Soru:
Hindistan’da 07.04.2014 tarihinde başlayan genel seçimler 12.05.2014 tarihine kadar devam edecek ve sonuçlar 16.05.2014 tarihinde açıklanacaktır. Seçimlerde iki büyük siyasi blok yarışmaktadır: Amerika ile bağlantılı olan Bhartiya Janata Partisi (BJP) ve müttefikleri ile İngiliz yanlısı olan Kongre Partisi. Kongre Partisi, 2004 seçimlerini kazanıp iktidara dönmesinden bu yana İngiltere’ye olan bağlılığı nedeniyle Amerika ile ilişkilerde yavaşlık göstermiş ve Çin ile yüzleşme konusunda endişelerini ortaya koymuştur... Soru şudur: Amerika’nın Çin’e karşı Hindistan’ın politikası üzerindeki etkisi nedir? Bunun Amerika’nın Asya-Pasifik stratejisi ve bu çatışmaya girmeleri için Avustralya ile Japonya’yı harekete geçirmesiyle ilgisi nedir? Bu politika, Hindistan’daki iktidar partisinin türünden (BJP veya Kongre Partisi’nin başarısından) ne ölçüde etkilenir? Hindistan’ın Çin ile yüzleşme kapasitesi var mıdır? Çin ile Hindistan arasındaki güç dengesi nasıldır?
Cevap:
Bu soruların cevabı şu hususların gözden geçirilmesiyle netleşecektir:
1- Amerika; Çin’i çevresindeki ülkelerle, Pasifik Okyanusu’nda ve özellikle Doğu ve Güney Çin Denizlerinde kuşatmak için çalışmaktadır. Bu amaçla çeşitli ittifaklar ve bloklar kurmakta, bölgedeki ülkelerle ilişkilerini güçlendirmektedir. Bu süreç on yılı aşkın bir süre önce, Amerika’nın Çin’i "çevreleme" politikasının doyma noktasına ulaştığını, yani Çin’i daha fazla kontrol altında tutamayacağını gördüğünde ciddi bir şekilde başladı. Amerika, Çin’i Dünya Ticaret Örgütü’ne sokarak ona yakınlaşmış, ticari ilişkiler artmış ve Amerika’nın Çin ile stratejik diyaloğu eskisi kadar hassas olmaktan çıkmıştı... Buna rağmen Çin, Amerika’nın yörüngesine girmedi, hatta bu politika gereği onun bir müttefiki bile olmadı. Çin, kendisi için hayati ve hatta kader tayin edici gördüğü Doğu ve Güney Çin Denizleri bölgesinde hakimiyet kurma hırslarından vazgeçmedi. Çin; askeri ve ekonomik gücünü tahkim eden, ekonomik gücünü sadece kâr elde etmek için değil bazı bölgelerde siyasi etki oluşturmak için de kullanan, kendi bölgesindeki nüfuzunu Amerikan politikasıyla çelişecek veya Amerikan nüfuzunu tehlikeye atacak şekilde güçlendirmeye çalışan, bağımsızlığını ve bütünlüğünü koruyan bölgesel bir büyük güç olarak kaldı. Çin’in kader tayin edici gördüğü bu bölgeyi kontrol etme yönünde bölgesel emelleri vardır ve sadece ekonomik olarak büyük bir devlet olarak topraklarıyla sınırlı kalmak istememektedir... Amerika da aynı şekilde Çin denizleri bölgesini kendisi için hayati bir bölge olarak görmektedir. Amerika, kibri gereği sadece Amerika kıtası sınırlarında bölgesel bir güç olmakla yetinmez, aksine tüm dünyayı kendi alanı olarak görür! Bu nedenle Amerika’nın küresel hegemonyasını genişletmek adına Çin ile kendi bölgesinde rekabet etmektedir... Dolayısıyla, ticari ilişkiler ve stratejik diyaloglar yoluyla Çin’e yakınlaşarak uygulanan "çevreleme" politikası, Çin’i Amerika’nın yörüngesine sokmadığı gibi bilinen anlamda bir müttefik haline de getirmedi. Aksine, Çin’in bölgesel politikası Amerika’yı endişelendirmeye başladı ve çevreleme politikası tek başına yetersiz kaldı. Bunun üzerine Amerika, deniz gücünün yaklaşık %60’ını bu bölgeye kaydırmayı gerektiren yeni Asya-Pasifik planını uygulamaya koydu. Buna ek olarak Amerika, Çin’i bölgesel sorunlarla meşgul ederek kuşatma politikası izledi... Amerika, bu kuşatma politikasında bölge ülkelerini harekete geçirmeye odaklandı; bu kuşatmada etkili olabilecek en belirgin üç ülke Hindistan, Japonya ve Avustralya’dır.
2- Hindistan’a gelince; Çin ile 3488 km uzunluğunda bir sınırı vardır ve bu sınırla ilgili askıya alınmış sorunlar bulunmaktadır. Çeyrek asırdır sınırların belirlenmesi için görüşme turları yapılmaktadır; sonuncusu 14. tur olmuş, 15. tur ise gerçekleştirilmemiştir. 15.04.2013 tarihinde Çinli askerler Hindistan sınırını ihlal ederek Ladakh bölgesindeki Hindistan topraklarına girmiş ve çadır kurmuşlardır. Ancak üç hafta sonra geri çekilmişlerdir. Bu, Çin’in Hindistan’a; gerekirse sınırı geçip 1962 Ekim’inde olduğu gibi bir savaşa girmeye hazır olduğu mesajını veren gösterişli bir eylemdi. 1962’de Çin ordusu Arunachal Pradesh bölgesine saldırı başlatmış ve Hindistan kuvvetlerini geri püskürtmüştü. Bu operasyondan bir ay sonra Çin kuvvetleri Hindistan topraklarına ikinci bir saldırı düzenlemiş ve yaklaşık 2000 Hintli ölmüştü. Bu mesele hala çözülmemiştir ve "Fiili Kontrol Hattı" olarak adlandırılmaktadır; iki ülke arasında sürekli gerginlik yaratan sıcak bir noktadır. Buna ek olarak, Çin’in 1950’de işgal ettiği ve Hindistan sınırına komşu olan Tibet bölgesinden kaynaklanan bir gerginlik de mevcuttur. Hindistan, bu bölgedeki Budistleri ve liderleri Dalay Lama’yı sahiplenerek, onun için Hindistan’da "Sürgündeki Tibet Hükümeti" olarak bilinen Merkezi Tibet İdaresi’ni kurarak Amerika ile bu sorunu kışkırtmaya ortak olmaktadır. Tüm bu faktörler, Hindistan ile Çin arasındaki gerginliği neredeyse hiç dinmeyen bir halde tutmaktadır...
3- Amerika, Hindistan’ı Çin ile yüzleşmeye iterek veya aralarındaki sorunları kışkırtarak Çin’i bu meseleyle meşgul etmek için bu gerginlikleri kullanmaya çalıştı. Ancak Hindistan, Çin ile karada yüzleşmekten korkmaktadır; Çin’in Hindistan sınırındaki saldırgan mesajları bunu kanıtlamaktadır. Bu nedenle Amerika’nın, Hindistan’ı Çin’i rahatsız etmeye ve sınır sorunlarıyla meşgul etmeye devam etmesi için ona cazip teklifler sunması gerekiyordu... Böylece Amerika, Hindistan ile arasında stratejik bir ortaklık kurdu ve nükleer işbirliği anlaşması imzaladı... Ayrıca ABD, Hindistan ile birçok ekonomik ve güvenlik anlaşması imzaladı; 2005’te bir savunma anlaşması ve 2008’de sivil nükleer işbirliği anlaşması yapıldı. Tüm bunlar aralarındaki güvenlik işbirliği ufkunu genişletmektedir. Sonuç olarak iki ülke şu anda daha önce görülmemiş birçok ortak askeri tatbikata katılmakta ve Amerika’nın Hindistan’a yaptığı büyük silah satışları sürekli artmaktadır... Hindistan Genelkurmay Başkanı General Deepak Kapoor, 2009 Aralık sonunda yaptığı açıklamada: "Hindistan ordusunun iki cepheli bir savaşa (Çin ve Pakistan) hazırlanması gerektiğini" belirttiğinde (Ekonomi, 15.02.2010), Amerika Pakistan’a, Hindistan ile olan doğu cephesindeki kuvvetlerini azaltması ve kuvvetlerini Afganistan’da ve kabileler bölgesinde Amerika’ya karşı savaşan mücahitlere karşı batı cephesine odaklaması için baskı yaptı. Tüm bunlar, Hindistan’ın Çin ile olan kuzey cephesine odaklanması içindi... Aynı şekilde Amerika, Hindistan ile ticari değişimi artırmak için çalıştı; Amerika’nın Hindistan’a ihracatı son beş yılda diğer tüm ülkelere kıyasla hızla arttı. Hindistan Sanayi Konfederasyonu tahminlerine göre, hizmetlerdeki ikili ticaretin önümüzdeki altı yıl içinde 60 milyar dolardan 150 milyar doların üzerine çıkması muhtemeldir... Buna rağmen Hindistan, Çin ile karada bir çatışmaya girmekten çok korkmaktadır. Ayrıca Hindistan’daki Kongre Partisi yöneticileri Amerika’dan ziyade İngiltere’ye sadıktırlar; bu yüzden Amerika’nın çıkarları için Çin ile kaybedilecek bir maceraya atılmaya hazır değillerdir...!
4- Bunun üzerine Amerika, Hindistan’ın dikkatini doğuya, Pasifik Okyanusu’na ve özellikle Güney Çin Denizi’ne çekmeye karar verdi. Hindistan’ı bu bölgedeki petrol ve gaz gibi enerji kaynaklarının varlığıyla Çin ile rekabet etmeye teşvik etti ve onu kendi Asya-Pasifik stratejisine dahil etti. Nitekim Hindistan, Vietnam ile Çin ile ihtilaflı olan Spratly Adaları açıklarında petrol ve gaz araması yapmak üzere anlaştı. Bunun ardından Çin Dışişleri Sözcüsü Lin Weimin şu açıklamayı yaptı: "Güney Çin Denizi’nde dış güçler görmeyi ummuyoruz ve yabancı şirketlerin Çin’in egemenliğini, haklarını ve çıkarlarını ihlal eden işlere karışmasını da istemiyoruz." (Asharq Al-Awsat, 28.11.2011). Daha önce Komünist Parti’nin yayın organı Halkın Günlüğü gazetesi, hem Hindistan’ı hem de Vietnam’ı Çin’e karşı sorumsuz girişimlerde bulunmakla suçlamıştı. Amerika’nın Hindistan’ı o bölgeye yönlendirme çabaları devam etti; 22.07.2013 tarihinde ABD Başkan Yardımcısı Joe Biden Hindistan’ı ziyaret etti ve bu ziyaretten önce Washington’da Hindistan’ı Pasifik’e yönelmeye teşvik eden şu açıklamaları yaptı: "Hindistan güvenlik ve büyüme için giderek daha fazla doğuya bakıyor ve bizim için bu haber memnuniyet vericidir." Ayrıca: "Hindistan’ın bölgeye katılımını memnuniyetle karşılıyor ve bölgede karada ve denizde yeni ticaret ve ulaşım bağları geliştirme çabalarını destekliyoruz" dedi (IIP Digital, 23.07.2013). Bundan bir ay önce, 24.06.2013 tarihinde Kerry, Yeni Delhi’de Hintli mevkidaşı Shri Salman Khurshid ile bir araya geldi ve ABD-Hindistan Stratejik Diyaloğu’nun dördüncü turuna eş başkanlık ettiler. Asya, Hint ve Pasifik Okyanusları’nda barış ve istikrar konusundaki ortak vizyonlarını yinelediler, bölgesel bağlantıların güçlendirilmesine olan desteklerini vurguladılar ve deniz güvenliğinin önemini teyit ettiler (IIP Digital, 24.06.2013). Tüm bunlar Amerika’nın Hindistan’ı doğuya, Pasifik’e ve özellikle Güney Çin Denizi’ne itme konusundaki ilgisini açıkça göstermektedir... Buna rağmen Hindistan, Amerika’nın yeni Asya-Pasifik planını ortaya koyduğu ve onu doğuya ittiği son iki yıl içinde Amerika’nın beklediği ölçüde karşılık vermemiştir. Bunun nedenleri, iktidardaki İngiliz yanlısı Kongre Partisi’nin politikasından ve Hindistan’ın Çin ile yüzleşme korkusundan kaynaklanmaktadır...
5- Avustralya’ya gelince; Amerika, Asya-Pasifik planı çerçevesinde Çin’e karşı ekonomik ve güvenlik alanlarında işbirliğini güçlendirmek için kendi yörüngesinde dönen Avustralya’nın rolünü aktifleştirmeye başladı. Bu amaçla üst düzey Amerikalı yetkililer, özellikle eski Dışişleri Bakanı Hillary Clinton, eski Savunma Bakanı Leon Panetta ve Genelkurmay Başkanı Martin Dempsey, Avustralyalı mevkidaşlarıyla görüşmek üzere Avustralya’nın Perth şehrine gittiler. Clinton o gün, Perth’teki Batı Avustralya Üniversitesi’nde Amerikan-Asya Merkezi’nin açılışında şunları söyledi: "Avustralya, tüm dünyaya akan enerji kaynaklarının kesişme noktası olan ve canlı ticaretin kapısını oluşturan iki büyük okyanus (Hint Okyanusu ve Pasifik Okyanusu) arasında stratejik bir kavşak noktasıdır." Ayrıca: "Avustralya’ya yapılan yabancı yatırımların bu kadar artması ve bunların içinde Amerika’dan gelen 100 milyar dolardan fazlasının olması şaşırtıcı değildir, çünkü bu sular giderek küresel ekonominin kalbi haline gelmekte ve bölgedeki genişleyen Amerikan katılımının temel odak noktasını oluşturmaktadır; biz buna bazen 'Asya’ya yönelimimiz' (pivot) diyoruz." dedi. "Amerika Birleşik Devletleri Asya-Pasifik bölgesini asla terk etmemiştir, Amerika hala bir Pasifik gücüdür ve burada kalmaya devam edecektir. Amerika’nın Asya-Pasifik ve iki okyanus arasındaki bölgeler hakkındaki düşünce tarzı, Avustralya ve Amerika’nın geleceği için kritik olacaktır." (IIP Digital, 15.11.2012). Clinton bu merkezde Amerika’nın Hindistan’a bakışını ve ondan ne istediğini de belirterek şöyle dedi: "Amerika’nın stratejik önceliklerinden biri, Hindistan’ın doğuya bakma politikasını desteklemek ve Yeni Delhi’yi Asya kurumlarında ve meselelerinde daha büyük bir rol oynamaya teşvik etmektir." Ayrıca: "Amerika, gelecekte Avustralya ve Hindistan arasındaki ortak deniz tatbikatlarını memnuniyetle karşılar ve Avustralya’nın 2013’te başkanlık edeceği, Amerika’nın da diyalog ortağı olarak katıldığı Hint Okyanusu Kıyısı Ülkeleri Birliği ile birlikte çalışmaktan heyecan duyar" (Aynı kaynak). Bu fikirler, Amerika’nın bölgeyle ilgili düşünce tarzını göstermektedir; Avustralya’yı bölgedeki Çin hareketliliğine karşı koymada etkin bir unsur olarak kullanmak istemektedir. Bu durum, karadan Çin’e komşu olan Hindistan vasıtasıyla amaçlarına tam olarak ulaşamadığını ve Avustralya’nın Güney Çin Denizi sularında Hindistan ile ortaklık yapmasını istediğini göstermektedir. Avustralya, Amerikan politikasını uygulamaya Hindistan’dan daha yakındır; çünkü o, kapitalizmi benimseyen batılı bir devlet olarak kabul edilir ve herhangi bir batılı kapitalist devlet gibi sömürgeciliğe isteklidir. Bu nedenle, daha önce İngiltere’ye ortak olduğu gibi şimdi de Amerika’nın sömürgeci işgallerine katılmaktadır, çünkü bu iki devletin yörüngesinde dönmektedir...
6- Japonya’ya gelince; Amerika, Japonya’daki gücünü tahkim etmekte ve Çin karşısında bölge savunmasında ona daha büyük bir rol vermeye çalışmaktadır. 06.04.2014 tarihinde ABD Savunma Bakanı Chuck Hagel’in açıklamasında belirtildiği üzere Japonya’ya daha fazla füze savunma gemisi gönderileceği duyurulmuştur: "Amerika Birleşik Devletleri 2017 yılına kadar Japonya’ya füze savunma sistemleriyle donatılmış iki ek muhrip gönderecektir ve bu adım, yeni bir nükleer test türü yapmakla tehdit eden Kuzey Kore’nin provokasyonlarına bir yanıttır." Hagel, Çin’i büyük gücünü kötüye kullanmaması konusunda uyararak: "Büyük devletler baskı ve korkutma yoluna başvurmamalıdır, çünkü bu çatışmalar yaratabilir. Çin ile askeri gücünün kullanımı konusunda görüşmek ve şeffaflığı teşvik etmek istiyoruz" dedi (Reuters, 06.04.2014). Rusya’nın Kırım’da yaptıklarına atıfta bulunarak, Japonya ile ihtilaflı adalarda benzerini yapan Çin’i şu sözlerle uyardı: "İster Pasifik’teki küçük adalar olsun ister Avrupa’daki büyük devletler, sınırları yeniden çizemez, devletlerin toprak bütünlüğünü ve egemenliğini güç, baskı veya korkutma yoluyla ihlal edemezsiniz." Ayrıca: "Çinlilerle konuşacağım bir başka konu da komşularına saygı duymalarıdır. Baskı ve korkutma çok tehlikelidir ve sadece çatışmaya yol açar" dedi. Bakan Hagel geçen hafta Güneydoğu Asya savunma bakanlarıyla bir araya gelmiş ve Güney Çin Denizi’ndeki artan Amerikan endişesi konusunda uyarıda bulunmuştu (Aynı kaynak). Japon Kyodo ajansı 05.04.2014 tarihinde şunları belirtti: "ABD Savunma Bakanı ile Japon mevkidaşı Itsunori Onodera’nın, Japon anayasasını tadil ederek Japonya’nın kolektif meşru müdafaa hakkını kullanmasına izin verilmesi konusunu görüşmeleri bekleniyor. Ayrıca Onodera, Hagel ile yapacağı görüşmede silah ve savunma teçhizatı transferi konusunu da ele alacak ve iki taraf savunma teçhizatı alanında işbirliğini güçlendirmek için bir anlaşmaya varabilir." Yani Amerika, üzerindeki yükü hafifletmek ve Amerika’dan bağımsız, kendi adlarına kendilerini koruyacak bir güce sahip olmayı arzulayan Japonların milliyetçi duygularını okşamak için Japonya’ya Çin karşısında bölge savunması rolü vermek istemektedir.
7- Amerikan politikasının, Asya-Pasifik planı doğrultusunda Kongre Partisi veya BJP’nin başarısından etkilenmesine gelince; bu şüphesiz etkilenir. Kongre Partisi, İngilizlere olan sadakatiyle köklü bir partidir ve yaşlı efendisi İngiltere’den aldığı bir ölçüde siyasi kurnazlığa sahiptir. Bu nedenle Amerika için endişe vericidir ve aynı zamanda İngiltere’nin yaptığı gibi Amerika’yı oyalamaktadır; onunla bazı askeri anlaşmalar ve ticari ilişkiler kurmakta ancak siyasi ilişkilerde ve stratejik konularda işini karıştırmaktadır. Örneğin Kongre Partisi, 2004’te iktidara geldiği seçim kampanyasında Amerika’ya bakışını açıklayan ve kendisinden önceki BJP politikasını eleştiren bir bildiri yayınlamıştı. Bildiride şu ifadeler yer alıyordu: "Hindistan gibi büyük bir ülkenin, ABD hükümetinin Hindistan’ın (bağımlılığını) garanti olarak gördüğü bir seviyeye inmesi üzücüdür. Bu durum, BJP hükümetlerinin Hindistan’ın hayati dış politikasına ve ulusal güvenlik çıkarlarına gereken özeni göstermeksizin ABD önceliklerine ve politikalarına uyum sağlamaya hazır olmasına yol açmıştır." Bu bildiri, Kongre Partisi’nin Amerika için ne kadar endişe verici olduğunu açıkça göstermektedir. Buna rağmen stratejik diyaloğu kesmemiş, 2004’te Başkan Bush döneminde başlayan diyaloğa Haziran 2010’da geri dönmüştür. ABD Dışişleri Bakanı Clinton, Hindistan diyalog forumundaki Amerikan heyeti başkanı olarak Hindistan’ı "vazgeçilmez bir ortak ve güvenilir bir dost" olarak tanımlamıştır. Bu nedenle, Amerika yanlısı BJP’nin düşüşünden sonra Kongre Partisi’nin iktidara gelmesiyle, Amerika Hindistan’a daha önce bahsettiğimiz gibi pek çok cazip teklif sunmadıkça Hindistan’ın Çin ile yüzleşme planını uygulaması zorlaşmıştır. Buna rağmen Hindistan, yeni olmayan bahaneler ileri sürerek çekingen davranmaktadır; oysa bu bahaneler BJP zamanında da vardı ancak BJP Amerikan politikasını uygularken bunları öne sürmüyordu. Bilinmelidir ki İngiltere, Kongre Partisi’ni tamamen geleneksel bir sadakatle kendisine bağlamış ve ayrılırken yönetimi ona devretmiştir. Yönetim, 1998’den 2004’e kadar Amerika yanlısı BJP’nin kazandığı kısa bir dönem hariç, tamamen veya büyük oranda onun elinde kalmıştır; ta ki Kongre Partisi 2004-2009 seçimlerini tekrar kazanana kadar.
07.04.2014’te başlayan ve sonuçları 16.05.2014’te açıklanacak olan mevcut seçimlere gelince; bazı anket kuruluşları, Bhartiya Janata Partisi ve müttefiklerinin bu seçimleri kazanmasının beklendiğini belirtmiştir. Eğer kamuoyu yoklamaları ve Hindistan’daki seçim izleme kurumlarının tahminleri doğru çıkar ve BJP tek başına hükümet kuracak çoğunluğu elde ederse (ki bu pek muhtemel değildir) veya kurulacak herhangi bir hükümete şartlarını dayatacak bir güç kazanırsa; Amerika’nın Hindistan üzerinden Çin’i sıkıştırma politikası Kongre Partisi dönemine göre çok daha kolay olacaktır. Hatta Amerika yanlısı BJP döneminde olduğu gibi politikasını uygulamak kolaylaşacaktır; o dönemde Amerika, Kongre Partisi’nin on yıllar süren yönetiminden sonra derin bir nefes almıştı. Kongre Partisi 2004’te başa geldiğinde Hindistan’daki Amerikan politikasını bozma yönünde bir siyaset izlemeye başladı, hatta Kongre Partisi Amerikan politikasına yardım etmek için bir adım atmadan önce kendi lehine anlaşmalar koparmak için Amerika’yı oyaladı.
8- Çin ile Hindistan arasındaki karşılaştırmaya gelince; terazi birçok yönden açıkça Çin lehinedir:
Çin, her ne kadar dış politikada, ekonomik ve mali politikada ve hayatın pek çok alanında ideolojisini (komünizm) taşımayı bırakmış ve ondan taviz vermiş olsa da; Komünist Parti’nin, bu partinin takipçilerinin çıkarlarını, devletin bütünlüğünü ve bağımsızlığını korumak adına yönetimi bu isim altında sürdürmektedir. Tüm bunlar onun kendi iradesiyle hareket etmesini sağlamakta ve büyük bir devlete bağımlı veya onun yörüngesinde dönen bir devlet olmaya karşı ona bağışıklık kazandırmaktadır; ayrıca onu küresel büyük bir güç olma hayali kuran bir devlet yapmaktadır. Çinli bir albay ve Ulusal Savunma Üniversitesi’nde genç subayları eğiten bir profesör olan Liu Mingfu, "Çin Rüyası" adını verdiği kitabında bu durumu şöyle ifade etmiştir: Ülkesini dünyanın en güçlü ordusuna sahip olmaya, dünyanın şampiyonu Amerika’yı tahttan indirmek için hızla hareket etmeye çağırmış; küresel hedefler konusunda alçakgönüllülüğü bırakıp dünyada bir numara olmaya sıçramaya davet etmiştir. "Eğer Çin 21. yüzyılda dünyada bir numara olamazsa ve dünyanın en üstün gücü haline gelemezse, kaçınılmaz olarak marjinalleşecektir..." demiştir. Çin’de bir güç ve meydan okuma hissi vardır. Eğer sadece kendi bölgesini korumakla yetinmeseydi, Amerika ile mücadelesini sadece Amerika’nın kendi bölgesine yönelik hareketlerine bir tepki olarak sınırlamasaydı, Amerika’yı kendi bölgelerinde ve nüfuz alanlarında sarsmak için dışarı çıksaydı ve başta ekonomi olmak üzere pek çok alanda kapitalizmi benimsemeye başlamasaydı... Bunlar olmasaydı sesi uluslararası düzeyde daha gür çıkar ve Amerikan çıkarları üzerindeki etkisi daha güçlü olurdu... Her halükarda Çin bir güç hissine sahiptir ve sadece kendi bölgesinde olsa bile varlığının kendi iradesiyle hareket etmesi için çalışmaktadır...
Hindistan’ın ise bir ideolojisi yoktur ve herhangi bir ideolojiden gelen fikirlere sahip değildir. Aksine, kalkınması ve bağımsız bir devlet olması için değil, Batı’ya ve özellikle İngiltere’ye bağımlılığını garanti altına almak için üzerinde kapitalist ideoloji uygulanmaktadır. Bölgedeki diğer bağımlı devletler gibi kapitalist sistem ona sömürgeci güç tarafından zorla dayatılmıştır ve hala güçle dayatılmaktadır. Bu nedenle kendi iradesiyle hareket edemez; güçlü, hızlı, bilinçli ve özgün bir planlamayla atılım yapacak bir motivasyonu yoktur. Dolayısıyla politikasıyla bağımsız değil, bağımlı bir devlet olarak kalmaktadır. Siyasi alanda yavaş hareket ettiği, her zaman etkilenen konumda olduğu, etkileyen veya inisiyatif alan bir konumda olmadığı görülmektedir. Hem ilk efendisi İngiltere’nin hem de kendisine kollarını uzatan ve içinde kendisine bağlı siyasi güçler oluşturan Amerika’nın etkisi altında kalmaktadır. Bu açıdan Çin’den farklıdır; fikri olarak geridedir, belirli fikri kurallara bağlı değildir. Siyasi alanda çalışanlar herhangi bir esasa bağlı değildir, bu yüzden mali ve siyasi yolsuzluk neredeyse tüm siyasetçileri kapsayacak şekilde yaygındır. Bölgesel olarak bile büyük bir devlet olması zordur; gelecekte olabileceği en ileri nokta bir "uydu devlet" olmaktır; yani ister Amerika, ister İngiltere veya her ikisi birden olsun, başka bir büyük devletin yörüngesinde dönmektir.
Siyasi yönden durum budur. Ekonomik yönden ise Çin ekonomisi Hindistan ekonomisinin dört katıdır. Çin kendi ülkesindeki yoksulluk seviyesini düşürmeyi başarırken, dünyadaki yoksulların %66’sı Hindistan’dadır. Hindistan ekonomik olarak Çin ile rekabet edemez; Çin büyük bir sanayi sektörü geliştirmiş, bu da onun dünya ekonomisini etkilemesine izin veren büyük nakit rezervlerine sahip olmasını sağlamıştır. Hindistan’daki sanayileşme ise üretim ve imalat seviyesinde, özellikle ağır makineler ve modern teknoloji konusunda Çin’in seviyesinden hala çok uzaktır. Bu, Hindistan’da bu şeylerin olmadığı anlamına gelmez, ancak Çin seviyesinden geridedir...
Askeri yönden ise Çin’in resmi askeri bütçesi 119 milyar dolardır ve bu, Hindistan’ın 38 milyar dolarlık savunma bütçesinin üç katından fazladır. Çin, silahlı kuvvetlerini modernize etme konusunda önemli ilerleme kaydetmiştir; şu anda kendi askeri tersanelerini kurmakta (gemi, tank ve savaş uçağı gibi devasa askeri teçhizat imalatı) ve filosunu genişletmektedir, ayrıca kendi bölgesinde kontrolü sağlamak için aktif adımlar atmaktadır. Ancak Hindistan, hala birçok sorun yaşayan askeri modernizasyon programını finanse etmek için yeteneklerini geliştirmeye yeni başlamıştır. Ayrıca Hindistan hala dünyanın en büyük askeri teçhizat ithalatçılarından biridir. Kendi iç askeri kapasitesini geliştirmek için yirmi yıldır sürdürdüğü çabalara rağmen, değerli üretim merkezleri geliştirmede başarısız olmuştur. Stockholm Uluslararası Barış Araştırmaları Enstitüsü’nden kıdemli araştırmacı Peter D. Wezeman şöyle demiştir: "Dünyada silah yapmaya bu kadar ciddi şekilde çalışıp Hindistan kadar tamamen başarısız olan başka bir ülke olduğunu sanmıyorum." (Dünyanın en büyük silah ithalatçısı Hindistan yerli alım yapmak istiyor, New York Times, Mart 2014).
Böylece Çin ile Hindistan arasındaki karşılaştırma, teraziyi defalarca Çin lehine çevirmektedir...
9- Özetle Amerika; Amerika yanlısı Bhartiya Janata Partisi döneminde Amerika’ya bağlı yöneticilerin Hindistan’a büyük tavizler verdiği Pakistan ile olan batı cephesini güvenceye aldıktan sonra Hindistan’ı Çin ile çatışması için kuzey cephesine yönlendirmeye çalıştı. Kongre Partisi iktidara döndüğünde, Hindistan’ın Çin ile yüzleşme korkusu ve Çin’in tehditleri nedeniyle, ayrıca bu partinin Hindistan’ı Amerikan planlarına uymaya teşvik etmeyen İngilizlere sadık olması sebebiyle "Fiili Kontrol Hattı" olarak adlandırılan bu cephedeki faaliyetlerde bir gerileme gösterdi. Bunun üzerine Amerika, Hindistan’ı "doğuya yönelim" dediği şeye, yani Pasifik bölgesine ve özellikle Güney Çin Denizi’ne yönlendirdi. Onu oradaki petrol ve gaz gibi enerji kaynaklarının varlığıyla ve bunlardan pay alma hakkı olduğuyla cezbetti; onu, oradaki hak iddia eden ve Spratly Adaları konusunda Çin ile ihtilaflı olan Vietnam ile işbirliği yapmaya itti... Aynı şekilde Amerika, Çin’e karşı birkaç devletten oluşan bir blok kurma girişimi çerçevesinde Hindistan’ı çekmesi için Avustralya’yı harekete geçirdi... Kendi savunma yükünü hafifletmek için Japonya’ya daha aktif bir rol vermeye çalışıyor. Eğer şu anda yapılan seçimlerde Bhartiya Janata Partisi başarılı olur ve tekrar iktidara gelirse, Hindistan’ın doğu bölgesinde yani Güney Çin Denizi’nde Amerika’nın yanındaki faaliyetlerinin artması muhtemeldir. Çin ile Hindistan’ın gücü arasındaki karşılaştırmaya gelince; Çin lehine, Hindistan’ın gücünün kat kat üzerinde büyük bir fark vardır... Eğer Çin sadece kendi bölgesini korumakla yetinmeseydi, Amerika ile mücadelesini sadece Amerika’nın kendi bölgesine yönelik hareketlerine bir tepki olarak sınırlamasaydı, Amerika’yı kendi bölgelerinde ve nüfuz alanlarında sarsmak için dışarı çıksaydı ve başta ekonomi olmak üzere pek çok alanda kapitalizmi benimsemeye başlamasaydı... Bunlar olmasaydı sesi uluslararası düzeyde daha gür çıkar ve Amerikan çıkarları üzerindeki etkisi daha güçlü olurdu...