Home About Articles Ask the Sheikh
Soru & Cevap

Soru Cevap: Kıbrıs Meselesi Hakkında

March 20, 2012
2067

Soru:

3 Mart 2012 tarihinde, Türkiye Hükümeti'nde Avrupa Birliği Bakanı ve Başmüzakereci olan Egemen Bağış, Kıbrıs meselesini görüşmek üzere İngiltere'ye yaptığı ziyaret sırasında "Kıbrıs" gazetesi muhabirine şu açıklamalarda bulundu: "Kıbrıs’ta çözüm için tüm seçenekler masadadır. Çözüm, iki liderin anlaşmasıyla tek bir devlet (birleşik devlet) şeklinde olabileceği gibi, yine iki liderin uzlaşmasıyla iki devletli (tek bir devlet içinde) bir yapıda da olabilir. Ayrıca Kuzey Kıbrıs’ın Türkiye’ye ilhak edilmesi de bir seçenektir. Tüm seçenekler masada. Ancak bizim ümidimiz ve aklımızdaki asıl düşünce, Kıbrıs’ta tek bir devlet içinde iki devletli bir birliğin olmasıdır." Fakat Türk Bakan, çözümün aslı olan Kıbrıs’ın tamamının Türkiye’ye ilhak edilmesinden -ki Kıbrıs onun bir parçasıydı- bahsetmedi. Bu açıklamaların gerçeği nedir? Allah sizi hayırla mükâfatlandırsın.

Cevap:

1- Türk Bakan, Amerika’nın 1970’li yıllardan beri sunduğu eski projelerini dile getirmiştir. Zira ABD, o dönemden bu yana şu planları ortaya atmaktadır: Ya ada iki ayrı devlete bölünecek ya iki kesim tek bir devlet içinde iki devlet gibi olacak (yani federal veya konfederal bir birlik), ya da Kıbrıs’ın kuzeyi Türkiye’ye, güneyi ise Yunanistan’a bağlanacaktır.

Ancak Güney Kıbrıs’ın Avrupa Birliği’ne üye bir devlet haline gelmesinden sonra, Güney kesiminin Yunanistan’a ilhak edilmesi düşüncesi uzak bir ihtimal haline gelmiştir. Güney Kıbrıs, Yunanistan gibi AB tam üyesidir, bağımsızlığına sahiptir ve kendisine itibar edilmektedir; öyle ki önümüzdeki Temmuz ayında Avrupa Birliği dönem başkanlığını yürütecektir. Yunanistan’ın durumu ise özellikle ekonomik açıdan kötüdür; bu yüzden Güneydeki insanlar, dini fanatizmle karışık Yunan milliyetçiliği duygularına sahip olsalar bile ilhakı tercih etmemektedirler.

Bu bağlamda Türkiye’nin tehdidi tek taraflıdır. Bu, Kıbrıs meselesinin ortaya çıkışından, yani Amerika’nın 1950’li yıllarda İngiltere’nin oradaki nüfuzunu kırmak ve onu kovup yerine geçmek için faaliyetlerine başlamasından bu yana ilk kez bir Türk yetkili tarafından dile getirilmektedir. Öyle ki İngiltere, 1960 yılında Kıbrıs’a sembolik bir bağımsızlık vermek zorunda kalmış, başına Hristiyan bir din adamı olan Başpiskopos Makarios’u getirmiş ve uşağı Rauf Denktaş’ı da Müslümanların temsilcisi olarak onun yardımcısı yapmıştı. Böylece ada, birleşik bir halde İngiltere’nin pençesinde kalmıştı.

Görünen o ki Türk tehdidi, İngilizlerle Kıbrıs üzerine yürütülen görüşmelerin tıkanmasının ardından gelmiştir. Nitekim Bakan Egemen Bağış, 3 Mart 2012’de İngiltere Dışişleri Bakanı William Hague ile görüşmesi sırasında söz konusu gazeteye yaptığı açıklamada şunları eklemiştir: "İngiltere her iki tarafı da hassasiyetle izliyor ancak nüfuzunu kullanma konusunda büyük bir heyecanla hareket ettiğini görmüyorum. Onu bu konuda ikna etmeye çalıştık. İngiltere, Kıbrıs'taki garantör ülkelerden biri olarak daha etkili bir politika izlemeli ve daha güçlü, yapıcı bir rol oynamalıdır."

2- Buradan anlaşılmaktadır ki İngilizler, Amerika’nın öne sürdüğü ve Türk Bakan’ın yeniden gündeme getirdiği çözümleri istememektedirler; her ne kadar sorunun çözümünü destekliyormuş gibi görünseler de. Zira İngilizlerin Kıbrıs’ta, bölgeyi gözetlemek ve istihbarat toplamak için kullandıkları dinleme cihazlarının yanı sıra 24 binden fazla İngiliz askerini barındıran iki önemli askeri üssü bulunmaktadır. İngiltere, 1964 yılında imzalanan anlaşmaya göre garantör devletlerden biridir. Bu anlaşmaya göre kendisi, Türkiye ve Yunanistan, Rumların Müslüman Türklere karşı gerçekleştirdiği olaylardan sonra adada bizzat kendisinin çizdiği statünün garantörleridir. Böylece İngiltere, bu anlaşma sayesinde oradaki varlığını ve nüfuzunu korumuştur.

Kıbrıs’ın güney kesimi uluslararası ve Avrupai düzeyde tanınmaktadır ve Avrupa Birliği’nin bir parçasıdır. İngiltere de Avrupa Birliği’nin bir parçası olduğu için (o dönemde), İngiltere’nin Kıbrıs’taki varlığı dışsal değil sanki içsel bir varlıkmış gibi algılanmaktadır ve diğer AB ülkeleri bu varlıktan rahatsız değildir. Aksine, Annan Planı’na desteklerini açıklasalar bile İngiliz pozisyonunu zımnen desteklemektedirler; çünkü bu plan Rumların adadaki yönetim üzerindeki kontrolünü güvence altına almakta ve oradaki bir Türk devleti varlığına son vermektedir. Bu nedenle İngiltere, Kıbrıs’taki varlığından ve nüfuzundan vazgeçmeyecektir.

3- Avrupalılar, "Kıbrıs Dosyası" adı altında Türkiye’ye kendi taleplerini kabul ettirmek için baskı yapmaktadırlar. Bu dosya, Türkiye’nin Avrupa Birliği’ne katılımının önünde engel teşkil eden yaklaşık 35 fasıldan (dosyadan) biridir. Bu dosyalar arasında Kürt dosyasından Alevi dosyasına, Ermeni dosyasından demokrasi ve insan haklarına, anayasa değişikliğinden seçimlerin uluslararası denetimine ve askerin yönetimdeki rolünün azaltılmasına kadar pek çok iç mesele yer almaktadır.

Kıbrıs dosyasıyla ilgili taleplerinden biri, Türk liman ve havaalanlarının Güney Kıbrıs Rum yönetimine açılmasıdır. Ancak Türkiye, Avrupalıların Kıbrıslı Türklere uygulanan ambargoyu kaldırma sözünü yerine getirmemesi nedeniyle bu anlaşmayı uygulamamıştır. Bu nedenle Kıbrıs dosyası, diğer yedi dosyayla birlikte askıya alınmış durumdadır. Aynı şekilde Türkiye, mesele çözülene kadar Rumların kontrolündeki Güney Kıbrıs devletini tanımayı reddetmektedir. İngiltere, uşakları aracılığıyla, eski BM Genel Sekreteri Kofi Annan'ın adıyla anılan Amerikan planını (Annan Planı), 2004 yılında adanın güney kesiminde yapılan referandumda "hayır" oyu çıkmasını sağlayarak engellemiştir.

Kuzey kesimindeki Türkler ise, o dönemde Mehmet Ali Talat başkanlığındaki Kuzey yönetiminin Amerika’nın uşağı olması ve Erdoğan hükümetinin bu planı güçlü bir şekilde destekleyip tüm ağırlığını plana "evet" oyu verilmesi için koyması nedeniyle plana onay vermişlerdi. Rauf Denktaş o günlerde bu plana şiddetle karşı çıkmış, reddedilmesi çağrısında bulunmuş, hatta Türkiye’ye gelerek Erdoğan hükümetini, o zamanlar bu hükümete muhalif olan ve Annan Planı’nı desteklemeyen Türk askeri komutasına şikayet etmişti. Bu durum, Türkiye ve Kuzey Kıbrıs’taki İngiliz uşakları ile Amerikan uşakları arasındaki çatışmayı su yüzüne çıkarmıştı. Bu plan, Rumların yönetimde aslan payına sahip olması ve Türklerin topraklarının %7’sini Rumlara devretmesi şartıyla, Türklerin de belirli oranlarda yönetime katıldığı birleşik bir ada öngörüyordu.

4- Amerika, meselenin adanın kuzeyinin Türkiye’ye bağlanması ve güneyin olduğu gibi kalıp İngilizlerin orada rahatça oturması şeklinde çözülmesine asla rıza göstermez. Zira böyle bir durum gerçekleşir ve İngilizlerin oradaki varlığına ve nüfuzuna dokunulmazsa, İngilizler bundan memnun olur ve bunu kabul ederler. Ancak Amerika, İngiliz nüfuzunu tamamen silip süpürmeden, onların yerine geçmeden ve üslerini kaldırıp oraya yerleşmeden buna razı olmayacaktır. Elli yılı aşkın bir süredir orada onlarla savaşmaktadır; dolayısıyla sadece adanın kuzeyinde nüfuz kurup İngilizleri güneyde rahat bırakmaya razı gelmez! İngilizler kendi medya organları aracılığıyla Amerika’ya adanın kuzeyinde üs kurmasını teklif ediyorlardı ancak Amerikalılar bu adımı atmadılar, çünkü bu oradaki İngiliz varlığını tanımak anlamına gelirdi. Amerika, adada hükümeti kontrol etmesini ve emirlerini uygulamasını sağlayacak yeni bir siyasi formül oluşturarak her iki kesimi de kontrol altına almak için Annan Planı’nı ortaya atmıştı.

5- Türk Bakan’ın "Kuzey Kıbrıs’ın Türkiye’ye ilhakı" seçeneğini dile getirmesi, her ne kadar eski Amerikan projelerinden biri olsa da, şu an için İngilizlere, Avrupalılara ve Kıbrıslı Rumlara karşı bir baskı unsuru ve tehdit olarak görünmektedir. Çünkü İngilizler Kıbrıs’taki durumlarından memnundurlar ve bu yüzden meselenin çözümü için bir heyecan göstermemekte, adadaki uşakları vasıtasıyla Amerikan projelerini engellemektedirler. Türk Bakan bu açıklamayı bizzat İngiltere içindeyken yapmış ve çözümü engelleyen İngiltere’yi doğrudan suçlayarak; nüfuzunu kullanma konusunda büyük bir heyecanla hareket etmediğini, etkili bir politika izlemediğini ve güçlü bir yapıcı rol oynamadığını söylemiştir. Bu ifadeler diplomatik olsa da, İngiltere’nin çözümü engellediğine, hatta çözüm için çalışmadığına dair zımni bir suçlamadır.

Kuzey Kıbrıs’ın Türkiye’ye ilhak edilmesi, Türkiye’nin Avrupa Birliği’ne katılımını daha da zorlaştıracaktır; zira Avrupalılar buna asla razı olmazlar. Bu nedenle, AB’ye girmeye çalışan ve bu çabasında Amerika tarafından desteklenen Türkiye’nin şu aşamada böyle bir adım atması uzak bir ihtimaldir. Aynı zamanda bu durum, Amerika’nın İngiliz nüfuzunu adadan silme hedefine de hizmet etmemektedir; çünkü Güney Kıbrıs’ın statüsünü olduğu gibi bırakacaktır ve Amerika bu şekilde oraya nüfuz edemeyecektir. Dolayısıyla Türk Bakan’ın sözleri bir baskı aracından öte bir şey değildir.

Şunu da belirtmek gerekir ki adanın kuzeyini ilhak etmek Türkiye için zor değildir, zira ada zaten Türkiye’nin kontrolü altındadır ve orada 30 binden fazla askeri bulunmaktadır. Mevcut Türk askeri liderliği de hükümeti destekler hale gelmiştir. Böyle bir eylem orduyu öfkelendirmez, aksine oradaki varlığını korur. Kuzey kesiminin korunması, güvenliği ve çıkarları tamamen Türkiye’ye bağlıdır ve bu bölgenin devletini ve hükümetini Türkiye’den başka kimse tanımamaktadır; dolayısıyla kaderi Türkiye’nin elindedir. İlhakı en kolay işlerden biridir ancak Türkiye’deki rejim bağımsız değildir, Amerika’nın yörüngesinde dönmektedir ve onun talimatı olmadan böyle bir adım atmaz. Dolayısıyla Kuzey Kıbrıs’ın ilhak edileceği iması, İngilizleri ve Kıbrıslı Rumları Amerikan planlarını kabul etmeye zorlamak için yapılan bir baskıdır.

6- Bu durumun hatları, önümüzdeki Temmuz ayından sonra, Güney Kıbrıs rejiminin AB dönem başkanlığını devralmasıyla ve Türkiye’nin bu birlikle olan ilişkilerinin zorlaşmasıyla daha da netleşecektir. Nitekim Avrupalılarla ilişkilerden sorumlu Bakan ve Başmüzakereci Bağış, söz konusu gazeteye şunları söylemiştir: "Temmuz ayında AB dönem başkanlığını devraldığında Güney Kıbrıs’taki Rum yönetimi ile muhatap olmayacağız... Ancak birliğin başında Rum yönetimini görmüyormuşuz gibi birlikle ilişkilerimizi sürdüreceğiz... Güney Kıbrıs’taki Rum yönetimi şımarıkça davranıyor. Bu yönetimin başkanlığındaki Brüksel toplantılarına katılmama ihtimalimiz var." Yani bu durum istismar edilecek; İngilizler ve Güneydeki uşakları Amerika’nın Annan Planı’nı kabul etmezlerse, bu durum Amerika için Avrupalılar ve Rumlar arasında kargaşa ve korku yaratmak için bir fırsat olacaktır. Nitekim eski ABD Dışişleri Bakanı Hillary Clinton geçen yıl Türk mevkidaşı Davutoğlu ile görüşmesinin ardından bunu teyit ederek şöyle demiştir: "Kıbrıs'taki mevcut durumun kimsenin çıkarına olduğuna inanmıyoruz. (Kıbrıs'ta) iki bölgeli ve iki toplumlu bir federasyon görmek istiyoruz ve bunu en kısa sürede görmek istiyoruz" (16/07/2011 AFP). Yani Amerika Kıbrıs’taki durumdan memnun değildir ve orayı kendi vizyonuna göre şekillendirmek istemektedir.

7- İslam’ın Kıbrıs sorunu için emrettiği doğru çözüm ise adanın tamamının Türkiye’ye ilhak edilmesidir. Kıbrıs bir İslam beldesidir ve aslı olan Türkiye’ye bağlanmalıdır. Zira Kıbrıs adası, üçüncü Râşid Halife Hz. Osman döneminde Müslümanlar tarafından fethedilmiş bir İslam adasıdır. Avrupalı Haçlılar, İslam beldelerine karşı başlattıkları ilk Haçlı seferlerinde burayı işgal etmişler, ancak Müslümanlar daha sonra burayı kurtararak tekrar İslam topraklarına katmışlardır. Hilafet Osmanlılara geçtiği için Kıbrıs da diğer İslam beldeleri gibi Osmanlı Devleti’nin yönetimi altına girmiştir. İngilizler Birinci Dünya Savaşı’nda burayı kontrol altına aldıklarını ve Birleşik Krallık’a bağladıklarını ilan etmiş, uşakları Mustafa Kemal de Lozan Antlaşması ile bunu tanımıştır. Buna rağmen Türkiye’deki Müslümanlar Kıbrıs’ı topraklarının bir parçası olarak görmekte ve 60’lı, 70’li yıllarda İngiltere ve Amerika’nın desteğiyle Rumlar tarafından katliamlara maruz kaldıklarında oradaki kardeşlerine yardım etmek için çalışmışlardır. Orduları, hala orada 300 binden fazla Müslümanı korumaktadır.

Tüm bunlarla birlikte, Güney kesimi hariç tutularak sadece Kuzey kesiminin Türkiye’ye ilhak edilmesi projesi, her ne kadar Amerikan projelerine hizmet etse ve Türkiye bunu fiilen gerçekleştirmek için çalışmasa da, adanın üçte ikisinin Rumlara, yani kâfirlere terk edilmesi demektir. Oysa Türkler resmiyette, halk nezdinde ve medyada Kıbrıslı Yunanlılar için şu isimlendirmeleri kullanmaktadırlar: Rumlar, Güney Rum kesimi ve Rum yönetimi. Adanın sadece üçte biri olan Kuzey kesimiyle yetinmek İslam’a aykırıdır ve buna razı olan herkes bunun günahını yüklenir. Çünkü asıl olan, Kıbrıs adasının tamamının Türkiye’ye ilhak edilmesi ve aslına rücu ettirilmesidir.

Erdoğan liderliğindeki hükümet ve partisi, bu davayı tamamen yok etmek ve Müslümanların bakış açısını "adanın kendilerine ait olduğu" fikrinden uzaklaştırmak için çalışmaktadır. Kuveyt haber ajansı KUNA'nın 9 Mart 2012 tarihli haberine göre, iktidardaki AK Parti’den bir yetkili "Akşam" gazetesine şunları söylemiştir: "Erdoğan hükümeti, özellikle ABD ve tüm AB ülkelerinin bu planı desteklemesi nedeniyle Annan barış planının Kıbrıs'ta kalıcı ve adil bir barış için önemli bir zemin oluşturabileceğine inanmaktadır." Ayrıca şunları eklemiştir: "AK Parti, Kıbrıs meselesine yeni bir bakış açısı getirmeye ve Türkiye'deki pek çok çevreyi bu meseleyi saf bir Türk milliyetçiliği davası olarak görmemeye ikna etmeye çalışıyor. Aksine bu meseleye öncelikle bir insan hakları meselesi olarak bakılmalıdır; bizi bu konuda ilgilendiren şey, Kıbrıslı Türklerin haklarının uluslararası, Amerikan ve Avrupa güvenceleriyle korunmasıdır."

Kıbrıs’a, yeryüzünün herhangi bir yerindeki dış mesele gibi bir "insan hakları meselesi" olarak bakmak ve onu aslından koparılmış bir İslam beldesi davası olarak görmemek, Kıbrıs’ı zayi etmektir. Bu zayi etme girişimine katkıda bulunan veya buna razı olan herkes, kıyamet gününe kadar bu günahın altındadır. Müslümanlar ne Kıbrıs’tan ne de zalim yöneticilerin zayi ettiği diğer İslam topraklarından vazgeçmeyeceklerdir. Aksine, Allah’ın izniyle, er ya da geç onları geri alacaklardır. Bekleyen için sabah yakındır.

Makaleyi Paylaş

Bu makaleyi ağınızla paylaşın