Home About Articles Ask the Sheikh
Soru & Cevap

Soru Cevap: Biz Haber-i Vahid Reddedilir Demiyoruz, Aksine Onunla Amel Etmenin Vacip Olduğunu Söylüyoruz

December 06, 2022
3336

Hizbu’t Tahrir Emiri Büyük Alim Ata bin Halil Ebu’r Raşte’nin Facebook Sayfası Takipçilerinin Sorularına Verdiği Cevaplar Serisi "Fıkhî"

Soru Cevap

Anis Mejri'ye

Soru:

Selamun Aleykum,

Akide konusundaki en büyük hadis bir âhad hadistir; o da Cibril’in gelip Resulullah’a ﷺ sorular sorduğu hadistir. Öyle ki Nebi ﷺ: "Soranın kim olduğunu biliyor musunuz?" demiş, onlar da "Allah ve Resulü daha iyi bilir" demişlerdir. Bunun üzerine Nebi: "O Cibril’dir, size dininizi öğretmeye geldi" buyurmuştur. Bu, akide konusunda bir haber-i vâhiddir (âhad haberdir), öyleyse neden onu reddediyoruz?

Cevap:

Ve Aleykum Selam ve Rahmetullahi ve Berakatuh,

Birincisi: Görünen o ki, 09.10.2022 tarihinde hadisin şer’i hükümlerde delil sayılmasına dair yayınladığımız cevabı tam olarak kavrayamamışsınız. Biz haber-i vâhidin reddedileceğini söylemiyoruz, aksine onunla amel etmenin vacip olduğunu söylüyoruz. Ancak bu, akidede kesin bir delil sayılmaz. Yani akideler için haber-i vâhid ile delil getirilmez çünkü haber-i vâhid zannidir... Akidelerin zann ile alınmaması uydurulmuş bir şey olmayıp aksine Allah’ın kitabında yazılıdır. Allah’ın, akideyi zann ile alanları yerdiği birçok ayet bulunmaktadır. Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur:

إِنْ هِيَ إِلَّا أَسْمَاءٌ سَمَّيْتُمُوهَا أَنْتُمْ وَآبَاؤُكُمْ مَا أَنْزَلَ اللَّهُ بِهَا مِنْ سُلْطَانٍ إِنْ يَتَّبِعُونَ إِلَّا الظَّنَّ وَمَا تَهْوَى الْأَنْفُسُ وَلَقَدْ جَاءَهُمْ مِنْ رَبِّهِمُ الْهُدَى

"Bunlar, sizin ve atalarınızın taktığı birtakım isimlerden başka bir şey değildir; Allah onlar hakkında hiçbir delil indirmemiştir. Onlar sadece zanna ve nefislerinin arzusuna uyuyorlar. Oysa Rablerinden kendilerine yol gösterici gelmiştir." (Necm Suresi, 23)

Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur:

إِنَّ الَّذِينَ لَا يُؤْمِنُونَ بِالْآخِرَةِ لَيُسَمُّونَ الْمَلَائِكَةَ تَسْمِيَةَ الْأُنْثَى * وَمَا لَهُمْ بِهِ مِنْ عِلْمٍ إِنْ يَتَّبِعُونَ إِلَّا الظَّنَّ وَإِنَّ الظَّنَّ لَا يُغْنِي مِنَ الْحَقِّ شَيْئاً

"Ahirete iman etmeyenler, meleklere dişi isimleri takıp duruyorlar. Halbuki onların bu hususta hiçbir bilgileri yoktur. Onlar sadece zanna uyuyorlar. Şüphesiz zann, hakikat namına hiçbir şey ifade etmez." (Necm Suresi, 27-28)

Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur:

وَمَا يَتَّبِعُ أَكْثَرُهُمْ إِلَّا ظَنّاً إِنَّ الظَّنَّ لَا يُغْنِي مِنَ الْحَقِّ شَيْئاً

"Onların çoğu sadece zanna uyarlar. Şüphesiz zann, hakikat namına hiçbir şey ifade etmez." (Yunus Suresi, 36)

Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur:

الَّذِينَ يُجَادِلُونَ فِي آيَاتِ اللَّهِ بِغَيْرِ سُلْطَانٍ أَتَاهُمْ كَبُرَ مقتًا عِنْدَ اللَّهِ وَعِنْدَ الَّذِينَ آمَنُوا

"Kendilerine gelmiş hiçbir delil (sultan) olmadığı halde, Allah’ın ayetleri hakkında tartışanların bu tutumu, Allah katında da müminler katında da büyük bir öfkeye sebep olur." (Mü’min Suresi, 35)

Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur:

وَكَيْفَ أَخَافُ مَا أَشْرَكْتُمْ وَلَا تَخَافُونَ أَنَّكُمْ أَشْرَكْتُمْ بِاللَّهِ مَا لَمْ يُنَزِّلْ بِهِ عَلَيْكُمْ سُلْطَاناً

"Siz, Allah’ın size haklarında hiçbir delil (sultan) indirmediği şeyleri O’na ortak koşmaktan korkmazken, ben sizin ortak koştuğunuz şeylerden nasıl korkarım?" (En'âm Suresi, 81)

Ve daha birçok ayet...

Bu ayetler, zanna uyanları ve hiçbir "sultan" yani kesin delil olmaksızın tabi olanları yerme konusunda gayet açıktır. Onların yerilmesi ve kınanması, zanna uymaktan ve üzerinde kesin delil bulunmayan şeye tabi olmaktan kesin bir nehyin (yasaklamanın) delilidir... Bu ayetler akidelerle ilgili olduğundan dolayı akideye hastır... Tüm bunlar, akidelerin ancak kesin (kat’i) bir delile dayanması gerektiğine, aksi takdirde itibar edilmeyeceğine ve akide delilinin zanni olmasının caiz olmadığına kat’i bir şekilde delalet eder. Ayetler iki hususa delalet etmiştir: Birincisi, zanni delil ile itikad etmenin caiz olmamasıdır ki bunu "zann" ayetleri ifade eder. İkincisi, bir şeyin akide olabilmesi için üzerine kat’i delil ikame edilmesinin vacip olmasıdır ki bunu da "sultan-ı mübin" (açık delil) ayetleri ifade eder... Bu durum akidelerle ilgilidir.

Şer’i hükümlere gelince, bunların delilinin zanni olması caizdir. Delilin kat’i olması şart değildir, aksine zanni olması caizdir. Nitekim Kur’an-ı Kerim’in nassıyla sabit olmuştur ki, iki şahidin şahitliği ile hüküm verilir. Resulullah ﷺ tek şahidin şahitliği ve hak sahibinin yemini ile hüküm vermiş, emzirme konusunda tek bir kadının şahitliğini kabul etmiştir. Bunların hepsi haber-i vâhiddir. Kaza (yargı) ise bir bağlayıcılıktır ve bu bağlayıcılık ancak haber-i vâhid ile amel etmekten ibarettir. Şahitliğin kabulü ve buna göre hüküm verilmesi gibi hüküm çıkarma hususunda haber-i vâhid ile delil getirmek, tamamen ameli yani şer’i hüküm alanındadır. Sahabe (Rıdvanullahi Aleyhim), Kıble’ye yönelme emrinde olduğu gibi, şer’i bir hükmü haber veren tek bir kişinin sözünü kabul ederlerdi. Müslim, Abdullah b. Ömer’den şöyle rivayet etmiştir:

بَيْنَا النَّاسُ بِقُبَاءٍ فِي صَلَاةِ الصُّبْحِ إِذْ جَاءَهُمْ آتٍ فَقَالَ: إِنَّ رَسُولَ اللَّهِ ﷺ قَدْ أُنْزِلَ عَلَيْهِ اللَّيْلَةَ قُرْآنٌ، وَقَدْ أُمِرَ أَنْ يَسْتَقْبِلَ الْكَعْبَةَ فَاسْتَدَارُوا إِلَى الْكَعْبَةِ، وَكَانَتْ وُجُوهُهُمْ إِلَى الشَّأْمِ، فَاسْتَدَارُوا إِلَى الْكَعْبَةِ

"İnsanlar Kuba’da sabah namazı kılarlarken birisi gelip şöyle dedi: 'Resulullah’a ﷺ bu gece Kur’an indirildi ve Kâbe’ye yönelmesi emredildi, siz de oraya yönelin!' Onların yüzleri Şam tarafına (Kudüs’e) dönüktü, hemen Kâbe’ye döndüler."

Aynı şekilde içkinin haram kılınması meselesinde de Buhâri şunu rivayet etmiştir:

حَدَّثَنَا يَعْقُوبُ بْنُ إِبْرَاهِيمَ حَدَّثَنَا ابْنُ عُلَيَّةَ حَدَّثَنَا عَبْدُ الْعَزِيزِ بْنُ صُهَيْبٍ قَالَ: قَالَ أَنَسُ بْنُ مَالِكٍ رَضِيَ اللَّهُ عَنْهُ: مَا كَانَ لَنَا خَمْرٌ غَيْرُ فَضِيخِكُمْ هَذَا الَّذِي تُسَمُّونَهُ الْفَضِيخَ، فَإِنِّي لَقَائِمٌ أَسْقِي أَبَا طَلْحَةَ وَفُلَاناً وَفُلَاناً إِذْ جَاءَ رَجُلٌ فَقَالَ: وَهَلْ بَلَغَكُمْ الْخَبَرُ؟ فَقَالُوا: وَمَا ذَاكَ؟ قَالَ: حُرِّمَتْ الْخَمْرُ. قَالُوا: أَهْرِقْ هَذِهِ الْقِلَالَ يَا أَنَسُ. قَالَ: فَمَا سَأَلُوا عَنْهَا وَلَا رَاجَعُوهَا بَعْدَ خَبَرِ الرَّجُلِ

"Enes b. Malik (r.a.) dedi ki: Sizin 'fadîh' dediğiniz şu içkinizden başka bizim içkimiz yoktu. Ben ayaktaydım, Ebu Talha’ya ve filanlara içki dağıtıyordum. O sırada bir adam gelip 'Haber size ulaştı mı?' dedi. Onlar 'Nedir o?' dediler. Adam 'İçki haram kılındı' dedi. Onlar 'Ey Enes, şu küpleri boşalt' dediler. Enes dedi ki: Adamın haberinden sonra artık ne onu sordular ne de bir daha ona döndüler."

Tüm bunlar, şer’i hüküm için zanni delil ile istidlal edilebileceği hususunda hiçbir şüphe bırakmaz.

Allah’ın üzerimizdeki nimetlerinden biri de, ümmetin üzerinde ihtilaf etmeden birleşmesi için akidenin zann ile alınmasını yasaklayıp onu kat’i delile bağlamasıdır. Böylece akide, bir Müslümanın diğer bir Müslüman kardeşini akidedeki zanni bir hadisten dolayı tekfir etmeyeceği şekilde saf ve duru kalır. Çünkü akidedeki ihtilaf küfre giden bir yoldur. Haber-i vâhide dayanan şer’i hükümdeki ihtilaf ise böyle değildir; şer’i hükümdeki ihtilaf mutlaka küfre giden bir yol değildir. Örneğin elinde sahih âhad hadisler olduğu için müzaraayı (ortakçılık) caiz gören kişi, elinde başka sahih âhad hadisler olduğu için müzaraayı yasaklayan kişiyi tekfir etmez. İşte bu yönden şer’i hükümde kat’i ve zanni delil ile amel etmek caiz görülmüş, ancak akideler yakîn (kesin bilgi) üzerinden alındığı için akidede zanni delil kabul edilmemiştir.

İkincisi: Akidelerde haber-i vâhidin alınmaması hususunu büyük fıkıh üstatları da dile getirmiştir. İmam Abdurrahim bin Hasan bin Ali el-İsnevî eş-Şâfiî (v. 772 h.), "Nihâyetü’s-Sûl Şerhu Minhâci’l-Vusûl" adlı kitabında şöyle der: "Bil ki; delil tabirinin kullanılması, umumlar (genel ifadeler), haber-i vâhidler, kıyas ve istishâb gibi usul-ü fıkhın birçok konusunu (kat’i delil tanımından) dışarı çıkarır. Zira usulcüler bunlarla amel edilmesini kabul etseler de, bunlar onlar nezdinde fıkhın delilleri değil, emareleridir (işaretleridir). Çünkü onlara göre 'delil' tabiri ancak hakkında kesinlik (kat’i) bulunan şeyler için kullanılır." Yani usul-ü fıkıh alimleri fıkhın delillerini (şer’i hüküm delillerini) "delil" (kesin kanıt) saymazlar, onları şer’i hükümlerin "emareleri" sayarlar. Bunun sebebi, zanni delilin onlara göre "delil" değil "emare" sayılmasıdır; zira onlara göre delil ancak kesin olandır. Dolayısıyla dinin asıllarının (akidenin) delilleri kat’i olmalıdır. Şâtıbi (v. 790 h.) "el-Muvâfakat" adlı kitabında şöyle demiştir: "Dindeki fıkıh usulü (esasları) zanni değil kat’idir. Bunun delili ise bunların şeriatın külliyatına rücu etmesidir; bu durumda olan her şey ise kat’idir... Eğer zanni olanın fıkıh usulünde asıl (temel) olması caiz olsaydı, usul-i dinde (akidede) de asıl olması caiz olurdu. Oysa ittifakla böyle değildir. Çünkü fıkıh usulünün şeriata nispeti, dinin usulünün (akidenin) dine nispeti gibidir." Şâtıbi, fıkıh usulünün kat’i olduğuna, onun dinin usulü gibi olmasından delil getirmektedir; çünkü dinin usulü ittifakla kat’idir. Dinin usulü ise akidelerin ta kendisidir... ilh.

Üçüncüsü: Bununla birlikte vurgulanması gereken bir husus vardır ki; zanni delil ile itikad etmemek, bu hadislerde geçenleri reddetmek veya içindekileri tasdik etmemek anlamına gelmez. Aksine, Müslümanın diğer bir Müslüman kardeşini zann ile tekfir edeceği şekilde bunları "akide" edinmemek demektir ki bu tür bir yaklaşım tefrikaya sebep olur... "Kurre" (Dosya) 12. sayfasında şöyle geçmektedir: [...Zanni olanla itikad etmenin haram olması, bu hadislerde geçenleri reddetmek veya tasdik etmemek manasına gelmez. Bilakis manası; bu hadislerde geçenler hakkında kesin hüküm (cezm) vermemektir. Ancak bunlar kabul edilir, tasdik edilir ve içindekiler kesin olmayan (gayr-i cazim) bir tasdik ile tasdik edilir. Haram olan ise ancak onlarla itikad etmek yani onları kesin hüküm (cezm) haline getirmektir. Hatta bunlardan amel talep eden nasslar varsa onlarla amel edilir. Ebu Hureyre’den rivayet edildiğine göre Resulullah ﷺ şöyle buyurmuştur:

«إِذَا فَرَغَ أَأَحَدُكُمْ مِنَ التَّشَهُّدِ الأَخِيرِ فَلْيَتَعَوَّذْ بِاللَّهِ مِنْ أَرْبَع، مِنْ عَذَابِ جَهَنَّمَ، وَمِنْ عَذَابِ الْقَبْرِ، وَمِنْ فِتْنَةِ الْمَحْيَا وَالْمَمَاتِ، وَمِنْ فِتْنَةِ الْمَسِيحِ الدَّجَّالِ»

"Biriniz son teşehhüdü bitirdiği zaman dört şeyden Allah’a sığınsın: Cehennem azabından, kabir azabından, hayat ve ölüm fitnesinden ve Mesih Deccal’in fitnesinden." (İbn Mace rivayet etmiştir).

Aişe’den rivayet edildiğine göre Nebi ﷺ namazda şöyle dua ederdi:

«اللَّهُمَّ إِنِّي أَعُوذُ بِكَ مِنْ عَذَابِ الْقَبْرِ، وَأَعُوذُ بِكَ مِنْ فِتْنَةِ الْمَسِيحِ الدَّجَّالِ، وَأَعُوذُ بِكَ مِنْ فِتْنَةِ الْمَحْيَا وَفِتْنَةِ الْمَمَاتِ، اللَّهُمَّ إِنِّي أَعُوذُ بِكَ مِنْ الْمَأْثَمِ وَالْمَغْرَمِ»

"Allah’ım! Kabir azabından Sana sığınırım. Mesih Deccal’in fitnesinden Sana sığınırım. Hayat ve ölüm fitnesinden Sana sığınırım. Allah’ım! Günahtan ve borçlanmaktan Sana sığınırım." (Buhâri rivayet etmiştir).

Bu iki hadis haber-i vâhiddir ve bunlarda bir fiil talebi vardır; yani teşehhütten sonra bu duaların yapılması istenmektedir. Dolayısıyla teşehhütten sonra bu duayı yapmak menduptur. Bu hadislerde gelenler tasdik edilir ve onlarla amel edilir; ancak bir haber-i vâhid yani zanni delil ile geldikleri sürece akide olmazlar. Eğer mütevatir olarak gelirlerse, o takdirde onlara itikad etmek vacip olur...] Sonu.

Dördüncüsü: Şimdi soruda geçen Cibril (a.s.) hadisine gelelim. Bu hadisi Buhâri Ebu Hureyre’den; Müslim ve başkaları ise Ebu Hureyre ve Ömer b. Hattâb’dan rivayet etmişlerdir. Cibril orada Resulullah’a ﷺ İslam’ı sormuş, Resulullah ﷺ de şöyle buyurmuştur:

«الْإِسْلَامُ أَنْ تَشْهَدَ أَنْ لَا إِلَهَ إِلَّا اللَّهُ وَأَنَّ مُحَمَّداً رَسُولُ اللَّهِ ﷺ وَتُقِيمَ الصَّلَاةَ وَتُؤْتِيَ الزَّكَاةَ وَتَصُومَ رَمَضَانَ وَتَحُجَّ الْبَيْتَ إِنْ اسْتَطَعْتَ إِلَيْهِ سَبِيلاً»

"İslam; Allah'tan başka ilah olmadığına ve Muhammed'in Allah'ın Resulü olduğuna şehadet etmen, namazı kılman, zekâtı vermen, Ramazan orucunu tutman ve gücün yetiyorsa Beyt'i haccetmendir."

Cibril "Doğru söyledin" dedi. Sahabe dediler ki: "Hem soruyor hem de onu tasdik ediyor, hayret ettik!" Cibril "Bana imandan haber ver" dedi. Resulullah ﷺ:

«أَنْ تُؤْمِنَ بِاللَّهِ وَمَلَائِكَتِهِ وَكُتُبِهِ وَرُسُلِهِ وَالْيَوْمِ الْآخِرِ وَتُؤْمِنَ بِالْقَدَرِ خَيْرِهِ وَشَرِّهِ»

"Allah’a, meleklerine, kitaplarına, peygamberlerine, ahiret gününe inanmandır; bir de kadere, hayrına ve şerrine inanmandır" buyurdu.

Cibril "Doğru söyledin" dedi... Sonra gitti. Bir süre geçtikten sonra Nebi bana dedi ki: "Ey Ömer! Soranın kim olduğunu biliyor musun?" Ben "Allah ve Resulü daha iyi bilir" dedim. Buyurdu ki: "O Cibril’di, size dininizi öğretmeye geldi."

Bu sahih bir hadistir ve reddedilmesi caiz değildir, zira kat’i bir nassa muhalif değildir. Ancak tek başına akidede delil olarak yeterli değildir... Bununla birlikte, bu hadiste geçen akidevi konuların tamamı başka kat’i delillerle de gelmiştir. İmanın rükünleri ve İslam’ın rükünleri Kur’an ayetleriyle gelmiştir... Dolayısıyla hadiste geçen hususların tamamı, bu hadisin dışındaki başka kat’i delillerle sabit olmuş kesin meselelerdir. Akidede bunlar, şu ayetlerde olduğu gibi kat’i delillerinden dolayı alınırlar:

يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا آمِنُوا بِاللَّهِ وَرَسُولِهِ وَالْكِتَابِ الَّذِي نَزَّلَ عَلَى رَسُولِهِ وَالْكِتَابِ الَّذِي أَنْزَلَ مِنْ قَبْلُ وَمَنْ يَكْفُرْ بِاللَّهِ وَمَلَائِكَتِهِ وَكُتُبِهِ وَرُسُلِهِ وَالْيَوْمِ الْآخِرِ فَقَدْ ضَلَّ ضَلَالاً بَعِيداً

"Ey iman edenler! Allah’a, Peygamberine, Peygamberine indirdiği Kitab’a ve daha önce indirdiği Kitab’a iman edin. Kim Allah’ı, meleklerini, kitaplarını, peygamberlerini ve ahiret gününü inkâr ederse, şüphesiz derin bir sapıklığa düşmüştür." (Nisâ Suresi, 136)

Ve şu ayette olduğu gibi:

آمَنَ الرَّسُولُ بِمَا أُنْزِلَ إِلَيْهِ مِنْ رَبِّهِ وَالْمُؤْمِنُونَ كُلٌّ آمَنَ بِاللَّهِ وَمَلَائِكَتِهِ وَكُتُبِهِ وَرُسُلِهِ لَا نُفرِّقُ بَيْنَ أَحَدٍ مِنْ رُسُلِهِ وَقَالُوا سَمِعْنَا وَأَطَعْنَا غُفْرَانَكَ رَبَّنَا وَإِلَيْكَ الْمَصِيرُ

"Peygamber, Rabbinden kendisine indirilene iman etti, müminler de (iman ettiler). Her biri Allah’a, meleklerine, kitaplarına ve peygamberlerine iman ettiler. 'Onun peygamberlerinden hiçbirini diğerinden ayırt etmeyiz' dediler. 'İşittik ve itaat ettik. Ey Rabbimiz, affını dileriz, dönüş Sanadır' dediler." (Bakara Suresi, 285)

Aynı şekilde Allah’ın ilmi ve Levh-i Mahfuz’daki yazgı anlamındaki kadere iman da böyledir. Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur:

وَكَانَ أَمْرُ اللَّهِ قَدَراً مَقْدُوراً

"Allah’ın emri, mutlaka yerine gelecek bir kaderdir." (Ahzâb Suresi, 38)

قَدْ جَعَلَ اللَّهُ لِكُلِّ شَيْءٍ قَدْراً

"Şüphesiz Allah her şey için bir ölçü (kader) koymuştur." (Talâk Suresi, 3)

مَا فَرَّطْنَا فِي الْكِتَابِ مِنْ شَيْءٍ

"Biz Kitap’ta hiçbir şeyi eksik bırakmadık." (En'âm Suresi, 38)

كَانَ ذَلِكَ فِي الْكِتَابِ مَسْطُوراً

"Bunlar Kitap’ta yazılıdır." (İsrâ Suresi, 58)

Dolayısıyla vuku bulan hiçbir şey yoktur ki Allah onu önceden takdir etmiş ve Kitap’ta kaydetmiş olmasın; yani Allah’ın ilmi onu kuşatmış olmasın. Kader, Allah’ın ilmi için bir kinaye olduğu gibi, Kitap da Allah’ın ilmi için bir kinayedir. Buna göre şer’an kader, Allah’ın ilminde önceden geçenler demektir. Kur’an ve sünnet nasslarında geçtiği üzere anlamı budur.

Aynı şekilde İslam’ın rükünleri de Allah’ın Kitabı’ndadır:

فَاعْلَمْ أَنَّهُ لَا إِلَهَ إِلَّا اللَّهُ وَاسْتَغْفِرْ لِذَنْبِكَ وَلِلْمُؤْمِنِينَ وَالْمُؤْمِنَاتِ وَاللَّهُ يَعْلَمُ مُتَقَلَّبَكُمْ وَمَثْوَاكُمْ

"Bilesin ki Allah’tan başka hiçbir ilah yoktur. Hem kendi günahın için hem de mümin erkekler ve mümin kadınlar için bağışlanma dile. Allah, gezip dolaştığınız yeri de duracağınız yeri de bilir." (Muhammed Suresi, 19)

مُحَمَّدٌ رَسُولُ اللَّهِ وَالَّذِينَ مَعَهُ أَشِدَّاءُ عَلَى الْكُفَّارِ رُحَمَاءُ بَيْنَهُمْ تَرَاهُمْ رُكَّعاً سُجَّداً يَبْتَغُونَ فَضْلاً مِنَ اللَّهِ وَرِضْوَاناً

"Muhammed, Allah’ın Resulüdür. Onunla beraber olanlar, kâfirlere karşı çetin, birbirlerine karşı merhametlidirler. Onların rükû ve secde ederek Allah’ın lütuf ve rızasını aradıklarını görürsün." (Fetih Suresi, 29)

يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا كُتِبَ عَلَيْكُمُ الصِّيَامُ كَمَا كُتِبَ عَلَى الَّذِينَ مِنْ قَبْلِكُمْ لَعَلَّكُمْ تَتَّقُونَ

"Ey iman edenler! Allah’a karşı gelmekten sakınmanız için oruç, sizden öncekilere farz kılındığı gibi size de farz kılındı." (Bakara Suresi, 183)

وَأَقِيمُوا الصَّلَاةَ وَآتُوا الزَّكَاةَ وَارْكَعُوا مَعَ الرَّاكِعِينَ

"Namazı kılın, zekâtı verin ve rükû edenlerle beraber rükû edin." (Bakara Suresi, 43)

وَلِلَّهِ عَلَى النَّاسِ حِجُّ الْبَيْتِ مَنِ اسْتَطَاعَ إِلَيْهِ سَبِيلاً

"Yoluna gücü yetenlerin o evi haccetmesi, Allah’ın insanlar üzerindeki bir hakkıdır." (Âl-i İmrân Suresi, 97)

Dolayısıyla bu hadis reddedilmez, aksine yukarıda açıklandığı üzere doğru bir şekilde anlaşılır.

Mesele netleşmiş olduğunuzu umuyorum.

Kardeşiniz Ata bin Halil Ebu’r Raşte

11 Cemâziyelevvel 1444 h. 05/12/2022 m.

Makaleyi Paylaş

Bu makaleyi ağınızla paylaşın