiş yüzyıllardaki müceddidlerin isimlerine gelince; bu konuda rivayetler vardır. En meşhuru Suyuti’nin dokuzuncu yüzyıla kadar saydığı ve kendisinin o yüzyılın müceddidi olmasını Allah’tan dilediği manzumesidir:
"Birinci yüzyılda Ömer (bin Abdülaziz) vardı, icma ile adaletli halifeydi... İkincide Şafii vardı, yüce ilimlere sahipti... Beşinci, tartışmasız büyük âlim Gazali idi... Yedinci, ittifakla İbn Dakîki’l Îd idi... İşte dokuzuncu yüzyıl geldi, Rehberin (ﷺ) vaadi geri kalmaz, Umarım ki o müceddid benim, Allah’ın fazlı inkar edilmez..."
5- 30 Zilhicce 1399’da sona eren 14. hicri yüzyılın müceddidini bilebilir miyiz?
Muteber âlimler nezdinde meşhur olan husus şudur: Ömer bin Abdülaziz 101’de, Şafii 204’te vefat etmiştir... Yani her biri yüzyıl içinde doğmuş, sonlarına doğru meşhur olmuş ve sonunda vefat etmiştir. Bu tefsire dayanarak; Allâme Şeyh Takiyyuddin en-Nebhânî (rahimehullah)’ın 14. hicri yüzyılın müceddidi olduğu görüşünü tercih ediyorum. O, hicri 1332’de doğmuş, bu yüzyılın sonlarına doğru, özellikle de 1372 yılının Cemaziyelahir ayında Hizb ut-Tahrir’i kurmasıyla meşhur olmuş ve yüzyılın bitimine yakın 1398’de vefat etmiştir. Onun Müslümanları "kaderi mesele"ye, yani Râşidî Hilafet Devleti’ni kurarak İslami hayatı yeniden başlatmaya davet etmesinin Müslümanların hayatında ve ciddiyetinde büyük bir etkisi olmuştur. Öyle ki bugün Hilafet Müslümanların genel talebi haline gelmiştir. Allah Ebu İbrahim’e rahmet etsin, ondan sonra gelen kardeşi Ebu Yusuf’a da rahmet etsin; onları peygamberler, sıddıklar, şehitler ve salihlerle haşretsin.
Ey Ebu Mümin kardeşim, tercih ettiğim görüş budur. Allah en iyisini bilendir.] Önceki cevap burada bitti.
Üçüncüsü: Senin şu soruna gelince: "Eğer asrın müceddidi Celil Âlim Takiyyuddin en-Nebhânî ise, onun vefatıyla tecdid sona mı ermiştir, yoksa onun fikrini taşıyan partinin varlığıyla hâlâ devam mı etmektedir?"
Buna cevap şudur: Yukarıda açıkladığımız üzere tecdid işlemini "takva sahibi, tertemiz tek bir âlim..." gerçekleştirir. Onun vefatıyla tecdid konusu (şahıs olarak) sona erer. Ancak bu, tecdidin etkisinin bittiği anlamına gelmez; bilakis tecdidin Müslümanlar ve gelecek nesiller üzerindeki etkisi, tecdid tamamlandıktan sonra da devam eder. Ta ki zamanın geçmesiyle anlama veya uygulamada bir bozulma meydana gelene kadar. O vakit Allah Subhânehu bir sonraki yüzyılın sonunda, ümmete dinini yenileyecek birini tekrar gönderir. Hadise göre Allah, her yüz yılın başında ümmete dinini yenileyecek birini gönderir; yani inşallah yukarıdaki tefsir uyarınca on beşinci yüzyılın sonunda da gönderecektir. Onun kim olacağını Allah bilir...
Bu meselede tercih ettiğim budur, Allah en iyi bilendir ve en iyi hüküm verendir.
Kardeşiniz Ata bin Halil Ebu’r Raşte
26 Şevval 1444 H. 16/05/2023 M.
Emir’in (Allah onu korusun) sayfasından cevabın linki: Facebook