Hizb ut-Tahrir Emiri Celil Alim Ata bin Halil Ebu el-Raşta’nın Facebook sayfasındaki takipçilerinin sorularına verdiği cevaplar serisi “Fıkhi”
Soru Cevap
Mohamed Ahmadi’ye
Soru:
Bismillahirrahmanirrahim
Selamun Aleykum Emirimiz, Allah’ın rahmeti ve bereketi üzerinize olsun. Yüce Allah’tan adımlarınızı isabetli kılmasını ve İslam’ı sizin ellerinizle güçlendirmesini niyaz ederim.
Kıymetli kardeşim, yolunuzu aydınlatması için Allah’a dua ederek size bazı sorularımı sunuyorum.
Birinci Soru:
Hilafet Devleti’nde Mallar kitabının (H. 1425 - M. 2004 baskısı) 132. sayfasında, "Mürtedlerin Malı" babının son paragrafında şöyle denilmektedir: "Nitekim Ebu Bekir ve Sahabeler mürtedlerle savaşmış ve onların tamamen İslam'a dönmeleri dışında hiçbir şeyi kabul etmemişlerdir..." Ancak aynı kitabın 189. sayfasında, "Zekât Vermeyenin Hükmü" babının son paragrafında şu ifade yer almaktadır: "Eğer bir grup zekâtı devlete vermeyi reddeder, zekâtın devlete verilmesinin vücubiyeti konusunda devlete itaati kabul etmez, bir bölgede toplanıp orada kaleleşirlerse; Ebu Bekir ve beraberindeki sahabelerin zekât vermeyenlerle savaştığı gibi, devlet onlarla bağiler (isyancılar) olarak savaşır."
Bu iki olay birbirinden ayrı mıdır? Eğer olay tek ise, nasıl oluyor da bir defasında "mürtedlerle savaş", diğer defasında ise "bağilerle savaş" olarak nitelendiriyoruz? Oysa tek bir olay için hükümlerin çeşitlenmesi doğru mudur?
İkinci Soru:
Bu soru, kitabın 119. sayfasında yer alan "Sultanın Gücü ve Nüfuz Kullanılarak El Konulan Mallar"ın gerçekliği ile ilgilidir. Devletin kendi mallarını tebaadan bireylere ikta (toprak tahsisi) olarak verme yetkisine dayanarak; yöneticilerin akrabaları ve devlet memurları, ihtiyaç sahibi olsalar bile sırf bu akrabalıkları nedeniyle bu iktadan tamamen mahrum mu bırakılırlar? Eğer onlara ikta verilmesi caizse, caiz olan ile olmayan arasındaki sınır nedir?
Üçüncü Soru:
Aramızda barış ve iyi komşuluk antlaşması olan devletlerle tedavülde olan zorunlu kağıt paralar (hâlâ yürürlükte oldukları ve satın alma güçleri olduğu için) ile Hilafet Devleti’nin merkezi olacak yerdeki insanlar arasında tedavülde olan zorunlu kağıt paralar arasında bir fark vardır. Zira (devlet kurulduğunda) bu zorunlu kağıt paraların geçerliliği sona ermiş ve satın alma güçleri kalmamış olacaktır. Soru şudur: Devlet bu kağıt paralarla nasıl bir muamele yapacaktır? İnsanların elindekileri altın ve gümüş esasına dayalı yeni para birimiyle mi değiştirecektir? Eğer böyleyse, bu durum insanlara hiçbir değeri kalmamış ve imha edilecek kağıtlar karşılığında altın ve gümüş sağlamak anlamına gelmez mi?
Kardeşiniz Muhammed el-Ahmedi.
Cevap:
Ve Aleykumselam ve Rahmetullahi ve Berakatuhu,
Birinci: Birinci Sorunun Cevabı:
1- Nabi ﷺ’in vefatından sonra bazı Arap kabileleri İslam’dan irtidat ettiler. Müslümanlar onlarla dinden döndükleri için savaştılar; bu savaşa "mürtedlerle savaş" denir... Ancak İslam’dan irtidat ettiğini ilan etmeyip, sadece bazı şer’i metinleri yanlış yorumlayarak (tevil ederek) Ebu Bekir’e halife sıfatıyla zekât vermeyi reddeden bazı kabileler de vardı. Bunlarla savaşma konusunda sahabeler arasında meşhur bir ihtilaf yaşandı. Ebu Bekir (ra), devlete zekât vermeyi reddettikleri için onlarla savaşmakta ısrar etti. Ömer (ra) dahil bazı sahabeler, onları Müslüman gördükleri için başlangıçta savaşmayı reddettiler. Fakat Ebu Bekir (ra) ile yapılan tartışmalardan sonra, onlarla savaşmanın gerekliliği konusunda onun görüşüne ikna oldular. Bazıları, mürtedlerden ayırt etmek için bunlarla yapılan savaşı "zekât vermeyenlerle savaş" olarak adlandırır. Bizim Hilafet Devleti’nde Mallar kitabında tercih ettiğimiz görüşe göre Ebu Bekir, İslam’dan çıkmadıkları halde devlete isyan eden "bağiler" sıfatıyla onlarla savaşmıştır. Yani onların mürted değil, baği oldukları görüşünü tercih ettik. İbn Kesir, el-Bidaye ve’n-Nihaye adlı kitabında bu olayın bir kısmını şu şekilde aktarmıştır:
[el-Bidaye ve’n-Nihaye (6/342):
Sıddık’ın (Ebu Bekir), irtidat edenler ve zekât vermeyenlerle savaşmak için öne çıkması hakkındaki bölüm. Daha önce zikredildiği üzere Resulullah ﷺ vefat edince, birçok bedevi kabilesi irtidat etti. Medine’de nifak baş gösterdi, Beni Hanife ve Yemame’deki birçok topluluk Yalancı Müseylime’nin safına geçti. Esed ve Tayy kabileleri ile daha birçok kişi Tuleyha el-Esedi’nin etrafında toplandı ve o da Müseylime gibi peygamberlik iddia etti... Arap heyetleri Medine’ye gelmeye başladılar. Bunlar namazı kabul ediyor fakat zekât vermekten kaçınıyorlardı. Bazıları zekâtı Sıddık’a vermeyi reddediyor ve içlerinden bazılarının Yüce Allah’ın şu kavliyle delil getirdiği zikrediliyordu: (Onların mallarından, kendilerini temizleyeceğin, arındıracağın bir sadaka (zekât) al ve onlara dua et; çünkü senin duan onlara huzur verir). Dediler ki: "Biz zekâtımızı ancak duası bize huzur veren kişiye veririz." Bazıları da şöyle şiirler okudu: "Aramızdayken Resulullah'a itaat ettik, hayret doğrusu Ebu Bekir'in saltanatı da neyin nesi?" Sahabeler, Sıddık ile konuşarak zekât vermeme konusundaki tutumlarını bırakmasını, iman kalplerine yerleşene kadar onlara müsamaha göstermesini, sonra zekât vereceklerini söylediler. Ancak Sıddık bunu reddetti. İbn Mace dışındaki kütüb-i sitte imamlarının Ebu Hureyre’den rivayet ettiğine göre Ömer bin Hattab, Ebu Bekir’e: "İnsanlarla neye dayanarak savaşıyorsun? Oysa Resulullah ﷺ: 'İnsanlar Allah'tan başka ilah olmadığına ve Muhammed'in O'nun kulu ve elçisi olduğuna şehadet edinceye kadar onlarla savaşmakla emrolundum. Bunu söyledikleri vakit -haklı bir sebep dışında- kanlarını ve mallarını benden korumuş olurlar' buyurdu" demiştir. Bunun üzerine Ebu Bekir: "Vallahi, eğer Resulullah'a ﷺ verdikleri bir oğlağı (başka bir rivayette de bir deve yularını) bana vermekten kaçınırlarsa, bunu vermedikleri için onlarla savaşırım. Zekât malın hakkıdır. Vallahi namaz ile zekâtın arasını ayıranlarla mutlaka savaşacağım" dedi. Ömer dedi ki: "Sonunda Allah'ın, Ebu Bekir'in göğsünü savaş için genişlettiğini gördüm ve bunun hak olduğunu anladım..."] Bitti.
2- Böylece, Hilafet Devleti’nde Mallar kitabında "Mürtedlerin Malı" başlığı altında bahsettiğimiz ilk kısım, İslam’dan çıktıkları için Ebu Bekir (ra)’ın kendileriyle savaştığı mürtedler hakkındadır. Kitabın ilgili bölümünde şöyle denmektedir:
"Eğer bir grup dinden döner (irtidat eder), bir beldede toplanır ve kendilerine bir yönetici ile özel kanunlar tayin ederlerse; orası Dar-ul Harb olur, can ve mal dokunulmazlıkları kalkar. Onlarla savaşmak farz olur ve aslı kâfirler gibi, hatta onlardan daha öncelikli olarak savaşılacak kişiler haline gelirler. Çünkü aslı kâfirden İslam, sulh veya cizye kabul edilir. Ancak mürtedlerden İslam dışında hiçbir şey kabul edilmez; ne sulh ne de cizye kabul edilir. Ya İslam ya da ölüm. Nitekim Ebu Bekir ve Sahabeler mürtedlerle savaşmış ve onların tamamen İslam'a dönmeleri dışında hiçbir şeyi kabul etmemişlerdir. Nabi ﷺ şöyle buyurmuştur:
مَنْ بَدَّلَ دِينَهُ فَاقْتُلُوهُ
'Dinini değiştireni öldürün.' (Buhari ve Nesai)"
İşte bu toplulukla Ebu Bekir ve Sahabeler (ra), İslam'dan dönen kâfirler oldukları için savaşmışlar; İslam'a dönmeleri ya da öldürülmeleri dışında bir seçenek kabul etmemişlerdir.
3- Hilafet Devleti’nde Mallar kitabındaki diğer bölüm ise "Zekât Vermeyenin Hükmü" babındadır ve orada şöyle denilmektedir: "Eğer zekâtın farz olduğuna inanmakla beraber onu ödemekten kaçınırsa, kendisinden zorla alınır. Eğer bir grup zekâtı devlete vermeyi reddeder, zekâtın devlete verilmesinin vücubiyeti konusunda devlete itaati kabul etmez, bir bölgede toplanıp orada kaleleşirlerse; Ebu Bekir ve beraberindeki sahabelerin zekât vermeyenlerle savaştığı gibi, devlet onlarla bağiler (isyancılar) olarak savaşır." Buradaki bahis, İslam’dan irtidat etmeyen zekât vermeyenler hakkındadır. Ebu Bekir’in onlarla savaşı "irtidat savaşı" değil, "bağilik (isyan) ve devlete karşı çıkma" savaşıydı. Bunlar, önceki maddede zikredilen mürtedlerden farklıdır.
4- Bu vesileyle, sorduğunuz ikinci bölümde (Zekât Vermeyenin Hükmü babında) meseleyi yerli yerine oturtan ve yukarıdaki iki durum arasındaki farkı açıklayan bir detaylandırma yaptık. Kitabın 182. sayfasındaki metni aynen aktarıyorum:
[Zekât Vermeyenin Hükmü
Bir Müslüman, zekâtı farz olan mallardan nisap miktarına sahip olduğunda, vermesi gereken zekâtı ödemesi farz olur. Eğer ödemekten kaçınırsa, mallarının zekâtını vermeyenleri şiddetle uyaran hadislerde geçtiği üzere büyük bir günah işlemiş olur.
Zekât vermekten kaçınanın durumuna bakılır: Eğer zekâtın farz olduğunu bilmediği için (cahilliğinden dolayı) vermiyorsa ve bu durumdaki birinin bunu bilmemesi normal karşılanıyorsa; ona farziyeti anlatılır, kâfir sayılmaz ve cezalandırılmaz. Çünkü mazereti vardır; zekât ondan alınır.
Eğer zekâtın farz olduğunu inkâr ederek vermiyorsa, o mürteddir ve mürted muamelesi görür. Üç gün tövbeye davet edilir; tövbe eder ve dönerse zekâtı alınır ve serbest bırakılır, aksi takdirde öldürülür. Çünkü zekâtın farziyeti "dinden olduğu zaruri olarak bilinen" bir husustur; Kitap, Sünnet ve İcma ile delilleri açıktır ve hiçbir Müslümana gizli kalması mümkün değildir.
Eğer zekâtın farz olduğuna inanmakla beraber onu ödemekten kaçınırsa, kendisinden zorla alınır. Eğer bir grup zekâtı devlete vermeyi reddeder, zekâtın devlete verilmesinin vücubiyeti konusunda devlete itaati kabul etmez, bir bölgede toplanıp orada kaleleşirlerse; Ebu Bekir ve beraberindeki sahabelerin zekât vermeyenlerle savaştığı gibi, devlet onlarla bağiler olarak savaşır.] Bitti.
Bu metne göre Ebu Bekir’in savaştığı zekât vermeyenler, zekâtın farziyetini inkâr edenler değildi; öyle olsaydı mürted olurlardı. O dönemde mürtedler arasında zekâtı inkâr edenler de vardı ancak "zekât vermeyenler" olarak anılanlar zekâtın farz olduğuna inanan fakat onu Ebu Bekir’e, yani devlete vermeyi kabul etmeyenlerdi. Dolayısıyla devlete isyan ettikleri için baği sayıldılar.
Umarım konu şimdi netleşmiştir.
İkinci: İkinci Sorunun Cevabı:
Kitaptaki şu bölüm hakkında soru soruyorsunuz:
[Sultanın Gücü ve Nüfuz Kullanılarak El Konulan Mallar
Bunlar; yöneticilerin, valilerin, amillerin veya akrabalarının ve devlet memurlarının; devlet mallarından, arazilerinden veya insanların mallarından ve arazilerinden; zorbalık, nüfuz ve sultanın/makamın gücüyle el koydukları mallardır. Bu yollardan herhangi biriyle el konulan her mal ve her arazi haram kazanç sayılır ve mülkiyetine geçmez. Çünkü meşru olmayan bir yolla elde edilmiştir. Bu yollarla yapılan her türlü el koyma zulümdür; zulüm ise haramdır ve kıyamet günü karanlıklardır. Ayrıca bu "gulul" (kamu malına hıyanet) sayılır ve gululün sonu ateştir. Nabi ﷺ şöyle buyurmuştur:
مَنْ أَخَذَ مِنَ الْأَرْضِ شَيْئاً بِغَيْرِ حَقٍّ، خُسِفَ بِهِ يَوْMَ الْقِيَامَةِ إِلَى سَبْعِ أَرَضِينَ
"Kim haksız yere bir miktar toprak alırsa, kıyamet gününde yedi kat yerin dibine geçirilir." (Buhari). Diğer bir rivayette:
مَنْ أَخَذَ شِبْراً مِنَ الْأَرْضِ ظُلْماً، فَإِنَّهُ يُطَوَّقُهُ يَوْمَ الْقِيَامَةِ مِنْ سَبْعِ أَرَضِينَ
"Kim zulümle bir karış toprağı alırsa, kıyamet günü yedi kat yer boynuna dolanır." (Buhari ve Müslim). Aişe’den (ra) rivayetle Nabi ﷺ şöyle buyurmuştur:
مَنْ ظَلَمَ شِبْراً مِنَ الأَرْضٍ، طَوَّقَهُ اللهُ مِنْ سَبْعِ أَرَضِينَ
"Kim bir karış toprağa zulmederse (haksızca alırsa), Allah onu yedi kat yerden boynuna dolar." (Müttefekun Aleyh).
El konulan mal ve araziler şahısların mülkü ise ve sahipleri biliniyorsa onlara geri verilmelidir. Eğer sahipleri bilinmiyorsa Beytülmal’e konulur. Eğer devletin mülkü ise, kesinlikle Beytülmal’e iade edilmelidir. Nitekim Ömer bin Abdülaziz halife olduğunda, Emevilerin nüfuzlarını kullanarak el koydukları tüm mal ve arazileri -sahipleri bilinenleri onlara vererek, diğerlerini ise Beytülmal’e aktararak- Müslümanların Beytülmal’ine geri vermiştir.
Emevileri; iktalarından, tahsisatlarından ve el koydukları her şeyden mahrum bırakmıştır. Çünkü bunları Emevi sultanının gücüyle ve mülkiyet hakkı doğurmayan gayrimeşru yollarla elde ettiklerini kabul etmiştir. İşe kendisinden başlamış; tüm mallarından, mülklerinden, tüm bineklerinden, parfümlerinden ve eşyalarından feragat etmiş, sonra onları yirmi üç bin dinara satıp Beytülmal’e koymuştur.] Bitti.
Bu metinden de açıkça anlaşılacağı üzere, bahis konusu olan zorbalık, nüfuz ve makam gücüyle el konulan mallardır. Yani bu malları elde eden kişi, sadece güç ve makam sahibi olduğu için ya da bu kişilere yakın olduğu için almıştır.
Ancak yöneticilerin akrabaları ihtiyaç sahibi iseler ve ihtiyaçlarının karşılanması için -diğer ihtiyaç sahibi tebaa gibi- kendilerine mal verilirse ve bu malın verilmesinde nüfuz sahiplerinin hiçbir baskısı veya haksız müdahalesi olmazsa; işte o zaman bu veriliş, diğer ihtiyaç sahipleri gibi caiz olur ve bu akrabalar, akrabalıklarından dolayı başkalarına tercih edilemezler...
Eğer devletten malı akrabalıkları sebebiyle mi yoksa şer’en hak ettikleri için mi aldıkları konusunda şüphe uyandıran durumlar varsa, durum Mezalim Mahkemesi’ne götürülür. Mahkeme durumu inceledikten sonra hükmünü verir. Eğer mahkeme, verilen şeyin nüfuz ve sultan gücüyle el koyma kapsamında olduğuna ve geri alınması gerektiğine hükmederse, bu karar yöneticiler için bağlayıcı olur.
Üçüncü: Üçüncü Sorunun Cevabı:
Hilafet kurulduğunda zorunlu kağıt paralarla nasıl muamele edileceğine gelince; biz anayasa maddelerinin uygulanmasına yönelik "Uygulama Yönetmeliği" üzerinde çalışmaktayız. Buna 166. Madde [Madde 166 - Devlet, kendine has ve bağımsız bir para çıkarır; bu paranın herhangi bir yabancı paraya bağlanması caiz değildir] ve 167. Madde dahildir: [Devletin parası, ister basılmış ister basılmamış olsun altın ve gümüşten ibarettir. Devletin bunlardan başka parası olması caiz değildir. Devletin altın ve gümüş yerine başka bir şey çıkarması; devlet hazinesinde tam karşılığı altın ve gümüş olması şartıyla caizdir. Buna göre devlet; altın ve gümüş karşılığının tam olarak bulunması kaydıyla, kendi adına bakır, bronz, kağıt veya başka bir şeyi para olarak basıp çıkarabilir.]
Dolayısıyla, Allah’ın izniyle tüm yönleriyle Uygulama Yönetmeliği tamamlandıktan sonra bunu uygun zamanda ilan edeceğiz.
Kardeşiniz Ata bin Halil Ebu el-Raşta
07 Muharrem 1445 h. 25/07/2023 m.