Home About Articles Ask the Sheikh
Soru & Cevap

Soru-Cevap: Amerikan Siyaseti Açısından İran Gerçeği Nedir?

August 23, 2013
3875

Soru:

İran'ın Amerikan siyaseti açısından gerçekliği nedir? Başka bir deyişle, İran'ın bölge olaylarında Amerika'dan bağımsız bir projesi var mıdır? Ayrıca İran'ın bölgede Caferi mezhebine dayalı bir mesajı/misyonu olduğunu söyleyebilir miyiz? Son olarak, Amerika'nın İran'ın nükleer silahı konusundaki gerçek tutumu nedir?

Cevap:

Bunu cevaplamak için, devrimin patlak vermesinden ve cumhuriyetin ilanından bu yana İran rejiminin gerçekliğini, izlediği siyaseti ve tüm bunların Amerika ile olan ilişkisini kısaca gözden geçirmeliyiz:

1- Amerika'nın İran devrimindeki rolü başlangıcından itibaren açıktı. Humeyni Fransa'da "Neauphle-le-Château"da bulunduğu sırada Beyaz Saray temsilcileri onu ziyaret etmiş ve Humeyni'nin Amerika ile iş birliği yapması konusunda anlaşmaya varılmıştı. O günlerde Amerikan gazeteleri bu konudan ve orada gerçekleşen toplantılardan bahsetmişti... Bu durum yakın zamanda, tam olarak 01/12/2000 tarihinde El Cezire kanalında, İran'ın ilk cumhurbaşkanı Ebu'l Hasan Beni Sadr tarafından da ifşa edildi. Beni Sadr, Humeyni'nin ikamet ettiği Fransa'daki "Neauphle-le-Château"ya Beyaz Saray temsilcilerinin geldiğini; onları Yezdi, Bezirgan, Musevi ve Erdebili'nin karşıladığını belirtti. İki taraf arasında pek çok görüşme yapılmıştı ki bunların en meşhuru, Paris varoşlarında gerçekleşen ve Reagan-Bush grubu ile Humeyni grubu arasında anlaşmaların imzalandığı Ekim toplantısıydı. Humeyni burada, "Amerika'nın İran'ın iç işlerine karışmaması şartıyla onunla iş birliği yapmaya hazır olduğunu" beyan etmişti. Bundan sonra Humeyni, 01/02/1979'da bir Fransız uçağıyla Tahran'a döndü. Amerika, Şahpur Bahtiyar'a iktidarı Humeyni'ye devretmesi için baskı yaptı ve İran ordu komutanlarını Humeyni'nin yoluna çıkmamaları konusunda tehdit etti. Sonrasında Humeyni hem rehber hem de yönetici oldu. Diğer İslam beldelerindeki anayasalara benzer şekilde, Batılı kapitalist sistemlere uygun bir anayasa hazırlandı. İran anayasası Batılı anayasaların bir taklididir; yönetim biçimi cumhuriyettir, bakanlık taksimatı, parlamentonun işleyişi, kuvvetler ayrılığı ve yetkiler konusu tamamen kapitalist sistemlere uygundur. Anayasada yer alan "İran'ın resmi dini İslam ve mezhebi On İki İmam Caferiliğidir" ifadesine gelince; bu, İslam beldelerindeki çoğu anayasada bulunan bir ifade gibidir ve devletin İslam temelinde kurulduğu veya misyonunun İslam'ı taşımak olduğu anlamına gelmez. Aksine bu, törenler, bayramlar ve insanların inançları, ibadetleri ve hayatlarının bazı yönleriyle ilgili yapılması gereken işlemlerle alakalıdır. İran anayasası, bu dinin veya bu mezhebin devletin bir misyonu veya ulusal ve milliyetçi olan dış politikasının bir hedefi olduğunu belirtmez. Dış politika; Birleşmiş Milletler ve İslam İşbirliği Teşkilatı üyeliği gibi kapitalist sistem üzerine kurulu mevcut uluslararası ve bölgesel örgütlere mensubiyet üzerinden yürüyen mevcut uluslararası sisteme göre hareket eder. Tüm uluslararası ilişkileri İslam temelinde kurulmamıştır. Bu noktadan hareketle, İran'daki devletin İslam'dan kaynaklanan özel bir misyonu veya belirli bir projesi olduğu gözlemlenmemekte; aksine İran rejiminin gerçekliğinde, mevcut rejimi, devletin varlığını ve topraklarını korumaya dayanan siyasetine yansıyan milliyetçi ve ulusalcı karakteri görülmektedir. Devrimin başlarında Humeyni ile iletişime geçip ona Amerika ile iş birliği yapmamasını ve İslami bir anayasa ilan etmesini tavsiye ettik, bunu kendisine açıkladık. İran anayasasının tutarsızlıklarını detaylandıran bir kitabı kendisine göndererek bunu belgeledik ancak o, bu tavsiyeleri dikkate almadı ve İslam'a aykırı bir anayasa ile Batılı kapitalist tarzda bir cumhuriyet rejimini sürdürdü.

2- Resmi mezhep olarak belirlenen Caferilik meselesine gelince; rejim bunu taşıdığı bir mesaj veya proje olarak belirlememiştir. Rejimini bu mezhep üzerine kurmamış, anayasasını bu temele oturtmamış ve maddelerini ondan almamıştır. Aksine yönetim sistemi, dış politika, ordu ve güvenlikle ilgili temel maddeler kapitalist sistemden alınmıştır. Bu yönüyle İran, Hicaz topraklarında yaygın olan "Hanbeli mezhebini" ve Necid ekolünü rejimin çıkarlarını gerçekleştirmek için kullanan Suudi rejimine benzemektedir. Ancak İran, kendisine tabi olanları, destekçilerini veya kendisiyle çalışmaya hazır olanları kazanmak için mezhepsel yönü kullanmakta, onlarda mezhepsel asabiyet duygusunu uyandırmakta ve böylece onları Caferi mezhebine veya Şiilere hizmet etmek için değil, kendi ulusal çıkarları için kullanmayı kolaylaştırmaktadır. Bunun delili, İran'ın ancak kendi ulusal çıkarlarının olduğu yerlerde Şiileri veya Caferi mezhebini savunmasıdır. Eğer laiklik ona hizmet ediyorsa, İslam'ı, Şiiliği ve mezhebi arkasına atar. Nitekim Amerika'ya bağlı laik rejimler olan Irak ve Suriye rejimlerini desteklemektedir. Şiilerin ağırlıklı olarak Suudi Arabistan'ın doğu vilayetlerinde bulunması ve bu bölgelerin aynı zamanda Suudi petrol sahalarını barındırması nedeniyle İran, Suudi Arabistan'ı zayıflatmak için orada çeşitli vesilelerle ayaklanmaları desteklemiştir. Benzer bir siyaseti Bahreyn'de de kullanmış, bu da Suudi Arabistan'ın Bahreyn'e asker göndermesine neden olmuştur...

İran, ulusal çıkarlarıyla çeliştiği takdirde mezhepsel yönü önemsemez. Nitekim Azerbaycan, 1989 sonunda Sovyetler Birliği'nin pençesinden kurtulmak istediğinde ve halk onunla birleşmek için İran sınırlarını parçaladığında; 1990 başında Bakü'ye girerek kendilerine bağlı olmayan bir rejimin kurulmasını engellemeye çalışan ve eski komünist ajanlarını iktidara getiren Rus saldırganlar tarafından katliamlara uğratıldığında, İran bu Rus saldırısı karşısında Azerbaycan halkına yardım etmemiştir. Oysa Azerbaycan halkının çoğunluğu, İran'ın resmi mezhebine tabi Müslümanlardır. 1994 yılında Rusların desteğiyle Azerbaycan topraklarının yaklaşık %20'sini işgal eden ve bir milyondan fazla Azeri'yi topraklarından süren Ermenilere karşı da Azerbaycan'a yardım etmemiştir ve bu trajik durum hala devam etmektedir. Hatta İran, Azerbaycan pahasına Ermenistan ile ilişkilerini geliştirmiştir! İran bununla da yetinmeyip, Lübnan'da Amerika'nın peşinden giden Michel Aoun akımı veya Nebih Berri'nin hareketi gibi İslam ile ilgisi olmayan laik hareketleri de desteklemiştir.

3- İran'ın bölgede gerçekleştirdiği tüm siyasi eylemler, Amerikan projeleriyle uyum ve ahenk içindedir:

a- Lübnan'da kendi mezhebinden olanlardan bir parti kurmuş, onu silahlandırmış ve Lübnan ordusundan ayrı özel bir ordu haline getirmiştir. Lübnan rejimi Amerika'ya bağlı laik bir rejim olmasına rağmen bu partiyi ve silahını tanımıştır. Oysa Lübnan rejimi diğer hiçbir partinin silah taşımasına izin vermemiş veya diğer partilerin silahlarını tanımamıştır. Lübnan'daki İran partisi, tıpkı İran'ın yaptığı gibi Amerika'ya bağlı Suriye rejimini desteklemiş; Amerika da Lübnan rejiminin İran partisinin Suriye'deki laik Beşşar Esed rejimine destek için müdahale etmesine engel olmamıştır. Hatta bu partinin Suriye'ye müdahalesine, Lübnan ordusu tarafından engellenmeksizin, zımni bir Amerikan onayı vardır.

b- Amerika Irak'ı işgal ettiğinde beklemediği bir direnişle karşılaşınca, kendi mezhebinden olanları etkilemesi ve onların işgale karşı harekete geçmelerini engellemesi için İran'ı Irak'a sokmuştur. Hatta onları direnişe karşı durmaya, işgale ve orada kurduğu rejime meşruiyet kazandırmaya sevk etmiştir. Özellikle 2005'ten sonra Amerika, İran yanlısı partiler koalisyonunun İbrahim Caferi ve ardından Maliki başkanlığında iktidara gelmesine izin vermiştir. Bu hükümetler Amerika tarafından kurulmuş ve ona bağlanmıştır. İran'ın desteklediği Maliki hükümeti, Irak işgali resmi olarak sona erdikten sonra Amerikan nüfuzunu korumak için Amerika ile güvenlik ve stratejik anlaşmalar imzalamıştır. Bu durum, yetkilileri Irak'ın işgalinde Amerika ile iş birliği yaptıklarını ve Irak'taki Amerikan nüfuzunun istikrarını sağlamak için çalıştıklarını itiraf eden İran'ın rolünden Amerika'nın memnun olduğunu göstermektedir. İran, işgalden hemen sonra Irak'ta büyükelçilik açmıştır. Caferi seçilir seçilmez, dönemin İran Dışişleri Bakanı Kemal Harrazi 2005 yılında, işgalin zirvede olduğu bir dönemde Bağdat'ı ziyaret etmiştir. Her iki taraf da "Irak'ta terörü kınama" adı altında işgale karşı direniş eylemlerini kınamıştır. Caferi'nin İran ziyareti sırasında güvenliği tesis etmek, sınır geçişlerini izlemek, Basra'yı İran elektrik şebekesine bağlamak ve Basra ile Abadan arasında bir petrol boru hattı inşa etmek gibi istihbarat iş birliğini de içeren pek çok anlaşma imzalanmıştır. İran Cumhurbaşkanı Nejad, 2008 başında doğrudan işgal altındayken Irak'ı ziyaret etmiştir. Ahmedinejad sık sık Amerika ve Yahudi varlığına karşı açıklamalarıyla fırtınalar koparırdı ancak bunlar hiçbir zaman eyleme dönüşmeyen sözlerden öteye gitmezdi. Aynı zamanda Nejad, Amerikan çizgisinde yürümeye en yakın İran cumhurbaşkanlarından biriydi; Amerikan işgali altındayken Irak'ı ziyaret etmiş ve görevden ayrılmadan iki hafta önce, Amerika'ya bağlı olan ve oradaki Amerikan nüfuzunu koruyan Maliki rejimine desteğini yinelemek için Irak'ı tekrar ziyaret etmiştir. Keza Nejad, 2010 yılında Amerikan işgali altındaki Afganistan'ı ziyaret etmiş ve Amerikan işgalinin hizmetkarı Karzai rejimine destek vermiştir.

c- Bunu Yemen'de de yapmış; Husileri kazanmış ve silahlandırmıştır. Onlar da İngiliz ajanı Ali Salih rejimine karşı harekete geçmişlerdir. Ayrıca Yemen'de ayrılıkçı olan ve yine Amerikan ajanı olan Güney Hareketi'nin laik liderlerini de Güney Yemen'de Amerika yanlısı laik bir rejim kurmak amacıyla desteklemektedir.

d- İran'ın Suriye rejimiyle ilişkisi, geçen yüzyılın 80'li yıllarının başındaki ilk ayaklanmadan beri eskidir. O dönemde Suriye'nin Müslüman halkını bastıran Suriye rejimini, ajanları Esed ailesi liderliğindeki rejimi destekleyen Amerikan projesi kapsamında korumak için desteklemiştir. İran, bu rejimin savaştığı Saddam rejimiyle benzer, İslam'la alakası olmayan, hatta İslam ve ehliyle savaşan laik, Baasçı ve milliyetçi bir rejim olduğunu bilmektedir. Onun Amerika'ya bağlı olduğunu idrak etmesine rağmen Müslümanların haklarını savunmamış, aksine tam tersini yaparak onlarla savaşmış ve mücrim bir küfür rejimine yardım etmiştir ve hala da yapmaktadır. İran rejimi, Suriye liderliğiyle askeri, ekonomik ve siyasi alanları kapsayan yakın ilişkilerini sürdürmektedir. İran, Esed rejimini desteklemek için çok sayıda silah nakletmiş, Suriye'de enerji rezervi bulunmaması nedeniyle ona indirimli fiyatlarla petrol ve gaz sağlamıştır. Siyasi ilişkiler, özellikle Esed rejimi çökme noktasındayken Suriye ayaklanmasına İran'ın müdahalesinde açıkça görülebilir. Devrim Muhafızları birliklerinin, İran partisi (Hizbullah) güçlerinin ve İran'a bağlı Maliki milislerinin gönderilmesi yoluyla yapılan İran müdahalesi olmasaydı, Beşşar ve rejimi çökerdi. Kuseyr ve Humus katliamları ile bugün Doğu Guta'daki kimyasal katliamlar ve diğerleri bu müdahalenin şahitleridir.

e- Afganistan'da İran, Amerika'ya hizmet etmek amacıyla Amerikan işgalini, onun hazırladığı anayasayı ve Karzai başkanlığında kurduğu hükümeti desteklemiştir. Amerika, Taliban'ı yenmede başarısız olduğunda İran ülkenin kuzeyinin güvenliğini sağlamıştır. Eski İran Cumhurbaşkanı Rafsancani şöyle demiştir: "Güçlerimiz Taliban ile savaşta yardım etmeseydi, Amerikalılar Afgan bataklığında boğulurdu." (Şarku'l Evsat Gazetesi, 09/02/2002). Eski İran Cumhurbaşkanı Hatemi'nin hukuki ve parlamenter işlerden sorumlu yardımcısı Muhammed Ali Abtahi, 13/01/2004 akşamı Abu Dabi'de düzenlenen "Körfez ve Geleceğin Zorlukları" konferansında şunları söylemiştir: "İran'ın iş birliği olmasaydı Kabil ve Bağdat bu kadar kolay düşmezdi. Ama biz ödül olarak şer eksenine dahil edildik!" (İslam Online, 13/01/2004). Cumhurbaşkanı Ahmedinejad da 26/09/2008 tarihinde New York Times gazetesine verdiği mülakatta buna benzer ifadeler kullanarak şöyle demiştir: "İran, Afganistan konusunda Amerika Birleşik Devletleri'ne yardım eli uzatmıştır ve bu yardımların sonucu, Amerikan Başkanı'nın bize karşı askeri saldırı düzenlemek için doğrudan tehditler savurması olmuştur. Ayrıca ülkemiz, Irak'a sükunet ve istikrarın geri gelmesi konusunda Amerika'ya yardımlarda bulunmuştur."

4- Nükleer program meselesine gelince; Yahudi varlığının Avrupa desteği ve teşvikiyle yıllar boyunca bu programı vurmakla defalarca tehdit etmesine rağmen, bu konu yıllardır yerinde saymaktadır. Çünkü Amerika, Yahudi varlığının karşısında durmuş ve bunu gerçekleştirmesini engellemiştir. Bugüne kadar da bu varlığı engellemeye devam etmektedir... Amerikan Genelkurmay Başkanı General Martin Dempsey, 12/08/2013 tarihinde bu amaçla Yahudi varlığını ziyaret etmiştir. Kuveyt haber ajansı KUNA, 12/08/2013 tarihinde Yahudi varlığı ordu radyosuna dayanarak şunları aktarmıştır: "Dempsey'nin ziyareti, Amerikan Hava Kuvvetleri Komutanı Mark Welsh'in 'İsrail'e' yaptığı ve her iki tarafın da görüşmelerin mahiyeti hakkında konuşmaktan tamamen kaçındığı benzer bir haftalık gizli ziyaretin ardından gerçekleşmiştir. Welsh'in ziyareti, bölgedeki gerilim ve İsrail'in İran'ı vurma tehditleri zemininde Amerikan tarafının talebi üzerine gizli tutulmuştur." KUNA eklemiştir: "Analistler, Amerikan ordusu komutanının, Hasan Ruhani'nin İran Cumhurbaşkanı olarak göreve başlamasının ardından diplomasiye bir şans vermek için ev sahiplerini yakın gelecekte İran'a karşı dramatik kararlar almaktan kaçınmaya ikna etmeye çalışacağına inanıyorlar." Amerika, Yahudi varlığının 1981'de Saddam döneminde inşa halindeki Irak nükleer reaktörlerini vurmasına izin vermişti, ancak bu varlığın uranyum zenginleştirme oranını %20'ye çıkaran İran nükleer reaktörlerini vurmasını engellemektedir. Bu da bölgede kendi lehine çalışan İran rejimini korumanın Amerika'nın çıkarına olduğunu göstermektedir. Amerika, İran'ın Körfez ülkelerini korkutan bir "öcü" olarak kalmasını istiyor ki böylece bu ülkelerdeki nüfuzunu pekiştirsin ve bu rejimi İslam dünyası bölgesindeki nüfuzunu korumak için kullansın.

Biraz geriye gidersek, 2003 yılında başlayan nükleer müzakerelerin gerçeğinin şu olduğunu görürüz: Amerika, nükleer tesislere karşı fiili bir önlem almadan sadece yaptırımlara odaklanmış, Avrupa Birliği'ni hayal kırıklığına uğratmış ve Yahudi devletini öfkelendirmiştir. Her müzakere yapıldığında Amerika, askeri bir önlem almaksızın ek yaptırımları bir çözüm olarak sunmaktadır. Amerika, "İsrail'in" endişelerini yatıştırmak için defalarca müdahale etmiştir. Zira Amerika, İran rejiminin ayakta kalmasını ve nükleer meselenin, nükleer bombaya ulaşmayacak ama aynı zamanda kesin olarak da sonuçlanmayacak şekilde gündemde kalmasını istemektedir. Söylediğimiz gibi, Amerikan askeri güçlerinin Körfez'de kalmaya devam etmesi için bu konu bir "öcü" olarak kalmalıdır. Ayrıca Amerika bunu, İran nükleer silahına karşı caydırıcılık ve korunma bahanesiyle Türkiye ve Orta Avrupa'da füze kalkanı kurmak için de kullanmaktadır! Bu, Savunma Bakanlığı bütçesinin artırılmasını gerekçelendirmenin yanı sıra böyledir.

5- Amerika ile İran arasında yüzeyde görülen düşmanlığa gelince, bu şu şekilde anlaşılabilir:

a- Devrim öncesi ve sonrasında atmosfer gergindi ve kamuoyu Amerika'ya karşı kışkırtılmıştı. Amerika, halkın trajedilerinden sorumlu tutuluyor, Şah'ı ve zulümlerini desteklemekle suçlanıyor ve "Büyük Şeytan" olarak nitelendiriliyordu. Bu nedenle İran yöneticileri, iki taraf arasındaki müzakerelerin doğrudan yeniden başladığını ve diplomatik ilişkilerin yeniden tesis edildiğini ilan edemediler. Özellikle Amerika'nın Paris'te Humeyni ile temasları ve İran ordusuna Humeyni devrimine müdahale etmemesi için yaptığı baskı... Tüm bunlar sır değildi. Bu yüzden İran rejimi, onlarla masaya oturmak için gerekçeler yaratacak sıcak olaylara ihtiyaç duyuyordu. 04/10/1979'da Amerikan Büyükelçiliği'ndeki rehineler hadisesi ve bunun sonucunda diplomatik ilişkilerin kesilmesi, Humeyni'nin konumunu güçlendirmek, muhaliflerini vurmak ve iki taraf arasındaki ilişkilerin gerçeğini örtmek için gerçekleşti. Daha sonra Amerikan kaynakları bunun ayarlanmış bir Amerikan tiyatrosu olduğunu belirttiler. Aynı şekilde Hasan Beni Sadr, yukarıda bahsi geçen El Cezire mülakatında "bunun Amerikalılarla yapılan bir anlaşma ve onların planı olduğunu, Humeyni kendisini ikna ettikten sonra bunu kabul ettiğini" ifade etmiştir. İki taraf, 20/01/1981'de Cezayir Anlaşması olarak bilinen anlaşmayı imzaladı ve buna istinaden rehineler serbest bırakıldı. Bu, Amerikan Başkanı Reagan'ın göreve başladığı gün gerçekleşti. Amerika, bu anlaşmanın her iki tarafı karşılıklı saygıya, birbirinin işlerine karışmamaya ve üçüncü bir tarafı vekil tayin ederek her iki ülkenin çıkarlarını korumaya, ardından yeni rejimin talep ettiği İran'ın dondurulmuş 12 milyar dolarını iade etmeye bağlamasıyla, Humeyni liderliğindeki yeni rejimi zımnen tanımış oldu.

b- İran'daki yöneticiler, gizli temaslar ve iş birliği devam etmesine rağmen (İranlı yetkililerin kendilerinin de ifşa ettiği gibi), bu ilişkileri yeniden başlatmak için uzun süredir ortam hazırlamaktadırlar. Sanki iki ülke arasındaki bu durumun sürdürülmesi her ikisine de fayda sağlamaktadır; İran sanki Amerika'ya düşmanmış gibi görünerek iş birliğini ve onun sömürgeci projeleriyle uyumunu örtmekte ve bu projelerin uygulanmasında yardımcı bir faktör olmaktadır. Amerika ise sanki İran'a düşmanmış ve ona karşı çalışıyormuş gibi görünerek Avrupalıları ve Yahudileri kontrol altında tutmakta, bölgedeki çıkarlarını gerçekleştirmek için Amerika ve Batı'daki İran karşıtı kamuoyunu kandırmaktadır. Cumhuriyetin ilanından sonra göreve gelen bazı yöneticiler, İranlılar tarafından Amerikan ajanlığıyla suçlanmıştır; örneğin Cumhurbaşkanı Beni Sadr, o dönemde Amerika ile ilişkilere karşı olan güçlü bir muhalif akım nedeniyle düşürülmüştür. Ancak Cumhurbaşkanı Rafsancani'nin İran-Gate ve İran-Kontra gibi Amerika ile ilişkilerine dair gerçekler ortaya çıkmasına rağmen düşürülmemiştir, çünkü o dönemde artık böyle bir akım mevcut değildi. Bazen "reformcu ve ılımlı", bazen "muhafazakar ve sertlik yanlısı" olarak nitelendirilen pek çok cumhurbaşkanı birbirini izlemiş; ancak söylem bazen sertleşip bazen yumuşasa da İran siyasetinde bir değişim gözlemlenmemiştir. Bu söylemler, eyleme dönüşmeyen ve gerçeklerle örtüşmeyen sözlerden ibaret kalmaktadır. Aynı şekilde Amerika'nın İran'a karşı tutumu da Cumhuriyetçiler döneminde söylemin sertleşip "şer ekseni" listesine alınmasına veya Demokratlar döneminde yumuşamasına rağmen değişmemiştir; Amerika İran'a karşı hiçbir zaman kesin ve ciddi bir adım atmamıştır. Yeni İran Cumhurbaşkanı Ruhani hükümeti kurduğunda, "hükümetinin dış politikasında tehditleri önlemeyi ve gerilimleri ortadan kaldırmayı benimseyeceğini" söylemiştir (Reuters, 12/08/2013). Dışişleri Bakanlığı görevine, "eğitimini Amerika Birleşik Devletleri'nde almış ve Washington ile Tahran arasındaki kötü ilişkilerin üstesinden gelmek için birçok gizli müzakere turuna ana katılımcı olarak katılmış olan eski BM Büyükelçisi Muhammed Cevad Zarif'i" seçmiştir (Reuters, 12/08/2013). Ruhani seçildikten sonra daha açık bir şekilde şunları söylemiştir: "İran ile Amerika Birleşik Devletleri arasında daha fazla gerilim görmek istemiyoruz. Hikmet bize her iki ülkenin de gelecek hakkında daha fazla düşünmesi gerektiğini, geçmiş meselelere çözümler bulmak ve durumu düzeltmek için masaya oturmaya çalışması gerektiğini söylemektedir" (Reuters, 17/06/2013). Amerikan Başkanı Obama ona şöyle cevap vermiştir: "Amerika Birleşik Devletleri, uluslararası toplumun İran'ın nükleer programı konusundaki endişelerini tam olarak ele alan diplomatik bir çözüme ulaşmak amacıyla İran hükümetiyle doğrudan görüşmelere dahil olmaya hazır olmaya devam etmektedir" (Aynı kaynak). Bu da İran'ın, Amerika ile gizli yürüyen aşamasını sona erdirmek ve bölge meselelerine dahil edilmesi gereken etkili bir bölgesel devlet gibi görünerek, farklı şekillerde onunla aleni yürüme aşamasına başlamak istediği anlamına gelmektedir.

6- Yukarıda zikrettiklerimize dayanarak şu sonuçlara varıyoruz:

İran'ın resmi mezhep olarak belirlediği Caferilik meselesi, rejimin taşıdığı bir mesaj veya proje olarak belirlenmemiştir. Rejimini bu mezhep üzerine kurmamış, anayasasını bu temele oturtmamış ve maddelerini ondan almamıştır. Aksine yönetim sistemi, dış politika, ordu ve güvenlikle ilgili temel maddeler kapitalist sistemden alınmıştır; bu yönüyle Hicaz topraklarında yaygın olan "Hanbeli mezhebini" ve Necid ekolünü rejimin çıkarlarını gerçekleştirmek için kullanan Suudi rejimine benzemektedir. İran'ın dış politikası ise bölgedeki, Büyük Orta Doğu'daki ve İslam beldelerindeki Amerikan çıkarlarıyla uyumludur. Örneğin Tahran, son on yıl boyunca Irak ve Afganistan'daki Amerikan işgalinin istikrar kazanmasında Washington'a yardım etmiş; Lübnan'daki partisi aracılığıyla Lübnan'daki siyasi manzarayı şekillendirmiş ve son dönemde Esed'i destekleyerek Suriye'deki Amerikan hegemonyasının korunması için iş birliği yapmıştır. Dolayısıyla İran; Afganistan, Suriye, Lübnan ve Irak'ta Amerikan çıkarlarına hizmet etmektedir. Bölge dışında ise Amerika'nın, İran'ın davranışlarını kendi Füze Savunma Sistemi programını tanıtmak, Körfez İşbirliği Konseyi ülkelerini dengesiz güvenlik anlaşmalarına bağlamak ve İran korkusuyla Körfez ülkelerine milyarlarca dolarlık silah satmak için kullanmada başarılı olduğu söylenebilir!

İran, Amerika ile birlikte yürümekte, bu yürüyüşünün anlamını idrak etmekte ve sınırlarını bilmektedir. Aldatmak veya gerçeği örtmek için söyleminin tonunu yükseltse bile bu sınırları aşmamaktadır. Nitekim Afganistan, Irak ve Suriye'de Amerika'ya büyük hizmetlerin sunulduğu Nejad döneminde bu durum açıkça görülmüştür. Bu nedenle Amerika, İran'daki rejimi kendi çıkarlarına o derece hizmetkar görmektedir ki, Amerika'daki karar verici çevreler rejimi değiştirmek için bir neden görmemektedirler. Nitekim 12 Aralık 2008'de Bahreyn'de düzenlenen uluslararası bir güvenlik konferansında Robert Gates, Amerika-İran ilişkileri ve olması gerekenler hakkında şunları söylemiştir: "Kimse İran'da rejim değişikliği peşinde değil... Bizim üzerinde durduğumuz şey, politikalarda ve davranışlarda bir değişiklik meydana getirmektir, böylece İran istikrarsızlık ve şiddet kaynağı olmak yerine bölgedeki ülkeler için iyi bir komşu haline gelir."

Makaleyi Paylaş

Bu makaleyi ağınızla paylaşın