(Hizb-ut Tahrir Emiri Celil Âlim Atâ b. Halil Ebü’r-Raşte’nin Facebook sayfasındaki "Fıkhî" sorulara verdiği cevaplar serisi)
Muhammed Adil Cemil el-Ğûlî’ye Cevap
Soru:
Rahman ve Rahim olan Allah’ın adıyla...
Değerli ve Muhterem Kardeşim, Hizb-ut Tahrir Emiri, Allah sizi korusun.
Selamun Aleykum ve Rahmetullahi ve Berakatuh.
Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur:
وَاتَّبَعُواْ مَا تَتْلُواْ الشَّيَاطِينُ عَلَى مُلْكِ سُلَيْمَانَ وَمَا كَفَرَ سُلَيْمَانُ وَلَـكِنَّ الشَّيْاطِينَ كَفَرُواْ يُعَلِّمُونَ النَّاسَ السِّحْرَ…
"Süleyman’ın hükümranlığı hakkında şeytanların uydurup söylediklerine uydular. Halbuki Süleyman inkâr etmedi, fakat o şeytanlar kâfir oldular; insanlara sihri öğretiyorlardı..." (Bakara Suresi [2]: 102)
Ülkemizde şeytan çarpması (mes), nazar ve büyü olarak adlandırılan hastalıklar oldukça yaygınlaştı. Acaba büyü, cinlerin bedene girmesiyle mi alakalıdır? Bunun bir etkisi var mıdır? Tedavi için şer’i rükye yapmak doğru mudur yoksa bu bir şarlatanlık mıdır? Bizleri aydınlatmanızı rica ediyoruz, Allah hayrınızı versin. Kardeşiniz Seyf Tayyib Mutahhar el-Ğûlî – Yemen.
Cevap:
Ve Aleykum Selam ve Rahmetullahi ve Berakatuh,
Sorunuz dört meseleden oluşmaktadır: Birincisi, halkın "şeytan çarpması" (mes) dediği konu; ikincisi, ilgili ayetin tefsiri ve büyüye delaleti; üçüncüsü, haset ve nazar konusu; dördüncüsü ise korunmanın nasıl olacağı, rükye ile mi yoksa başka bir yolla mı olacağıdır. İşte cevap:
Birincisi - Şeytan çarpmasına delalet ettiği iddia edilen ayetin tefsiri:
الَّذِينَ يَأْكُلُونَ الرِّبَا لَا يَقُومُونَ إِلَّا كَمَا يَقُومُ الَّذِي يَتَخَبَّطُهُ الشَّيْطَانُ مِنَ الْمَسِّ...
"Faiz yiyenler, ancak şeytanın çarptığı kimsenin kalktığı gibi kalkarlar..." (Bakara Suresi [2]: 275)
Bu konuda Et-Teysîr fî Usûli’t-Tefsîr kitabından aşağıdakileri aktarıyorum:
[ ﴿الَّذِينَ يَأْكُلُونَ الرِّبَا﴾ Yani onu alanlar; bu ifade ondan her türlü faydalanmayı kapsar. Kur’an-ı Kerim’de ﴿يَأْكُلُونَ﴾ ifadesi kınama amacıyla kullanılmıştır:
إِنَّ الَّذِينَ يَأْكُلُونَ أَمْوالَ الْيَتامى ظُلْماً إِنَّما يَأْكُلُونَ فِي بُطُونِهِمْ ناراً وَسَيَصْلَوْنَ سَعِيراً
"Yetimlerin mallarını haksız yere yiyenler, ancak karınlarına ateş doldurmuş olurlar ve yakında alevli bir ateşe gireceklerdir." (Nisâ Suresi [4]: 10)
يَتَمَتَّعُونَ وَيَأْكُلُونَ كَمَا تَأْكُلُ الْأَنْعَامُ وَالنَّارُ مَثْوًى لَهُمْ
"...(Kâfirler ise) dünyadan faydalanırlar ve hayvanların yediği gibi yerler; onların yeri ateştir." (Muhammed Suresi [47]: 12) Buradaki kullanım da böyledir.
﴿لَا يَقُومُونَ﴾ Yani kıyamet gününde. ﴿إِلَّا كَمَا يَقُومُ الَّذِي يَتَخَبَّطُهُ الشَّيْطَانُ﴾ Yani onlar kabirlerinden kalkarken, dünyadaki çarpılmış, sara hastası -yani mecnun- gibi kalkarlar. Bu, o gün onlar için bir rüsvaylıktır ve bu ayetlerde haramlığı defalarca vurgulanan faizden kesin nehiy için bir karinedir.
﴿مِنَ الْمَسِّ﴾ Yani delilikten. Bir adam için "müssa’r-reculü" (adama mesabet etti) denildiğinde, o adam mecnun olduğunda "memsûs" (çarpılmış) denilir. "El-Habt" ise, rastgele bir vuruş gibi düzensiz çarpmaktır.
﴿الَّذِي يَتَخَبَّطُهُ الشَّيْطَانُ مِنَ الْمَسِّ﴾ ifadesinin tefsiri hakkında bazı rivayetler gelmiştir. Bunlardan tercih edilen görüş şudur: İnsan deliliğe müptela olduğunda, şeytanın vesveseleri aracılığıyla onun üzerindeki etkisi artar ve mecnunun çarpılmasına yol açan birçok şey ona hayal gibi gösterilir.
Şeytanın bizzat kişiyi çarptığı veya onu deliliğe sürüklediği iddiasına gelince; ayet bunu söylememektedir. Çünkü Allah Sübhânehu (يتخبطه الشيطان بالمس) yani "şeytan onu delilikle çarpar" dememiş, aksine ﴿يَتَخَبَّطُهُ الشَّيْطَانُ مِنَ الْمَسِّ﴾ yani "deliliği sebebiyle şeytan onu çarpar" buyurmuştur. Dolayısıyla delilik, şeytanın çarpmasından öncedir.
Aynı şekilde ﴿يَتَخَبَّطُهُ الشَّيْطَانُ مِنَ الْمَسِّ﴾ ifadesinin, Arapların sara nöbeti geçiren biri için "cin çarptı" yani "ona cinlerden bir delilik isabet etti" şeklindeki üsluplarına göre kinaye ve mecaz olduğu söylenmiştir. Zira onlar "cunûn" (delilik) kelimesini "cin" kelimesinden türetmişlerdir. Ancak bu görüş zayıftır; çünkü hakiki mana mümkün olduğu sürece kinaye ve mecaza başvurulmaz. Burada ise hakiki mana imkânsız değildir. Şeytanın mecnun birine çeşitli hayallerle vesvese vermesi ve onu bocalamaya (çarpılmaya) sevk etmesi mümkündür, buna da (تخبطه الشيطان) denir...
Ayrıca bu ayetin tefsiri hakkında sahih bir hadise rastlamadım. Durum böyle olunca, yani ayetin tefsirinde şer’i bir hakikat (terim anlamı) bulunmadığına göre dilsel manaya başvurulur. Kur’an Arap diliyle inmiştir ve bizim söylediğimiz görüş tercih edilendir: Onların hali, deliliği sebebiyle şeytanın çarptığı kimsenin hali gibidir. Yani delilik, şeytanın kişiyi çarpmasından önce gelir; kişi bir sebeple delirir, sonra şeytan vesveseleri ve hayalleriyle onu çarpar/bocalamaya sevk eder.
Dolayısıyla şeytan kişiyi çarparak mecnun etmemiştir. Aksi takdirde ayet-i kerime (الذي يتخبطه الشيطان بالمس) şeklinde olurdu ve buradaki "Bâ" harfi bitişiklik ifade ederek "delilikle çarpar" manasına gelirdi. Aynı zamanda şeytan kelimesini hakiki manasından uzaklaştırarak kinaye ve mecaza başvurulmaz, çünkü hakiki mana mümkündür.] (Alıntı bitti).
Böylece, şeytan insana çarpıp onu delirtmez. Şeytanın insan üzerinde bir otoritesi yoktur: ﴿وَمَا كَانَ لِيَ عَلَيْكُمْ مِنْ سُلْطَانٍ﴾ "Benim sizin üzerinizde bir otoritem yoktu", ﴿إِنَّ عِبَادِي لَيْسَ لَكَ عَلَيْهِمْ سُلْطَانٌ﴾ "Kullarım üzerinde senin bir otoriten yoktur". Şeytan insanı çarpmaz; şeytanın işi vesvese vermektir. İnsan bu vesvese karşısında bir tavır seçer; ya onu reddeder ki bu haktır, ya da ona icabet eder ki bu dalalettir: ﴿فَمَاذَا بَعْدَ الْحَقِّ إِلَّا الضَّلَالُ﴾ "Haktan sonra sapıklıktan başka ne vardır?"
Bu meselede tercih ettiğim görüş budur, Allah en iyi bilendir.
İkincisi - Soruda geçen ayet-i kerime ve bunun büyüye delaleti:
Bu meseleye daha önce cevap vermiştik. Sorunuzla ilgili olan kısımları o cevaptan aşağıda olduğu gibi aktarıyorum:
[Büyü (sihir), azimetlerinde (tılsımlı sözlerinde) veya işlemlerinde küfür lafızları kullanılarak uygulanan bir ilimdir. Önündeki bir şeyin şeklinin başka bir şekle dönüştüğünü sana hayal ettirir, ancak nesnenin hakikati değişmez; sadece bir hayalden ibarettir. Yani o nesneyi tutsan veya laboratuvarda analiz etsen, onun asıl nesne olduğunu görürsün. Dolayısıyla mesele sadece hayal görmektir.
Büyünün işlemlerinde ve azimetlerinde küfür lafızlarının kullanıldığına dair delil, Allah Sübhânehu’nun ﴿وَمَا كَفَرَ سُلَيْمَانُ﴾ "Süleyman küfre girmedi" yani "büyü yapmadı" kavlinin mefhumudur. ﴿كَفَرَ﴾ kelimesinin büyü anlamında mecazi kullanımı, büyünün küfür söz ve eylemleriyle yapıldığına delalet eder. Bu yüzden büyü yapan kâfir olur. Bunu, devamındaki ﴿وَلَكِنَّ الشَّيَاطِينَ كَفَرُوا يُعَلِّمُونَ النَّاسَ السِّحْرَ﴾ "Fakat şeytanlar kâfir oldular, insanlara büyüyü öğretiyorlardı" ayeti de teyit etmektedir. Buna göre büyücü kâfirdir; büyü yapan Müslüman ise mürteddir ve İslam devletinde irtidadı sebebiyle öldürülür.
Büyücünün gösterdiği şeyin gerçek değil bir hayal olduğunun delili ise şu ayetlerdir: ﴿سَحَرُوا أَعْيُنَ النَّاسِ﴾ "İnsanların gözlerini büyülediler" (A’râf Suresi [7]: 116), ﴿يُخَيَّلُ إِلَيْهِ مِنْ سِحْرِهِمْ أَنَّهَا تَسْعَى﴾ "Yaptıkları sihirden ötürü ipleri ve değnekleri sanki hareket ediyorlarmış gibi geldi" (Tâhâ Suresi [20]: 66). Yani asa hakikatte asa olarak kalır, ancak görene yılan gibi hareket ediyormuş gibi gelir. Yani hakikat, başka yeni bir hakikatle değişmez; ilk hakikat ortadan kalkıp yerine yenisi gelmez. Bu yüzden, asadan dönüştüğü sanılan yılanı biri tutsa, onun asa olduğunu görür; laboratuvarda analiz etse yine o asanın maddesini bulur. Bu sebeple büyücüler asalarını attıklarında onları asa olarak görüyorlardı, ama insanların gözlerini büyüledikleri için insanlar onları yılan görüyordu. Musa -aleyhisselam- asasını attığında, büyücüler onun asa değil, gerçek bir yılan olduğunu ve kendi asalarını yutup hakikatlerini tamamen yok ettiğini gördüler. O zaman bunun bir büyü olmadığını anladılar; çünkü büyü eşyanın hakikatini yok etmez. Bunun Musa -aleyhisselam-’ın dediği gibi âlemlerin Rabbinden gelen bir hak olduğunu anlayıp iman ettiler ve imanları hayranlık uyandırıcıydı.
Özetle; elinde bir sandalye olsa ve bir adam uzakta durup dese ki: "Şimdi ben bazı azimetler, kelimeler ve işlemler yaparak bu sandalyeyi senin bir yastık olarak görmeni sağlayacağım." Sonra küfür içerikli kelimeler okumaya başlasa ve sandalyenin hakikati değişmediği halde sana yastık gibi görünse -yani sandalyeyi tuttuğunda yastık değil yine sandalye bulsan- işte eşyanın hakikati değişmeden, küfür sözleriyle hayal gösteren bu adam büyücüdür ve kâfirdir.
Ancak bir mendil ve bir kuş alıp onları birlikte tutarak, bazı el çabukluğu hareketleriyle kuşu saklayıp mendili gösterse, sonra "bu mendili kuşa çevireceğim" deyip bazı sözler mırıldansa ve hakiki bir kuşu ortaya çıkarsa, bu büyü değildir; bu bir el çabukluğu/sanattır. Yani kuş zaten adamın yanındaydı, bir teknikle onu gizledi sonra gösterdi. Diğer bir ifadeyle, yanında hem mendil hem kuş vardı; bir teknikle bazen kuşu gizleyip mendili gösterdi, bazen mendili gizleyip kuşu gösterdi. Yani mendil de kuş da hakikatte yanındaydı, sadece bir göz boyama sanatı yaptı... Ya da görmediğin bir dehliz üzerine bir kutu koysa, senin önünde kutuya birini sokuverse ve "bu kutuyu ikiye biçeceğim ve adam içinden sağ çıkacak" dese; adam kutuya girince dehlize inse, adam kutuyu kesse ve adama bir şey olmasa, sonra adam oradan sağ çıksa; bu büyü değildir, teknik bir hiledir. Adam kutuya girdi, dehlize indi, sonra tekrar çıktı... Veya kutuda birkaç bölme vardı, adam birine girdi, kesme işlemi başka bir bölmede yapıldı... İşte bu büyü değil, göz boyayıcı gösteri sanatlarıdır.
Eşyanın hakikatini değiştiremeyen, göz boyama sanatları da yapamayan; ancak kitap açarak veya fincana bakarak gaybı bildiğini iddia eden, muskacılık yapan veya cinlerle konuştuğunu, onları gördüğünü iddia eden şarlatanlara ve düzenbazlara gelince; bu büyü değil, şarlatanlık ve sahtekârlıktır. Bunlar haram işlemektedirler ve cezaları ta’zirdir; verdikleri zararın büyüklüğüne göre cezaları şiddetlendirilir.
Başta zikrettiğimiz manadaki büyüye gelince; yani küfür kelimeleri ve azimetleri kullanarak bir şeyi hakikati değişmediği halde başka türlü göstermek... Bu tür bir büyü neredeyse yok olmuştur; çünkü bugün bu anlamda bir gerçekliği neredeyse kalmamıştır. Ayrıca büyücünün cezasının ölüm olması ve İslam Devleti’nin yüzyıllarca bunlarla mücadele edip onları neredeyse bitirmiş olması sebebiyle; hem gerçekliğinin kalmaması hem de cezalarla kökünün kazınmış olması nedeniyle bu ilmin neredeyse yok olduğunu söylüyoruz.] (Alıntı bitti).
Bilgi için; büyüsünde küfür kelimeleri kullanan ve bu büyüyle kâfir olan büyücünün cezası şöyledir:
Yukarıda zikredilen Bakara Suresi tefsiri kitabında geçtiği üzere:
(Büyücünün cezası -açıkladığımız üzere- mürted cezasıdır. Çünkü o, belirtilen manada kâfirdir. Sahabe de büyücüyü ölümle cezalandırmıştır... Büyücünün öldürülmesi fiili Ömer -radiyallahu anh- döneminde gerçekleşmiştir. Bu durum sahabe icmasıdır; çünkü herkesin gözü önünde yapılmış ve inkâr edilmemiş önemli bir hükümdür. Ahmed, Süfyan’dan, o da Cez’ b. Muâviye (Ahnef b. Kays’ın amcası) yoluyla şöyle rivayet etmiştir: "Ömer’in vefatından bir yıl önce bize, 'her büyücü erkek ve kadını öldürün' diye mektubu geldi.")
İnsanlara açıklanmadığında onları yanıltan bazı gizli sanatlara, şeyhlerin sahtekârlıklarına ve şarlatanlıklarına gelince; bunları yapanlar, yanılttıkları kişilere verdikleri zarara göre ta’zir cezası ile cezalandırılırlar. Bilindiği üzere İslam’da ta’zir cezası, işlenen suçun türüne göre ölüme kadar varabilir.
Ancak had (sınır) cezası olarak öldürme ile ta’zir (caydırıcı) cezası olarak öldürme arasındaki fark şudur: Birincisi mürteddir, namazı kılınmaz ve Müslüman mezarlığına gömülmez. İkincisi ise suçunun türüne göre fasık veya facir bir Müslümandır; namazı kılınmaz ve Müslüman mezarlığına gömülür.) (Alıntı bitti).
Faydalı olması açısından bazı tefsirlerde yer alan mezhep görüşlerini aktarıyorum:
- Tefsîr-i İbn Kesîr (1/371):
[ ﴿وَاتَّبَعُوا مَا تَتْلُو الشَّيَاطِينُ عَلَى مُلْكِ سُلَيْمَانَ وَمَا كَفَرَ سُلَيْمَانُ وَلَكِنَّ الشَّيَاطِينَ كَفَرُوا يُعَلِّمُونَ النَّاسَ السِّحْرَ...﴾
(BÖLÜM) Büyü öğrenen ve onu uygulayan kişi hakkında ihtilaf ettiler. Ebû Hanîfe, Mâlik ve Ahmed: "Bununla kâfir olur" dediler. Ebû Hanîfe’nin ashabından bazıları: "Eğer korunmak veya sakınmak için öğrenirse kâfir olmaz; ancak caiz olduğuna veya kendisine fayda vereceğine inanarak öğrenirse kâfir olur" dediler. Aynı şekilde şeytanların kendisi için dilediği şeyi yapacağına inanan kimse de kâfirdir. Şâfiî -rahimehullah- dedi ki: "Biri büyü öğrendiğinde ona: 'Bize büyünü tarif et' deriz. Eğer küfrü gerektiren bir şeyi tarif ederse... kâfirdir. Eğer küfrü gerektirmiyorsa ama helal olduğuna inanıyorsa yine kâfirdir."
İbn Hubeyre dedi ki: "Sadece yapması ve uygulamasıyla öldürülür mü?" Mâlik ve Ahmed "Evet" dedi. Şâfiî ve Ebû Hanîfe "Hayır" dedi. Ancak büyüsüyle birini öldürürse; Mâlik, Şâfiî ve Ahmed’e göre öldürülür. Ebû Hanîfe dedi ki: "Bu işi tekrarlamadıkça veya belirli bir şahıs hakkında bunu ikrar etmedikçe öldürülmez. Öldürüldüğünde ise Şâfiî hariç onlara göre 'had' olarak öldürülür. Şâfiî ise bu durumda 'kısas' olarak öldürülür dedi."] (Alıntı bitti).
- Tefsîr-i Kurtubî (2/47):
[On birinci mesele - Fakihler Müslüman ve zimmî büyücünün hükmünde ihtilaf ettiler. Mâlik, bir Müslüman küfür olan bir kelamla büyü yaparsa öldürülür, tövbe etmesi istenmez ve tövbesi de kabul edilmez görüşündedir; çünkü o, zındık gibi gizlenen biridir... Ayrıca Allah Teâlâ ﴿وَمَا يُعَلِّمَانِ مِنْ أَحَدٍ حَتَّى يَقُولَا إِنَّمَا نَحْنُ فِتْنَةٌ فَلَا تَكْفُرْ﴾ kavliyle büyüyü küfür olarak isimlendirmiştir. Bu, Ahmed b. Hanbel, Ebû Sevr, İshak, Şâfiî ve Ebû Hanîfe’nin de görüşüdür.
Büyücünün öldürülmesi Ömer, Osman, İbn Ömer, Hafsa, Ebû Musa, Kays b. Sa’d ve yedi tabiin aliminden rivayet edilmiştir...
İbnü’l-Arabî dedi ki: "...Allah Sübhânehu Kitabı’nda büyücünün kâfir olduğunu açıkça belirtmiştir. Şöyle buyurmuştur: ﴿وَمَا كَفَرَ سُلَيْمَانُ﴾ yani büyü yaparak değil, ﴿وَلَكِنَّ الشَّيَاطِينَ كَفَرُوا﴾ onu yaparak ve öğreterek. Harut ile Marut ise: ﴿إِنَّمَا نَحْنُ فِتْنَةٌ فَلَا تَكْفُرْ﴾ diyorlar. Bu, beyanın bir tekididir."] (Alıntı bitti).
Üçüncüsü - Nazar ve Haset:
Bu konuya da daha önce cevap vermiştik; sorunuz için gerekli olan kısımları aşağıda olduğu gibi aktarıyorum:
[Haset, mahsudun (haset edilenin) elindeki nimetin yok olmasını temenni etmektir. Nazar (Ayn) ise bu bağlamda; sahibine "âin" denilen göz değmesidir. "Anter-reculü" denildiğinde: "Ona gözümle zarar verdim" manasına gelir; ben "âin" (göz değdiren), o ise "maîn" veya "ma’yûn"dur (nazar değmiş).
Haset ve nazar, mahsud veya ma’yûn üzerindeki zararlı etkide birleşirler; ancak mahiyetleri farklıdır. Hasetçi, hem karşısındakini hem de yanında olmayanı haset edebilir. Nazar sahibi ise sadece gözüyle gördüğüne zarar verebilir. Bu yüzden haset nazardan daha geneldir. Hasetten Allah’a sığınmak, nazardan da sığınmayı kapsar; ancak nazardan sığınmak hasetin bir parçasıdır. Allah Teâlâ’nın: ﴿قُلْ أَعُوذُ بِرَبِّ الْفَلَقِ... وَمِنْ شَرِّ حاسِدٍ إِذا حَسَدَ﴾ "De ki: Felak Rabbine sığınırım... ve haset ettiği zaman hasetçinin şerrinden" kavli nazarı da kapsar; bu Kur’an’ın belagatinden ve mucizeliğindendir.
Mahsud veya ma’yûna zararın nasıl ulaştığına gelince, bu mesele iki yönlüdür:
Birincisi: Haset edilen veya nazar değen kişiden nimetin gitmesini isteyen hasetçi veya nazar sahibi günahkârdır ve azabı büyüktür; Allah Sübhânehu yukarıda açıkladığımız gibi onun şerrinden sığınmamızı emretmiştir.
Mahsud veya ma’yûn (nazar değmiş) kişiye gelince; ona haset veya nazardan ulaşan zarar, kendisine isabet eden bir hastalık gibi "imtihan" babındandır. Bu imtihandan, ileride açıklayacağımız vesile ve yöntemlerle korunur.
Bu arada haset mecazi anlamda da kullanılır; bu, nimetin sahibinden gitmesini istemeksizin, nimetin bir benzerinin kendisine de verilmesini temenni etmektir (gıpta). Bir kişinin Kur’an ezberleyen birini görüp onun gibi olmayı istemesinde veya çok sadaka veren birini görüp onun gibi olmayı istemesinde bir sakınca yoktur. Buhârî Sahih’inde Ebû Hureyre’den, Resulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem’in şöyle buyurduğunu rivayet etmiştir:
لَا حَسَدَ إِلَّا فِي اثْنَتَيْنِ: رَجُلٌ عَلَّمَهُ اللَّهُ القُرْآنَ، فَهُوَ يَتْلُوهُ آنَاءَ اللَّيْلِ، وَآنَاءَ النَّهارِ، فَسَمِعَهُ جَارٌ لَهُ، فَقَالَ: لَيْتَنِي أُوتِيتُ مِثْلَ مَا أُوتِيَ فُلاَنٌ، فَعَمِلْتُ مِثْلَ مَا يَعْمَلُ، وَرَجُلٌ آتَاهُ اللَّهُ مَالًا فَهُوَ يُهْلِكُهُ فِي الحَقِّ، فَقَالَ رَجُلٌ: لَيْتَنِي أُوتِيتُ مِثْلَ مَا أُوتِيَ فُلاَنٌ، فَعَمِلْتُ مِثْلَ مَا يَعْمَلُ
"Şu iki kişi dışında kimseye haset (gıpta) edilmez: Allah’ın kendisine Kur’an’ı öğrettiği ve onunla gece gündüz hemhal olan kimse; bunu duyan komşusu 'Keşke bana da falan kişiye verildiği gibi verilseydi de onun yaptığı gibi yapsaydım' der. Bir de Allah’ın kendisine mal verdiği ve onu hak yolunda harcayan kimse; bir adam 'Keşke bana da falan kişiye verildiği gibi verilseydi de onun yaptığı gibi yapsaydım' der."] (Alıntı bitti).
Dördüncüsü - Nazar, Haset ve Büyüden Korunma Yolları:
1- Nazar ve Haset: Bu, şer’i delillerin gösterdiği hususlarla olur:
a- İbadet, dua ve Kur’an okuyarak Allah Sübhânehu’ya yakınlaşmak ve Allah’a tevekkül etmek... Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur: ﴿وَنُنَزِّلُ مِنَ الْقُرْآنِ مَا هُوَ شِفَاءٌ وَرَحْمَةٌ لِلْمُؤْمِنِين﴾ "Biz Kur’an’dan, müminler için şifa ve rahmet olan şeyler indiriyoruz." Ve şöyle buyurmuştur: ﴿وَمَنْ يَتَوَكَّلْ عَلَى اللَّهِ فَهُوَ حَسْبُهُ﴾ "Kim Allah’a tevekkül ederse, O ona kafidir."
b- İnsan ve cinlerin şerrinden Allah’a sığınmak, çocukları ve nesli Allah’a emanet etmek ve Muavvizeteyn (Felak ve Nas) surelerini okumak:
"Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem cinlerin ve insanların nazarından Allah’a sığınırdı. Muavvizeteyn inince onları okumaya başladı ve diğerlerini terk etti." (Nesâî, İbn Mâce).
«أَعُوذُ بِكَلِماتِ اللهِ التَّامَّاتِ مِن شَرِّ ما خَلَقَ» "Yarattıklarının şerrinden Allah’ın tastamam kelimelerine sığınırım." (Müslim). Ve «بِسْمِ اللهِ الَّذِي لا يَضُرُّ معَ اسْمِهِ شَيْءٌ في الأرضِ ولا في السَّماءِ وَهُوَ السَّمِيعُ العَلِيمُ» "İsmiyle beraber yerde ve gökte hiçbir şeyin zarar veremeyeceği Allah’ın adıyla; O her şeyi işiten ve bilendir." (Ebû Dâvûd ve Tirmizî).
İbn Abbas Radiyallahu Anhuma’dan rivayet edildiğine göre, Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem, Hasan ve Hüseyin için şu duayı okur ve şöyle buyururdu: "Babanız (İbrahim), İsmail ve İshak için bununla Allah’a sığınırdı:
أَعُوذُ بِكَلِمَاتِ اللَّهِ التَّامَّةِ مِنْ كُلِّ شَيْطَانٍ وَهَامَّةٍ وَمِنْ كُلِّ عَيْنٍ لامَّةٍ
"Her türlü şeytandan, zararlı hayvandan ve kem gözlerden Allah’ın tastamam kelimelerine sığınırım." (Buhârî).
c- Bir zarar isabet ettiğinde şer’i rükye yapmak:
- Ebû Saîd’den rivayet edildiğine göre Cebrail, Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem’e gelip şöyle dedi: "Ey Muhammed, şikâyetin mi var?" O da "Evet" dedi. Cebrail:
بِاسْمِ اللَّهِ أَرْقِيكَ مِنْ كُلِّ شَيْءٍ يُؤْذِيكَ مِنْ شَرِّ كُلِّ نَفْسٍ أَوْ عَيْنِ حَاسِدٍ اللَّهُ يَشْفِيكَ بِاسْمِ اللَّهِ أَرْقِيكَ
"Sana eziyet veren her şeyden, her nefsin şerrinden veya hasetçinin nazarından Allah’ın adıyla sana rükye yapıyorum. Allah sana şifa versin, Allah’ın adıyla sana rükye yapıyorum." (Müslim).
- Hz. Âişe Radiyallahu Anha dedi ki: "Resulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem bana nazara karşı rükye yapılmasını (veya yapılmasını istememi) emretti." (Buhârî).
Allah Sübhânehu, evvelinde ve sonunda tek koruyucudur: ﴿وَإِنْ يَمْسَسْكَ اللَّهُ بِضُرٍّ فَلا كَاشِفَ لَهُ إِلَّا هُوَ وَإِنْ يَمْسَسْكَ بِخَيْرٍ فَهُوَ عَلَى كُلِّ شَيْءٍ قَدِير﴾ "Eğer Allah sana bir zarar dokundurursa, onu O’ndan başka giderecek yoktur. Eğer sana bir hayır dokundurursa, kuşkusuz O her şeye kadirdir."
2- Büyüye gelince:
Büyüden korunmaya gelince; yukarıda dediğimiz gibi büyü neredeyse bitmiştir. Bugün olanlar daha çok şarlatanlık ve sahtekârlıktır ki bunlar sadece zayıf akıllıları etkiler, bundan Allah’a sığınırız. Korunma ise yukarıda zikrettiğimiz haset ve nazardan korunma yollarıyla aynıdır. Buna ek olarak hadis-i şerifte Bakara Suresi okunması hakkında gelenler de eklenir; zira onda çokça hayır vardır ve özellikle büyüden kaynaklanabilecek her türlü etkiyi keser... Müslim Sahih’inde rivayet etmiştir: Ebû Umâme el-Bâhilî dedi ki: "Resulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem’in şöyle buyurduğunu işittim:
اقْرَءُوا الْقُرْآنَ فَإِنَّهُ يَأْتِي يَوْمَ الْقِيَامَةِ شَفِيعًا لِأَصْحَابِهِ اقْرَءُوا الزَّهْرَاوَيْنِ الْبَقَرَةَ وَسُورَةَ آلِ عِمْرَانَ فَإِنَّهُمَا تَأْتِيَانِ يَوْمَ الْقِيَامَةِ كَأَنَّهُمَا غَمَامَتَانِ أَوْ كَأَنَّهُمَا غَيَايَتَانِ أَوْ كَأَنَّهُمَا فِرْقَانِ مِنْ طَيْرٍ صَوَافَّ تُحَاجَّانِ عَنْ أَصْحَابِهِمَا اقْرَءُوا سُورَةَ الْبَقَرَةِ فَإِنَّ أَخْذَهَا بَرَكَةٌ وَتَرْكَهَا حَسْرَةٌ وَلَا تَسْتَطِيعُهَا الْبَطَلَةُ
'Kur’an okuyun; çünkü o kıyamet gününde ehline şefaatçi olarak gelecektir. İki çiçek gibi parlayan Bakara ve Âl-i İmrân surelerini okuyun; çünkü onlar kıyamet gününde iki bulut veya iki gölge yahut saf tutmuş iki grup kuş gibi gelecekler ve sahiplerini savunacaklardır. Bakara Suresi’ni okuyun; çünkü ona sarılmak bereket, onu terk etmek ise pişmanlıktır. Ona büyücülerin (batale) güçleri yetmez.' Muâviye dedi ki: Bana ulaştığına göre batale büyücüler demektir." (Alıntı bitti).
En hayırlı korunma, Allah Sübhânehu’nun evvelinde ve sonunda tek koruyucu olduğuna inanmaktır: ﴿وَإِنْ يَمْسَسْكَ اللَّهُ بِضُرٍّ فَلا كَاشِفَ لَهُ إِلَّا هُوَ وَإِنْ يَمْسَسْكَ بِخَيْرٍ فَهُوَ عَلَى كُلِّ شَيْءٍ قَدِير﴾.
Sonuç olarak; Müslüman’ın bu tür meselelerden dolayı endişe etmesi doğru değildir. Aksine farzları yerine getirmeli, zikir, dua ve nafilelerle Allah’a yakınlaşmayı artırmalıdır... Allah Sübhânehu’nun koruması altında olduğuna ve O’nun kuluyla beraber olduğuna güvenmelidir... Zira Resulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem’den sahih olarak rivayet edilmiştir:
Hâkim Müstedrek’te Ebü’d-Derdâ’dan rivayet etmiştir: "Allah şöyle buyurmaktadır: Ben, kulum Beni zikrettiği ve dudakları Benimle hareket ettiği sürece kulumla beraberim."
Buhârî Ebû Hureyre’den rivayet etmiştir: Resulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurdu: "Allah şöyle buyurdu: Kim Benim bir dostuma düşmanlık ederse, Ben ona savaş açarım. Kulum Bana kendisine farz kıldığım şeylerden daha sevimli bir şeyle yaklaşamaz. Kulum Bana nafilelerle yaklaşmaya devam eder, ta ki Ben onu severim. Onu sevdiğimde; işittiği kulağı, gördüğü gözü, tuttuğu eli ve yürüdüğü ayağı olurum. Benden bir şey isterse ona veririm, Bana sığınırsa onu korurum..."
İnşaallah bu kadarı yeterli ve koruyucudur.
Kardeşiniz Atâ b. Halil Ebü’r-Raşte
19 Şaban 1439 H. 05/05/2018 M.
Emir'in (Allah onu korusun) Facebook sayfasındaki cevap linki: Facebook
Emir'in (Allah onu korusun) Google Plus sayfasındaki cevap linki: Google Plus
Emir'in (Allah onu korusun) Twitter sayfasındaki cevap linki: Twitter
Emir'in (Allah onu korusun) Web sayfasındaki cevap linki: Web