Soru:
Adalet ve Eşitlik Hareketi, 14/07/2011 tarihinde Katar’ın başkenti Doha'da Sudan rejimi ile Kurtuluş ve Adalet Hareketi olarak bilinen isyancı hareketlerden birinin lideri arasında imzalanan Darfur'a ilişkin anlaşmayı imzalamayı reddetti. Bu anlaşmaya "Darfur'da Barış İçin Doha Belgesi" adı verildi...
Peki bu, söz konusu anlaşmanın da Ebuca ve diğer yerlerde bu hareketlerle yapılan önceki anlaşmalar gibi olduğu, yani anlaşmanın diğer hareketler dışlanarak tek bir hareketle imzalandığı ve kademeli olarak bozulacağı anlamına mı geliyor, yoksa bu anlaşma farklı mı?
Cevap:
Bu anlaşmanın gerçekliği üzerinde derinlemesine düşünüldüğünde, önceki anlaşmalardan farklı olduğu ağır basmaktadır...:
1- Avrupa (Fransa ve İngiltere), Amerika’nın Güney Sudan meselesindeki hegemonyasına bir yanıt olarak Darfur’da bir yer edinmek amacıyla önceki anlaşmaların arkasındaki güçtü. Zira Amerika, Avrupa’yı Güney Sudan için çözüm projelerinden dışlamayı başarmış ve bu süreç 09/07/2011 tarihinde Güney Sudan'ın ayrılmasıyla sonuçlanmıştı. Bu nedenle Avrupa, Amerika Güney ile meşgulken Darfur'da anlaşmalar imzalamak için ciddi çaba sarf etti...
Böylece 2006 yılında Sudan Kurtuluş Hareketi ile Ebuca Anlaşması ve 2009 yılında Adalet ve Eşitlik Hareketi ile Çerçeve Anlaşması imzalandı... Ancak Amerika, Sudan rejimi ile anlaşarak bu anlaşmaların etkisini bozuyordu... Çünkü Amerika, Güney Sudan'ın ayrılmasını tamamlamadan önce Darfur meselesine bir çözüm istemiyordu; böylece Avrupa'nın bu konuda tek başına hareket etmesini engelliyordu. Özellikle de Darfur’daki temel örgütlerin Avrupa’ya, "temelde Fransa’ya ve onu destekleyen İngiltere’ye" bağlı olması nedeniyle bunu yapıyordu.
Bilindiği üzere, ana örgüt olan Adalet ve Eşitlik Hareketi maddi olarak Fransa’nın bir ürünüdür ve medya açısından İngiltere tarafından desteklenmektedir. Bu nedenle Fransa, Sudan rejimi ile bu hareketin müzakerelerin temelini oluşturacağı bir anlaşma yapmak için yoğun çaba sarf etti. Yolundaki pek çok zorluğu gidererek Çad’ın Sudan ile yakınlaşmasını sağladı ve hareketin bazı tutumlarını yumuşattı. İngiltere ise anlaşmanın, kendisine olan sadakatiyle bilinen Katar’da gerçekleşmesi için çaba sarf etti. Katar ise anlaşmanın tamamlanması için Sudan'a ve harekete yönelik mali yardımları bir cazibe aracı olarak kullandı... Ve böylece, 17/02/2009 tarihinde rejim ile Adalet ve Eşitlik Hareketi arasında "İyi Niyet ve Güven İnşası Anlaşması" veya "Çerçeve Anlaşması" denilen mutabakata varıldı.
Ancak Amerika, anlaşmaya karşı çıkmayan yumuşak tonuna rağmen, onu sadece bir olasılık olarak değerlendirdi. Amerika’nın BM Büyükelçisi anlaşmanın imzalanmasından sonra, Şarku’l Evsat’ın 18/02/2009 tarihli haberinde geçtiği üzere; "Anlaşmanın barış yolunda mütevazı bir adım olması muhtemeldir" dedi.
Buna rağmen Amerika, rejimle koordineli bir şekilde anlaşmayı etkisiz hale getirmiş ve içeriğini boşaltmıştır. Böylece anlaşma, Mayıs 2006'da Ebuca'da rejim ile Sudan Kurtuluş Hareketi’nin Minni Minnawi kanadı arasında yapılan önceki anlaşma gibi "kağıt üzerinde" kalmıştır. Amerika’nın, Güney Sudan’ın ayrılmasını tamamlayana kadar ve Fransa ile İngiltere’ye bağlı geleneksel örgütlerin dışındaki yeni yapılar oluşturana kadar, Avrupa’nın ve onun kurduğu Darfur örgütlerinin kontrolündeki etkili herhangi bir anlaşmayı istemediği açıktı.
2- 09/07/2011 tarihinde Güney'in ayrılığı resmen ilan edildi ve bir devlet oldu. Bunun sonucunda Güney ile Kuzey arasındaki her türlü sorun, artık uluslararası kanalları (Güvenlik Konseyi, Genel Kurul) ve başta ABD olmak üzere uluslararası güçlerin etkisini içeren "iki devlet arasındaki bir sorun" olarak görülmeye başlandı. Yani rejimin bir isyancı hareketle uğraşması dönemi sona erdi. Dolayısıyla Amerika, aylar önce kurduğu yeni bir örgüt olan "Kurtuluş ve Adalet Hareketi" ile yürüttüğü ön müzakereleri 14/07/2011'de bir anlaşma ile taçlandırarak Darfur meselesini çözmeye odaklanma imkânı buldu.
İlk adım olarak Amerika, Darfur'daki temel isyancı hareketlerden ayrılanlardan ve onlara katılanlardan yeni bir oluşum meydana getirmiş ve buna rejimle gizli ilişkileriyle bilinen Ticani Sisi liderliğindeki "Kurtuluş ve Adalet Hareketi" adını vermiştir. Hatta bu hareketten bir grup, Ticani Sisi'nin gizlice Hartum'a gittiğini ve Beşir rejimiyle özel ilişkiler kurduğunu fark ettikten sonra, Ekim 2010'da "Kurtuluş ve Adalet Hareketi Ordusu" adına yayınladıkları bildiride Sisi'yi başkanlıktan azlettiklerini duyurmuşlardı! Buna rağmen Sisi bundan etkilenmemiş, Amerika ve rejimin desteğiyle hareketin başkanlığına devam etmiştir.
3- Amerika, Darfur konusunda Güney Sudan’da izlediği adımların aynısını izlemektedir. Yani kademeli olarak Darfur’u ayrılığa (kopuşa) götürmeye çalışmaktadır. Bu durum anlaşmanın gerçekliğinden, ABD yönetimi yetkililerinin bu anlaşma hakkındaki açıklamalarından ve Ticani Sisi’nin sözlerinden açıkça anlaşılmaktadır:
Anlaşmanın gerçekliğine gelince; anlaşma geniş yetkiler öngörmektedir. İkinci bölümde, Darfur Bölgesel Otoritesi'nin kurulması yer almaktadır. Bu otoritenin geniş yetkilere sahip 22 üyeli bir konseyi olacak ve görevi, Hartum'daki otorite ile iş birliği içinde anlaşmada belirtilenleri uygulamak olacaktır. Sudan Cumhurbaşkanı, sadece Darfur’a özel değil, tıpkı ayrılıkçı Salva Kiir ve ondan önceki John Garang’ın tüm Sudan’ın başkan yardımcısı olması gibi, geri kalan tüm Sudan için Darfur’dan bir başkan yardımcısı atayacaktır. Anlaşma, Bölgesel Otorite için 67 üyeli bir yasama meclisi kurulmasını, Afrika Birliği ve BM’den gözlemcilerin katılımıyla özel mahkemeler oluşturulmasını öngörmektedir. Darfur’un tek bir bölge mi yoksa Darfur Bölgesel Otoritesi altında birkaç eyalet mi olacağına dair bir referandum yapılması konusunda mutabakata varılmıştır. Anlaşmanın uygulanması için ABD, İngiltere, Fransa, Rusya, Çin, Japonya, Kanada, Arap Birliği, Afrika Birliği, BM, Katar, Sudan Hükümeti, Darfur hareketleri ve Çad’dan oluşan bir mekanizma kurulmuştur. 100 sayfalık anlaşma; insan hakları, kamu özgürlükleri, yetki paylaşımı, federal mali sistem, servet paylaşımı, ordu, polis, gümrük, sınır muhafızları, Darfur’da yargı organlarının ve diğer kamu kurumlarının kurulması, mültecilerin ve yerinden edilenlerin geri dönüşü, tazminatlar, toprak ve doğal kaynakların yönetimi, petrol sektörünün yönetimi ve 2003'ten beri Darfur'da işlenen ciddi insan hakları ve uluslararası insancıl hukuk ihlalleri için yargı yetkisine sahip özel bir mahkeme kurulması gibi pek çok detayı içermektedir.
ABD yönetimi yetkililerinin açıklamalarına gelince; Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Mark Toner şunları söylemiştir: "Bu anlaşma, Darfur'daki krize kalıcı bir çözüm yolunda atılmış ileri bir adımdır." Ayrıca "Müzakerelere katılmayı reddeden diğer silahlı gruplara, barış sürecine tamamen bağlı kalmaları için baskı uygulayacağız" demiştir. Sözcü, Hartum'u "Darfur'da tam bir barışa ulaşmak için müzakereleri sürdürme arzusunu açıkça ifade etmeye" çağırmıştır. (Al Jazeera 15/07/2011)
Amerika bu anlaşmayı nihai bir sonuç olarak değil, Darfur krizine kalıcı bir çözüm yolunda "ileri bir adım" olarak değerlendirmiştir. Bu, Amerika'nın şu mesajı verdiği anlamına gelir: Amerika'nın açıkça ilan etmediği o "kalıcı çözüme" ulaşana kadar, Sudan rejimini art arda tavizler vermeye zorlayacak başka adımlar da gelecektir. Eğer tüm bunlar sadece bir "adım" ise, diğer adımlar Darfur bölgesinin geniş yetkilere sahip bir özerkliğe sahip olmasından çok daha fazlasını ifade eder... Bu da meselenin, Güney Sudan'da olduğu gibi referandum gerçekleşene ve ayrılık sağlanana kadar Darfur halkına "kendi kaderini tayin hakkı" tanıyan Navasha Anlaşması benzeri bir başka anlaşma ile Darfur'un Sudan'dan tamamen koparılmasına varması demektir. ABD Dışişleri Sözcüsü'nün sözlerinden anlaşılan budur. Sözcü, Hartum rejiminden "tam barış" olarak adlandırdığı şeye ulaşmak için müzakereleri sürdürme arzusunu açıkça beyan etmesini istiyor. Yani rejim, Amerika'nın istediği o tam barış gerçekleşene kadar birbiri ardına tavizler vermeye hazır olmalıdır. Zira Amerika, Hartum rejiminden müzakerelere devam etme niyetini açıklamasını isteyerek aslında Doha Anlaşması'nın yeterli olmadığını ve sözde tam barışa ulaşmak için müzakerelerin sürmesi gerektiğini söylemek istemektedir!
Aynı zamanda Amerika, Kurtuluş ve Adalet Hareketi'ni ve başkanını, Güney'deki benzeri olan ve Amerika'nın emirleri doğrultusunda hareket eden Halk Kurtuluş Hareketi gibi büyütmeye çalışmaktadır. Darfur Bölgesel Otorite Başkanı ve Sudan Başkan Yardımcısı'nın bu hareketten atanması da muhtemeldir. Darfur davasının kendi elinde kalmasını garantilemek için en önemli makamların bu harekete verilmesi de olasıdır.
- Sisi'nin sözlerine gelince; Kurtuluş ve Adalet Hareketi Başkanı Ticani Sisi, anlaşmanın imzalanmasını "bölgede güvenlik ve istikrarı sağlamayı amaçlayan büyük bir başarı" olarak nitelendirmiş ve şu hususa dikkat çekmiştir: "Bu tarihi an, ülkenin güneyinin ayrılması ve bağımsız devletini ilan etmesiyle aynı zamana denk gelmektedir. Şüphesiz bu iki olayın Sudan’daki meselelerin ele alınış biçimiyle bir ilişkisi vardır." (Africa Today 15/07/2011). Yani Ticani Sisi, Darfur anlaşması ile Güney Sudan'ın ayrılması arasındaki ilişkiyi vurguluyor ve Sudan'daki meselelerin ele alınış biçimine işaret ediyor. Bu biçim; eyaletlerin ayrılabilme potansiyeli ve rejimin bunu kabul etmesidir. Yani Sudan rejimi, meseleleri Güney Sudan davasını ele aldığı yöntemle, yani ayrılmak isteyen bölgeye adım adım anlaşmalar imzalatarak Navasha benzeri bir anlaşmaya varana kadar ayrılma hakkı vererek çözmektedir. Ayrıca Kurtuluş ve Adalet Hareketi'nin nihai hedefinin, Güney Sudan'da olanları kötü bir örnek alarak bölgenin ayrılması ve devletini ilan etmesi olduğuna işaret etmektedir. Ticani Sisi'nin Ömer el-Beşir liderliğindeki Sudan rejiminin bu çözüm yöntemi hakkındaki farkındalığı, pek çok siyasetçi tarafından da paylaşılmaktadır: Adım adım taviz vermek, ayrılmak isteyen bölgeye kendi kaderini tayin hakkı tanımak, ardından referandum yapmak ve nihayetinde Sudan'ın kalıntıları üzerinde yeni bir devletçiğin doğumuna karar vermek.
Böylece Amerika, Güney Sudan’ın iplerini tek başına eline aldığı gibi Darfur’un iplerini de tek başına ele almayı başarmış; Fransa ve İngiltere’yi dışlamıştır. Onları ve Çad ile Katar’daki ajanlarını ise sadece imza törenlerine katılan "yalancı şahitler" ve başta İngiltere lehine belirli bir rol oynayan Katar olmak üzere, yerinden edilenler için gerekli masrafları ve tazminatları ödeyen ortaklar olarak bırakmıştır. Onlara verebileceği en büyük rol, Amerika’nın kararlarını uygulayan "uluslararası gözlemciler" olarak, Amerika’nın belirlediği kararların uygulanmasını izleme mekanizmasında yer almalarını sağlamaktır; tıpkı Darfur ile ilgili bu son belgenin imzalanmasında olduğu gibi. Amerika artık Ömer el-Beşir rejimi üzerindeki tüm baskı araçlarına sahip olmuş ve Darfur'daki oyunun iplerini neredeyse tamamen eline almıştır. Müzakerelere katılmayı reddeden diğer gruplara baskı uygulayacağını ilan etmiştir. Bu, Amerika’nın o hareketlere yönelik tehditkar bir tonudur. Yani Amerika, diğer isyancı hareketleri tehdit, cazibe, görmezden gelme, marjinalleştirme, rollerini bitirme veya parçalama yoluyla kendi iradesine boyun eğdirmek için her türlü yolu deneyecektir. Şunu belirtmek gerekir ki, "Darfur'da Barış İçin Doha Belgesi" olarak adlandırılan bu anlaşma, ancak Amerika ağırlığını koyduktan sonra imzalanabilmiştir. ABD Başkanı son aylarda Sudan Özel Temsilcisi Princeton Lyman’ı ve Darfur Kıdemli Danışmanı Dane Smith’i, imza atılana kadar Doha müzakerelerine katılmaları için göndermiştir. O günlerde ABD Dışişleri Bakanlığı, temsilcilerini Doha'ya göndermesini şu şekilde tanımlayan bir bildiri yayınlamıştır: "Sudan hükümetini ve Darfur'daki silahlı hareketleri, Doha görüşmelerindeki kalan haftaları siyasi bir çözüme ulaşmak, derhal ateşkese bağlı kalmak ve Darfur'daki güvenlik ve insani koşulları iyileştirmek için acil adımlar atmak amacıyla değerlendirmeye teşvik etmek." (KUNA 30/04/2011). Bu, Amerika’nın Darfur meselesinde kontrolü ele alma ve Fransız-İngiliz etkisini uzaklaştırma hamlesi olarak, Sudan rejimindeki ve Darfur'daki ajanları aracılığıyla bu anlaşmanın imzalanmasının arkasındaki güç olduğunun kanıtıdır.
4- Avrupa (Fransa ve İngiltere), Amerika’nın bu anlaşmadaki başarısını ve arkasına koyduğu ağırlığı fark etmiştir. Bu nedenle, özellikle Adalet ve Eşitlik Hareketi başta olmak üzere kendisine bağlı isyancı hareketlerin muhalif tonunu yumuşatmaya çalışmaktadır. Hareketin sözcüsü Cibril Adem Bilal, anlaşmayı mevcut haliyle imzalamayı reddettiklerini açıklarken şöyle demiştir: "Anlaşma, barış süreci ve meselelerin tartışılması için bir temel oluşturmaya uygundur ancak imzalanacak nihai bir metin değildir." Ayrıca "Güvenlik Konseyi bu belgenin barış için bir temel oluşturduğundan bahsediyor, şu an imzalanabilir olduğundan değil; tarafları en kısa sürede barışa ulaşmaya teşvik ediyor" demiştir. (Africa Today 14/07/2011). Bu nedenle, imzalamayan diğer hareketlere verilen 3 aylık süre içinde bu hareketin daha sonra imzalaması veya Beşir rejiminin gelecekte vereceği daha fazla tavizleri içeren gelecek anlaşmalara katılması ihtimali vardır. Özellikle Darfur’un yeni siyasi yapısında bu harekete tatmin edici koltuklar verilirse bu durum güçlenir. Çünkü görünen o ki hareket, makamların diğer isyancı hareketlerden kopanların oluşturduğu ve Ticani Sisi liderliğindeki Kurtuluş ve Adalet Hareketi’ne gideceğini ve kendisinin pay alamayacağını hissetmiştir. Hareketin sözcüsü Cibril Adem, Doha Belgesi için şöyle demiştir: "Bu, onu imzalayanlara diplomatik görevler veren bir 'istihdam anlaşmasıdır' ve Darfur'un gerçek sorunlarını çözmede başarısızdır." (AFP 14/07/2011).
Buna göre Fransa, ajanları imzalamazsa Darfur’da kaybedeceğini görürse, başta Adalet ve Eşitlik Hareketi olmak üzere onlara bu anlaşmayı imzalamaları talimatını verecektir. Bu, ya Darfur Bölgesel Otoritesi'nde tatmin edici makamlar sözü alarak ya da Darfur davasında Amerika karşısında her şeyi kaybetmemek için üzerinde bazı değişiklikler yapılan başka bir anlaşma ile olacaktır. Unutulmamalıdır ki bu hareketin heyeti Doha’da bulunmasına rağmen müzakerelere resmi olarak katılmamıştır. Sömürgeci devletlerin, çıkarları gerektirdiğinde ajanlarına tutumlarını tamamen değiştirtmeleri, hatta onları bir kenara atmaları uzak bir ihtimal değildir. Amerika’nın geçen yılın ortasından sonra topladığı Kurtuluş ve Adalet Hareketi ile yaptığı müzakerelerde Darfur konusunda elinin güçlü olduğunu gördüğünde ve Beşir'in onlarla Mart 2010'da bir ön anlaşma yapmasını sağladığında; Avrupa Darfur görüşmelerinde bir rol oynamak istedi. Beşir’in, Halil İbrahim’in Adalet ve Eşitlik Hareketi başkanı olmasından memnun olmadığını görünce Beşir’e yaklaştı ve Çad’a, Halil İbrahim’i İngiliz ajanı Kaddafi’nin Libya’sına "kovması" talimatını verdi. Oysa Halil İbrahim ömrünü Fransa ve Çad’a hizmet ederek tüketmişti. Şimdi ise Halil İbrahim, Trablus'ta Kaddafi rejiminin uğursuz ev sahipliğinde, ne yapacağını bilemez halde zor bir durumda beklemektedir. Bu nedenle, daha önce de belirttiğimiz gibi, Fransa'nın ve dolayısıyla Adalet ve Eşitlik Hareketi'nin, kendilerine belirli makamlar verildikten ve anlaşmaya şekli de olsa bazı eklemeler yapılarak tatmin edildikten sonra imzalamayı kabul etmesi uzak bir ihtimal değildir.
Bununla birlikte Avrupa (Fransa ve İngiltere), Güney Sudan'da olduğu gibi Darfur'da da Amerika’nın tek başına kalmasını kolayca kabul etmeyecektir. Anlaşmaya karşı tutumunu yumuşatsa ve hatta Adalet ve Eşitlik Hareketi'ne imzalaması talimatını verse bile, bu sadece "siyasi bir mola"dır. Ta ki Avrupa, bu anlaşmayı bozacak ve bölgeyi yeniden istikrarsızlaştıracak uygun bir fırsat bulup Darfur'un iplerini -tüm ipler olmasa da- başlangıçta yaptığı gibi tekrar eline alana kadar...
5- Son olarak, üzücü ve acı verici olan şudur ki; bu yöneticiler ne Allah'tan ne Rasulü'nden ne de müminlerden utanmadan ülkeyi parçalıyorlar. Sudan rejimi Güney Sudan’dan güpegündüz vazgeçti, resmi ilandan bir gün önce Güney’in ayrılmasını tanıdı. Hatta Amerika’dan bile önce tanıdı ki; genel Sudan topraklarını ve halkını temsil eden rejimin başkanı sıfatıyla Güney’in ayrılması cinayetini ilk tanıyan, kabul eden ve kutsayan kişi olsun... Böylece ayrılığa yerel, bölgesel ve uluslararası bir meşruiyet kazandırdı. Ardından Ömer el-Beşir, hiçbir utanç duymadan, suçluluk veya pişmanlık hissetmeden ayrılık cinayeti kutlamalarına katılmak için bizzat oraya gitti; tüm ülkenin kaderini daha fazla parçalanmaya götürecek bu yolu açtı ve buna teşvik etti.
İşte Darfur’un geldiği noktayı görüyoruz: Güney Sudan ile aynı yoldaki adımların bir mukaddimesi olarak geniş bir özerklik...
Müslümanların topraklarındaki mevcut rejimler bizi yıkıma sürüklüyor... Müslümanlar, bu rejimlerin yerine İslami Hilafet'i kurmak için ciddi bir şekilde çalışmadıkça, sadece Müslüman topraklarının bölünmesiyle değil, bölünmüşlüğün defalarca kez daha bölünmesiyle karşı karşıya kalacağız...
إِنَّ فِي ذَلِكَ لَذِكْرَى لِمَنْ كَانَ لَهُ قَلْبٌ أَوْ أَلْقَى السَّمْعَ وَهُوَ شَهِيدٌ
"Şüphesiz bunda, kalbi olan yahut şahit olarak kulak veren kimse için bir öğüt vardır." (Kâf [50]: 37)