Home About Articles Ask the Sheikh
Soru & Cevap

Soru-Cevap: İslam Akidesinin Tanımı ve Mütekellimler

December 12, 2021
3112

Hizb ut-Tahrir Emiri Celil Âlim Atâ İbn Halil Ebû er-Raşta’nın Facebook sayfasındaki takipçilerinin sorularına verdiği cevaplar serisi

Soru Cevap

İslam Akidesinin Tanımı ve Mütekellimler

Ibn Mansoor'a

Soru:

Selamun aleykum ve rahmetullahi ve berakatuhu.

Değerli Şeyhimiz, Allah seni mübarek kılsın, amellerini kabul etsin ve seni dünya ile ahirette en güzel şekilde mükafatlandırsın.

İki sorum var. Bu iki soruyla size yük olduğum için özür dilerim.

1- İslam Şahsiyeti 1. Cilt, İslam Akidesi bölümünde şöyle geçmektedir:

"İslam akidesi; Allah’a, meleklerine, kitaplarına, peygamberlerine, ahiret gününe, hayrı ve şerri ile kaza ve kadere iman etmektir."

Aynı bölümün sonunda ise şöyle denmektedir:

"Kaza ve kader meselesine gelince; bu isimle ve mefhumu hakkında ihtilafın cereyan ettiği bu isimlendirmeyle ilgili hiçbir kat'i nass gelmemiştir. Ancak bu isimlendirmenin kapsamına (müsemmasına) iman etmek akidedendir ve iman edilmesi gereken hususlardandır."

Malumdur ki akidenin delilleri akli delil ve nakli delildir.

Yine bu bölümde şöyle geçmektedir: "Kaza ve kadere gelince, bunun delili aklidir." Kültürümüzden öğrendiğim kadarıyla, bir şeyin akideden sayılabilmesi için kat'i olması gerektiğini anladım. Kaza ve kaderin ne olduğunu kültürümüzden anladım ve bunun kat'i ve akli bir delil olduğunu kavradım. Ancak bu durum, irade hürriyeti ve cebir hakkında konuşan gruplar hakkında bir soru doğuruyor. Bu konuda fikir beyan edenlere nasıl bakmalıyız? Kaza ve kader akidesinde muzdarip/karmaşık bir halde olmalarına rağmen, âlimler arasında birbirlerini tekfir eden birini görmüyoruz.

Kaza ve kadere iman etmek akideden olduğu ve iman edilmesi farz olduğu halde, onlara karşı bakışımızın nasıl olması gerektiğini lütfen açıklayınız.

2- İslam Şahsiyeti 1. Cilt, sayfa 68'de (Arapça baskı) şöyle geçmektedir: "Mutezile’nin Allah’ın adaletine bakışı, O’nu zulümden tenzih etme esasına dayanıyordu... Onlar gaibi (görünmeyeni) şahide (görünene) kıyas ettiler, yani Allah Teâlâ’yı insana kıyas ettiler... Allah Teâlâ’yı, tıpkı bir grup Yunan filozofu gibi tamamen bu alemin kanunlarına tabi tuttular." Rahmetli Şeyh Takiyyuddin en-Nebhani, Mutezile’nin hatalarından birinin, hissedilmeyen gaibi, hissedilen şahide kıyas etmeleri olduğunu söylemiştir. Rahmetli bu bölümde bunu söyledikten sonra, bir sonraki bölümde "Hidayet ve Dalalet"in anlamını açıklarken; Allah'ın hidayet ve dalaleti yarattığını, kulun ise hidayet ve dalaleti bizzat gerçekleştirdiğini (mübaşeret) belirtiyor ve bunlara dair şer’i ve akli karineler getiriyor. Akli karineyi açıklarken şöyle diyor: "Akli karineye gelince; Allah Teâlâ insanları hesaba çeker, hidayete ereni ödüllendirir, sapıklığa düşene ise azap eder... Eğer hidayet ve dalaletin Allah’a nispet edilmesinin anlamı, bunu bizzat gerçekleştirmesi (mübaşereti) olsaydı, o zaman kafire, münafığa ve asiye azap etmesi zulüm olurdu. Allah bundan fersah fersah yücedir."

Bu söz, Mutezile’nin hissedilmeyen Allah’ın adaletini, insanın adaletine kıyas etmelerindeki hataları hakkında önceden söylenenlerle çelişiyor gibi geldi bana. Şer’i bir delil olmadan Allah’ın adaletini aklen nasıl hissedebiliriz de sonra O’nun kafiri, münafığı ve asiyi cezalandırmasının "zulüm" olacağını söyleyebiliriz?

Kardeşiniz Ebu Zeyd

Cevap:

Ve aleykumusselam ve rahmetullahi ve berakatuhu.

Birincisi: Rasulullah ﷺ ve Hulefa-i Raşidin döneminde bilinen İslam akidesi; Allah’a, meleklerine, kitaplarına, peygamberlerine, ahiret gününe ve hayrı ile şerri Allah’tan olan kadere iman etmektir. Nitekim şu ayet-i kerimede buyurulduğu gibidir:

يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا آمِنُوا بِاللَّهِ وَرَسُولِهِ وَالْكِتَابِ الَّذِي نَزَّلَ عَلَى رَسُولِهِ وَالْكِتَابِ الَّذِي أَنْزَلَ مِنْ قَبْلُ وَمَنْ يَكْفُرْ بِاللَّهِ وَمَلَائِكَتِهِ وَكُتُبِهِ وَرُسُلِهِ وَالْيَوْMِ الْآخِرِ فَقَدْ ضَلَّ ضَلَالاً بَعِيداً

"Ey iman edenler! Allah’a, Peygamberine, Peygamberine indirdiği Kitab’a ve daha önce indirdiği kitaba iman edin. Kim Allah’ı, meleklerini, kitaplarını, peygamberlerini ve ahiret gününü inkâr ederse, şüphesiz derin bir sapıklığa düşmüştür." (Nisa 136)

Ayrıca bu beş esasa kader (Allah'ın ilmi ve Levh-i Mahfuz'daki yazımı anlamında...) eklenir. Tüm bunlar Rasulullah ﷺ döneminde biliniyordu. Kitaplarımızda bunu açıkladık ve bu anlamdaki kader hakkında şunları aktarabilirim:

1- Allah Sübhânehu’nun kitabından:

وَهُوَ بِكُلِّ شَيْءٍ عَلِيمٌ

"O, her şeyi hakkıyla bilendir." (Bakara 29)

ve

قُلْ لَنْ يُصِيبَنَا إِلَّا مَا كَتَبَ اللَّهُ لَنَا هُوَ مَوْلَانَا وَعَلَى اللَّهِ فَلْيَتَوَكَّلِ الْمُؤْمِنُونَ

"De ki: Bizim başımıza ancak Allah’ın bizim için yazdığı şeyler gelir. O, bizim mevlamızdır. Müminler yalnız Allah’a tevekkül etsinler." (Tevbe 51)

Bu ayetler, Allah’ın ilmi ve Levh-i Mahfuz'daki yazımı anlamındadır.

2- Rasulullah ﷺ’in hadislerinden: Müslim Sahih’inde, yukarıdaki beş hususa ek olarak Abdullah İbn Ömer İbn el-Hattab’dan şunu rivayet etmiştir: "Babam Ömer İbn el-Hattab bana şöyle dedi: Bir gün Rasulullah ﷺ’in yanındayken aniden beyaz elbiseli, simsiyah saçlı, üzerinde yolculuk eseri görülmeyen ve bizden kimsenin tanımadığı bir adam çıkageldi. Nebi ﷺ’in yanına oturdu, dizlerini O'nun dizlerine dayadı, ellerini uyluklarının üzerine koydu ve: Ey Muhammed, bana İslam hakkında bilgi ver dedi... Sonra: Bana iman hakkında bilgi ver dedi. O da: «Allah’a, meleklerine, kitaplarına, peygamberlerine, ahiret gününe iman etmen, bir de hayrı ve şerriyle kadere iman etmendir» buyurdu. Adam: Doğru söyledin dedi... Sonra (Rasulullah) bana dedi ki: «Ey Ömer, soranın kim olduğunu biliyor musun?» Ben: Allah ve Rasulü daha iyi bilir dedim. Buyurdu ki: «O Cibril’di, size dininizi öğretmeye geldi.»"

Buradaki kader, Allah Sübhânehu’nun ilmi ve Levh-i Mahfuz’daki yazımıdır; "Kaza ve Kader" ifadesindeki ıstılahi anlamda değildir. Bu isim (fiillerin yaratılması, gerçekleştirilmesi, eşyanın özelliklerinin yaratılması ve bunların fiillerden tevellüd etmesi anlamındaki Kaza ve Kader ıstılahı), Rasulullah ﷺ veya Sahabe (r.anhum) döneminde bilinmiyordu. Bu ancak Tabiin döneminde meşhur olmuş, o zamandan itibaren bilinmeye ve araştırılmaya başlanmıştır. Bu meseleyi araştırma konusu haline getirenler ise mütekellimlerdir.

Akidenin delillerinin kat’i olması hususu tüm Müslümanlar nezdinde doğrudur ve bunu inkâr eden kafirdir. Ancak bu, Yunan felsefesinden tercüme edilen ıstılahi anlamdaki "Kaza ve Kader" konusu için geçerli değildir; zira bu, anlamı üzerinde ihtilaf edilmiş bir konudur:

  • Kim bunu doğru anlar ve üzerine kat’i deliller ikame ederse, kitaplarımızda açıkladığımız gibi ona iman eder. Biz de buna iman ettik ve onu akide araştırmalarımıza dahil ettik.

  • Mutezile ve Cebriye gibi zihinleri karışanlar ise fiilin yaratılması ile fiilin işlenmesi (mübaşeret) ve sevap-ceza arasını birbirine karıştırmışlardır. Mutezile, insanın sevap ve ceza alabilmesi için fiillerini kendi iradesiyle yarattığını söyledi. Cebriye ise aksine, insanın fiillerini Allah’ın yarattığını, dolayısıyla insanın buna mecbur olduğunu ve boşluktaki bir tüy gibi olduğunu söyledi. Her iki grup da fiili işlemek ile her şeyin yaratıcısı olan Allah Sübhânehu’nun sıfatı olan "fiili yaratmak" arasını karıştırmıştır. Bunlar meseleyi yanlış anladıkları için hatalı görüşler ortaya koymuşlardır. Ancak onlara kafir olduklarını söylemeyiz, bilakis bu meselede hata etmiş Müslümanlardır deriz.

Özetle; ıstılahi anlamdaki (Kaza ve Kader) konusunda ihtilaf eden Cebriye veya Mutezile hakkında kafir oldukları söylenmez. Sadece görüşlerinin hatalı olduğunu söyleriz. Biz kendi görüşümüzün kat’i olduğunu görürüz ve kitaplarımızda açıkladığımız şekliyle Kaza ve Kader’e iman ederiz. Kim bunu zikrettiğimiz anlayışın dışında anlarsa, hata ettiğini söyleriz, kafir olduğunu söylemeyiz.

İkincisi: Adalet ve zulüm hakkındaki soruna gelince:

Mutezile, Allah’ın fiillerini insanın fiillerine kıyas ederek Allah Sübhânehu’nun fiilleri hakkında aklı hakem kılmıştır. Bu mutlak bir hatadır. Çünkü Allah Sübhânehu’nun zatı ve fiilleri hisse konu değildir; bu konuda ancak Allah Sübhânehu’nun Kitabı ve Rasulü ﷺ’in sünnetinden gelen şer’i nasslara göre durulur. Bu nedenle biz bu meseleyi araştırdığımızda, önce Allah Sübhânehu’nun fiilleri üzerine şer’i delilleri ikame ettik, ardından akli delillerden buna muvafık olanları zikrettik. Yani ispat veya nefyetmede asıl olan Şeriat’ın getirdiğidir. Bazı yönlerden akli deliller bulunursa, şer’i delile uygunluğu açısından zikredilmesinde bir sakınca yoktur.

Buna binaen, İslam Şahsiyeti 1. Ciltte hidayet ve dalalet konusunu araştırırken şöyle dedik:

"(Hidayet ve dalaletin Allah Teâlâ’ya nispet edildiğine dair ayetler gelmiştir. Bundan, hidayet ve dalaletin kuldan değil ancak Allah’tan olduğu anlaşılır. Hidayet, dalalet ve saptırmanın kula nispet edildiğine dair başka ayetler de gelmiştir. Bunlardan da hidayet ve dalaletin kuldan olduğu anlaşılır. Gerek bu ayetler, gerekse şu ayetler mutlaka teşrii/yasal bir anlayışla anlaşılmalıdır. Yani, kendisi için yasalaştıkları teşrii vakıaları kavranmalıdır. İşte o zaman hidayet ve dalaletin Allah’a nispet edilmesinin, kula nispet edilmesinden farklı bir anlamı olduğu; her birinin diğerinden farklı bir yöne yöneldiği ortaya çıkar ve böylece teşrii anlam tam olarak belirginleşir. Evet, dalalet ve hidayeti Allah’a nispet eden ayetler, hidayet verenin ve saptıranın O olduğu konusunda sarihtir. Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur:

قُلْ إِنَّ اللَّهَ يُضِلُّ مَن يَشَاءُ وَيَهْدِي إِلَيْهِ مَنْ أَنَابَ

"De ki: Şüphesiz Allah dilediğini saptırır, kendisine yöneleni de hidayete erdirir." (Rad 27)

...Ve şöyle buyurdu:

إِنَّكَ لَا تَهْدِي مَنْ أَحْبَبْتَ وَلَكِنَّ اللَّهَ يَهْدِي مَن يَشَاءُ

"Şüphesiz sen sevdiğini hidayete erdiremezsin; fakat Allah dilediğini hidayete erdirir." (Kasas 56)

Bu ayetlerin mantuku (söylenişi), hidayet ve saptırma fiilini gerçekleştirenin kul değil Allah Teâlâ olduğuna dair açık bir delalet içermektedir. Bu da kulun kendiliğinden hidayete ermediği, ancak Allah onu hidayete erdirirse hidayet bulacağı, Allah onu saptırırsa sapacağı anlamına gelir. Fakat bu mantukun anlamını, hidayet ve dalaletin bizzat gerçekleştirilmesinin (mübaşeretinin) Allah’tan olmasından çıkarıp başka bir anlama, yani hidayet ve dalaleti yaratmanın Allah’tan olduğu, hidayeti, dalaleti ve sapmayı bizzat gerçekleştirenin ise kul olduğu anlamına çeviren karineler gelmiştir. Bu karineler şer’i ve aklidir.

Şer’i karinelere gelince; hidayeti, dalaleti ve saptırmayı kula nispet eden birçok ayet gelmiştir. Allah Teâlâ şöyle buyurdu:

مَنِ اهْتَدَى فَإِنَّمَا يَهْتَدِي لِنَفْسِهِ وَمَنْ ضَلَّ فَإِنَّمَا يَضِلُّ عَلَيْهَا

"Kim hidayete ererse ancak kendisi için erer; kim de saparsa ancak kendi aleyhine sapmış olur." (İsra 15)

...Ve şöyle buyurdu:

لَا يَضُرُّكُمْ مَنْ ضَلَّ إِذَا اهْتَدَيْتُمْ

"Siz hidayete erdiğiniz zaman, sapanlar size zarar veremez." (Maide 105)

...Ve şöyle buyurdu:

فَمَنِ اهْتَدَى فَلِنَفْسِهِ

"Kim hidayete ererse, kendi lehine ermiş olur." (Zümer 41)

...Ve şöyle buyurdu:

وَمِنَ النَّاسِ مَنْ يُجَادِلُ فِي اللَّهِ بِغَيْرِ عِلْمٍ وَيَتَّبِعُ كُلَّ شَيْطَانٍ مَرِيدٍ * كُتِبَ عَلَيْهِ أَنَّهُ مَنْ تَوَلَّاهُ فَأَنَّهُ يُضِلُّهُ وَيَهْدِيهِ إِلَى عَذَابِ السَّعِيرِ

"İnsanlardan öylesi vardır ki, hiçbir bilgisi olmadığı halde Allah hakkında tartışır ve her azgın şeytanın peşine düşer. Şeytan hakkında şöyle yazılmıştır: Kim onu dost edinirse, o onu saptırır ve alevli ateşin azabına sürükler." (Hac 3-4)

...Ve şöyle buyurdu:

وَيُرِيدُ الشَّيْطَانُ أَنْ يُضِلَّهُمْ

"Şeytan onları (doğru yoldan) uzak bir sapıklığa düşürmek ister." (Nisa 60)

Bu ayetlerin mantuku; hidayet ve dalalet fiilini işleyenin insan olduğuna, hem kendisini hem de başkalarını saptırdığına, ayrıca şeytanın da saptırdığına dair açık delalet içermektedir. Zira hidayet ve dalalet hem insana hem de şeytana nispet edilmiş, insanın kendi kendine hidayete erdiği veya saptığı belirtilmiştir.

Dolayısıyla bu ayetlerin mantuku, hidayet ve dalalet fiilini işleyenin insan olduğuna dair açık delalet içermektedir. Bu da hidayet ve dalaleti Allah’a nispet etmenin, fiili bizzat işlemek (mübaşeret) anlamında değil, yaratma (halk) anlamında olduğuna dair bir karinedir. Eğer ayetleri bir araya getirip teşrii bir anlayışla anlarsan, her birinin diğerinden farklı bir yöne yöneldiği sana zahir olur. Bir ayet:

قُلِ اللَّهُ يَهْدِي لِلْحَقِّ

"De ki: Allah hakka hidayet eder." (Yunus 35) derken; diğer bir ayet:

فَمَنِ اهْتَدَى فَإِنَّمَا يَهْتَدِي لِنَفْسِهِ

"Kim hidayet yolunu seçerse, bunu ancak kendi iyiliği için seçmiş olur." (Yunus 108) demektedir. Birincisi hidayet edenin Allah olduğunu, ikincisi hidayete erenin insan olduğunu gösterir. İlk ayetteki Allah’ın hidayet etmesi, insan nefsinin hidayeti yaratması yani hidayet kabiliyetini var etmesidir. İkinci ayet ise insanın, Allah’ın yarattığı bu hidayet kabiliyetini bizzat kullanarak hidayete erdiğini gösterir. Bu yüzden başka bir ayette şöyle buyurur:

وَهَدَيْنَاهُ النَّجْدَيْنِ

"Ona iki yolu (hayır ve şer yolunu) gösterdik." (Beled 10). Yani onda hidayet kabiliyetini var ettik ve hidayeti bizzat gerçekleştirmeyi ona bıraktık. İşte hidayet ve saptırmayı insana nispet eden bu ayetler, hidayeti bizzat gerçekleştirme (mübaşeret) anlamını Allah’tan kulun üzerine çeviren şer’i karinelerdir.

Akli karineye gelince; Allah Teâlâ insanları hesaba çeker, hidayete ereni ödüllendirir, sapanı ise cezalandırır ve hesabı insanın amelleri üzerine bina etmiştir. Allah Teâlâ şöyle buyurur:

مَّنْ عَمِلَ صَالِحاً فَلِنَفْسِهِ وَمَنْ أَسَاءَ فَعَلَيْهَا وَمَا رَبُّكَ بِظَلَّامٍ لِّلْعَبِيدِ

"Kim salih bir amel işlerse kendi lehinedir, kim de kötülük yaparsa kendi aleyhinedir. Rabbin kullara asla zulmedici değildir." (Fussilet 46)

...Ve şöyle buyurdu:

فَمَنْ يَعْمَلْ مِثْقَالَ ذَرَّةٍ خَيْراً يَرَهُ * وَمَنْ يَعْمَلْ مِثْقَالَ ذَرَّةٍ شَرّاً يَرَهُ

"Kim zerre miktarı hayır işlemişse onu görür. Kim de zerre miktarı şer işlemişse onu görür." (Zilzal 7-8)

...Ve şöyle buyurdu:

وَمَن يَعْمَلْ مِنَ الصَّالِحَاتِ وَهُوَ مُؤْمِنٌ فَلَا يَخَافُ ظُلْماً وَلَا هَضْماً

"Kim mümin olarak salih ameller işlerse, ne bir zulümden ne de hakkının yenmesinden korkar." (Taha 112)

...Ve şöyle buyurdu:

مَن يَعْمَلْ سُوءاً يُجْزَ بِهِ

"Kim bir kötülük yaparsa, onunla cezalandırılır." (Nisa 123)

...Ve Allah Teâlâ şöyle buyurdu:

وَعَدَ اللَّهُ الْمُنَافِقِينَ وَالْمُنَافِقَاتِ وَالْكُفَّارَ نَارَ جَهَنَّمَ خَالِدِينَ فِيهَا

"Allah, münafık erkeklere, münafık kadınlara ve kafirlere, içinde ebedî kalacakları cehennem ateşini vaad etti." (Tevbe 68)

Şayet hidayet ve dalaletin Allah’a nispet edilmesinin anlamı, O'nun bunu bizzat gerçekleştirmesi (mübaşereti) olsaydı, kafire, münafığa ve asiye azap etmesi zulüm olurdu. Allah bundan fersah fersah yücedir. O halde bunun anlamının mübaşeret dışında bir şeye, yani hidayeti yoktan yaratmaya ve ona muvaffak kılmaya çevrilmesi vacip olmuştur. Böylece hidayet ve dalaleti bizzat gerçekleştiren kul olur ve bu yüzden hesaba çekilir.

Hidayet ve saptırmanın Allah’a nispet edildiği ayetler bu yöndendir. Hidayet ve saptırmanın meşiet (dileme) ile birlikte zikredildiği:

يُضِلُّ اللَّهُ مَن يَشَاءُ وَيَهْدِي مَن يَشَاءُ

"Allah dilediğini saptırır, dilediğini de hidayete erdirir." (İbrahim 4) ayetlerine gelince; buradaki meşietin anlamı iradedir. Bu ayetlerin anlamı şudur: Hiç kimse Allah’a rağmen zorla hidayete ermez ve hiç kimse Allah’a rağmen zorla sapmaz. Bilakis, hidayete eren Allah’ın iradesi ve dilemesiyle hidayete erer, sapan da O’nun iradesi ve dilemesiyle sapar...]"

Mutezile ise meselede aklı temel delil olarak hakem kılmıştır; nitekim aynı kitapta şöyle zikrettik:

"[Mutezile’nin Allah’ın adaletine bakışı, O’nu zulümden tenzih etme bakışıydı. Sevap ve ceza meselesi karşısında Allah’ı tenzih etme ve Allah’ın adaleti ile bağdaşan bir tavır takındılar. Allah’ın adaletinin, ancak insanda irade hürriyetinin kabul edilmesiyle bir anlam ifade edeceğini; insanın kendi fiillerini kendisinin yarattığını, bir şeyi yapmaya veya yapmamaya gücünün yettiğini savundular. Eğer insan kendi iradesiyle yapar veya terk ederse, o zaman alacağı sevap veya ceza akli ve adil olurdu. Fakat eğer Allah insanı yaratıp onu belirli bir şekilde davranmaya zorlasaydı, itaat edeni itaate, asi olanı isyana mecbur kılsaydı, sonra da birini cezalandırıp diğerini ödüllendirseydi, bu adaletten hiçbir iz taşımazdı. Onlar gaibi şahide kıyas ettiler, Allah Teâlâ’yı insana kıyas ettiler ve tıpkı bir grup Yunan filozofu gibi Allah Teâlâ’yı tamamen bu alemin kanunlarına tabi tuttular. Allah’ı, insanın tasavvur ettiği şekilde adaletle mükellef kıldılar. Dolayısıyla araştırmanın aslı; kulun fiili üzerine Allah’tan gelecek olan sevap ve cezadır. (Kaza ve Kader), (Cebir ve İhtiyar) veya (İrade Hürriyeti) adı verilen araştırmanın konusu da budur... Şöyle diyorlar: Eğer Allah kafirin küfrünü ve asinin isyanını irade etmiş olsaydı, onu küfür ve isyandan nehyetmezdi. Allah’ın Ebu Leheb’in kafir olmasını irade edip sonra ona imanı emretmesi ve onu küfürden nehyetmesi nasıl tasavvur edilebilir? Eğer bunu mahlukattan biri yapsaydı sefih olurdu; Allah bundan fersah fersah yücedir. Eğer kafirin küfrü ve asinin isyanı Allah Teâlâ tarafından irade edilmiş olsaydı, cezayı hak etmezlerdi...

Fiillerin yaratılması meselesine gelince; Mutezile, kulların fiillerinin kendileri tarafından yaratıldığını, Allah’ın işi değil kendilerinin işi olduğunu söyledi. Allah’ın kudretinin müdahalesi olmaksızın bunları yapmaya da terk etmeye de güçleri yetmektedir... Tüm bunlardan, fiillerin yaratılması meselesinde benimsedikleri şu görüşe vardılar: İnsan kendi fiillerini yaratır, bir şeyi yapmaya da yapmamaya da kadirdir. Mütekellimlerin meseleyi ve ondan doğan dalları araştırma metodunu takip ederek, onlarda fiillerin yaratılması meselesinden 'tevellüd' (doğma/oluşma) meselesi doğdu. Mutezile insanın fiillerinin kendisi tarafından yaratıldığına hükmedince, şu soru ortaya çıktı: İnsanın fiilinden doğan ameller hakkındaki görüş nedir? Onlar da mı insan tarafından yaratılmıştır, yoksa Allah tarafından mı? Örneğin; dövülenin hissettiği acı, insanın fiiliyle bir şeyde oluşan tat, bıçakla gerçekleşen kesme, lezzet, sağlık, şehvet, sıcaklık, soğukluk, ıslaklık, kuruluk, korkaklık, cesaret, açlık, tokluk vb. Bunların hepsinin insanın fiili olduğunu, çünkü insan fiili işlediğinde bunları da onun meydana getirdiğini, dolayısıyla bunların insanın fiilinden tevellüd ettiğini (doğduğunu) ve onun tarafından yaratıldığını söylediler...]"

Buna göre Mutezile’nin görüşü, hakikatini kavrayamadıkları halde Allah Sübhânehu’nun fiilleri hakkında aklı hakem kılmaya dayanmaktadır. Onlara hakikatinden farklı görünebilir. Nitekim aynı kitapta belirtildiği gibi onlar; "[Allah’ın adaletinin insanın adaletine kıyaslanmasının doğru olmadığını; alemi yaratan ve onu koyduğu kanunlara göre yöneten Allah’ın bu alemin kanunlarına tabi kılınamayacağını anlayamadılar. Biz görüyoruz ki, insanın görüşü daraldığında adaleti dar bir çerçevede anlıyor ve eşya hakkında belirli bir hüküm veriyor; görüşü genişlediğinde ise adalete bakışı ve hükmü değişiyor. Öyleyse, ilmi her şeyi kuşatan Alemlerin Rabbi'ni nasıl kıyaslayabiliriz ve O'nun adaletine bizim gördüğümüz adalet anlamını nasıl verebiliriz?]"

Dolayısıyla akıl, Allah Sübhânehu’nun fiilleri hakkında hüküm veremez. Allah Sübhânehu’nun fiilleri aklın güç ve hüküm alanının dışındadır. Şeriat’tan bağımsız olarak akla, Allah Sübhânehu’nun fiilleri hakkında hüküm verme yetkisi tanımak doğru değildir.

Kitaplarımızda zikrettiğimiz husus budur; biz Allah Sübhânehu’nun fiilleri üzerine şer’i delilleri ikame ettik, sonra onlara muvafık olan akli delilleri zikrettik...

Bu açıklamanın yeterli olacağını umuyorum. Allah en iyi bilen ve en iyi hüküm verendir.

Kardeşiniz Atâ İbn Halil Ebû er-Raşta

08 Cemaziyelevvel 1443 H. 12/12/2021 M.

Emir'in (Allah onu korusun) Facebook sayfasındaki cevap linki

Emir'in (Allah onu korusun) web sitesindeki cevap linki

Makaleyi Paylaş

Bu makaleyi ağınızla paylaşın