Home About Articles Ask the Sheikh
Analiz

Hizb-ut Tahrir Emiri Büyük Alim Ata Bin Halil Ebu’r Raşta’nın, Sudan’da Hilafet’in Yıkılış Yıldönümü Münasebetiyle Düzenlenen "Kurtuluş Simidi: Sudan’ın Sorunları İçin Arap Baharı’nın Nüksetmediği Doğru Çözümler Hakkında Sadık Bir İslami Vizyon" Konferansının Açılış Konuşması

May 03, 2014
3711
استمع للمقال

Hamd Allah’a, salat ve selam Allah’ın Rasulü’ne, onun aline, ashabına ve onu dost edinenlerin üzerine olsun. Bundan sonra:

Yüce İslam’ın Sudan’ına... Müslümanların Sudan’da inşa ettiği ilk mescid olan Dungola Mescidi’nin Sudan’ına... Halife Osman (ra) dönemindeki büyük İslami fethin Sudan’ına ki o, Mısır valisine İslam’ın nurunu Sudan’a sokmasını emretmiş, o da Abdullah bin Ebi’s-Serh komutasındaki İslam ordusunu göndermişti. Dungola çevresindeki çatışmalardan sonra, hicri 31 yılında Nübe’deki Makarra hükümdarı ile yapılan Baqt anlaşmasıyla Sudan’ın kuzeyinden sulh yoluyla girilmişti ve bu anlaşmanın maddelerinden biri de Dungola Mescidi’nin bakımının yapılmasıydı... Abbasî Halifesi el-Me’mun’un Sudan’ına ki orada bazı Müslümanlar Nübe’de toprak satın almıştı. Hristiyanların lideri, toprak satan Hristiyan’ın kendi tebaası olduğunu, onun izni olmadan toprağını satamayacağını ve kendisinin de izin vermediğini iddia ederek satışın geçerliliğine itiraz etmişti... Konu Halife el-Me’mun’a iletildi, o da meseleyi yargıya havale etti. Mahkeme, toprak sahibinin kendi malı üzerinde tasarruf hakkına sahip olduğuna, Hristiyan liderin kölesi olmadığına ve tasarrufunun engellenemeyeceğine hükmetti. Ömer (ra) ne doğru söylemiştir: "Anneleri onları hür olarak doğurmuşken, siz ne zamandan beri insanları köleleştirdiniz?..." Bu adil hüküm, çok sayıda Hristiyan’ın İslam’a girmesine vesile oldu; çünkü İslam’ın hak konusunda büyükle küçük arasında ayrım yapmadığını ve onun katında kimseye zulmedilmediğini gördüler. Böylece İslam, Allah’ın lütfuyla hızla yayıldı ve Sudan’ın kuzeyinden güneyine, doğusundan batısına her yerini doldurdu... 1821 yılında Mısır ile birlikte tek bir vilayet haline gelen Osmanlıların Sudan’ına... Sonra Sudan’a saldıran İngilizlere karşı Kitchener komutasında cihat eden Sudan’a ki bu saldırı 1896’dan itibaren yaklaşık yirmi yıl sürdü. İngilizler 1898’de Ümmü Derman ve Hartum’u, 1900’de ise Kurdufan’ı işgal ettiler. Darfur ise 1916 yılına kadar direnişe devam etti; ta ki Darfur Valisi, takva sahibi ve güçlü kahraman "Ali bin Dinar" şehit olana dek. O alim ve mücahit zat, Medine ve Şam ehlinin mikat yeri olan "Zülhuleyfe"yi ıslah etmiş ve bugün bile kendi adıyla anılan "Ebyar Ali" (Ali’nin Kuyuları) olarak bilinen, hacıların su ihtiyacını karşılayan kuyuları inşa ettirmişti...

Sudan’ı imanları, ilimleri ve cihatlarıyla aydınlatan tüm bu zatlara... Ve mübarek konferansınızdaki bu seçkin topluluğa... Sizi İslam selamıyla selamlıyorum: Allah’ın selamı, rahmeti ve bereketi üzerinize olsun.

Kıymetli kardeşler: Bu parlak ve aydınlık tarihten sonra, İslam ve Müslümanların düşmanı olan İngiltere’nin doğrudan sömürgeciliği kırk yıl daha devam etti. Böylece doğrudan İngiliz sömürgeciliği, 1896’daki İngiliz saldırısından 1956 yılına kadar yetmiş yıl boyunca Sudan’da kaldı... Ondan sonra ise siyasi ve kültürel dolaylı sömürgecilik, kokuşmuş kapitalist değerlerin yayılması ve eski sömürgeci İngiltere ile yeni sömürgeci Amerika’nın Sudan üzerindeki çatışması başladı. Sonunda bu temiz ve güzel ülke Sudan’ın bedeni parçalandı; Amerika’nın himayesinde gerçekleştirilen batıl ve öldürücü Naivasha Anlaşması ile güneyi kuzeyinden koparıldı... Eğer mesele burada kalsaydı, derdik ki; bunlar Müslümanların ülkelerini parçalamayı dert edinen sömürgeci kâfirlerdir... Ancak daha vahim ve acı olanı şudur ki, Sudan’daki yönetim sistemi, Amerika’nın teşvikiyle müzakereler yürütmek ve Naivasha Anlaşması’nı imzalamak için her türlü çabayı göstermiştir. Keşke bu anlaşmanın basireti bağlanmışken yapılmış batıl bir anlaşma olduğunu kabul etseydi... Fakat o, ülkenin parçalanmasını bir zafer saydı, bu parçalanmanın başlığı olan Naivasha Anlaşması’nı ise büyük bir iş olarak nitelendirdi! İşte böylece değerler değişti, mefhumlar altüst oldu. İbn Mace’nin Ebu Hureyre’den rivayet ettiği hadiste Rasulullah (sav) doğru söylemiştir:

سَيَأْتِي عَلَى النَّاسِ سَنَواتٌ خَدَّاعَاتٌ، يُصَدَّقُ فِيهَا الْكَاذِبُ، وَيُكَذَّبُ فِيهَا الصَّادِقُ، وَيُؤْتَمَنُ فِيهَا الْخَائِنُ، وَيُخَوَّنُ فِيهَا الْأَمِينُ، وَيَنْطِقُ فِيهَا الرُّوَيْبِضَةُ

"İnsanlar üzerine aldatıcı yıllar gelecektir. O yıllarda yalancı doğrulanır, doğru sözlü olan yalanlanır. Hain güvenilir kabul edilir, güvenilir olan ise hain ilan edilir ve o zamanda 'Rüveybida' konuşur." Denildi ki: "Rüveybida nedir?" Şöyle buyurdu: "Kamu işleri hakkında konuşan (değersiz) süfli adamdır."

Ey Müslümanlar: Bugün yöneticiler ümmetin uyandığını ve izzetinin kaynağı olan Raşidi Hilafet’i yeniden istediğini gördüklerinde, Sudan’daki yönetim, Sudan’ı kurtarma bahanesiyle kapitalist yöntemlerle "orta yol" çözümleri aramak için bir diyalog çağrısında bulunuyor. Gerçekte bu, yönetici tabakayı yaptıkları kötülüklerden kurtarmak ve suçlarını hiç işlenmemiş gibi örtbas etmek içindir... Ülkeyi parçalayan ve Sudan topraklarına ayrılık tohumlarını eken rejimin kendisiyle diyalog kurmaya çağırıyorlar; Darfur ile ilgili Doha Anlaşması’nın satır araları da bunu haykırmaktadır. Ey kardeşler! Çektiğimiz dertlerin devası Allah’ın şeriatında, Hilafet nizamındadır; Amerika ve yandaşlarının, Allah’ın dininden başka yollara, doğudan ve batıdan gelen kötülüklerin karışımıyla ucube ve çarpık bir nizam üretmek için dayattığı orta yolcu diyaloglarda değildir... Bugün Müslümanların ülkelerinde yürürlükte olan hükümler buna şahittir.

Sorunlarımızın çözümü meçhul olmadığı gibi uygulamadan uzak teoriler de değildir. Aksine o, Allah Subhânehu’nun Kitabı’nda, Rasulü (sav)’in sünnetinde ve ashabının icmasında yazılıdır... Bunlar karanlığı aydınlatan şer'i hükümlerdir. Müslümanlar yüzyıllar boyunca bu hükümlerle yürüdüler ve dünyanın birinci devleti oldular. Sadece kendi topraklarında değil, tüm dünyaya hayır yaydılar... Bundan sonra hiçbiriniz şunu sormuyor mu: Neden Sind meliki tarafından esir alınan birkaç kadın imdat dilediğinde, Muhammed bin Kasım bu çağrıya icabet etti ve Halife’nin emriyle İslam ordusuyla harekete geçip Sind melikinin tahtını sarstı, o kadınları kurtardı, Sind ve Hind’i fethetti ve o toprakları İslam ile aydınlattı? Neden o zaman bir imdat çağrısına, esirleri kurtaran ve o beldeleri İslam’ın nuruyla fetheden bir orduyla karşılık veriliyordu da, bugün Bangladeş’in hemen yanı başındaki Miyanmar (Burma)’da kadınlar, çocuklar ve yaşlılar imdat dilerken bu çağrılara kimse icabet etmiyor? Yine hiçbiriniz sormuyor mu; neden bir Romalının zulmettiği bir kadının "Vah Mutasım!" çığlığı Halife’nin kulaklarına ulaştığında, ona zulmedenden intikam almak için bir orduya komuta etti ve o zamanlar Rumların en müstahkem şehirlerinden biri olan, bugünkü Ankara yakınlarındaki Ammuriye’yi fethetti? Neden o gün bu çığlık bir orduyu harekete geçiriyordu da, bugün Sudan’ın hemen yanı başındaki Orta Afrika’da yaşlıların, kadınların ve çocukların çığlıkları yükselirken bu çığlıklara icabet edilmiyor ve onları kurtarmak için bir ordu harekete geçmiyor? Neden ey Müslümanlar? Bu, arkasında savaşılan, kendisiyle korunulan ve ümmetin işlerini güden Halife’nin yokluğundan dolayı değil midir? Mesele böyle değil midir? Basiret sahibi olan herkes bunu anlamaz mı? Müslümanların izzetinin kaynağı Hilafet’in kurulması değil midir? Müslümanların hayati meselesi Hilafet değil midir? Boynunda, Allah’ın şeriatıyla hükmeden bir halifeye verilmiş bir biat olmadan ölen kimse, cahiliye ölümüyle ölmez mi? Bu farzların en büyüğü değil midir? İşte böyle ey Müslümanlar; bizim işimiz ancak başlangıcında ne ile ıslah olduysa onunla ıslah olur... Hak ile hükmeden, İslam’ı adaletle uygulayan, Nübüvvet metodu üzere bir devlet... İlk Hilafet’in yolunda yürüyen, içeride İslam’ı uygulayan, dışarıda ise İslam’ı yaymak için ordularını harekete geçiren bir Hilafet...

Ey Müslümanlar: Biliyoruz ki şöyle diyenler var: "Hizb-ut Tahrir Hilafet’in kurulmasını hayal ediyor, oysa bugün bu imkansızdır!" Biz de cevap veriyoruz: Hizb-ut Tahrir, Allah’ın iman edip salih amel işleyenlere yeryüzünde halifelik (iktidar) vaadini okurken mi hayal kuruyor?

وَعَدَ اللَّهُ الَّذِينَ ءَامَنُوا مِنْكُمْ وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ لَيَسْتَخْلِفَنَّهُمْ فِي الْأَرْضِ كَمَا اسْتَخْلَفَ الَّذِينَ مِنْ قَبْلِهِمْ

"Allah, içinizden iman edip de salih ameller işleyenlere, kendilerinden öncekileri egemen kıldığı gibi onları da yeryüzünde mutlaka egemen kılacağını (vaad etti)." (Nur [24]: 55)

Hizb-ut Tahrir, Rasulullah (sav)’in bu zorba diktatörlükten sonra Hilafet’in yeniden döneceğine dair hadisini okurken mi hayal kuruyor?

ثُمَّ تَكُونُ جَبْرِيَّةً... ثُمَّ تَكُونُ خِلَافَةٌ عَلَى مِنْهَاجِ النُّبُوَّةِ

"...Sonra zorba diktatörlük olacaktır... Sonra ise yeniden Nübüvvet metodu üzere Hilafet olacaktır." (Ahmed b. Hanbel)

...Yine biliyoruz ki şöyle diyenler de var: "Hizb-ut Tahrir’in Hilafet’ten başka sermayesi yoktur; nerede olursa olsun, nereye giderse gitsin sadece Hilafet’ten bahseder, ondan başkasını bilmez ve ondan başkasına alışık değildir..." Evet, ey Müslümanlar! Hilafet asıl sermaye ve tek meşguliyettir. O, dinin ve dünyanın koruyucusudur. Hükümler onunla kaim olur, hadler onunla uygulanır, fetihler hak ile onunla gerçekleştirilir. Müslümanlar, Rasulullah (sav)’in teçhiz ve defin işlemleriyle uğraşmadan önce –ki bu işin önemi ve büyüklüğü malumdur– Hilafet işine başlamışlardır. Bütün bunlar Hilafet’in azameti ve önemi içindir; zira büyük sahabiler, onunla meşgul olmayı, o büyük farz olan Rasulullah (sav)’in teçhizinden bile daha öncelikli görmüşlerdir... Evet, Hilafet izzettir, güçtür. Yahudi varlığını ortadan kaldıracak ve Filistin’in tamamını yeniden İslam diyarına katacak olan odur. Keşmir’deki Hinduların otoritesine son verecek, Çeçenistan, Kafkasya ve Tataristan’daki Rus yönetimini bitirecek olan odur. Çin’in Doğu Türkistan işgaline son verecek, Kırım’ı aslına, yani Hilafet Devleti’nin bir parçası haline geri döndürecek olan odur. Tüm İslam beldelerini aslına ve köküne döndürecek olan odur... Müslümanların ülkelerinde oyun oynayan Amerika, İngiltere ve Fransa’nın elini kesecek ve eğer bir yurtları kalırsa onları kendi yurtlarına geri püskürtecek olan odur. Hilafet, Şam’da emniyet ve güveni yayan, Irak’ın parçalanmasını engelleyen, Sudan’dan koparılanları geri döndüren, Somali’yi tekrar birleştiren, Endonezya ve Malezya’nın olduğu Büyük Okyanus uçlarından Fas ve Endülüs’ün olduğu Atlas Okyanusu kıyılarına kadar sömürgeci kâfirlerin çizdiği sınırları ve engelleri kaldıran devlettir. O, adaleti ve hayrı yayan, İslam’ı ve Müslümanları izzetli kılan, zulmün ve şerrin kökünü kazıyan, sömürgeci kâfirleri ise zelil edendir...

Birisi diyebilir ki: "Hilafet bütün bunları gerçekten yapabilir mi? Zaferi kazanıp yenilgiyi defedebilir mi?" Biz de deriz ki evet, Rabbimiz Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyuruyor:

إِنْ تَنْصُرُوا اللَّهَ يَنْصُرْكُمْ وَيُثَبِّتْ أَقْدَامَكُمْ

"Eğer siz Allah’a (Allah’ın dinine) yardım ederseniz, O da size yardım eder ve ayaklarınızı sabit kılar." (Muhammed [47]: 7)

Allah’ın gerçek yardımı, ancak O’nun hükümlerini uygulayan İslam Devleti’nin kurulmasıyla olur. Kurulduğunda Allah onu muzaffer kılar, kökleştirir ve izzetli kılar; dostları ona saygı duyar, düşmanları ise ondan korkar. Rasulü (sav) de şöyle buyurur:

الإِمَامُ جُنَّةٌ يُقَاتَلُ مِنْ وَرَائِهِ وَيُتقَى بِهِ

"İmam (Halife) bir kalkandır, onun arkasında savaşılır ve onunla korunulur." (Müslim)

Halife ve Hilafet bir kalkandır, yani korumadır. Kimin bir koruması varsa, o Allah’ın izniyle sonunda galiptir; ne hakları ne de ülkesi zayi olur, ne de düşmanları ona yaklaşmaya cesaret edebilir. Hilafet tarihi de buna şahittir: Hani Bizans ve onun asası? Hani Medain ve Kisralar? İslam Devleti, İslam ordusu ve İslam adaleti olmasaydı, okyanustan okyanusa dünyanın dört bir yanında tekbiri kim yükseltebilirdi?... Hilafet, Müslümanların izzetinin kaynağı, kalkınmalarının yolu ve vahdetlerinin sembolüdür... Onda dünya ve ahiret kurtuluşu vardır ve bu en büyük kurtuluştur... İşte hak budur ey Müslümanlar! Çalışanlar işte bunun için çalışsınlar:

وَيَوْمَئِذٍ يَفْرَحُ الْمُؤْمِنُونَ * بِنَصْرِ اللَّهِ يَنْصُرُ مَنْ يَشَاءُ وَهُوَ الْعَزِيزُ الرَّحِيمُ

"O gün müminler, Allah'ın yardımıyla sevineceklerdir. O, dilediğine yardım eder. O, Mutlak Güç Sahibidir, Çok Merhametlidir." (Rum [30]: 4-5)

Son olarak, konferansınızın yapıldığı bu haram ay olan Receb ayındaki üç olayı size hatırlatmak isterim; bunlarda kalbi olan veya kulak verip şahit olan herkes için bir öğüt ve ibret vardır. İlk iki olay Allah’ın lütfu ve nimetiyle dünyayı aydınlatmıştır. Birincisi: Müminlerin annesi Hatice (ra)’nın ve Kureyş’e karşı ona destek olan amcası Ebu Talib’in vefatından sonra Allah’ın Rasulü (sav)’i onurlandırdığı İsra ve Miraç hadisesidir. İkinci olay ise: Allah Subhânehu’nun, İslam Devleti’ni kurmak ve Allah’ın hükmünü yeryüzünde uygulamak için Rasulü (sav)’e nusret (yardım) talebinde bulunma izni vermesidir. Ensar buna icabet etmiş, İslam Devleti kurulmuş ve yeryüzü hayır ve adaletle aydınlanmıştır.

Üçüncü olay ise nurdan sonra karanlık getirmiştir. İngilizler, Arap ve Türk hainlerle işbirliği yaparak İstanbul’daki Hilafet’e karşı komplo kurmuş ve onu yıkmışlardır. Bundan sonra topraklarımız paramparça edilmiş ve bu durum peşi sıra gelen trajedilerimize şahit olmuştur... Haydi ey Müslümanlar! Bu geçici karanlığı gidermeye ve Hilafet’in nurunu yeniden döndürmeye gelin. Dünyada Rasulullah (sav)’in sancağı olan Ukab sancağının gölgesinde, ahirette ise O’nun gölgesinden başka gölgenin olmadığı günde Allah’ın gölgesinde gölgelenelim ve inşallah Allah’ın haklarında şöyle buyurduğu kimselerden olalım:

فِي مَقْعَدِ صِدْقٍ عِنْدَ مَلِيكٍ مُقْتَدِرٍ

"Güçlü ve hükümran olan Allah’ın katında, doğruluk koltuklarında (olacaklardır)." (Kamer [54]: 55)

Allah’ın selamı, rahmeti ve bereketi üzerinize olsun.

Makaleyi Paylaş

Bu makaleyi ağınızla paylaşın