Home About Articles Ask the Sheikh
Soru & Cevap

Soru Cevap: "Beden Sağlığı Din Sağlığından Önce Gelir" Sözü Hakkında

May 28, 2021
5775

Hizb-ut Tahrir Emiri Celil Âlim Ata bin Halil Ebu el-Raşta’nın Facebook Sayfası Takipçilerinin Fıkhî Sorularına Verdiği Cevaplar Serisi

Soru Cevap

"Beden Sağlığı Din Sağlığından Önce Gelir" Sözü Hakkında Ümmü İbrahim'e

Soru:

Esselamu Aleykum değerli Emirimiz. Bugünlerde toplumun çeşitli kesimleri tarafından namazda mesafe konusuyla ilgili olarak sıkça tekrarlanan bir ifadeyle karşılaşıyoruz. Bu ifadenin fıkhi bir kaide olduğunu iddia ederek, "beden sağlığı din sağlığından önce gelir" (صحة الأبدان مقدمة على صحة الأديان) diyorlar. Bu ifadenin gerçekten dayanılan fıkhi bir kaide olup olmadığını ve bunun ölçülerinin neler olduğunu açıklayabilir misiniz?

Cevap:

Sorunuzu cevaplamadan önce şu hususları hatırlatmak isterim:

1- Fıkıhtaki külli kaideler, şer'i delillerden doğru bir şer'i istinbat ile çıkarılan şer'i hükümlerdir. Bu hükmün genel bir lafza değil, külli (tümel) bir lafza nispet edilmesi gerekir. Kurasah'ta şöyle geçmektedir:

"Külli kaidenin şer'i bir hükmü beyan etmesine gelince; külli kaide, cüz'iyatına (alt birimlerine) uygulanan külli hükümdür. Onun bir hüküm olması, Şari'nin hitabından istinbat edilmiş olmasındandır, dolayısıyla Şari'nin hitabının medlulüdür (göstergesidir). Bu hükmün külli olması ise, genel bir hüküm olduğu söylensin diye genel bir lafza nispet edilen bir hüküm olmamasındandır. Örneğin Allah Teâlâ’nın şu kavli gibi:

وَأَحَلَّ اللَّهُ الْبَيْعَ

"Allah, alışverişi helal kıldı." (Bakara [2]: 275)

Bu, alışverişin tüm türlerine uygulandığı için genel bir hükümdür. Yine Allah Teâlâ’nın şu kavli gibi:

حُرِّمَتْ عَلَيْكُمُ الْمَيْتَةُ

"Leş size haram kılındı." (Mâide [5]: 3)

Bu, her türlü leşe uygulandığı için genel bir hükümdür. Aksine, külli kaideyi oluşturan külli hüküm, hükmün külli bir lafza nispet edilmesidir, bu yüzden ona külli denir. Bu nedenle, bu lafzın medlulü altına giren her hüküm, bu külli hükmün fertlerinden biri değil, cüz'iyatından biridir. "Harama vesile olan şey haramdır" kaidesi ve "Vacibin kendisinden dolayı tamamlanmadığı şey vaciptir" kaidesi ve benzerleri gibi. Bu iki kaidede şer'i hüküm olan (haramlık), "alışveriş" gibi genel bir lafza nispet edilmemiş, aksine "harama vesile olan şey" gibi külli bir lafza nispet edilmiştir. Yine şer'i hüküm olan (vacibiyet), "leş" gibi genel bir lafza nispet edilmemiş, aksine "vacibin kendisiyle tamamlandığı şey" gibi külli bir lafza nispet edilmiştir; bu yüzden külli olmuştur..." (Bitti)

2- Ayrıca külli kaidenin istinbat edildiği delillerin şer'i bir illet içermesi veya illet makamında bir husus içermesi gerekir. Öyle ki deliller hem hükme hem de ona bağlı veya ondan doğan başka bir şeye delalet etmeli ki bu durum illet makamında görünsün; böylece kaidenin külli bir şekilde formüle edilmesi mümkün olsun. Şahsiyye 3. Cilt, "Külli Kaideler" bölümünde şöyle geçmektedir:

[... Külli kaideler, tek bir delilden veya birkaç delilden olsun, tıpkı herhangi bir şer'i hükmün istinbat edildiği gibi şer'i nasslardan istinbat edilir. Ancak buradaki delil, illet makamında bir mana veya bir illet içerir. Onu tüm cüz'iyatına uygulanabilir kılan da budur...

Örneğin Allah Teâlâ’nın şu kavli:

وَلَا تَسُبُّوا الَّذِينَ يَدْعُونَ مِن دُونِ اللَّهِ فَيَسُبُّوا اللَّهَ عَدْواً بِغَيْرِ عِلْمٍ

"Onların Allah'tan başka yalvardıklarına sövmeyin ki, onlar da bilmeyerek sınırı aşıp Allah'a sövmesinler." (En'âm [6]: 108)

Ayetin (فَيَسُبُّوا) kısmındaki "fa" harfi, sizin onların putlarına sövmenizin, onların da Allah'a sövmelerine yol açacağını ifade etmiştir ve bu haramdır. Buna bağlı olarak, sizin onların putlarına sövmeniz bu durumda haram olur; sanki bu bir illetmiş gibi olmuştur. Dolayısıyla kâfirlere sövmenin yasaklanması hükmün delilidir ve bu delil hükme delalet etmesinin yanı sıra, şu sözle ona bağlı olan başka bir şeye de delalet etmiştir: (فَيَسُبُّوا اللَّهَ) "Böylece Allah'a söverler". İşte bu ayetten "Harama vesile olan şey haramdır" kaidesi istinbat edilmiştir...]

Aynı şekilde "Vacibin kendisiyle tamamlandığı şey vaciptir" kaidesi de istinbat edilmiştir... Bu, "illet makamında olma" zorunluluğu hakkındadır.

Delilin bir illet içermesine gelince, Şahsiyye 3. Cilt'te illet makamındaki husustan bahsedildikten sonra şöyle denilmiştir:

[Örneğin Rasulullah ﷺ şöyle buyurmaktadır:

الْمُسْلِمُونَ شُرَكَاءُ فِي ثلاَثٍ: فِي الْكَلإِ وَالْمَاءِ وَالنَّارِ

"Müslümanlar üç şeyde ortaktırlar: Mer’a, su ve ateş." (Ebu Davud çıkardı)

Rasulullah ﷺ'den sabit olmuştur ki, Taif ve Medine halkının suyu bireysel olarak mülk edinmelerine onay vermiştir. Bireysel mülkiyete izin verilen suların durumundan anlaşılan şudur ki; cemaatin (toplumun) onlara ihtiyacı yoktu. Dolayısıyla insanların bu üç şeyde ortak olmalarının illeti, bunların cemaatin temel ihtiyaçlarından (kamu hizmetlerinden) olmasıdır. Delil hem hükme hem de illete, yani hem hükme hem de hükmün teşri edilmesine sebep olan başka bir şeye delalet etmiştir. Bundan da şu kaide istinbat edilmiştir: "Cemaatin temel ihtiyaçlarından olan her şey kamu mülkiyetidir." Tüm külli kaideler böyledir.]

Daha sonra Şahsiyye konuyu şöyle bitirmiştir: [Bundan anlaşılıyor ki; külli kaide, bir hükmü, ona sebep olması yani ondan doğması veya ona bağlı olması nedeniyle külli bir hükmün illeti makamına koyar veya onu külli bir hükmün gerçek illeti kılar. O, cüz'iyatına uygulanan külli bir hükümdür. Bu nedenle, delilin getirdiği hükme uygulanması gibi, kendisinin uygun olduğu her hükme uygulanır. Ona kıyas yapılmaz, aksine cüz'iyatı onun altına girer; yani tıpkı delilin delaletine girmesi gibi, tamamen onun mefhumu veya mantuku altına girer. Onunla istidlalde bulunmak, delil ile istidlalde bulunmak gibidir...]

3- Buna göre, itibar edilen şer'i külli kaideler, yukarıda açıklandığı üzere şer'i bir istinbatla çıkarılan, yani şu hususları karşılayan kaidelerdir:

a- Fıkıh usulüne göre doğru bir şer'i istinbatla çıkarılmış olması...

b- İstinbat edilen hükmün külliyet ifade etmesi ve altına cüz'iyatın girmesi...

c- Külli kaidenin istinbat edildiği delillerin şer'i bir illet veya illet makamında bir husus içermesi ve ardından şer'i kaidenin külli bir şekilde formüle edilmesi.

Bunlar, delillerden şer'i istinbatla çıkarılan itibar edilen kaidelerdir. Şer'i delillerden istinbat edilmemiş veya şer'i olmayan bir yolla istinbat edilmiş kaidelerin ise hiçbir itibarı ve değeri yoktur.

Soruda geçen o söz (beden sağlığı din sağlığından önce gelir) üzerinde düşünüldüğünde şu hususlar ortaya çıkar:

1- Bu söz, cüz'iyatın altına gireceği doğru bir külli kaide olması için illet veya illet makamında husus içeren delillerden şer'i bir istinbatla çıkarılmamıştır...

2- Bu sözün, ayakta durmaya gücü yetmeyen hastanın oturarak namaz kılmasına dair delillerden istinbat edildiğini söyleyenlere gelince; bu şer'i bir istinbat değildir. Çünkü bu, ayakta namaz kılmaya gücü yetmeyip oturarak kılan hastaya özel bir hükümdür. Namazı ayakta kılan ancak yanındaki namaz kılan kişiyle arasında bir veya iki metre mesafe bırakan kişi bu hükme girmez!

3- Dolayısıyla bu söz (beden sağlığı din sağlığından önce gelir), bildiğim kadarıyla fakihler nezdinde bu anlamda fıkhi bir kaide değildir. Aksine halk arasındaki; "Bedenleri gözetmek, dinleri gözetmekten hayırlıdır" ve "Bedenlerin ıslahı, dinlerin ıslahından daha önceliklidir" gibi sözlerdendir; bunların hiçbiri fıkhi kaide değildir. Hatta bunun aksini söyleyen fıkhi görüşler vardır... Örneğin: [Hanefi alimi İbn Emir el-Hacc şöyle der: (Zaruriyat içinde dinin korunması, bir çatışma anında diğerlerinin önüne geçirilir. Çünkü en büyük gaye odur. Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur:

وَمَا خَلَقْتُ الْجِنَّ وَالإِنْسَ إِلا لِيَعْبُدُونِ

"Ben cinleri ve insanları, ancak bana kulluk etsinler diye yarattım." (Zâriyât [51]: 56)), et-Takrîr ve’t-Tahbîr, Ebû Abdillâh Şemsuddîn Muhammed b. Muhammed b. Muhammed İbn Emîr el-Hâcc el-Halebî el-Hanefî (Vefatı: 879 H)]

4- Bu nedenle, bu söz şer'i hükümlerden sayılmaz ve bunun namazda mesafe konusuna dahil edilmesi hiçbir şekilde doğru değildir. Namazda mesafe konusundaki şer'i hükme gelince, bu konuda daha önce ayrıntılı birkaç cevap yayınlamıştık. Sadece iki cevabı hatırlatmakla yetineceğim:

- Birincisi 17 Şevval 1441 H - 08/06/2020 M tarihli olup, ondan bir bölüm aktarıyorum:

[... Üçüncüsü: Bulaşıcı hastalığın namazda mesafeye izin veren bir mazeret olduğu söylenemez. Bu söylenemez, çünkü bulaşıcı hastalık camiye gitmemek için bir mazerettir; camiye gidip yanındaki namaz kılan kişiden bir veya iki metre uzak durmak için bir mazeret değildir!! Bulaşıcı hastalıklar (veba) Rasulullah ﷺ döneminde de meydana gelmişti ancak Rasulullah ﷺ'den vebaya yakalanan kişinin namaza gidip arkadaşından iki metre uzak duracağına dair bir şey gelmemiştir. Aksine o mazeretlidir ve evinde kılar... Yani bulaşıcı hastalığı olan kişi sağlıklı kişilerle karışmaz ve kendisine Allah'ın izniyle yeterli tedavi imkânı sağlanır. Sağlıklı olan ise camiye gider, Cuma ve cemaat namazlarını mesafe bırakmadan her zamanki gibi kılar... 17 Şevval 1441 H - 08/06/2020 M] (Bitti).

- İkinci cevap ise 14/10/2020 M tarihinde Cuma namazı hakkındadır, ondan bir bölüm aktarıyorum:

[... Yukarıdakilerden açıkça anlaşılmaktadır ki; Cuma namazı farz-ı ayındır. Rasulullah ﷺ'in açıkladığı şekilde, rükünleri ve geçerlilik şartlarıyla birlikte, önceki cevaplarımızda açıkladığımız üzere şer'i usule uygun olarak safların sıklaştırılmasıyla eda edilmesi gerekir... Otoritenin (devletin) namazın bu şekilde kılınmasını engellemesi, ister camileri kapatarak olsun, ister şer'i usule göre kılınmasını engelleyerek olsun, otoritenin omuzlarına binen büyük bir günahtır...

Cuma namazı farz-ı ayın olduğu için, her mükellef Müslüman ona gitmeli ve rükünleri, geçerlilik şartları ve safların sıklaştırılması gibi hususlarla şer'i usule uygun olarak eda etmelidir... Eğer bedensel bir engel veya Cuma namazının şer'i usule göre kılınmasını engelleyen, aksine namaz kılanları mesafe dayatarak bid'ate zorlayan zalim bir yönetici nedeniyle buna güç yetiremiyorsa ve namaz kılan kişi bunu engelleyemiyorsa, gücü yettiği şekilde eda eder ve günahı zalim yönetici yüklenir...

Rasulullah ﷺ, Buhari ve Müslim'in Ebu Hureyre (ra)'dan rivayet ettiği üzere şöyle buyurmuştur:

وَإِذَا أَمَرْتُكُمْ بِأَمْرٍ فَأْتُوا مِنْهُ مَا استَطَعْتُمْ

"Size bir şeyi emrettiğim zaman, gücünüz yettiği ölçüde onu yerine getirin."

Lafız Buhari'ye aittir... Eğer bir Müslüman Cuma namazını (farz-ı ayın) safları sıklaştırarak kılmaya güç yetiriyorsa, bu şekilde kılması vaciptir; çünkü sakınmaya güç yetirildiği sürece mesafe bırakmak bid'attir. Ancak günahkâr otoritenin baskısıyla buna güç yetiremiyorsa, o zaman gücü yettiği şekilde kılar. Nevevi (Vefatı: 676 H), Müslim lafzıyla geçen bu hadisin şerhinde (el-Minhâc Şerhu Sahîhi Müslim b. el-Haccâc) şöyle demiştir: Ebu Hureyre’den, Rasulullah ﷺ şöyle buyurdu: (...)

فَإِذَا أَمَرْتُكُمْ بِشَيْءٍ فَأْتُوا مِنْهُ مَا اسْتَطَعْتُمْ

Nevevi şerhinde şöyle der: [(Size bir şeyi emrettiğim zaman, gücünüz yettiği ölçüde onu yerine getirin) Bu, İslam'ın önemli kaidelerinden biridir ve ﷺ’e verilen cevâmiu’l-kelim (az sözle çok mana ifade etme) özelliklerindendir. Bunun kapsamına namaz çeşitleri gibi sayılamayacak kadar çok hüküm girer. Eğer namazın bazı rükünlerinden veya bazı şartlarından aciz kalırsa, geri kalanını yerine getirir.... Allah en iyi bilendir.]) (Bitti).

Bu kadarının yeterli olacağını umuyorum. Allah en iyi bilen ve en iyi hüküm verendir.

Kardeşiniz Ata bin Halil Ebu el-Raşta

16 Şevval 1442 H 28/05/2021 M

Emir’in (Allah onu korusun) Facebook sayfasındaki cevap linki Emir’in (Allah onu korusun) Web sayfasındaki cevap linki

Makaleyi Paylaş

Bu makaleyi ağınızla paylaşın